YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

28 Aralık 2012 Cuma

YENİ YIL...



        Yeni bir merdiven basamağında hepinize
                          uzun soluklu, mutlu, umut dolu ve
                                                  sağlıklı bir yıl diliyorum...

                                                                  Dr. Yücel Tanyeri

Şiir: Ahmet Haşim,  Fotoğraf: Yücel Tanyeri
.

26 Aralık 2012 Çarşamba

İRKUTSK...


  "Tüm Sibirya şehirleri arasında en güzeli İrkutsk'tur.
İrkutsk muhteşem bir şehirdir. Olabildiğince de kültürel..."
A.P. Chekhov
............................................

5 ay önce bugünlerde indik.
25 Temmuz Çarşamba günü.
Transsibirya treninden.
İrkutsk'ta...

Angara
nehrinin iki kıyısında.
İrkutsk şehri.
Sibirya'
nın ikinci büyük kenti.
Nüfusu bir milyonun üzerinde belli...

Koca bir dere.
600 metre genişliğinde.
İrkutsk'tan geçen bu Angara.
Baykal gölünden çıktıktan 72 km sonra...

Tek nehir bu Angara.
Koca Baykal gölünün sularını boşaltan.
1779 km uzunluğunda.
Yenisey nehrine katılıyor daha sonra...

İrkutsk kuruluyor 1661 senesinde.
Bundan tam 350 yıl öncesinde.
Angara nehri çevresinde.
Rusya'dan Çin'e giden ticaret yolu üzerinde...

Kentin ana gelişimi 19. yüzyılın sonunda.
Transsibirya tren yolu buraya ulaştıktan sonra.
Güzel bir kent oluşuyor burada.
Ve Sibirya'nın Paris'i diye anılıyor halâ...

Sürgünler başlıyor sonra.
Soylular, sanatçılar, memurlar.
Sürülüyor Sibirya'ya ve buraya.
Ve dönüşüyor İrkutsk bir kültür ortamına...

Üç gün kaldık burada.
İrkutsk'ta, bu güzel ortamda.
Serin Angara nehri kıyısında.
Yazın bunaltıcı sıcağında...

En düşük ısı  -57.5 derece santigratla.
Ocak ayında ölçülmüş İrkutsk'ta.
Terledik, şortla dolaştık Temmuz ayında Sibirya'da..
Şaşıp kalıyorum bunu halâ hatırladıkça...


İrkutsk fotoğraflarım:
https://picasaweb.google.com/105371707000908378020/Irkutsk#5822797909066217506

.

20 Aralık 2012 Perşembe

KULAK TANRISI ILE...

Kulak Hekimi idim.
40 yılı geçkin.
Çok hasta tedavi ettim.
Birçok kulak iyileştirdim...

Ama hiç işitmemiştim.
Hiç görmemiştim.
Kulağın tanrısı olabileceğini.
Hiç de düşünmemiştim...

Rastladım Katmandu'da.
İlginç bir tapınağa.
Geliyorlar kulak hastaları buraya.
Kupondol'a tedavi olmaya...

Kandevsthan.
Deniliyor buraya.
Kan, kulak anlamında.
Devsthan ise tapınak manasında...

Hindu'lar ibadet ediyorlar burada.
Kandevata denilen bir ilaha.
Yarar sağlıyormuş inanalarına.
Buraya kadar gelen kulak hastalarına...

Ellerine bir kap pirinç alıp.
Kulak tanrısına geliyorlar.
Büyükçe bir çan'ı çalıyorlar.
Ona bir çift küpe sunuyorlar...

Kulak ağrısı için değil yalnızca.
Kulakla ilgili her çeşit hastalığa.
Kulak akıntısına, işitme kaybına.
Derman oluyor bu tanrıça...

40 yıldır uğraşıyorduk kulakla.
Sayılmaz mıydık acaba.
Bizler de birer tanrıça.
Kulak alanında kendi çapımızda...


Kulak Tapınağı fotoğraflarım:
https://picasaweb.google.com/105371707000908378020/Kandvesthan#5824011614928489730

.

17 Aralık 2012 Pazartesi

HİMALAYALAR...


Kâbe'ye gidip de.
Hacı olamamak gibidir.
Nepal'e gidip de.
Himalayalar'ı görememek...

Ulaşmıştık gece geç bir vakitte.
Katmandu'ya tayyare ile.
Görememiştik haliyle.
Himalayalar'ı uzaktan olsa bile...

Oldukça kuytu.
Katmandu.
Çanak benzeri.
Dağlarla çevrili...

Göremedik Himalayalar'ı.
Bu nedenle.
Katmandu'da konakladığımız.
İlk dört günde...

Uçuşlar varmış meğerse.
Himalayalar'ın üzerinde.
İsteyen turistlere.
Ve 150 doları verenlere...

Hemen organize ettik.
Grubumuzu belirledik.
Sabahın erkeninde
Havaalanına gittik...

Uçacaktık Buddha Air ile.
Himalayalar'ın üzerinde.
Tam 34 kişi birlikte.
17'şer kişi sağ ve sol pencerelerde...

Uçuş erteleniyor.
Ertesi güne.
Eğer hava bulutlu ise.
Ve de görüntü iyi değilse...

Sema açıktı şansımıza.
Ulaşacaktık tüm Himalayalar'a.
Bu güzel havada.
Pervaneli bir uçakla...

Kalıyorsunuz yaklaşık 60 dakika.
Güzel bir havada, 4000 m irtifada.
Oluyorsunuz tüm görkemiyle birarada.
Ak zirveleriyle Himalayalar'da...

Bir ara davet edildik kokpit'e.
Teker teker pilot kabinine.
Himalaya'ları izledik pilot penceresinde.
Kadın pilotumuz da kaptan sandalyesinde...

Gerçekten çok görkemli.
Himalayalar'ın tüm tepeleri.
Ancak özellikle de.
Everest'in zirvesi...

Verdiler elimize bir belge.
Uçuşun hemen bitiminde.
Adımız, soyadımızla birlikte.
Everest'in üzerinde uçmuştur diye...

Yazıyor bu belgenin üstünde.
15 Kasım 2012'de
"Everest'e tırmanmadım,
fakat ona yürekten dokundum
" diye...

Yalnızca uçaktan gördük.
Tabii ki çıkamadık Everest'e.
Ama çıkanlara yürekten selam gönderdik.
"Helâl olsun size" diye...


Uçaktan Himalaya fotoğraflarım:
https://picasaweb.google.com/105371707000908378020/Himalayalar#5822531770089125954

.

13 Aralık 2012 Perşembe

PASHUPATHİNATH...


En büyük ve en eski.
Hindu mabedi.
Pashupatinath.
Nepal'in...

Kökeni 5-6. yüzyıla dayanıyor.
Katmandu'nun doğusunda bulunuyor.
Kutsal Bagmati nehri kenarında yer alıyor.
Yüce Shiva'nın mabedi olarak biliniyor...

Bilinen efsaneye göre.
Tanrı Shiva bu bölgede yaşamıştır.
Mabedin iki katlı altın çatısı vardır.
Gümüşten kapısı her zaman açıktır...

Ancak izin verilmez.
Hiçbir kimsenin girmesine.
Bu tapınağın içerisine.
Hindu'ların haricinde...

Biz de yalnızca dışından izledik.
Tapınağın çevresinde gezindik.
Sadece kapısından bakabildik.
Altın boğa heykelini şöyle bir görebildik...

Esas ilginç tarafı.
Bizler açısından.
Burasının.
Ölülerin burada yakılması...

Ölüler gömülmüyor.
Hinduizm inanışında.
Yakılıyor.
Külleri de kutsal bir nehre dökülüyor...

Ganj
'ın bir kolu.
Kutsal Bagmati nehri.
İşte bu nehrin kenarında da.
Bulunuyor ölülerin yakılma yeri...

24 saat yakım işlemi var.
Burada, Pashupatinath'ta.
7
ölü yakılabiliyor ayni anda.
7 ayrı platformda...

Ölüler getiriliyor.
Bambu ağaç dalları üzerinde.
Turuncu ipek örtüleri üzerinde.
Göğsünde sarı çiçek kolyeleri ile...

Ölüler kaydırılıyor hafif bir eğimle.
Kutsal Bagmati nehrine.
Kutsanıyorlar son bir kez böylece.
Islatılarak ayak topukları hafifçe...

Ölü kişi daha sonra platforma konuluyor.
Altına üstüne odunlar yerleştiriliyor.
10-12 kg kadar yağ ve şeker ekleniyor.
Yakıt olarak petrol asla kullanılmıyor...

Sıkıca doldurulan samanlarla.
Yakma işlemine ağızdan başlanıyor.
Çünkü ağız'ın, kişinin en çok günah işleyen.
Yeri olduğuna inanılıyor...

En küçük erkek çocuğu başlatıyor.
Geleneklere göre ağızdan yakma işlemini.
4-5 saat kadar sürüyor.
Bu ölü yakma töreni...

İzlenebiliyor nehrin karşı sahilinde.
Ölülerin yakılması törenlerinde.
Dayanabilirseniz bu görüntüye.
Yoğun dumana bir de kesif kokuya...


Pashupatinath mabedi ve ölü yakma töreni:
https://picasaweb.google.com/105371707000908378020/Pashupatinath#5821380510074424066


.

10 Aralık 2012 Pazartesi

NEPAL'İN ÇOCUKLARI...


Dünyayı kardeşlik dallarında
Uçan kuşlar doldursun
Yaşamak gerekiyorsa eğer
Bir çocuk oyunu kadar renkli olsun...

Ceyhun Atuf Kansu


........

Çocuk.
Her yerde çocuk...

