YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

30 Haziran 2009 Salı

TONSİLSPOR...



1970
yılında Hacettepe'den mezun oldum.
Birkaç ay sonra da Hacettepe KBB'a asistan olarak girdim.
Tam dört yıl burada zorlu bir Asistanlık dönemi geçirdim.

1970
yılında Hacettepe'de bir futbol turnuvası düzenlendi.
Her Klinik kendi uğraşı alanı ile ilgili olarak isim belirlemişti.
Bizim Takımımızın ismi "Tonsilspor" idi.
Nöroloji "Kellegücü", Genel Cerrahi "Fıtıkspor", Üroloji "İdrar Yolları İdmanyurdu", Radyoloji "Dikizspor", Pediatri "Tıfılspor", Beyin Cerrahisi "Matkapspor", Dahiliye "Tetkikspor" isimli takımlarla turnuvaya katılıyorlardı.
Amaç klinikler arası dostlukların geliştirilmesiydi.

Tüm ekiplerde iyi oyuncular vardı.
Her hafta sonu iki takım arasında maçlar yapılırdı.
Maçları çoğunlukla ODTÜ'nün sahasında oynardık.
Şampiyonluk maçları ise Anıttepe'deki sahadada yapılırdı.
Tek devreli Lig usulunde her takım bir diğeri ile oynardı.
Maçlar büyük ilgi görür ve kıran kırana geçerdi.

1970 yılında Brezilya "dünya şampiyonu" olmuştu.
KBB'ın takımı bu nedenle sarı-yeşil forma renklerini seçmişti.
Bir Antrenörümüz bile vardı.
Haftada bir kez antrenman yapardık.
O dönemin modası olan 4-2-4 dizilişiyle sahaya çıkardık.
Kalde Kıvanç ağabey harikalar yaratırdı.
Hocamız Nazmi Bey bizlerden yaşlıydı.
Buna rağmen gayretli ve sert bir bek idi.
Ben libero oynardım.
Solumda Nadir son derece titiz ve dikkatli idi.
Sol bekte rahmetli Kemal ağabey elinden geleni yapmaya çalışırdı.
Orta sahayı Aras ve Cem parsellerdi.
Cem körük gibi çalışır, Aras da son derece teknik oynardı.
Sağ açıkta Vasıf ağabey rüzgâr gibi eser dururdu.
Önal, orta sahaya yardım ederdi ve futbol bilgisi iyi idi.
Ercihan profesyonel bir santrfordu.
Güçlü fiziği ile kimse durduramazdı onu.
Gollerimizin çoğunu da zaten o atardı.
Sol açık Bülent karşı tarafın sağ kanadını dengesiz oyunuyla bozardı.
İki de zayıf yedeğimiz vardı.
Futbol oynamayı bilmeyenler Pazar'ları hep nöbete kalırlardı.

Bu ekiple 1970-74 yılları arasında 4 yıl hep biz şampiyon olduk.
Dört yıl boyunca kupaların tümünü bizler aldık.
Tüm kupaları Tonsilspor toplayınca maçların tadı da kalmadı.
Daha sonra bu turnuvalar yapılmadı.

Hacettepe'de olmamasına rağmen amcam Dr. A. Kadir Tanyeri her maçımıza gelir ve bizleri desteklerdi.
Anıttepe'deki bir şampiyonluk maçından sonra amcam soyunma odamıza bir kasa şampanya getirmişti.
Şampiyonluk ve sonrasında içtiğim o şampanyanın tadı hala damaklarımdadır.


Tonsilspor
resimleri için lütfen tıklayınız :
http://picasaweb.google.com.tr/tanyeri/Tonsilspor#

22 Haziran 2009 Pazartesi

PAPATYA...




Çiğdem Papatya benim torunum.
2006 yılı Ekim ayında doğdu.
Şu sıralarda 2,5 yaşında.
Her çocuk kadar güzel, her çocuk gibi şirin.
Babası Aykan Erdemir o doğduktan hemen sonra bir yazı yazdı.
Bu yazı 24 Ekim 2006 tarihli Telgraf gazetesinde yayınlandı.
Papatya'nın geleceğine ilişkin kaygıları kapsayan bir yazı idi.
Aşağıda bu satırları okuyacaksınız:


