YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...
Hacettepe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hacettepe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2026 Pazar

HACETTEPE'DE MİMARLIK...

 

- Hacettepe Üniversitesi, Ankara -

Hacettepe'ye girdim 1964'de.
O dönemde Hacettepe.
Bağlıydı Ankara Üniversitesi'ne.
Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri.
Fakültesi'ydi ismi...

Kırmızı ve Siyah Amfilerimiz vardı.
Ayrı ayrı 150 kadar öğrenci alırdı.
Kişisel Laboratuarlarımız vardı.
Herkesin masası ayrıydı.
Hepimiz kişisel Mikroskopu vardı...

Yoğun bir eğitim programımız vardı.
Saat 08-17 arası sürekli ders yapılırdı.
Öğlen bir saat yemek molası verilirdi.
Her hafta başı Sınava girilirdi.
Ay sonunda bir imtihan daha edilirdi...

Çalışmaktan etrafı bile görmezdik.
Yoğun inşaat olduğunu bilirdik.
Tepe ve Dilek İnşaatı tanırdık.
İnşaatların içinde vaktimizi geçirirdik.
Onların hiç bitmeyeceğinden emindik...

Seçilen alan Hacettepe mahallesiydi.
Gecekondu yerleşim bölgesiydi.
Eğimli, kayalık ve tepelikti.
İnşaat yapmak pek de kolay değildi...

Üç yıl geçtiğinde 1967'de.
Dönüştük Hacettepe Üniversitesi'ne.
Üç yıl daha geçti Hacettepe'de.
Geldik 1970 senesine...

Altı yıldır inşaat içindeydik.
Yıl sonunda okulu bitirecektik.
Acil İnternlüğümüzü.
3 ay koca bir Çadırda geçirmiştik...

Bizler bulunmuştuk hep Sıhhiye'de.
Uzaklarda vardı bir de Beytepe.
Pazar günleri giderdik oraya.
Aramızda top oynamaya. 
İnşaatlar da başlamıştı orada da.
Hem de çok geniş bir alanda....

Günümüzde Hacettepe,  Sıhhiye'de.
210 dönüm büyüklüğünde.
Beytepe Yerleşkesi ise.
5.877 dönüm arazisiyle. 
Büyüklüğü 6000 dönümün üzerinde.

Hacettepe bu her iki yerleşkede.
Ve binlerce yapının içinde.
4.504 Akademik Üyesiyle.
7.491 İdari Personelle.
54 bin'in üzerinde Öğrenci'ye.
Eğitim ve Hizmet vermekte...

Üç gün önce Ankara'da.
ArtNouva Sanat Fuarı'nda.
Hacettepe Mimarlık Fakültesi.
"Hacettepe'de Mimarlık" başlıklı.
Bir Sergi açtı...

Mimarlık Fakültesi Dekanı.
Prof. Dr. Meltem Yılmaz aradı.
Bir de Davetiye yolladı.
İstedi Sergide bulunmamı...

Hacettepe'nin başlangıcından bu yana.
Mimari yapılanmalarına.
İmza atan beş büyük Mimarımıza.
Gündoğdu Akkor'a, Erol Erciyas'a.
Nihat Yücel ve Sabih Kayan'a.
Ve Ömer Çömerdoğlu'na.
Yer vermişlerdi bir Anı Duvarında.
Özgeçmişleri ve Fotoğraflarıyla...

Ayrıca bu değerli Mimarların.
Yıllarca uğraşıp, yaptıkları binaların.
Sergilemişlerdi Fotoğraflarını.
Ve de yapıtların Videolarını...

60 yıl önce.
İnşaatların içindeydik Hacettepe'de.
Biz mezun olduktan sonra bile.
Devam edildi mimari değişimlere...

Şimdiye kadar 180 bin mezunumuzla.
Bu beş Mimarımızla birarada.
Baş Mimarımız İhsan Doğramacı'ya.
Sonsuz minnet ve şükranlarımızla...


Hacettepe'de Mimarlık Fotoğraflarım:

Hacettepe'de Mimarlık Videosu:
(Hacettepe Mimarlık Fakültesi yapımı)

.

13 Kasım 2025 Perşembe

AMERİKALI GENERAL...

 

- Kore savaş birliğimizden bir bölüm -


Dr. Pınar Atakent.
Hacettepe'den meslektaşımız.
1972 yılında Hekim oldu.
Toplum Hekimliği uzmanlığını aldı...

Eşi, Dr. Yücel Atakent ile.
Göç ettiler ABD'ne.
Dr. Pınar Atakent, New York'ta.
Uzman oldu bu defa da.
Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon alanında...

Dr. Pınar Atakent ayni zamanda.
1982-1991 yılları arasında.
Görev yaptı Amerikan Ordu'sunda.
Doktor Binbaşı unvanıyla... 