İngiltere'de de, Norveç'te de.
Şili'de de, Arjantin'de de.
Çin'de de, Türkiye'de de.
Bengladeş'te de, Nepal'de de...

Benziyorlar birkaç paydada.
Biri diğerine içtenlikte, saflıkta.
Sevgide, canlılıkta, oyunda.
Neşede, güzellikte ve mutlulukta...

Farkları hemen hiç yok temelde.
Bütün bu özellikleriyle.
Tüm çocukların Nepal'de de.
Kıyasla diğer ülkelere...


Nepal Çocukları fotoğraflarım:
https://picasaweb.google.com/105371707000908378020/NepalinCocuklari#5820201751551755474

.

7 Aralık 2012 Cuma

OM MANİ PADME HUM...



Anlaması da.
Anlatması da.
Zor bir mantra:
OM MANİ PADME HUM...

Önce, Sanskritçe bu cümle.
Anlaması zor bu lisanı bilmeyince.
Anlatması daha da zor.
İçine bir de felsefe girince...

A, U ve M harflerinin.
Birleşmesinden oluşan.
Bir ses.
OM...

Tüm sesleri kapsadığına.
Ve dünyada duyulan.
İlk ses olduğuna inanılıyor.
OM'un...

Budha'nın.
Bedenini, söylemlerini.
Ve fikirlerini temsil ettiğine.
İnanılır OM'un...

MANİ, mücevher demektir.
PADME ise nilüfer çiçeği'dir.
Temiz, saf bir çiçeği simgeler.
Çamurdan etkilenmeden yetişen...

Bölünmezlik, birlik anlamındadır.
Son hece olan HUM.
Erişileceğini anlatır bilgelik, olgunluğa.
Bu yöntemle ve de bu yolla...

"Budha'lığa ulaşmak için.
Gerekli olan cevher içinizdedir.
Nilüfer bile çamurda yetişir
" der.
"Om mani padme hum"...

Özetle böyle.
Anlatabildimse.
3-5 cümleyle.
Om mani padme hum'u sizlere...

İnsan kökenli bir tümce.
Om mani padme hum.
Değinir yetişeceğine çamurda bile.
Temiz ve iyi insanın, içindeki cevherle...

Karşılaştık iyi kimselerle..
Benzeyen nilüfer çiçeklerine.
Temiz ve saf kalmış onca yoksulluğun içinde.
Son Nepal gezimizde...

Sunmak istiyorum bu insanları sizlere.
Onlardan bir demet bilgilerinize.
Katmandu'da çektiğim görüntüleriyle.
Benzeyen çiçeklere, tüm saf renkleriyle...


Katmandu insanları portre fotoğraflarım:

https://picasaweb.google.com/105371707000908378020/OmManiPadmeHum02#5818692202170243922

.

5 Aralık 2012 Çarşamba

DUA BAYRAKLARI...


İlk kez duymuştum.
Dua Bayrakları'nın varlığını.
Kitabında anlattığı.
Tunç Fındık'ın Everest'e ilk tırmanışını...

Dua bayrakları asmışlardı.
Tibet'li rahip Lama dualar  okumuştu.
Sonra da okunmuş pirinç serpilmişti.
Everest tırmanışı öncesi son kutsamalar yapılmıştı...

Oldukça önemli bu bayraklar Budist'lerce.
Her yerde asılı bunlar Nepal'de.
Damlarda, direklerde, yüksek yerlerde.
Evlerde, köprülerde ve hemen her köşede...

Dua bayrakları
nın kökeni.
Dayanıyor çok eskilere.
Belki bin yıl evveline.
Şamanizm dönemine, Budizm'in de öncesine...

Bu bayraklar dikdörtgen biçiminde.
Soldan sağa farklı beş ayrı renkte.
Sırasıyla mavi, beyaz, kırmızı.
Yeşil ve sarı renklerde...

Temel elementleri simgelemekte.
Bu beş ayrı renk de.
Mavi gökyüzünü, beyaz havayı,
Kırmızı ateşi, yeşil suyu ve sarı da toprağı...

Yalnızca basit ve renkli bayraklar.
Ya da amaçsız takılar değil bunlar.
Dinsel semboller, yazıtlar ve dualar.
İçeriyor bu bayraklar...

Mantra'lar bulunduruyor.
Anlamlı ve büyülü sözler taşıyor.
Sevgi, iyilik, barış'tan bahsediyor.
Ve kutsal Budist öğretileri içeriyor...

Bu bayraklar önce dinsel kişilerce kutsanıyor.
Sonra yine dinsel törenlerle asılıyor.
Giysi olarak kullanılmıyor.
Ve bunlar asla yere de konulmuyor...

Pozitif, doğal bir enerji yayıyor.
Rüzgârda uçuşan, dalgalanan bu bayraklar.
Ve salınımlarıyla ortaya çıkan seslerin rüzgârda.
İnanılıyor Budizm öğretilerini dünyaya yaydığına...


Dua Bayrakları fotoğraflarım:
https://picasaweb.google.com/105371707000908378020/DuaBayraklari#5817621959325247650

.

3 Aralık 2012 Pazartesi

KUKUR TİHAR...


Nepal’de bayrama “Tihar”  deniliyor.
Tam beş gün kutlanıyor.
Bir festival halinde.
Hindu ve Budist’lerce tüm Nepal’de…

Kag Tihar” deniliyor.
İlk güne.
Karga’lar için yapılan festivale.
Tüm karga’lar onurlandırılıyor o günde…

Kukur Tihar” deniliyor ikinci güne.
Köpek demek kukur, Nepalce’de.
Köpekler onurlandırılıyor bu kez de.
Sevecen bir biçimde…

Üçüncü gün en önemlisi.
Kutlanıyor bu gün “Lakşmi Festivali”.
Gösterilirken bir yandan inek’lere sevgi.
Gece de evlerde bekleniyor tanrıça Lakşmi

Guru Tihar” deniliyor dördüncü güne.
Bu gün de ayrılmış öküz’lere.
Farklı kutlanıyor ayni gün Newari’lerce.
Çünkü onlar da giriyorlar yeni bir sene’ye…

Bhai Tika” deniliyor.
Son ve beşinci güne.
Ayrılmış bu gün de.
Yalnızca  kardeşlere…

Alınlarına  çok renkli tika’lar  sürüyor.
Kız kardeşler biraderlerine.
Onları donatıyor erkek kardeşleri de.
Renkli giysilerle…

Nepal'de karga, köpek, inek ve öküz’e tapınılır.
Ve Nepal kültürünün bir parçası olarak kutlanır.
Bayram,  insanların diğer yaşayan hayvanlarla,
Ve birlikteliğinin bir sembolü olarak doğada...

Köpek bulundurmak evlerinde,
Pek yaygın bir gelenek değil Nepal’de.
Başıboş köpekler var her yerde.
Havlamayan ve sakin yaratıklar genelde…

Bu köpekler kutsanıyor işte.
Bir gün bile olsa senede.
Kukur Tihar” deniliyor bu işe.
Köpekler  bu işten pek anlamıyor görünseler de…

Aracısı olduğuna inanılıyor.
Köpeklerin.
Ölüm tanrısı ulu Yamaraj’ın.
Budist öğretisinde…

Korunduğuna inanılmaktadır.
Bir köpek tarafından.
Ölüm dünyasının geçit kapısı.
Bir efsaneye göre…

At'ıdır ayni zamanda.
Köpek.
Çok korkulan afet tanrısı.
Bhairab’ın…

Ayrıca yakın ilişkisinden bahseder.
İnsanoğlu ile köpeklerin.
Hint epiği Mahabharata.
Ve eşlik etmiştir insana cennete ulaşma yolculuğunda…

Evlerini korudukları için.
Ölüm dünyasının kapısını bekledikleri için.
Onları felâketlerden uzak tuttukları için.
Şükran sunuluyor köpeklere Nepal’de…

Köpek
ler işte bu nedenlerle kutsanıyor.
Boyunlarına çiçekten kolyeler takılıyor.
Alınlarına tika denilen kırmızı bir boya sürülüyor.
Ve bütün gün lezzetli yemeklerle besleniyor…


Kukur Tihar fotoğraflarım:

https://picasaweb.google.com/105371707000908378020/KukurTihar#5816515621393525314

.

29 Kasım 2012 Perşembe

KATMANDU'DAN İNSAN MANZARALARI...


İlginç bir yer.
Gizemli bir yer.
Renkli bir yer.
Katmandu


Yazılan yazıları da farklı.
Konuşulan dilleri de farklı.
İnanılan dinleri de farklı.
Karşılaşılan insanları da farklı…

Anlayamıyorsunuz.
Yazılarını da.
Dillerini de.
Dinlerini de…

Ama anlaşabiliyorsunuz.
Yazılarını okuyamasanız da.
Dillerini anlayamasanız da.
İnsanlarıyla daha ilk bakışta…

Beraberdik bu insanlarla.
Çarşılarında da, pazarlarında da.
Stupa’larında da, sokaklarında da.
Hep bir arada…

Sessiz, sakin insanlar.
Kişilikli, renkli, sevimli.
İçten ve samimi.
Hem zengini, hem de fakiri…

En çok insanlarını sevdim.
Ben bu memleketin.
Namaste hepsine.
Kadınına da, erkeğine de…


Katmandu insanları fotoğraflarım:
https://picasaweb.google.com/105371707000908378020/KatmanduInsanManzaralari#5815712361938590146

.

26 Kasım 2012 Pazartesi

LAKŞMİ BAYRAMI...