"10 Ekim 2006 Salı sabahı, Ankara’nın bir hastanesinde kızım Çiğdem Papatya Erdemir’e 38 haftalık sabırsız bir bekleyişten sonra kavuşmanın heyecanını yaşamaktaydım. Papatyamız, annesi Tuğba’nın kucağında şaşkın gözlerle bu yeni geldiği dünyayı ve yaşamı anlamaya çalışıyordu. Bense bir yandan ailemizin bu yeni ferdinin verdiği sonsuz mutluluğu duyumsuyor, bir yandan da her babadan beklenileceği üzere kızımın geleceği için umutlar ve kaygılar içinde derin düşüncelere dalıyordum. Papatya nasıl bir dünyaya doğmuştu? Bu dünya ona neler sunacak, Papatya bu dünyaya neler verecekti? Acaba Papatya kendi çocuklarına nasıl bir dünya bırakacaktı?

Göç çağının pek çok diğer bebeği gibi Papatya da daha doğmadan, annesinin karnında nice diyar gezmişti. Bir yandan Paris, Madrid, Londra, Oxford, Bristol, Glasgow ve Aberdeen’e pasaportsuz gitmenin konforunu yaşamış bir yandan da Ankara, İstanbul, Kayseri, Urfa, Hacıbektaş demeden ülkesinde nüfus kağıdı taşımadan gezmenin rahatına alışmıştı. Papatya’nın ana karnındaki yolculukları mesafelerin kısaldığının, sınırları aşmanın olanak ve koşullarının derinden dönüştüğünün bir göstergesiydi. Ama aynı zamada şunun da farkındaydım ki, Papatya doğar doğmaz sınırlar, vizeler, yasaklar, resmi evraklar ve güvenlik önlemlerinin egemen olduğu gaddar bir dünyaya ayak basmıştı. Sermayenin ve malların neredeyse sonsuz ve sınırsız bir özgürlükle dünyanın yedi iklimini dolaştığı çağımızda, Papatya buna benzer bir özgürlükle sınırlar aşabilecek miydi acaba? Yoksa ömrü kendi ülkesi sınırlarına mahkumiyetle konsolosluk kapılarındaki vize kuyruklarında pinekleme arasında gidip gelecek miydi? Dünyayı ve yaşamı her daim yeniden üreten ve var eden insan emeğinin sahiplerinden biri olarak Papatya, cebindeki para ya da tükettiği ürünler kadar özgürce hareket edebilecek miydi? Sermayenin çağı gün gelecek yerini emeğin çağına bırakacak mıydı?

Şüphesiz ki bu sorular yalnızca Papatya’nın ve onun gelecek yaşamının yakıcı soruları değil. Aynı zamanda biz babaların, dedelerin, annelerin ve ninelerin de yanıt arayadurdukları sorular. Bir yandan içinde yaşadığımız dünya hızla küçülürken, bir yandan da ülkeleri ve insanları birbirinden ayıran evraklar, vizeler, sınırlar, duvarlar, mayın tarlaları, dikenli teller, devriyeler ve köpekler kısacık mesafeleri uçsuz bucaksız ummanlara çevirmeyi başarıyorlar. Bu küçücük dünya, kavuşmaların ve kucaklaşmaların değil, hasretlerin ve özlemlerin dünyası olmakta ısrarcı.

Gerek kendimiz gerekse de çocuklarımız için duyduğumuz tüm bu kaygılar elbette ki ana baba olmanın tadı tuzu biberi. Hayat ne de olsa endişelerin yanısıra umutlara ve güzelliklere de gebe. Ve o endişeler sayesindedir ki umutlardan geçen yollar mutluluklara çıkar. Ne şeytanın gör dediği adaletsizlikleri, haksızlıkları ve eşitsizlikleri görmeden yapabiliriz ne de sarsılmaz bir inanç ve umutla güneşli günlerin mücadelesinden vazgeçebiliriz. Belki de bu yüzden hep dudaklarımızdadır Nazım Hikmet: “Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göreceğiz... Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, ışıklı maviliklere süreceğiz...”

Güzel günlerde, güneşli günlerde mutlu, sağlıklı ve huzurlu bir Papatya, bu anne ve babanın hayattaki en büyük beklentisi ve dileği. Biliyoruz ki şu anda dünyanın dört bir yanında nice evlerde nice çiçekler açmakta. Umuyoruz ki tüm bu çiçeklerin özgürce dolaşabileceği, barış içinde yaşayabileceği ve sevgiyle kucaklaşabileceği bir dünyayı kurabilecek kadar insan olabilsin anneleri ve babaları".

