YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

2 Temmuz 2015 Perşembe

JOZE CİUHA...


1924 doğumlu.
Ressam ve sanatçı.
Doğmuş Slovenya'da.
Joze Ciuha...

Nisan ayında.
Olacaktı tam 91 yaşında.
91'e 14 gün kala.
Vefat etti Joze Ciuha...

Dünyaca ünlü.
Bir sanatçı.
Ressamlığı dışında.
Şair ve yazar da ayni zamanda...

Joze Ciuha, dünya çapında.
Birçok ödül sahibi aslında.
Eserleri sergilenmiş.
Dünyanın dört bir yanında...

Rus Sanat Akademisi'nin.
Devamlı bir üyesi.
Seul Grafik Bienali birincisi.
Ve birçok ödül sahibi...

Suluboya ve akrilik.
İllüstrasyon ve grafik.
Goblen ve mozaik.
Çalışmaları var...

Paris, Ljubliana.
Venedik, Moskova.
Salzburg ve Michigan'da.
Çalışmış eğitmen olarak da...

Joze Ciuha'nın bir bölüm resimleri.
Ölümünden iki ay sonra.
Sergilendi Kedi Kültür Sanat Merkezi'nde.
I. Kordon'da İzmir'de...

Güzel bir mekânda.
Rengârenk tablolar arasında.
Geziniyorsunuz hüzünle.
Artık aramızda olmayan bir ressamla...


Joze Ciuha Fotoğraflarım:
https://picasaweb.google.com/105371707000908378020/JozeCiuha#6166958988162408722

.

19 Haziran 2015 Cuma

HİNTLİ ÇOCUKLAR...


Bir çocuğun bir yetişkine öğretebileceği her zaman üç şey vardır: Nedensiz yere mutlu olmak, her zaman meşgul olabilecek bir şey bulmak ve elde etmek istediği şey için var gücüyle dayatmaktır.

Paulo Coelho

...............

Kalabalık bir ülke.
Büyük bir genç kitle.
Hepsinden önemlisi de.
Çocuklar önde...

Biri birinden farklı renkte.
Farklı görünümde.
Kast sistemi nedeniyle de.
Farklı statülerde...

Ama hepsi çocuk daha.
Farklı renkte olsa da.
Farklı statülerde bulunsa da.
Tümü çocuk daha...

Fakirinin de.
Zengininin de.
Beyazının da, esmerinin de.
Ayni gülümseme yüzlerinde...

Teneke evlerde oturanlar.
Çamurlu sularda yıkananlar.
Sokaklarda koşturanlar.
Okulda yaramazlık yapanlar...

Ayni biçimde ağlıyorlar.
Benzer biçimde gülüyorlar.
Ayni biçimde oynuyorlar.
Benzer şekilde poz veriyorlar...

Kolayca dost oluyorsunuz.
Pozlarını yakalıyorsunuz.
Bir de resimlerini gösteriyorsunuz.
En mutlu gülücükleri işte o zaman görüyorsunuz...


Hindistan Çocukları Fotoğraflarım:
https://picasaweb.google.com/105371707000908378020/HintCocuklari#6162109941874788434

.

10 Haziran 2015 Çarşamba

ZEKİ MÜREN SERGİSİ...


Unuturlar – unuturlar;
kin, kötülük tutunmaz ruhlarında; 
geçince ağrıyı da unuturlar.
saflıklarıyla anılırlar. 
ve farkında olmadıkları bir ırmakta yıkanırlar.
Kalbe zarar bakışlardan iz kalmaz hayatlarında -
kalbe dolan o ilk bakışı asla unutmaz iyi insanlar...


düş hekimi yalçın ergir
...............

"İşte benim, Zeki Müren".
Sergisi açıldı.
Mayıs ayında.
Ankara'da...

Çankaya Belediyesi.
Çağdaş Sanatlar Merkezi'ndeki.
Bu sergi.
Çok güzel bir gösteriydi...

Sanat Güneşi'mizin.
Zeki Müren'imizin.
Her şeyi.
Burada sergilenmekteydi...

Çocukluğu, gençliği.
Üniversite öğrenciliği.
Kişiliği, sinemacılığı.
Müzisyenliği, sanatçılığı...

Fotoğrafları, plakları.
Şiirleri, kostümleri.
Filmleri, arşiv görüntüleri.
Desenleri, belgeleri...

Geniş bir galeride.
Çok güzel bir biçimde.
Düzenlenmişti.
Ve sergilenmişti...