Başarılı bir Hekimdi.
Hastaları tarafından çok sevilirdi.
40 yıl sonra görevleri sona erdi.
Emekli oldu Hekimliğe veda etti...

Onun 40 yıl önce.
Washington D.C.'de.
Walter Reed Askeri Hastanesi'nde.
Bir anısı Amerikan Generaliyle:
.........................

Yıl 1986, yer Washington D.C
Walter Reed Army Hospital.
Army Reserve'deki görevim nedeniyle Walter Reed de çalışıyorum.
Tatildeki Physical Med&Rehabilitasyon Bölüm Başkanına vekâlet etmekteyim.
Asistanlardan biri yanıma gelip, bir VIP konsültasyonu geldiğini, hastane kumandanının bu hastayı bölüm başkanının görmesini emrettiğini bildirdi.
Dolayısıyla bu işi ben üstlendim.

Hastanın dosyasına şöyle bir göz attım, akut bel ağrısı ile yatan bir hasta.
Hastanın önemi nedeniyle bizde de olduğu üzere kendisine görkemli bir bölüm açılmış, her taraf çiçeklerle donanmış, oldukça iri yarı bir zat yatakta ve NY Times okuyor...

Kendimi takdim edip, geçici görevle Walter Reed de çalıştığımı, biraz öz geçmişimi özetledim. 
Tabii ki bu arada tıp öğrenimimi Türkiyede yaptığımı vurguladım.

Adam TÜRKİYE/TÜRK lâfını duyunca birden değişti.
Çok heyecanlı bir şekilde bana ayağa kalkmak istediğini söyledi. 
Hemşirelerin yardımı ile ayağa kalkan general karşımda "Hazır ol" vaziyetine geçti. 
Ve beni içten bir askeri selâmla selamladı.
Hemşire de ben de şaşkın vaziyetteyiz...

General bana dönüp;
"Ben Kore'de Türk askeri ve kumandanları ile birlikte savaştım. Ben öylesine dürüst, kahraman ve güvenilir bir ordu ve asker görmedim, hayatım boyunca bir Türk'ü selâmlamak istedim bu şans ve şerefi bana verdiğiniz için size minnettarım" dedi.

O zamanlar, ben Army Reserv'de Yüzbaşı olarak görev yapıyordum.
Bu anımı hiçbir zaman unutmadım ve unutamam...

Bu güzel anıyı yaşamımın ve mesleğimin en anlamlı ve duygusal anısı olarak hep hatırlarım ve hatırlayacağım...

Bu güzel anımı kahraman Mehmetçiklere, özellikle Amerikalıların "The Forgotten War" diye adlandırdıkları fakat bizlerin hiç unutmayacağı Kore'de kaybettiğimiz Mehmetçiklerin anısına ithaf ediyorum...

    Dr. Pınar Atakent, NY-ABD



7 Kasım 2025 Cuma

EVLİYA ÇELEBİ ve HEKİM TİMUR...

 

- Evliya Çelebi, 1611-1681 -


Dr. Timur Sümer'i tanıtmıştım.
Blog yazısını da yayınlamıştım.
Geçen hafta.
Bloğumda...

Yaptığı sunuma Iowa Üniversitesindeki.
Kimsecikler gelmemişti.
Bendim, sunumundaki tek dinleyici.
Bunu anlatmıştı, bir de resmimi iletmişti...

Halbuki, "şefaat ya resulallah" diyeceğine. 
Dili sürçen ve "seyahat ya resulallah" diyen.
Ünlü seyyahımız Evliya Çelebi de.
Meğerse aramızdaymış o söyleşide...

Evliya Çelebi, internete girmiş.
Bana bir E-posta göndermiş.
"O vaazda ben de vardım" dedi.
İletisini aynen yayınlamamı istedi...

İşte, Evliya Çelebi, Seyahatnamesindeki.
Yazısında Ayova Medresesindeki.
Vaaz öncesi ve sırasındaki.
Naklettiği izlenimleri:
....................

"17. asırda Amerikanya vilayetlerinde yaptığım bir seyahatte Ayova sancağına vardım. Zemheri ayıydı, yerde diz boyu karın altında beş arşın buz ve kıç donduran bir soğuk vardı. Şehr-i Ayova, Saksonya lisanında tedrisat yapan Medresesi ve Müderrisleri ile cihanda namı almış yürümüştü. Bu Medresenin Tıbbiyesinde ikindi vaktinde Temur nam bir Osmanlı Müderris yamağının “Kan Veremi” hakkında bir vaazı var dediler. Pek mütehassis oldum. Zira bu pek tıfıl Hekimi kadim Engürü’nün Hace Tepesi’nden tanırdım. Hem zatlarını göreyim hem de bir fasl-ı sohbet eyleyip, bir acı kahvesini içelim diye Medreseyi ziyaret edeyim dedim. O diz boyu karda, o kediyi havada donduran soğukta, gidip bakalım bu gariban Osmanlı er kişisi yine neler zırvalıyacak acep deyup, doruk renkli küheylanımı dehleyip, yola koyuldum. Nihayetinde ben diyeyim on katlı, siz deyin yüz katlı kagir bir konağa geldim. Atları bağladıkları bahçe 50 dönüm, ok meydanı gibi bir arazidir. Konağın içerüsü gün ışığı gibi aydınlık ve ferah öyle asrî bir yerdir ki müteharrik merdivenlerle, adım bilem atmadan bir kat yükseğe çıkartılıp, Temur efendinin sohbetini yapılacağı han odasın buldum, duhul oldum ve beklemeye başladım.