Denk geldi.
Tam beş Bayram.
Peş peşe.
Son Nepal gezimizde…

En ilginciydi.
En renklisiydi.
En çiçeklisiydi.
Bunlardan Lakşmi Festivali…

Bir Hindu Tanrıçası.
Lakşmi.
Bolluk, zenginlik, para.
Servet ve güzellik bu Tanrıçada…

13 Kasım’a denk geldi.
Bu yıl.
Lakşmi Bayramı.
Ya da Işık Festivali

Tüm evler temizleniyor.
Mis gibi yapılıyor.
En güzel elbiseler giyiliyor.
Kapı önleri pırıl pırıl tutuluyor…

Bunlarla yetinilmiyor.
Parlak renkli tozlarla şekiller yapılıyor.
Kapı önlerine bu Rangoli’ler konuluyor.
Lakşmi’ye evin yolunu gösteren çizgi de çiziliyor…

Bununla da yetinilmiyor.
Kil’den yapılmış kandiller yerleştiriliyor.
Yağın içindeki fitiller alevlendiriliyor.
Ve Lakşmi’nin o evi ziyareti bekleniyor…

Tertemiz evler.
Kapı eşiğinde renkli Rangoli’ler.
Etrafında ışıl ışıl yanan kandiller.
Ve o yılın bereketli olması için bekleyenler…

Diwa
deniliyor bu kandillere.
Yanıyor solgun aleviyle.
Bütün gece.
Tanrıça Lakşmi gelsin o eve diye…

Lakşmi gelirmiş.
En temiz ve en aydınlık eve.
Hindu’ların inanışlarına göre.
Işık Bayramı’nda  öncelikle…

Elektrik kesintisi var Katmandu’da.
Hem de günde 10-12 saat burada.
Yoksulluk, fakirlik diz boyunda.
Katmandu’lular Lakşmi’ye içten inansalar da…


Lakşmi Bayramı Fotoğraflarım:

https://picasaweb.google.com/105371707000908378020/LakshmiBayrami#5815003976741257346

.

23 Kasım 2012 Cuma

KATMANDU GEZİMİZ...


Sabiha Gökçen havaalanından başladı.
Katmandu yolculuğumuz.
Gecenin bir yarısında.
AirArabia uçağıyla…

Sarjah
’taydık 4.5 saatlik uçuşun sonunda.
Başkent’inde.
Birleşik Arap Emirlikleri’nin.
Gündoğumunda…

Konakladık.
8 saat burada.
Can sıkıntısıyla.
Tekrar hareket ettik günbatımında…

Tekrar 4.5 saatlik bir yolculukla.
Ulaştık sonunda akşam olduğunda.
Katmandu’da.
Yerleştik Otel Vajra’ya…

Öğrencisi tarafından yapılmış.
Bu mistik otel.
Meşhur Amerikalı mimar.
Frank Lloyd Wright’ın…

Karmaşık bir şehir.
Katmandu.
Kirli, tozlu, kalabalık.
Gürültülü, bakımsız ve yoksul…

Katmandu kurulu dağlar arasında.
1500 m rakımıyla, bir milyon nüfusuyla.
Ama hayli etkileyici.
Bir o kadar da…

Küçüklü, büyüklü 3000’den fazla.
Tapınak var burada.
Tapınaktan da çok.
Motosikletler her tarafta…

Maymun tapınağı.
Konuşlanmış yüksekçe bir dağda.
Merdivenlerini tırmanıyorsunuz.
Tam 365 basamakla…

Tepeden bakıyorsunuz buradan.
Katmandu’ya.
Geziniyorsunuz tütsüler, Budistler, insanlar.
Turistler, rahipler ve maymunlar arasında…

Pirinç hasadı tamamlanmıştı.
Pirinçler kurutulmaya başlanmıştı.
Biraradaydık Nepal'li köylülerle.
Bungamati köyünde…

Üç krallıktan birisi.
Katmandu vadisindeki.
Patan bölgesi.
Günümüzde burası Unesco kültür mirası eseri…

Karşılaştık büyük bir kalabalıkla.
Rengârenk giysili birçok insanla.
Çarşısında, pazarında.
Basantapur’un Meydanı’nda…

En büyük Budist Tapınağı.
Budha Stupası.
Budist'ler saat yönünde durmadan dönüyorlar.
Bu tapınak çevresinde tam 108 tur atıyorlar…

Ardından kutsal Bagmati nehrine gidildi.
Son derece kirli olan bu nehir görüldü.
Bu ırmak kenarında törenle yakılan ölüler.
Yanık kokuları arasında izlendi…

Hindu tapınağı olan Paşupathinath görüldü.
Sadu’larla karşılaşıldı, ne kadar yoksul iseler.
Ruhları o kadar olgun olduğuna inanılan.
Ve saç sakal uzatan, çalışmayan, yalnızca tapınan…

Sonra dağa çıkıldı.
Ormanın içindeki Vajra Yogini tapınağında.
Tüm gurup okundu, tütsülendi.
Ve bir Budist rahip tarafından kutsandı…

Konaklandı iki gece Nagarkot’ta.
Tam Himalaya dağlarının ortasında doğal ortamda.
Tibet’li Rahip Lama’yla.
Uğraştı grup biraz da meditasyon’la, yoga’yla…

Son gün Baktapur antik kentindeyiz.
Tuğla döşeli dar sokaklarında geziniyoruz.
Trafiğin girmediği bu Newari'lerin kentinde.
Tapınaklar, saraylar arasında dolanıyoruz…

Katmandu’da sekiz günümüzü tamamlıyoruz.
Kalbimizin bir kısmını burada bırakıyoruz.
Himalaya’ları uçaktan son kez gözlüyoruz.
Uzun bir yoldan sonra tekrar yurda dönüyoruz…


Katmandu gezisi fotoğraflarım:
https://picasaweb.google.com/105371707000908378020/Katmandu02#5813843045195956930

.

20 Kasım 2012 Salı

NEPAL'İN RENKLERİ...

Budist bayrağı beş renkte.
Yere paralel dikdörtgenler biçiminde.
Ve ona dik seyreden kareler şekilde.
Temsil ediliyor beş ana renkle...

Beş temel elementi simgeliyor.
Bu beş ayrı renk.
Gökyüzünü, ateşi, toprağı.
Suyu ve de rüzgârı...

Lacivert
gökyüzünü anlatıyor.
Kırmızı ateşi, sarı toprağı.
Beyaz da suyu tanımlıyor.
Bordo da rüzgârı...

Yaşamlarında da görüyorsunuz.
Bu renkliliği farkediyorsunuz.
Vazgeçmiyorlar bu renkliliklerinden.
Nepal'liler tüm yoksulluklarına rağmen...


Nepalin Renkleri fotoğraflarım:

https://picasaweb.google.com/105371707000908378020/NepalinRenkleri#5812575880857267314

.

8 Kasım 2012 Perşembe

NAMASTE...


İçinizdeki tanrıyı selamlıyorum demek.
İçimdeki tanrı ile.
"Namaste".
Sanskritçe'de...

Yolculuk bu kez Katmandu'ya.
Bir haftalığına.
15 kişilik bir grupla.
Ve de Elif Köksal'la...

Katmandu, Nepal'in başkenti.
Elif burada tam 9 yıl yaşadı.
Onların dilini öğrendi.
Yaşantılarını inceledi...

Elif oraları çok iyi biliyor.
Bizi de gezdirmek arzu ediyor.
Yalnız gezdirmekle kalmıyor.
Onların felsefesini de aktarmak istiyor...

Öğretecek bize Budizm'in, Hinduizm'in.
Sanatını, tanrılarını, mitolojisini.
Tanıtacak onların dinlerini, rahiplerini.
Gezdirecek birçok manastır ve de mabedini...

Lakşmi Bayramı'na da katılacağız.
Birçok Budistle bir arada olacağız.
Renkli boyalar, çiçekler arasında.
Onların bayramını da kutlayacağız...

Nepal çok farklı bir ülke.
Doğasıyla, yaşantısıyla, kültürüyle.
Öğrenmeye çalışacağız burayı 7 günde.
Elif Köksal'ın önderliğinde...

Bir kitap yazmış sevgili Elif.
9 yıl orada edindiği deneyimlerle.
Başından geçenleri getirmiş dile.
"Katmandu'da Ev Hali" başlığı ile...

Elif yer vermiş şu sözlere.
Kitabının önsözünde.
Şimdilik veda ediyorum sizlere.
Haydi hepinize Namaste...


*Biriyle tanışırken, "güzel isminiz nedir" diye soruyoruz.
*Merhaba ve hoşça kal yerine "içindeki tanrıyı selâmlarım" diyoruz.
*Nasılsın yerine "pilavını yedin mi" diye soruyoruz.
*Bedenimiz tapınak, aile en önemli şey.
*Bedenimizin tapınak olduğundan yola çıkarak, etrafımızdan ziyade içimizi temiz tutmak önemli.
*Ölüm meselâ ağır, karanlık bir yer değil.
*İçine bir tanrıça girmiş küçük bir kız çocuğunun yüzü suyu hürmetine Nepal'in ayakta durduğuna inanıyoruz.
*Annemizle babamız bizim için neyin iyi olduğunu bizden iyi biliyor, eminiz.
*Çiçeklerin sahibi yok. Çiçekler çünkü Nepal'de tanrılara sunmak için varlar. Bize değil tanrılara aitler.
*Yerin altında yaşayan Şahmeran'ı rahatsız etmemek için lavabodan sıcak su da dökmüyoruz.
*Duygularımızı açığa vurmak ayıp, kızgınlık göstermek karakter zayıflığı.
*Karşımızdakini üzecekse doğruyu söylemek terbiyesizlik, teselli edici yalanlar bulmak erdem.
*Olmayacak bir şey yapan birine sinirlenmek yerine gülüveriyoruz.
 *Trafikte şoförler, küfredeceğimiz durumlarda kocaman sırıtıyorlar...