Gerçek bir sanatçıyla.
Ses ve söz ustasıyla.
Müzikleriyle, resimleriyle.
İç içeydiniz birlikte...

Zeminde Zeki Müren'in eserleri.
"Veda Busesi", "Bu ne sevgi"si.
"Zehretme Hayatı"sı, "Beklenen Şarkı"sı.
"Şimdi Uzaklardasın"ın yankılanması...

Gezince bu güzel sergiyi.
Acaba bir daha gelir mi.
Diye düşünüyorsunuz böyle güçlü bir şarkıcı.
Böylesine çok yönlü bir sanatçı...


Zeki Müren Sergisi Fotoğraflarım:

.

5 Haziran 2015 Cuma

GÜLEN YÜZÜMÜZÜ SOLDURDUNUZ...


Kâmil Furtun.
Hekimdi.
30 yıl öncesi.
Öğrencimizdi...

1985 yılı.
Böyle bir Haziran ayı.
O'nu Hekim olarak yetiştirmiştik.
Ve Diplomasını vermiştik...

Sonrasında zorlu yıllar.
Mecburi Hizmet'ler.
Uykusuz geçen nöbetler.
Asistanlık'lar,  Uzmanlık'lar...

Gece, gündüz çalışmıştı.
Göğüs Cerrahisi Uzmanı olmuştu.
Pek çok can kurtarmış, iyi bir Hekimdi.
Efendi'nin de önde geleniydi...

Kıydılar ona.
Yaşamına.
Geçen hafta.
Üç kurşunla...

Sebepsiz yere.
Keyif olsun diye.
Bir serseri'ce.
Boş yere...

Cenazesinde meslektaşları.
Bir pankart taşıdı.
"Gülen Yüzümüzü Soldurdunuz".
Başlıklı...

Gerçekten gülen yüzlüydü.
Sessizdi.
Sevimliydi.
Neşeli ve bol espirili birisiydi...

İki yıl süreyle.
OMÜ Tıp Fakültesi'nde.
Kılçık isimli gülmece dergimizde.
Çalışmıştık birlikte...

Ben Dergi'nin Yönetmeni.
Kâmil de, Dönem V talebesi.
Ve Espiri Üretim Merkezi.
Sorumlu Öğrencisiydi...

Derginin ilk sayfasını.
Kâmil kaleme almıştı.
"Kılçık Nasıl Çıktı" başlıklı.
Bir yazı yazmıştı...

İşte Kâmil'in.
Kılçık Dergisi.
1984 senesi.
O sevimli derlemesi:

Kılçık bu sene kolay çıktı. Daha önceki yıllarda yaşanan deneyimler sonucu  Yücel Bey yeni formüller hazırlamış, her dönemden bir temsilci yerine o dönemin yarısı hatta mümkün olduğunca tamamının Yayın Kuruluna seçilmesi sağlanmıştı. Bu formülle dergi Yayın Kurulu isim listesinin her ne kadar derginin yarısını götüreceği düşünüldüyse de ilk heyecanla fazla üzerinde durulmadı.

İlk toplantının yapılacağı gün, Yücel Bey fırıl fırıl dönüyor, sağa sola telefon ediyor, top sahasını o da olmazsa kapalı spor salonunu ayarlamaya çalışıyordu. Öyle ya bu insan seli nereye sığacaktı. Telefonlardan sonuç çıkmayınca toplantının Cerrahi Dersanesinde rotasyon yöntemiyle yapılmasına karar verildi. Fakat toplantı saatinde görüldü ki seçilen Dönem temsilcileri Yücel Bey'i zor durumda bırakmamış büyük bir anlayış göstererek, ya hiç ya da birer kişi ile toplantıya katılmışlardı.

Kadro tamamen yeniydi. Dönem I'den Derya, Dönem II'den Cengiz, Afet, Dönem III'den Oğuz, Ali, Erdal, Fatih, Dönem IV'den Aziz ve Lale, Dönem V'den Kâmil ve Dönem VI'dan da  Selahattin mizah dünyasının bir karikatür, bir yazı diye peşinden koştuğu kişilerdi. Yücel Bey de 1 yıl aradan sonra ısrarlara dayanamıyark mizah dünyasına yeniden dönmüştü.  Fakat kondüsyonu yetecek miydi? Eğer kondüsyonu yetmezse bastonla o da olmazsa omuzlarımıza alarak mutlu sona ulaşacaktık. Yücel Bey açılış konuşmasında "Oğuz Aral'ın boyu uzun, demek ki mizah uzun boyluların ürünü, fakat Muhlis de süper güldürüyor demek ki süper zeki olmakta gerekli, işte siz bu özellikler göz önünde bulundurularak seçildinizdiyerek hepimizin göğsünü kabarttı. Henüz ilk toplantıda büyük bir inançla kanımızın son damlasına kadar, dergi için mücadele yemini ederken herkesin tek ayak üzerinde durmakta zorluk çektiği görülüyordu. Hatta bazı arkadaşlar dengelerini kaybederek kafalarını birbirine vurdular, Acil'e zor yetiştirdik. İlk günden hasar büyüktü...