Gel zaman git zaman vakt geldikte Temurlenk nam, temur gibin kavi ve zeki ancak Nasreddin Hoca benzeri ay suratlı, tıfıl bir er kişi han odasına temiz ve kömür karası libası, rengarenk boyun bağı ve elinde dosyalar, resim gösterme halkası ile dahil oldu. Kendisi ilimde ve fende gayet bilgili, sözü sohbeti tatlı amma velakin fikir uçuşmaları olan bir oğlandır. Kendüsünü Engürü seyahatlerimden bilir, tanırım. Sohbet idüp, hatıraları tazeledik amma bu mamur han odasında ikimizden başka bir er kişi ara ki bulasın. Ben diyeyim bir vakt, sen de iki namaz arası kadar vakt eyledik. Lakin soğuk sebebi hikmetiyle gelen bir tek kefere bilem hak getire. Müderris yamağı er kişi Temur efendi hazretleri öyle mahcup oldu, öyle teessür içre oldu kim, ne ideceğini ne söyleyeceğini bilemeyip, “de bana bakalım Evliya Çelebim, bin vaktdir üzerinde uğraştığım, kafa çatlattığım fenni vaazımdan vaz mı geçeyim, yoksa bin zahmet edip Ayova vilayetine kadar bu kara kışda buraya beni dinlemeye gelmişsin, vaazımı yek kişi de olsan sana anlatayım mı” diye sual eylediğinde fakir kulunuz ona söyledim ki “Ben fakir bir gezginim, bunlardan anlamam. Altımda bir atım vardır, yedeğimde de birkaç tane at tutarım. Bu atlarımın hepsi kaçıp gitse, yek tane kalsa bile ben onu yine de beslerim…”  

Temur nam Müderris yamağı sözümü heman anladı ve “tamam Evliyam o zaman vaazıma başlayıp, tek kişi bilem olsan seni irşad eyleyeyim” deyip sohbetine başladı. Uzun uzadıya dem nedir, tamar nedir, verem nedir, ak hücre nedir, kızıl hücre nedir anlatmaya başladı. Arada anlamadığım gavurca laflar ediyor, gavur alfabesinden kısaltma harfler ve şekiller gösterip, aklımı karıştırıyor.  O ne kadar zahmet edip vaaz ediyorsa, ben de o kadar la havle deyip hutbeyi dinliyorum. Kaç vakt geçti bilmem, izahatları hitama vasıl oldukta yanuma gelüp, "nasıl Evliyam vaazımı beğendin mi" diye sırıtaraktan sual eyledi. 
Ben de ona tüm hürmetimle “Walla Temur Müderrisim, ben bir fakir seyyahım. Laga luga söylenen  ilmi,  fenni ve tıbbi izahatlardan çok fazla anlamam. Benim üç-beş atım vardır. Ancak ben olsam, hepsinin suyunu ve yemini yek bir at’a verip de onu çatlatmam” dedim.

Artık, ne anladı bilemem…"

    Seyyah-ı fakir Evliya Çelebi



.

10 Ekim 2025 Cuma

HACETTTEPE AMBLEMLERİ...

 


8 Temmuz 1967 tarihinde.
Resmi Gazete'de.
Yayımlanan 892 sayılı yasa ile.
Hacettepe Üniversitesi ismiyle.
Bir eğitim merkezi girdi yürürlüğe...

Daha önce 1963'de.
Bağlı olan Ankara Üniversitesi'ne.
Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi ile.
Burası başlamıştı Tıp eğitimine...

Diş Hekimliği.
Sağlık, Fen ve Sosyal Bilimleri.
Bölümlerinin eklenmesiyle.
Kısa zamanda dönüşmüştü Üniversite'ye...

Küçük bir Hastanede.
Az sayıda öğrencileriyle.
Sınırlı sayıda Öğretim Üyesiyle.
Başlanmıştı öğretime...

Üniversite'nin ismi belliydi.
Hacettepe'ydi.
Bu Üniversite'ye bir de.
Simge gerekliydi...