Katmandu fotoğrafları:
https://picasaweb.google.com/105371707000908378020/Katmandu#5808316114876051554


.

6 Kasım 2012 Salı

VİLLA ESTET...

 

Her yer ağaçsız ve her yer şarap bağları ile kaplıdır.
Bu bağlarda tanınmış şaraplardan aşağı kalmayan Catacecaumene
(Yanık ülke bölgesi)
şarapları üretiliyor.
Catacecaumene'de
(bugünkü KULA çevresi), Knidos, Smyrna (İzmir)
ve hatta ismi daha az bilinen yerlerden bile  çok özel ve iyi şaraplar üretilir.
Bu şaraplar keyif verirken ilâç niyetine de kullanılır.

Strabon
(MÖ 64-MS 24)


................

Konaklamamızı yaptık.
Strabon gezi grubumuzla Villa Estet'te.
Bayram tatilimizde Ege gezimizde.
Son iki gece kaldığımız Kula ilçemizde...

Yeni bir konaklama yeri burası.
Anemon oteller zincirinin bir parçası.
Ama yalnızca bir otel değil.
Çağdaş bir bağ evi burası...

Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur demişler.
Yan yana gelmişler, el ele vermişler.
Dağın üzerinde.
Koca bir bağ inşa etmişler...

Bir motel var.
Dağın tepesinde.
Bu bağın da tam merkezinde.
İzmir-Uşak karayolunun 147. km'sinde...

Odalar tek sıra düz bir koridorda.
Numara filan yok bu odalarda.
Adlandırılmış şaraplık üzüm cinsleri ile.
Boğazkere, Narince, Sultaniye diye...

Antik dönemdeki Catacecaumene burası.
Günümüzde Yanık Ülke toprakları.
Adını alıyor bir eski yanardağdan.
Hemen yanındaki sönmüş Divlit volkanından...

Öncelikle üzüm bağları var bu volkanik toprakta.
Şaraplık üzümler her tarafta.
Üzüm yetiştiriliyor modern yollarla.
Geniş tarlalarda ve düzenli bağlarda...

İtalyan Federico Curtaz buranın Önoloğu.
Çağrı Kurucu ise bağ sorumlusu.
Arkadaşımız Saba Açıkgöz de şarap danışmanı.
Bunlar Yanık Ülke topraklarının 3 şarap uzmanı...

750 dönümlük alanda üzüm yetiştiriliyor.
Merlot, Shiraz, Cabernet ve Sauvignon üzümler üretiliyor.
Bunlardan Divlit, Soprano, Oz ve Ventus isimli.
Şaraplar elde ediliyor...

Üzümler yalnızca burada hasat edilip, toplanıyor.
Burada birçok işlemden geçirilip, eziliyor.
Mayalanmak için burada çelik tanklara konuluyor.
Sık aralarla tadının kontrolü de burada yapılıyor...

Zamanı geldiğinde yine burada şişeleniyor.
Ağzı mantarla kapatılıp, burada etiketleniyor.
Kolilerle kutularına burada konuluyor.
Sonra da buradan tüketicilerine sunuluyor...

Üzümün üretimi de burada.
Şarabın imâlatı da.
Otelin hemen altında.
Büyük ve geniş mekânlarda...

Burada modern bir bağ evinde kalıyorsunuz.
Rahat bir ortamda konaklıyorsunuz.
Değişik şaraplarından tadıyorsunuz.
Dilediğiniz kadar da satın alıyorsunuz...

Gerçekten güzel bir yer burası.
Bağların ortasında 16 geniş odalı.
Şarapları ağız tadıyla tadılası.
Odalarında keyif alınarak kalınası...


Villa Estet fotoğraflarım:
https://picasaweb.google.com/105371707000908378020/VillaEstet#5807236770847894018

.

2 Kasım 2012 Cuma

BAYRAMDA EGE...


Dört günlük Bayram tatili vardı.
Strabon gezi grubu dünden hazırdı.

Ege'ye gidilecekti.
Bodrum, Marmaris, Ayvalık, Foça.
Didim, Kuşadası, Çeşme
ve Urla.
Gezilmeyecekti...

Peki buralar görülmeyecekse.
Ege'ye niçin gidilecekti...

Aslında antik Karia ve Lidya.
Toprakları gezilecekti...

Plânlar, programlar yapılmıştı.
İç Ege bölgesinde dolaşılacaktı.
Bu bir kültür gezisi olacaktı.
Ören yerleri turlanacaktı...

Konaklandı Bafa gölü kıyısında.
Hotel Silva Oliva Bafa'da.
Eski bir deniz kenarında.
Sıcak bir ortamda...

Sabah Kapıkırı köyüne gidildi.
Zeytin ağaçları içerisinden geçildi.
Beşparmak kayalıklarına çıkıldı.
Antik Latmos gezildi...

Öğlende tekrar Kapıkırına dönüldü.
Heraklia antik kenti görüldü.
Ertesi sabah Euromos mabedi gezildi.
Koca yayla'ya çıkıldı...

Buranın antik dönemdeki adı Labranda.
Ormanın içinde, dağın başında.
Temiz bir kaynak suyunun yanında.
Bir kült merkezi antik Karia'da...

Sonra Karia'nın başkentine  Mylasa'ya gidildi.
Milas'ın müzesi, evleri, camileri.
Ve de Gümüşkesen anıt mezarı gezildi.
Akşam üzeri Beçin Kalesi ziyaret edildi...

Aydınoğulları Beyliği yöresindeydik.
Tire ve Birgi'yi gezdik.
Türk Beyliklerinin eserlerini inceledik.
Tire'nin köftesini, Birgi'nin evlerini sevdik...

İki akşam Kula'da konakladık.
Antik adı Philadelphia olan Alaşehir'e geldik.
St. Jean Kilisesi'nin kalıntılarını gezdik.
Öğlende Salihli'nin Odun Köftesi'ni yedik...

Sonrasında Lidya başkentine gidildi.
Salihli yakınında Sardes kalıntıları gezildi.
Gymnasium'un restorasyonu çok beğenildi.
Artemis Mabedi ilgiyle izlendi...

Kula'daydık Cumhuriyet Bayramı'nda.
Kula'nın eski evleri arasında.
Peribacaları'na uğradık dönüş yolunda.
Uygun bir saatte de döndük Ankara'ya...

Sözün özü ve gerçeği.
Göremeden döndük Ege'nin denizini.
Ama çok iyi düzenlenmiş bir geziydi.
Yararlı biçimde geçirmiştik 4 günlük tatilimizi...


Ege Bölgesi gezi fotoğraflarım:
https://photos.google.com/share/AF1QipNDGj0ZuVucLpGMmuSc4PVBv3fdsWVMtNsm0z1MyHKDst2We5qHR93gsMGx5QRWtQ/photo/AF1QipMzntm5KbX-bwVhw3ldWrSGF6wUXD9k0R9sbOQC?key=S1NhanRHWk43RFdKTGMxY1hjTGZxZ01fZ0FWcDNn&hl=tr

.

30 Ekim 2012 Salı

UZAYIP GİDEN O...



Moskova gezimizi bitirmiştik.
Yolun başlangıcına daha yeni gelmiştik.
Buradan trene binecektik.
Tüm Sibirya'yı boydan boya geçecektik...

Hepimiz heyecanlıydık.
İlk kez böyle bir seyahata çıkacaktık.
Uzun bir tren yolculuğu yapacaktık.
Hiç bilmediğimiz yöreleri görecektik...

Saat 13.05'te hareket ettik.
21 Temmuz Cumartesi günü.
Moskova'dan.
Yaroslavsky tren istasyonundan...

Dere tepe düz gittik.
Kirov, Perm, Yekaterinburg.
Omsk, Novosibirsk, Krasnoyarsk'ı geçtik.
İrkutsk'ta trenden indik...

İndiğimizde 25 Temmuz Çarşamba idi.
Saatler sabahın 07.05'ini gösteriyordu.
Tam 90 saat trende kalmıştık.
Durmaksızın 3.5 gün yol almıştık...

Kolay değil gerçekten.
Bu kadar uzun süre seyahat.
54 kişi bir arada.
Tek kompartmanda...

15 kompartman var.
Ayni trende bunun gibi.
Yol alıyorsunuz birlikte.
Yaklaşık 800 kişi...

Gidiyorsunuz hep birlikte.
Toplama kampı misali.
Alt alta, üst üste.
Ranzalı, kuşetli bölmelerde...

Kimi seyretmede, kimi sohbette.
Kimi dinlenmede, kimi yemede içmede.
Kimi fotoğraflamada, kimi okumada.
Herkes özgür burada istediğini yapmakta...

Yol alıyorsunuz böylece.
Gece, gündüz biteviye.
Kısa bir molada herhangi bir istasyonda.
Atıyorsunuz kendinizi dışarıya hava almaya...

Elmalar, armutlar, muzlar.
Börekler, çörekler, poğaçalar.
Küçük alış verişler yapılıyor kısa molalarda.
Anlaşabilirseniz Rus kadınlarıyla...

Geçiştiriliyor yemek zamanları.
Ekmekle, peynirle, zeytinle.
Paylaşılıyor eldeki meyve, sebze.
Önüne her gelenle...

Yapılıyor her iş imece yöntemiyle.
Dayanışma, hoşgörü ve sevgiyle.
Çek, kart, para geçmiyor bu yerde.
Gerçek komün hayatı yaşanıyor bu trende...

Kaynar su makinası var trende.
En büyük konfor zaten bu genelde.
Çay-kahve yapılıyor vakti gelende.
Aslında sohbet için uygun bir bahane...

Çok değişken değil görüntüler.
Düzlükler, ormanlar, yeşillikler.
Aslında.
Tren yolculuğu sırasında...