8 Haziran 2009 Pazartesi

DAĞLAR ÜSTÜNDE 20 BİN FERSAH...


Denizler altında 20 bin fersah bir bilim-kurgu romanı.
Jules Verne tarafından 1870 yılında yazılmış.
Denizaltının henüz olmadığı bir dönemde.
Okyanusların altında uzun bir yolculuğu anlatır.
Natilius denizaltısı ve kaptan Nemo ile...

Bir fersah tam 5685 metre.
Sözün kısası romandaki yolculuk yaklaşık 100 bin km.

Yeğenim Tunç Fındık profesyonel bir dağcı.
Uzun yıllardır dağlara tırmanıyor.
İki kez de Everest'e çıktı.
Gözü halâ yükseklerde...

Dünyada 8.000 m. üzerinde tam 14 tane dağ var.
Tunç, 8000 m. nin altındakilerin birçoğuna çıktı.
Sıra 8000 m. nin üstündekilere tırmanmaya geldi.
Bunların tümüne tırmanmak için bir proje yaptı.
14X8000 PROJESI...

Hepsine ayrı ayrı tırmanacak.
6 tanesinin tırmanışını yaptı bile.
Geriye kaldı 8 tane 8000'lik.
Bunun için de en azından 5-6 yıl daha gerekiyor.

8000 m. üzerindeki bir dağa tırmanmak kolay değil.
Dünyada bunu yalnızca 14 dağcı başarabilmiş.
Hazırlıklar aylar öncesinden başlıyor.

Himalayalara ulaşmak için uzun uçak yolculukları yapılıyor.
Sonrasında 80-100 km yürünülerek ana kampa ulaşılıyor.
Daha yüksekteki kamplara birkaç kez çıkılıp, iniliyor.
İstanbul-Katmandu uçakla gidiş-geliş 15.000 km den fazla.
14 kez ayrı ayrı gidilecek bu yollar.
Yürünecek yolları, aşılacak sırtları, ulaşılacak kampları da ekleyin.
Nereden bakılırsa 150 bin km. nin üzerinde bir yol ediyor.
Yani 20 bin fersahın fersah fersah üzerinde...

Denizler altında değil, dağların üzerinde.
Hayâli bir bilim-kurgu romanı değil.
Hayâl etmesi bile zor, gerçekleştirilmesi çok güç bir düş.

Sevgili Tunç, yarın tekrar Himalaya'lara gidiyor.
14X8000 Projesinin 7.ci etabı için.
Zorlu bir dağa...
Dünyanın ikinci yüksek zirvesine.
8615 m. yüksekliğindeki K2 dağına.

Uzakları yakın, yokuşları düz olsun.
Yolu açık ve şansı bol olsun.
Dualarınız onunla olsun.
Tanrı da onun yardımcısı olsun...

Tunç Fındık ve 14X8000 Projesi ayrıntıları için :
http://www.tuncfindik.com



1 Haziran 2009 Pazartesi

BURUN...


5. Ulusal Rinoloji Kongresi geçen hafta yapıldı.
Uluslararası katılımcıları da olan geniş bir katılımla.
Antalya'da, Belek'te.
Cornelia Diamond Otel'de...

Bu Kongrenin açılışında bir konuşma yapmam istenilmişti.
Konu başlığı serbest bırakılmıştı.
"Burun Ameliyatlarının Felsefesi" başlıklı bir konuşma hazırladım.
Karadeniz'lilerin burun'larını konu alan bir sunum yaptım.
Baştan sona burun'u hicveden espirili bir konuşma idi bu.
Tabii burun ameliyatlarının felsefesine de değiniliyordu.

Sunumumun girişini Fuat Saka'nın müziği ile yaptım.
O'nun 2008 yılında çıkardığı albümünün ilk şarkısı "Burun" idi.
Sözler Salim Öğütçen'e aitti.
Müziğini Fuat Saka yapmıştı.
Hareketli, nefis bir düzenleme idi.
Karadeniz'lilerin burunları hakkında düşüncelerini vurguluyordu.

Müzik de sözleri de çok hoşuma gitmişti.
Bu müziği seçtim.
Müziğe yer yer burun görüntüleri ekleyerek bir video oluşturdum.
Sonra da konuşmamın başında bu video klibi sundum.

Bu klibi izlemek için tiklayunuz...

video