Para meselesinin halledilmesi Sülün Oğuz'a bırakılmıştı. Sahte çek, sahte para ve her türlü üç kağıt hususunda erbab olan bu zat, yeni Fakülte binalarını denize nazır daireler diye bazı vatandaşlara satmış, Fakültenin başına türlü dertlar açmıştı. Yücel Bey'e daha önce klemp diye mangal maşası, laringoskop diye de soba borusu sattığını tanışıklıklarının da bu alış-verişten doğduğunu daha sonra anlayacaktık...

Yücel Bey'in Sülün'ü bize tanıştırırken "aman çocuklar ciğerinizi söker, Röntgensiz anlayamazsınız" demesi üzerine hepimizin içi cızz edip, elimiz cüzdanlarımıza gittiyse de daha sonraki gün toplantıya katılanların, dersten sonra simit satmaya başlamaları dikkat çekecekti...

Yücel Bey'in Dönemlere giderek yaptığı konuşmalar büyük ilgi görüyordu. Öyle ki sınıfları tam dolduramayan Hocalar önce Yücel Bey'i sınıfa sokuyor, 10 dakika sonra aniden bastırarak 
dolu bir sınıfla ders yapma mutluluğuna erişiyorlardı. Bu arada Yücel Bey'in Dönem I ve II'de yapacağı konuşmaları kullanıp, çıkartma yapmaya niyetlenen zampara Yayın Kurulu üyelerini Yücel Bey hastane içinde o da olmazsa Cumhuriyet Meydanında otobüs değiştirirken en haşin metodlarla atlatıyordu. Hatta bu iş için özel saçını yaptıran Ali, son taktiklere kurban gitmiş, hastane içinde yolunu şaşırarak 3 gün sonra evine dönebilmişti...

Çalışmalar büyük bir hızla başlamıştı. Yazılar akıyordu. Dönem I ve II'nin yazılarını hastaneye götürmek için elarabası, at arabası aşamaları kısa zamanda geçilmiş, günde 4-5 sefer düzenli kamyon seferlerine başlanmıştı...

Değil bu yazıları değerlendirmek, istif etmek bile dert olmuştu. Hastanenin servisleri dahil her taraf yazı ile dolmuştu. Hatta bu durum üzerine Dekan Bey'in "ya bu Kılçık bir an önce çıkar, ya da bu Fakülte batar" demesi konunun aciliyetini yeteri kadar açıklıyordu herhalde...

Allahım o ne hengameydi. Bir kaçımızın kâğıtlar altında kalarak boğulma tehlikesi geçirmesi üzerine 
yazılar arasında oksijen tüpleriyle dolaşmaya başladık. Bu arada Hastane Müdürü'nün biriken kağıtlara bakıp devamlı ellerini oğuşturarak "oh oh yakıt sıkıntısı çekmeyeceğiz" dediğine bizzat şahit oldum...

Bu arada daha önce dergimizde yazıları çıkan Babıalî eşrafından bir dizi yazı üstadı ve bir dizi meşhur olmak için çırpınan namzet-i üstadlar başvurduysa da yazıları bizimkiler yanında yetersiz görülerek kabul edilmedi...

Bazı toplantılar çok sıkıcı geçiyordu. Kaytarmak için uygulanan metotlar dahilinde olan "sigara molası verelim", "çişim geldi" gibi bahaneler pek tutmuyordu.  Yalnız, Afet'in uyguladığı "saat 9'da Yurtta olmam gerekiyor" taktiği, kaytarmak için en nefis buluştu. Böyle durumlarda başta Cengiz olmak üzere bütün erkeklerin centilmenliği tutuyor, "Yurda ben götüreyim", "yok sen götür" kavgaları insanın gözünü  yaşatıyordu...

Toplantılarda Yayın Kurulu'nda olanların hepsinin kabul edilip, diğer yazıların bir çoğunun kabul 
edilmemesi dikkatimizi çekti. Bunun üzerine yazıları, yazanın ismini kapatarak okumaya başladık.
Bu durum da Fatih'in kendi yazısına "yuh ulan, bu da yazı diye gönderilir mi" demesi bizi mübalağasız birkaç gün güldürdü...