Köprüler, dağlar, ovalar, yaylalar.
Sohbetler, öyküler, türküler, şarkılar.
Anılar, fıkralar, sorgulamalar.

Geçiyor farkına bile varmadan zamanlar...

Geçtik tüm Sibirya'yı bir uçtan bir uca..
Doğu'sundan batı'sına.
Sibirya'ya dar bir pencereden baktık.
Nasıl bir yerdir pek de anlamadık...

İneceğiz 3.5 günün ardından.
İrkutsk'ta bu trenden birazdan.
Tanıyacağımızı umuyorum o zaman.
Sibirya'yı biraz daha yakından...


TransMongolia Tren yolculuğu fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/UzayipGidenO#5801650307853192242

.

22 Ekim 2012 Pazartesi

NAZIM İLE...

Dünyanın en meşhur mezarlıkarından.
Bir tanesi.
Moskova'daki.
Novodeviçiy kabristanı...

1898 yılında açılmış Moskova'da.
Günümüzde mezar sayısı 30 bin dolayında.
Devlet adamından, askerden, sanatçıdan.
Ve de oluşmuş birçok ünlü yoldaş'tan...

Kuruşçev, Gromiko
ve Yeltsin.
Ehrenburg,Tupolev ve İllyuşin.
Gogol, Çehov, Prokofiyev, Sostakoviç.
Hepsi de burada yatarmış...

Hiçbirisi için gelmezdik.
Herhalde bu mezarlığa.
Aralarında.
Nazım Hikmet olmasa...

Gittik onu ziyarete.
Yağmurlu bir günde.
Hem de.
Onun 50. ölüm yıldönümünde...

Andık bu büyük ozanı saygıyla.
Yağan yağmur altında.
Varsayarak onu bir çınar altında.
Memleketinin topraklarında...

Onun gibi düşünüyorsunuz.
Olunca onunla birlikte.
Çabalıyorsunuz duygularınızı ifade etmeye.
Onun seviyesine pek gelemeseniz de:

.............

gök karanlık hava soğuk
Moskova puslu
hava yağışlı
soğuk bir mezarlıkta
yatıyor
gök gürültüsü gibi bir şair
sessizce
siyah bir mermerin gölgesinde.

“yaşamak şakaya gelmez
yani
bütün işin gücün yaşamak olacak”
demiştin ya hani
burada mı bulacaktık
yatarken seni,
koca şairi.

Ne işin vardı
Nazım buralarda
yer mi bulamadılar
sana
memleketinin topraklarında.

uyarına gelmez miydi
şöyle
tepende bir çınar olsa
ve onun gölgesinde,
sessiz komşuların
ırgat Osman'la şehit Ayşe
bulunsa
ve de
olsan Anadolunun
her hangi bir köyünde
hani
başında  taş maş
istemesen de...



Novodeviçiy Mezarlığı fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/Nazim#5799891108933511410

.

.

19 Ekim 2012 Cuma

GORKY PARKI...

Bir eğlence sahası.
Gorky Parkı.
Moskova nehrinin kıyısında.
Geniş bir alanda...

Açılmış 1928 yılında.
Devrimden 10 yıl sonra.
Maksim Gorky anısına.
1 Mayıs Marşı'nın yazarına...

Meşhur Rus mimarı.
Melnikov plânlamış bu parkı.
Kullanarak.
Eski bir sarayın alanını...

Tekrar düzenlenmiş bu çevre.
İki yıl önce.
Bir eğlence parkı görünümünde.
Artık günümüzde...

Bir heykel müzesi var.
Gorky Parkı'nın hemen karşısında.
Dolaşıyorsunuz yüzlerce heykel arasında.
Ağaçlar altında, açık havada...

Iskusstv Park deniliyor buraya.
Yapılmış 1993'te.
Bundan tam 20 yıl önce.
Sovyetler Birliği devrildiğinde...

Birçok yontu var burada.
Heykellerin sayısı 700 civarında.
Yıkılmış olanları da var aralarında.
Sovyetler dağıldıktan sonra...

Çağdaşı, eskisi, yenisi.
Küçüğü, büyüğü, klasiği, moderni.
Bronzu, graniti, mermeri.
Var burada heykelin her çeşidi...

Gezindim keyifle.
Çok sayıdaki heykellerle.
Geniş bir bahçede.
3 boyutlu eserler içinde...

Bir de Büyük Petro heykeli var.
Yapılmış ilk Rus donanması anısına.
Bu Parkın hemen yanında.
Moskova nehri'nin kıyısında...

Gürcü sanatçı Zurab Tsereteli.
Yapmış.
98 m yüksekliğindeki.
Bu heykeli...

Dünyanın.
En yüksek.
8. heykeli.
Tsereteli'nin bu gemisi...

Gel gör ki.
İki kez.
"Dünyanın en çirkin abidesi".
Ödülünü almış sanatçının bu eseri...


Gorky Parkı fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/GorkyPark#5800500800588018594

.

15 Ekim 2012 Pazartesi

St. BASİL KİLİSESİ...


Hepinizin bildiği.
Çok ünlü bir görüntüsü var.
Kızıl Meydan'daki.
Aziz Basil Katedrali'nin...

Yeni kutlandı.
Yapımının.
450 yılı.
Bu ünlü Katedralin...

1561 yılında yaptırtılmış bu kilise.
Korkunç İvan tarafından.
Tatar Türkleri'ne karşı kazanılan.
Kazan Zaferi'nin kutlanması amacıyla...

Örnek alınarak yapılmış bu kilise.
Yerinde olmayan şimdilerde.
Kazan'daki.
Görkemli Kul Şerif Camisi...

En yükseği 65 m olan 8 kubbeli.
Ve biri birinden farklı yükseklikteki.
8 ayrı kiliseden oluşuyor.
Aslında bu katedral...

8
ayrı kubbe.
Simgesiymiş.
Kazan Savaşı'ndaki.
Kazanılan 8 ayrı zaferin...

Tümüyle beyaz renkteymiş.
Bu kilise inşa edildiğinde.
Kremlin'in beyaz duvarları ile.
Uyumlu olsun diye...

1860 senesinde.
Yeniden elden geçirilmiş bu kilise.
Boyanmış farklı renklere.
Ve kavuşmuş bugünkü görüntüsüne...

Günümüzde hepsi farklı renkte.
Farklı desende, motifte.
Ve değişik bezemede.
Bu 8 ayrı kule...

Söyleniyor Korkunç İvan'ın kör ettirdiği.
Bu kilisenin mimarının gözlerini.
Bundan daha güzel bir kilise.
Yapmasın diye...

Dünya mirasının bir parçası.
Olarak ilân edilmiş.
Bu kilise.
Unesco tarafından 1990 senesinde...

Kanımca o kadar güzel değil.
Tüm  dış güzelliğine rağmen.
İç mekânı.
Aziz Basil Kilisesi'nin...

Dar yapılar.
Küçük odalar.
Karanlık koridorlar.
Özensiz boyamalar...

Ama yine de.
Binlerce teşekkür.
Mimar.
Pyotr Baranovsky'ye...

Yıktırmak istemiş Stalin.
Bu kiliseyi.
Sovyetler döneminde tümüyle.
1926 senesinde...

Baranovsky itiraz etmiş.
Stalin'e tek başına.
Sürülmüş sonunda.
5
yıllığına Sibirya'da bir kampa...

Sonuç olarak ayakta kalmış bu güzelim kilise.
Baranovsky'nin karşı duruşu ile.
Günümüzde hergün geziliyor binlerce turistce.
Onlar bu öyküyü pek bilmeseler de...


St. Basil Kilisesi fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/StBasilKilisesi#5798396633694685874

.

12 Ekim 2012 Cuma

KIZIL MEYDAN...


Rusya’nın merkezi Moskova.
Moskova’nın da merkezi Kremlin.
İşte bu Kremlin'in hemen yanında.
"Kızıl Meydan" geniş bir alanda…

Nasıl Roma’ya çıkarsa.
Bütün yollar.
Kızıl Meydan’dan başlarmış.
Eskiden de Moskova’dan tüm kentlere giden yollar…

Büyük bir ticaret yeriymiş burası ortaçağda.
Kremlin kalesinin dışında.
Geniş bir alanda.
Moskova’yı kentlere bağlayan yolların kavşağında…

Ne komünizmin kızılından.
Ne de Kremlin duvarlarının kırmızısından.
Alıyor ismini.
Kızıl Meydan

Krasnaja Ploscad deniliyor buraya Rusçada.
Güzel Meydan” demek aslında.
Çünkü çok renkli bildik bir kilise var.
Kızıl Meydan’ın hemen yanında…

Geniş bir alan.
Bu Kızıl Meydan.
73 dönümlük büyük bir saha.
Tabanı döşeli "Arnavut kaldırımı"yla…

Görkemli yapılarla kaplı.
Meydanın dört bir yanı.
Hemen yanında kırmızı tuğla duvarlı.
20 kuleli, ihtişamlı Kremlin Sarayı

Kremlin’in gizemli resmî daireleri.
Ve hemen surlarının önünde.
Kırmızı granitli.
Lenin’in Mozolesi

Kremlin’in karşısında.
Gösterişli mimari yapısıyla.
Bir Devlet satış mağazası.
GUM Çarşısı…

Onun hemen güneyinde.
Çok renkli soğan kubbeleri ile.
Moskova’nın simgesi.
Aziz Basil Kilisesi

Onun da karşısında.
İki  önemli bina.
Ulusal Tarih Müzesi.
Ve de Kazan Kilisesi

İşte, çevresindeki bu yapılardan.
Oluşuyor koca Kızıl Meydan.
Yağmurda, soğukta bile her zaman.
Geziliyor birçok turist tarafından…

Önemli bir meydanı burası.
Moskova’nın da.
Rusya’nın da.
Hatta bütün dünyanın da…

Birçok olaya şahitlik etmiş.
Çar’lar burada taç giymiş.
İdamlar burada gerçekleşmiş.
Savaşlar burada yapılmış…

Askerî geçit törenleriyle.
Ünlüydü bu bölge.
1 Mayıs ve 7 Kasım tarihlerinde.
Sovyetler döneminde…

Geçerdi buradan tanklar, tüfekler.
Dizi dizi askerler, roketler, füzeler.
Günümüzde özgür bir ortamda geziniyor.
Artık burada her milletten turistler


Kızıl Meydan Fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/KizilMeydan#5796866933560222194
.

