YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

17 Şubat 2008 Pazar

11 TEKNİKOKULLAR...

1964-70 arasındaki Tıp Fakültesi öğrenimim yıllarında Bahçelievler’de otururduk.

O zamanlar Bahçelievler genelde memurların oturduğu bir semtti. Oldukça düzenli ve bakımlı olmasına rağmen kent merkezinden oldukça uzakta idi. Sosyal alan olarak Renkli Sinema ve bir de Cami durağında -bugünlerde Süpermarket diye adlandırılan- küçük bir Gima mağazası vardı. Arı Sineması’nın yapılması daha sonraki yıllara rastlar. O dönemlerde özel otomobil sahibi olan çok az aile vardı. Hemen herkes toplu ulaşım aracı olarak 17 numaralı Bahçeli-Dikimevi troleybüsünü veya ayni hatta çalışan dolmuşları kullanırlardı.

Hacettepe’de ayni sınıfta okuyan bizler, genellikle sabahları Gazi Eğitim Enstitüsünden kalkan 11 numaralı Teknik Okullar otobüsünü kullanırdık. Büssing marka kırmızı EGO otobüsü saat 07.45 dolaylarında Çarşı durağında olurdu. Atilla Turgay ile ben buradan otobüse binerdik. Tülay Sunman ve Ertuğrul Kandiyalı ise daha önceki Pazar durağından otobüse binmiş olurlardı. Bu otobüs Çarşı durağına gelene kadar hemen hemen dolmuş olurdu. Son duraktan Güler Özsoy ve Gülay Ülge de bizlere katılırdı.

İnce-uzun yeşil renkli talebe bileti 20 kuruştu. Tam biletler ise kırmızı baskılı ve iki misli pahalı idi. Bileti alacak kişi arka kapıdaki biletciye "iki tam, bir talebe" der ve biletleri alırdı. Şimdiki gibi kartlar veya elektronik biletler yoktu. Bizler -otobüs önceki duraklarda dolduğu için- her sabah ayakta seyahat ederdik. Ertuğrul’un dışında hepimiz ciddi öğrencilerdik. Onun espirileri uzun yolculuğumuza biraz olsun neşe katardı. Otobüsümüzün şüphesiz en renkli siması, her zaman ceketi, kravatı ve düzgün saç taraması ile bizlere eşlik eden CHP Genel Sekreteri Adana Milletvekili Kasım Gülek’ti. Saygın ve yaşlı bir kişi olmasına rağmen otobüste hiçbir zaman oturmaz, kışın soğuğunda hiçbir zaman palto, pardüsö giymez ve hep ayakta seyahat ederdi.

Otobüs Bahçeli Son durak’tan yolcularını aldıktan sonra sola dönüp, Eskişehir yoluna çıkar, Meclis’in önünde Kasım Gülek’i indirdikten sonra Akay kavşağından tekrar sola dönerek Atatürk Bulvarı boyunca ilerleyerek yolcularının büyük kısmını Kızılay’da bırakır ve sonra Sıhhiye yoluyla saat 08.15 dolaylarında Hacettepe’de olurdu. Burada tren yolunun karşısında bizleri bırakır ve oradan da Dikimevi’ne kadar giderdi. Oldukça uzun, belki de o dönemde Ankara’da en uzun parkuru olan bir hattı. Sabah seferinin yolcuları, ismen birbirini tanımasalar bile hep tanıdık yüzlerden oluşurdu. Her sabah hemen hemen ayni kişilerle bu otobüste birlikte olurduk. Kavga-gürültü, bağırtı-çağırtı hiç olmaz, onca kalabalığa rağmen medeni bir ortamda, huzurlu bir yolculuk yapardık.

Akşam üzerleri, okuldan çıktıktan sonra genellikle yürüyerek bir Kızılay turuna çıkılır biraz “piyasa” yapılır, bazen Piknik’e uğranılır ve bir büyük Arjantin birası içilerek hava atılırdı. Ara sıra Bulvar Pasajına girilip, bir kat aşağı inilerek Uğur Mumcu'nun babası Zeki Mumcu'nun küçücük dükkanından temel Tıp Kitaplarına bakılır ve cebimize uygun olanlar alınırdı. Akşamları Bulvardaki ağaçlara tüneyen sığırcıkların cıvıl cıvıl sesleri arasında ve onların dışkılarından korunarak Tarhan Kitabevi’nde yeni kitaplara veya Kocabeyoğlu Pasajında da eski kitaplara bakılır, Tansel mağazasında yeni çıkan 45 lik plâklara göz atılırdı. Cumartesi günleri saat 13.00 de dersler bittikten sonra genellikle Piknik’te ayak üstü şiş veya köfte yenildikten sonra Büyük Sinema, Ulus Sineması veya Ankara Sineması’ndan birisinin 14.00 veya 16.00 matinelerinden birine gidilirdi.

Sinema çıkışında İzmir caddesindeki pasajlarda bulunan Amerikan Pazarları’na uğranılır, kaçak satılan mallar beğeniyle incelenirdi. Sonrasında da Atatürk Bulvarındaki biri birinden cazip mağazaların vitrinlerine yutkunularak bakılır, kolay kolay bir şeyler alınmaz ama yine de düzgün insanlar arasında keyifli bir piyasa yapmış olurduk.

Bahçeliye dönüşte Kızılay’dan binmeyi tercih ederdik. Burada, Gökdelenin karşısında ya hareket kabiliyeti oldukça sınırlı olan 17 numaralı Dikimevi-Bahçeli troleybüsüne binip, sıkışık trafikte uzun bir yolculuk yapar veya dolmuş kuyruğa girerek 65 kuruş verdikten sonra Chevrolet station vagon dolmuşlara kurulur ve oturarak Bahçeliye ulaşırdık.

Gençliğimiz 6 yıl üç aşağı, beş yukarı hep bu minval üzerinde geçti.

Şimdinin Bahçelievleri bir gençlik köyüne dönüşmüş durumda. Çoğunlukla Üniversite öğrencilerinin barındığı bir yer. Nüfus ortalaması çok daha genç, toplum daha renkli ve daha hareketli…

Bahçeli’ye yolum düştükçe cafe’lerde, barlarda oturan, şık kıyafetli bu gençleri görüyor, geçmiş talebelik günlerimi hatırlıyor ve acaba onlar da bizim gençliğimizdeki kadar mutlular mı diye çok merak ediyorum.

Düşhekimi Yalçın Ergir'in "Piknik" yazıları için lütfen tıklayınız :