Yücel Bey'in kendi yazılarını Yayın Kurulu'na sunacağı akşam lahmacun yaptırarak getirmesi yazılarının kabulünde önemli rol oynadı. Bizim midelerimiz bayram etti ama bu olay da Kılçık tarihine ilk "rüşvet olayı" olarak geçti. İşin ilginç yanı, o güne kadar hiçbir toplantıya katılmayan Lale'nin lahmacunlu toplantıdan sonra aksatmadan her toplantıya gelmesi ve Yücel Bey'in elini boş gördükçe suratını ekşitmesiydi...

Kâmil ilk toplantılarda pek konuşmamıştı. Fakat son toplantılara doğru ortalıkta terör estirdiği, özellikle Yücel Bey'in yazılarını kıyasıya eleştirdiği görüldü. Kendisi her ne kadar "ilham geç geldi" diyorsa da bu ilhamın KBB Stajını geçtikten sonra aniden gelmesinin sebebi hikmetini anlamamış gözüktük...

Ahu Torba'yla röportaj yapacağım dümeniyle dergiden malî desteğini alıp İstanbul'a giden Erdal'ın 
Gazinolarda yediği paralar bizi neredeyse batıracaktı. Allahtan Sülün Oğuz devreye girerek, kendi tabiriyle "bir iki ufak iş" çevirdi. Fuar ve Liman'ı satarak malî perişanlığımızı düzeltti...

Ali'nin portre karikatürlarinizi yapacağım aldatmacasıyla aldığı resimlerimizi arkadaşlarına gösterip, "çıktığım kız" diye caka satması hepimizi yaraladı. Ulan adam bir iki resim de bize verir, di mi?...

Nihayet her şey hazırlanmış, yazılar matbaaya verilmişti. Fakat işin zor yanı bundan sonraydı. Her gün matbaaya uğrayarak provalardaki yanlışların düzeltilmesi gerekiyordu. Kimsenin matbaaya uğramadığını gören Yücel Bey'in  "çocuklar niçin gitmiyorsunuz, bol çay var hem de bedava" demesi üzerine matbaaya doluşarak çalışmalarımıza devam ettik.

Provaları okuya okuya derginin bizim için hiç bir espirisi kalmamıştı. Herkes sinir içindeydi. Bu sırada 5. defa  okuduğum halde anlayamadığım bir yazıyı yeni anlayıp, gülmeye başlayınca, en son gördüğüm etrafımda bir kalabalık ve Aziz'in yumruğuydu. Şimdi Hastanedeyim. Dergi çıktı mı acaba, bilemiyorum. Çok da merak ediyorum...

Kılçık Yayın Kurulu adına
Stj. Dr. Kâmil Furtun


Nur içinde yat sevgili Meslektaşım...



1985 yılı OMÜ Tıp Fakültesi Mezunları
(Dr. Kâmil Furtun en üst sırada görünen benim hemen önümde)

.

28 Mayıs 2015 Perşembe

ÇİÇEK BAHÇESİNDE...


Kötü bir şehirleşme.
Berbat bir yerleşme.
Ve kötü bir yapılanma.
Vardı hatırlarsanız Gangtok'ta...

Gangtok'ta Otelimize ulaştığımızda.
"The Hidden Forest".
Yani "Gizli Orman".
Tabelası vardı duvarda...

Yatacaktık mutlaka.
Ağaçların arasında, bir ormanda.
Kapıdan girdiğimizde ise.
Çiçekler vardı her yerde...

Tertemiz bir Otel.
Bakımlı, düzenli.
Her şey özenli.
Bahçesi de bol bol çiçekli...

Trip Advisor'dan.
Ve Lonely Planet'in.
Otel değerlendirmesinden.
Tam not almış gerçekten...

Etrafta ağaçlar.
Bambular, manolyalar.
Aralarında zambaklar.
Papatyalar, açelyalar...

Bahçede rengârenk çiçekler.
Güller, begonviller.
Ama özellikle de .
Orkideler, orkideler...

Geziniyorsunuz sanki. 
Bir Orkide bahçesinde.
Envaî çeşit renkte.
Orkideler içerisinde...

Bir Orkide bahçesi burası.
Sarısı, kırmızısı, beyazı.
Biri öbüründen farklı.
Biri diğerinden alımlı...

Yolunuz düşerse günün birinde.
Sıkkım'ın başkentine.
Öneririm konaklayın bu otelde.
Çiçeklerin, orkidelerin içinde...