10 Ekim 2012 Çarşamba

3.LÜK ÖDÜLLÜ FOTOĞRAFIM...


28-30 Eylül 2012.
Günlerinde yapıldı.
Ordu, Kabadüz Yaylaları.
1. Fotoğraf Şenliği...

Türkiye'nin değişik illerinden.
34 fotoğraf sanatçısı.
162 fotoğrafıyla katıldı.
Bu yarışmaya...

Ben de katılmıştım.
Bu şenliğe.
Fotoğraflar çekmiştim.
Çeşitli yerlerde...

Ancak girememiştim.
Bu güzel yarışmaya.
Kamp Pazartesi günü de devam ediyordu.
Benimse Samsun'a dönmem gerekiyordu...

Teslim edememiştim.
Fotoğraflarımı.
Ertesi gün jüri toplandı.
Kararını açıkladı...

3. lük ödülü almıştı.
Benim bir fotoğrafım.
Ama ben yarışmaya katılmamıştım.
Bu işe de çok şaşmıştım...

Sanatçı kardeşimiz.
Ali Haydar Ceylan almıştı.
3. lük ödülünü.
Benim bir fotoğrafımla...

Gitmiştik hep birlikte.
Susuz Yaylasına.
Tüm fotoğraf sanatçılarıyla.
Gün batımını yakalamaya...

Beni görüntülemiş.
Ali Haydar Ceylan kardeşimiz.
Gün batımında, beyaz bulutlar arasında.
Ak saçlarımla...

Bu fotoğrafla katılmış.
Yarışmaya.
Jüri de karar vermiş.
Bu fotoğrafın üçüncü olmasına...

Gerçekten güzel bir kare.
Bu enstantene.
Siyah-beyaz bir görüntüde.
Ak'ların ifadesiyle...

Ama söz veriyorum sonraki yarışmalara.
Kendi fotoğraflarımla katılmaya.
Önem vereceğim bir daha.
Konu mankeni olmamaya...


Yarışmada ödül alan ilk 4 fotoğraf :
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/FotografYarismasi#5797525298939464786

.

8 Ekim 2012 Pazartesi

MOSKOVA...


18 Temmuz gecesi trenle çıktık yola.
Elveda diyerek St. Petersburg’a.
Vermeden yolda mola.
saatte ulaştık Moskova’ya…

Gizemini koruyan bir kent.
Moskova.
Glasnost
dönemine rağmen.
Halâ…

Başkenti burası.
Dünyanın en büyük ülkesinin.
11 milyon nüfusuyla.
Ve de görkemli yapıtlarıyla…

İlk kez 1147 yılında.
Kurulmuş Moskova.
Kentin en büyük aşamalarıysa.
I., III.  ve  IV. İvan zamanında…

Büyük İvan
(III. İvan) yaptırdı.
Kremlin kalesinin surlarını.
İstanbul’un fethinden sonra ilân etti.
Moskova’yı “Hıristiyanlığın son kalesi”.

Korkunç İvan (IV. İvan) çıktı tahta.
1533 yılında, daha 3 yaşında.
17 yaşında Çar olarak ilân edildi.
Rusya’da Çar olan ilk kişiydi…

Çarlığı tam 51 yıl sürdü.
İmparatorluğu büyüttü.
Rusya’nın ilk gizli polisini örgütledi.
Korkunç İvan pek çok kan döktü…

Çok sular aktı sonrasında.
Moskova nehri köprülerinin altından.
Birkaç kez askerler ayaklandı.
Sonunda Çarlık dönemi kapandı…

14 Ekim 1917’de.
İşçi Devrimiyle.
Lenin’in önderliğinde.
Dünyanın ilk Komünist devleti belirlendi…

Moskova
, Başkent oldu Sovyetler Birliğine.
1918 senesinde.
Stalin getirildi 1922’de.
Komünist Partisi Genel Sekreterliğine…

Sonrasında CCCP ve KGB.
Kuruşçev, Brejnev gibi liderlerle.
Gelindi sonunda Gorbaçov ile.
Glasnost ve Perestroika dönemlerine…

1991’de Yeltsin
’in gelmesiyle.
Sonu geldi Sovyetler Birliği’nin de.
Orak-Çekiç’li kızıl bayrak değiştirildi.
Gönderlere beyaz, mavi, kırmızı bayrak çekildi…

Böylesine hareketli bir geçmişi var.
11
milyonluk, koca Moskova’nın.
Doğal ki buranın her yerini göremeyeceğiz.
Moskova’yı iki günde ancak kısaca gezebileceğiz…


Şimdilik Moskova şehrini kısaca şöyle bir gezelim:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/Moskova#5795055264617450498

.

2 Ekim 2012 Salı

ORDUNUN YAYLALARI...



Üç ay önce teklif almıştım.
Sevgili Enis Ayar’dan.
Sonbahar'ını görüntülemek için.
Ordu’nun yaylalarının…

Eylül sonunda gidilecekti.
Güz dönemi fotoğraflanacaktı.
Hemen notumu almıştım.
Bu güzel etkinliği kaçırmayacaktım…

Kabadüz Kaymakamlığı düzenlemiş.
Bu Yayla Fotoğraf Günleri’ni.
Ordu Valiliği’nin destekleriyle.
Bu fotoğraf etkinliğini…

Birçok fotoğraf sanatçısı katıldı.
Bu güzel olaya.
Amatör ve profesyonel.
Yurdun birçok yerinden…

Çambaşı Yaylası'na gidildi.
Karagöl’e çıkıldı.
Semen Oba’sı gezildi.
Susuz Yaylası'nda gün batırıldı…

Çevre görüntülendi yüksekten.
Ablak Taşı’nda.
Gerce Şelalesi’ne yüründü.
Gerce Oba’sına gelindi…

Gündüzleri masmavi bir semada.
Geceleri dolunay altında.
Kalındı orman içinde çadırlarda.
İnanılmaz güzel bir havada…

Her şey titizlikle düşünülmüş.
Olağanüstü bir hazırlık yapılmış.
Kabadüz Kaymakamlığı’nca.
Belli ki önem verilmiş bu olaya…

Değerli fotoğraf sanatçıları vardı.
İstanbul’dan, İzmir’den, İzmit’ten.
İzleyeceksiniz yakında onların objektifinden.
Görüntülerini Ordu’nun dört bir yerinden…

Vizörlerden bakıldı.
Deklanşörlere basıldı.
Güzel görüntüler alındı.
Yaylaların güzelliği saptandı…

Bir de fotoğraf yarışması vardı.
Her sanatçı beş fotoğrafla katıldı.
Önemli değildi bence kimin kazandığı.
Amaç Ordu’nun yaylalarını tanıtmaktı…

Turizm giderek gelişmekte Ordu’da.
Dağında, obasında, yaylasında.
Turizm alanı olacak buralar yakın bir zamanda.
Ordu’nun güzelliği anlaşıldığında…


Ordu Yaylaları Fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/OrdununYaylalari#5794295960666063938

.

26 Eylül 2012 Çarşamba

ÇARLIK KÖYÜNDE...


Son günümüzdü, 18 Temmuz Çarşamba.
St. Petersburg
’da.
Akşam treniyle Moskova'ya gidecektik.
Birçok yeri daha görememiştik…

Kışlık Saray
larını görmüştük.
Rus Çarları'nın Hermitaj Müzesi’nde.
Yazlık Sarayları varmış bir de.
Haydi orayı görelim dedik bu kez de…

Öğlenden sonramızı ayırdık.
Bu işe.
Gidip gezecektik.
Görüp, abartarak anlatacaktık…

"Tsarskoye Selo" deniliyor buraya.
Rusça'da.
"Çarlık Köyü" anlamında.
Aslında ne köy, ne de bir kasaba...

Çar I. Petro
’nun karısı.
I. Katerina tarafından yaptırılmış.
Bir Yazlık Saray.
1710 yılında…

İmparator ailesi ağırlanmış.
St. Petersburg’un yaz aylarında.
Bu Saray’da.
200 yıl boyunca…

Yazlık Saray
şehrin oldukça dışında.
Önce bindik bir  Metro’ya.
Bir minibüse ardından da.
Ulaştık sonunda Tsarskoye Selo’ya…

Ulaşmasına ulaştık da.
Anladık kapısına vardığımızda.
İçeriye giremeyeceğimizi.
Bu kalabalıkta…

Hemen vazgeçtik.
Fikrimizi değiştirdik.
İçeriye giremeyecektik.
Bari bahçesini gezelim dedik…

Yürümek bizim işimiz.
Gezeriz dedik.
Birkaç saat içinde.
600 hektarlık bir bahçede…

Havuzlar, göller, ağaçlar.
Bitkiler, çiçekler, ördekler.
Heykeller, binalar, adalar.
Köprüler, yollar, kanallar…


Gezdik, dolaştık uzun uzadıya.
Sessiz, sakin bir ortamda.
Yazlık Saray’ın bahçesinde.
Büyük bir beğeniyle…

Köy'ü tam olarak gezemedik.
Ama kendi kendimize söz verdik.
Bir daha geldiğimizde.
Yazlık Sarayı muhakkak görecektik…


Yazlık Saray Bahçesi fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/YazlikSaray#5791641491287294226

.

21 Eylül 2012 Cuma

YENİDEN DİRİLİŞ KİLİSESİ...


Kültürel ağırlıklı bir kent.
Sanatsal yönden de önemli bir kent.
Fakat dinsel açıdan da anlamlı bir kent.
St. Petersburg

İsmini zaten bir aziz’den almış.
St. Peter’den.
İsa’nın 12 havarisinden birisinden.
Kent daha yeni kurulurken…

Kiliseler ve katedraller yapılmış.
Çok sayıda.
Çarlık zamanında.
St. Petersburg’da…

Sayıları 700’ün üzerindeymiş.
1917’de Ekim devrimi olduğunda.
Günümüzde ise ancak 100 dolayında.
Dinsel yapı var St. Petersburg’da…

Büyük bölümü devrimde yıkılmış.
Bir bölümü o dönemde müze yapılmış.
Ama halâ mihrabı sağlam yapılar var.
Burada…

Yeniden Diriliş Kilisesi.
Bunlardan bir tanesi.
Moskova Kızıl Meydan’daki.
Aziz Vasil Kilisesi'nin bir benzeri…

Müthiş gösterişli.
İnanılmaz renkli.
Ve de tam bir sanat eseri.
Bu 5 kubbeli, Yeniden Diriliş Kilisesi

Başlanmış yapımına 1883'te..
Çar II. Aleksander’in.
Bombalı bir suikast sonucu öldürülmesiyle.
1881 senesinde ayni yerde...

1907 yılında bitirilmiş.
Yapımı tam 24 yıl sürmüş.
Kanlı Kilise” olarak da biliniyor bu kilise.
Çar’ın kanının halen kilisede olması nedeniyle…

Merkez kubbesi 81 metre yükseklikte.
Çarın 1881 yılında öldürülmesi nedeniyle.
Tam 67 metre yükseklikte ikinci yüksek kule.
O da Çar’ın öldüğü sıradaki yaşını simgelemekte…

Çok sayıda mozaik tablolara sahip.
Toplam 7500 metrekare yüzölçümüyle.
ABD’deki St. Louis Katedrali'nden sonra.
Mozaiklerinin büyüklüğüyle dünyada ikinci kilise…

Yağmalandı bu kilise.
Açılışından 10 yıl sonra 1917 devrimi'nde.
Ve tümüyle kapatıldı 1930 senesinde.
Sovyet yönetimlerince…

Ölüler burada depolandı.
Morg olarak kullanıldı.
II. Dünya Savaşı'nda.
Leningrad kuşatması sırasında…

Restore edildi bu kilise.
Açıldı yeniden ziyarete.
1997 senesinde.
Mihail Gorbaçov’un perestroika döneminde…

Gerçekten görülmesi gerekli bir kilise.
Heybetli görünümüyle.
İç ve dışındaki freskleriyle, mermer işlemeleriyle.
Ve de renkli mozaikleriyle…


Yeniden Diriliş Kilisesi Fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/YenidenDogusKilisesi#5790238322248718306

.

17 Eylül 2012 Pazartesi

HERMİTAJ MÜZESİ...


Fransızca bir kelime.
Hermitage”.
Küçük inziva odası, kulübesi demek.
Hermitaj” kelimesinin anlamı…

St. Petersburg’
da bulunuyor.
Hermitaj Müzesi.

Ama öyle pek mütevazi bir anlamı yok.
Bu Hermitaj Müzesi’nin…

1763 yılında yapılmış burası.
Küçük bir kışlık saray olarak.
Neva nehrinin kıyısında.
Barok biçimde bir mimariyle…

Zamanla büyümüş, odalar ve salonlar eklenmiş.
Tüm Çar ve Çariçeler burada yaşamış.
Çar I. Petro'dan sonra.
1763-1917 yılları arasında…

Antika sanat eserleri satın almış Avrupa'dan.
225 parçadan oluşan.
II. Katerina.
1764 yılında…

Koleksiyon sevdası gelişmiş.
Sonrasında da.
Odalara salonlar eklenmiş.
Sanat eserleri arttıkça…

Bir Sanat Müzesi burası günümüzde.
1852 yılından beri.
1057 oda'dan oluşan.
3 milyon'dan fazla eserin sergilendiği…

Muhteşem bir güzellik iç mekânda.
Görkemli salonlar, tavanlar, odalar.
Kubbeler, merdivenler, heykeller.
Sütunlar, mermer ve granit döşemeler…

Raphael’ler, Rembrant’lar, Renoir’lar.
Monet’ler, Degas’lar, van Gogh’lar.
Picasso’lar, Cezanne’lar, Pissaro’lar.
Ve de ismini bilemediğiniz sanatçılar…

Ancak 5.7 yılda gezebilirsiniz.
Hermitaj Müzesini.
Sergilenen 3 milyon esere.
Baksanız yalnızca 60'ar saniye

Bizim o kadar vaktimiz yoktu.
3.5 günlük bir süremiz vardı.
Ama sizler için görüntüledim.
Bir günde bu güzelim Müze’yi…

Dünyanın en büyük müzesi diyorlar buraya.
Kıyaslıyorlar Louvre'la, Metropolitan'la.
Bizim bir fikrimiz olamaz gerçekten de.
Gördüğümüz sadece Antep, yediğimiz  pekmez de...



Hermitaj Müzesi fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/HermitajMuzesi#5787991801257863986


.

13 Eylül 2012 Perşembe

St. PETERSBURG...


İlk durağıydı.
TransMongolia gezimizin.
Rusya’nın ikinci büyük kenti.
St. Petersburg

Çok methedilirdi.
Dilden dile anlatılırdı.
Güzelliği.
Bu kentin…

Kurmuştu burayı.
Rusların “Büyük Petro” olarak andığı…
Bizimse “Deli Petro” dediğimiz.
Rus Çarı,  1700 yılında…

Düşünülmüştü.
Avrupa’ya açılan bir kapısı olarak.
Çarlık Rusya’sının.
Baltık denizi kıyısında…

Bataklıklar kurutulmuştu.
40 bin kişi çalıştırılmıştı.
Çok zor şartlarda ve de yıllarca.
Mecburiyetle ve zorla…

Önceleri bu kente Aziz Peter’in ismi verilmişti.
St. Petersburg denilmişti.
Sonra Çar I. Petro’nun ismini aldı.
Petrograd oldu…

Rus Devrimi başladı burada.
Lenin öncülüğünde, 1917 yılında.
Bu nedenle kent Lenin’e ithaf edildi.
İsmi Leningrad olarak değiştirildi…

Tekrar başa dönüldü.
İsmi yeniden St. Petersburg oldu.
1991 yılında.
Halk oylamasıyla…

Başşehriydi.
Görkemli bir kentiydi.
Çarlık Rusya’sının.
200 yıl boyunca…

Kuşatma altındaydı.
1941 yılında.
Hitler’in ordularınca.
Tam 900 gün boyunca…

Günümüzde Baltık kıyısında.
Neva
ırmağının ortasında.
42 ada üzerinde.
Anılıyor kuzeyin Venedik’i diye…

Gerçekten güzel bir kültür kenti.
Binaları, köprüleri, heykelleri ve kiliseleriyle.
Zamanında konuk etmişti.
Rimsky Korsakov, Puşkin ve Dostoyevski’yi…

Çok yer var.
Burada.
St. Petersburg’da.
Gezilecek, görülecek…

Tek önerim.
Aman ha.
Sakın kışın gelmeyin buraya.
-30 derece soğukta…

Bizim gibi yapın.
Gün ışığından bol bol yararlanın.
Yaz aylarında gelin.
Bu güzel kentin tadını çıkartın…


St. Petersburg kenti fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/StPetersburg#5786911776286209986

.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

SEN DE GİT...


Ben bu yaylalaru yaylayamadum
Suları soğuktur da boylayamadum…


…………..

Beklenenden erken dönmüştüm.
TransMongolia gezisinden…

Bayram izniyle birleştirdim.
Geri kalan iznimi.
7 günlük bir fırsat doğmuştu.
Karadeniz yaylalarına gitmek için…

Strabon grubumuz gidiyordu.
Karadeniz yaylalarına.
17 kişilik bir grupla.
Tamzara tur organizasyonuyla…

Beni de aldılar aralarına.
Son anda.
Buluştuk onlarla.
Trabzon hava limanında…

Önce gittik Maçka’ya.
Coşandere Millî Parkı’nda.
Sumela Manastrı’na.
Güzel bir havada…

O akşam konakladık.
Çamlıhemşin’in hemen yakınında.
Fırtına deresi yanında.
Selçuk ve Rukiye’nin Fırtına Pansiyon’unda…

Ertesi gün Verçenik’e.
Yürüdük yoğun bir sis içinde.
Ahmakıslatan bir çisede.
Her ne kadar Verçenik’i tam göremesek de…

6.5 saat yürüdük.
Sonraki gün.
Palovit şelalesinden Amlakit yaylasına.
Yoğun yağmur altında…

Ertesi gün yine yürüdük.
Önce Samistal’a.
Ardından da Pokut yaylasına.
Bu kez güzel bir havada…

İki gün konakladık.
Pokut’ta.
Yayla’da Mola” pansiyonunda.
Yasemin’in sevgi dolu ortamında…

Sal
yaylasına yürüdük.
Fanenin puğaru'ndan içtik.
Kaçkar
’ları tam karşıdan gördük.
Manzaranın güzelliğiyle büyülendik…

Sonra geldik Gito yaylası'na.
Yürüdük Pokut’tan Çat yoluyla.
Yine yoğun duman altında.
Koçira Pansiyon’a…

Serhat, Kadir, Elif
ve Ali.
Sevgi çemberine aldılar bizi.
Akşam yemeğinde yedik yaylanın güzelim ot(!)larını.
Ardından da oynadık tulum eşliğinde Hemşin horon’unu.