Hidden Forest Otel çiçekleri Fotoğraflarım:
.



26 Mayıs 2015 Salı

GANGTOK...


Nepal, Tibet ve Bhutan arasında.
Himalayalar’ın en doğu ucunda.
Hindistan’ın kuzeyinde dağlık bir alanda.
Küçücük bir eyalet Sıkkım aslında…

Sıkım Eyaleti’nin Başkenti.
Gangtok şehri.
Yüz bin kadar nüfuslu.
1650 m rakımlı…

1840 yılında.
Enchey Manastırı’nın yapımına kadar.
Küçücük bir köymüş.
Gangtok

Manastır’ın yapımından sonra.
1840 yılında.
Önemli bir Budist merkezi.
Oluvermiş Gangtok şehri…

20. yüzyılın başına kadar da.
Tibet’deki Lhasa ile.
İngiliz yönetimindeki Kalküta arasında.
Önemli bir ticaret yolu oluşmuş burada…

Sıkkım, yönetilen bir bölgeymiş Krallıkla.
1947 yılında.
Hindistan bağımsızlığını kazandığında.
Bağımsız kalmış Sıkkım da…

1975 senesinde.
Hindistan ile birleşmesiyle.
Olmuş Hindistan’ın 22. Eyaleti.
Gangtok ta bu Eyaletin Başkenti…

% 60-70 eğimli bir alana.
Gangtok dağlar arasına.
Kurulmuş karmaşık bir yapıda.
Yüksek binalar üst üste, alt alta…

Mühendis'lere, Mimar'lara.
Şehir Plânlamacıları’na.
Gangtok, iyi bir örnek kanımca.
Şehircilikte “kötü bir uygulama”ya…

Bu kötü yapılanmalar arasında.
İki ayrı deprem yaşadık Gangtok’ta.
5.4 şiddetinde ve bizden 200 km uzakta.
Birisi otelimizde, diğeri de bir Manastır’da…

Gangtok Fotoğraflarım:


23 Mayıs 2015 Cumartesi

TUMLİNG...


Darjeeling’den ayrılıyoruz.
Tumling’e gidiyoruz.
İki günlüğüne.
Kanchenjunga’yı görmeye…

Biniyoruz 50 yıllık jiplere.
Land Rover’lere.
Dağcı bir rehber eşliğinde.
Ön Himalayalar’da yürümeye…

Hindistan’dan çıkacağız.
Yürüyerek Nepal’e geçiş yapacağız.
3000 metrelere tırmanacağız.
Kanchenjunga’yı göreceğiz…

İyi de hava kötü.
Sisli, puslu.
Zaman zaman yağışlı.
Görüş alanı da kapalı…

Neyse, biz koyuluyoruz yola.
Uğruyoruz bir Budist Manastırı’na.
Yürüyoruz Singalila Milli Parkı'nda.
Sisler, ağaçlar ve orman gülleri arasında…

Yükseldikçe soğuyor hava.
Uzun bir yürüyüşten sonra.
Nepal’e sınırını geçmemizle.
Ulaşıyoruz Tumling’e…

Ufacık bir köy burası.
3000 metre rakımda 10-15 nüfuslu.
Kalacağız burada bir konuk evinde tek katlı.
Ve rengarenk çiçekler içinde, taş yapılı…

Gelmişiz buraya Kalküta’dan.
40 derece sıcaklıktan.
Sıfır derece soğuğa.
Kanchenjunga’ya bakmaya…

Şöminenin karşısına geçiyoruz.
Önce şöyle bir ısınıyoruz.
Yorgunluğumuzu atıp.
Özel yapım Nepal Bira’sını tadıyoruz…

Müthiş bir görünümü olduğu söyleniyor buradan.
Kanchenjunga ve Doğu Himalaya’ların.
Görebiliyorsunuz buradan 5 tane +8 binliğini.
Makalu’yu, Cho Uyo’yu, Lhotse’yi ve Everest’i…

Ama yüz görümlüğü istiyor.
Koca dağlar.
Ortamda yoğun bir sis.
Ve zaman zaman yağış var…

Bekliyoruz epeyce.
Soğukta uzun bir süre.
Sonra nazlı nazlı yüzünü gösteriyor bize.
Gün batımında bulutlar çekildiğinde gizlice…

Ertesi gün yine hava kapalı.
Tekrar göremiyoruz Doğu Himalaya’ları.
İzleyerek Singalila Milli Parkı’nın sınırını.
Terk ediyoruz artık 3000 metrelik rakımı…


Tumling Fotoğraflarım:
.