Ertesi gün yürüdük Ambarlı yaylası'na.
Zorlu bir tırmanışla ulaştık sonunda.
Çiğdem’ler papatya’lar arasında.
Balıklıgöl’ün duru sularına…

Bulutların üzerindeydik dönüşte.
Göçmen kuşlar dönüyordu üzerimizde.
Yaban mersini ve dağ çileği yiye yiye.
Ulaştık sonunda Gito’ya bastıran sis’te…

Sabah yine duman'la uyandık.
Bulutlar’ın rapsodisine tanık olduk.
Can dostlarla vedalaştık.
Erkenden yola koyulduk…

Önce Zir kale görüldü.
Ardından Ortan mahallesine gidildi.
Güzelim konaklar gezildi.
Sahipleriyle tatlı sohbetler edildi…

Dönülecekti artık Trabzon’a.
Çamlıhemşin yoluyla.
İnerken Ortan’dan aşağıya.
Dikkatimi çekti bir tabela…

Bir trafik levhasıydı bu.
Yayalara dikkati çeken bir uyarıydı.
Ama altına bir sözcük eklenmişti.
Sen de git” denilmişti…

Önemseyin derim dostlarıma.
Dikkatle bakın bu levhaya.
Sizler de gidin en kısa zamanda.
Karadeniz’in yaylalarına…



Karadeniz Yaylaları fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/Yaylalar02#5781188732398760098


.

16 Ağustos 2012 Perşembe

TRENDEN FOTOĞRAF ÇEKMENİN DAYANILMAZ ZORLUĞU...


Gidiyorsunuz upuzun bir yolda.
Yemyeşil bir ortamda.
Bir tren kompartımanında.
Sanki bir sonsuzluğa…

Gözünüz yeşile doyuyor.
Ama gönlünüz doymuyor.
Olmak istiyorsunuz o sonsuz yeşilin içinde.
Değil bir tren penceresinin gerisinde…

Trenden fotoğraf çekmek zor dostlar.
Öncelikle özgür değilsiniz.
Hareket alanımız kısıtlı.
Görüş alanınız da sınırlı…

Seyahatin yarısı zaten gece geçiyor.
Gündüz görüşünüz de tek pencere ile kısıtlı.
Pencereler zaten çift camlı ve kapalı.
Çoğu kez de ışık yansımalı, lekeli ve de pasaklı…

Tren gidiyor 120-140 km hızla.
Objeler önünüzden kayıyor büyük bir süratle.
Tren sallanıyor belirli bir ritimle.
Zorluk çekiyorsunuz kareyi belirlemekte…

Direklerin, tellerin ve ağaçların bolluğu.
Nehir geçişlerinde köprü korkuluklarının çokluğu.
Bir de ters ışığın varlığı.
Engelliyor güzel görüntü yakalamayı…

En kötü ve yoksul bölgelerinden geçer.
Tren yolları genellikle şehirlerde.
O nedenle görüntüleyemezsiniz.
Kentlerin güzel yerlerini de…

Dijital fotoğrafçıların bolluğu.
54 kişiye bir tek prizin oluşu.
Ve de bataryaların şarj edilme sorunu.
Oluşturuyor trende fotoğraf çekmenin dayanılmaz zorluğunu...

Çok fazla fotoğraf çekemedim.
Tren penceresinde.
Çok beğenmedim çektiklerimi de.
Tüm bu nedenlerle…

Göreceksiniz yine de.
Bir bölümü çekilmiş tren penceresinde.
Biraz daha güzeller.
İstasyon molalarında çekilenler belki de…


TransMongolia ekspresi tren fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/TrendenFotograf#5776517161978846450

.

11 Ağustos 2012 Cumartesi

UZUN İNCE BİR YOL...


Uzun ince bir yoldayız 
Gidiyoruz gündüz gece 
Bilmiyoruz ne haldayız 
Gidiyoruz gündüz gece
 
St. Petersburg’dan çıktık yola
Yol aldık 18 kişilik bir grupla
İki kapılı bir kompartmanda
Gidiyorduk gündüz gece.
 
20 gün  bu yollarda
Ovada, dağda, çöllerde
Düşmüştük gurbet ellere
Gidiyorduk gündüz gece…
 
…………….
 
Bizim için yazmamıştı.
Tabii ki.
Ünlü ozanımız.
Aşık Veysel bu şiiri…
 
Ama sıkışınca bir kompartmana.
Ve de gidiyorsanız trenle.
Uzun-ince, bitmez bir yolda günlerce.
Sarılıyordunuz haliyle Veysel’e…
 
Gurbetten gelmişim yorgunum hancı
Diyerek başlar.
Bekir Sıtkı Erdoğan.
Ünlü “Hancı” şiirine…
 
Ve devam eder. 
Dizelerine:
Bir bilet almıştım camlı gişeden 
Yolculuk başladı Haydarpaşa'dan…
St. Petersburg’dan başladı.
Bizim Trans Mongolia yolculuğumuz da.
Tüm Asya’yı boydan boya geçtik.
Geziyi Çin’in başkenti Pekin’de bitirdik…
 
Moskova’da mola verdik.
Kremlin’i, Kızıl meydan’ı gezdik.
Moskova metrosuna bindik.
Nazım Hikmet’in mezarını ziyaret ettik…
 
Sonra yemyeşil bir koridordan geçtik.
Dört ülke, sayısız kentler gördük.
Çok farklı kültürlerle karşılaştık.
Değişik insanlar tanıdık, tanıştık…
 
Sibirya’nın bitmez tükenmez yeşili.
İsmi bize hiç de yabancı olmayan Angara nehri.
Buz gibi suyuyla Baykal gölü.
Ve de sımsıcak Gobi çölü…
 
Atalarımızın ana vatanında, steplerin ortasında.
Konakladık onların keçeden yapılmış yurtlarında.
Moğolistan’ın Karakurum’unda.
Orhun abidelerinin hemen yanıbaşında…
 
Dört yıl önce Olimpiyatların yapıldığı Pekin’deydik.
Büyük bir insan kalabalığı içindeydik.
Çin seddini gezdik, bir bölümünü de yürüdük.
Son İmparator Puyi’nin “yasak şehir”ini de gördük…
 
Buraların  kımız’ını, votka’sını, yeşil çay’ını da içtik.
Tütsülü balığını, Şaşlık kebabı’nı, Pekin ördeği’ni de yedik.
Biliyorum şimdi  “yediğin içtiğin senin olsun” diyorsunuz.
Gördüklerimi merak ediyorsunuz…
 
Ama öyle kolay değil.
Yazması da, anlatması da.
Upuzun yolculuğu, kısa zamanda.
Şimdilik kısa bir gözatın, çektiğim bu fotoğraflara…
 
 
Trans Sibirya gezisi fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/UzunInceBirYol#5775300351057962002
 
.

12 Temmuz 2012 Perşembe

TRANS MONGOLIA GEZİMİZ...


Samsun, İstanbul, Kiev, St. Petersburg, Moskova,
Ekaterinburg, Novosibirsk, İrkust, Ulan Bator,
Karakurum, Pekin, Xhining, Lhasa,
Shingatze, Katmandu, İstanbul, Samsun...


Bu kez yolum uzun sevgili dostlar.
St. Peterburg’dan Pekin’e kadar.
Yani, Baltık denizinden, Çin denizine.
Trenle…

"Trans Sibirya" yolu olarak biliyorsunuz.
Siz bu yolu.
Moskova’dan Vladivostok’a uzanan.
10.000 km’lik bu tren yolunu…

Yapılmış Çarlık döneminde.
Bağlamak amacıyla biri birine.
Rusya’nın iki yakasını.
Dünyanın bu en uzun tren yolu ile…

Başlanmış inşasına 1891 yılında.
Bitirilmiş tam 16 yılda.
Onbinlerce işçiyle ve mahkûmla.
Çalışarak çok çetin bir coğrafyada…

İsmi Trans Sibirya.
Moskova’dan Vladivostok’a.
Ama bizim gideceğimiz yol biraz farklı.
Moskova’dan Çin’in başkenti Pekin’e…

"Trans Mongolia" olarak biliniyor.
Bu tren yolu.
Moğolistan’dan ayrılıyor.
Çin’in başkentine doğru…

Uzatarak yapacağız.
Kuzeyde, Atlantik okyanusundan
Doğuda, Pasifik okyanusuna doğru.
Tam 15 günde bu tren yolculuğunu…

Dahası da var.
Çin’den Moğolistan’a geçeceğiz.
Yine trenle Türklerin kökenine.
Orhun Abideleri'ni gezmeye…

Ardından gideceğiz Tibet’e.
Yine trenle.
Lhasa'ya yani Tibet'in başkentine.
Kutsal şehri gezmeye…

Gelmişken hazır Tibet’e.
Gideceğiz tabiiki Everest’i görmeye.
Anakamp’ına  çıkacağız Everest’e.
Tam  5000 metre yüksekliğe…

Sonra ver elini Katmandu.
Nepal'de tamamlayacağız bu yolculuğu.
Uçağa binip bitireceğiz 20.000 km’lik turu.
Ve dönüşümüz bulacak Bayram sonunu…

Yollar uzun, yol şartları çetin.
Biz artık gidelim...
” derdi sevgili T. Talipoğlu.
Dostlar sizler de dualarınızı eksik etmeyin.
Bize müsaade, haydi biz gidelim…



Trans Mongolia gezisi harita ve fotoğraflar:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/TransMongolia#5763486531096832754

.