Doğramacı, bu görevi.
Üniversitenin bir öğrencisine verdi.
Amblem çizildi, Senato'da kabul edildi.
Geyik biçimli bir simgeydi:

Hacettepe Üniversitesi.
Geçen yıllarda çok gelişti... 

Sıhhiye ve Beytepe Kampüslerinde.
15 Enstitü ve 15 de Fakülte.
6 Meslek Yüksekokulu ile.
Bir Konservatuar ve
50 binden fazla öğrencisiyle.
Ve 140 Öğrenci Topluluğuyla.
Günümüzde eğitim yapılmakta...

Hacettepe'de zaman hızla akmıştı.
Fakülteler, Topluluklar ortaya çıkmıştı.
Bunlar birer simge arayışında oldular.
Çoğu geyik amblemini seçtiler.
Onu farklı biçimlerde değiştirdiler...

Üniversite amblemlerinde.
Şekil veya biçim değişimlerine.
Ya da logolarında.
Yazı fontunun farklı kullanılmalarına.
İzin verilmez çoğu defa...

Geçen zaman içinde.
Çeşitli kişilerce.
Üniversite amblemi değişik biçimlerde.
Kullanılmış Hacettepe'de...

Aşağıda bazı örnekler göreceksiniz.
Bakalım sizler beğenecek misiniz...


Hacettepe Amblemi farklı şekilde kullanım biçimleri:

.

9 Şubat 2025 Pazar

MİRO SERGİSİ

- 26.9.2024-9.02.2025, Arkas Sanat Merkezi-İzmir -

"Benim işlerim bir ressamın bestelediği
bir şiire benzemeli"

Joan Miró
....................

Joan Miro .
1893 yılında.
Katalonya'da
Doğdu Barcelona'da...

14 yaşında burada.
Katıldı Güzel Sanatlar Okulu'na.
Üç yıllık eğitimden sonra.
1912-15 yıllarında.
Devam etti Barcelona Sanat Okuluna...

İlk Sergisini açtı Barcelona'da.
1918 yılında.
1920 senesinde ise.
Tanıştı Picasso ile.
Paris'te...

Zamanını geçirdi Paris'te.
İlk Sergisi de Paris'te idi.
1925'de Pierre Galerisinde.
Sürrealist eserleri sergilendi...

1936 senesinde.
İspanya iç savaşı nedeniyle.
İspanya'yı terk etti.
II. Dünya Savaşı gündeme geldi.
Yıl 1941'di.
Döndü İspanya'ya geri...

Döndükten hemen sonra.
1941 yılında. 
Bir Sergi açtı New York'ta.
Museum of Modern Arts'da...

1954 senesinde.
Layık görüldü Venedik Bienali'nde.
Grafik dalında Büyük Ödül'e...

1958'de de.
Paris'te.
Unesco binasındaki eseri ile.
Layık görüldü Guggenheim Ödülüne...

1960 yılında.
Başladı Heykeltıraşlığa.
Retrospektifleri de Paris'te.
Sergilendi Grand Palais'te.
Ve Musee National d'Art Moderne'de....

25 Aralık 1983'te.
Palma de Mallorca şehrinde.
İspanya'da tam 90 yaşında..
Veda etti yaşama...

Bu büyük sanatçını bir kısım eseri.
İzmir'de sergilendi.
Son dört ay süresinde.
Arkas Sanat Merkezi'nde...

Sanatçının 1924-1981 seneleri. 
Arasında 60 yılda ürettiği.
Tam 74 eseri.
İzmir'de ilk kez sergilendi.
Heykeltıraşlık eserleri de.
İlk defa sergideydi Türkiye'de...

Picasso,
Nasıl bir kübistten daha fazlasıysa.
Miro da,
Bir sürrealistten daha fazlası...

İşte bu dünya çapında.
Sanatçının bir eserine daha.
On gün sonra. 
Rastladım gittiğim Ankara'da...

Hacettepe'ye gitmiştim.
Pediatri Polikliniğine gelmiştim.
Doğramacı anısına bir sergi vardı.
Anlatılıyordu Hocabey'in yaşantısı...

Orada karşılaştım Miro'nun tablosuyla.
Tablosunda atıf yapmıştı Doğramacı'ya.
Beş renkle.
Ve de dört çizgiyle...

Miro, anlatmıştı umutsuzluğu.
Ve çocuğun hasta olduğunu.
Hekimin hastalıkla savaşını.
Düzelen çocuğun sonunda kazanışını.
Yani, sağlığını...

Kaç hekime nasip olmuştu.
Acaba böyle bir tablosu.
Joan Miro'nun.
Dünya çapında bir sanatçının...


Joan Miro Sergisinden Fotoğraflarım:
https://photos.app.goo.gl/PUo4o71Vjsa7cnx97
.

12 Ekim 2024 Cumartesi

HACETTEPE 60. YIL...

 

- 5-6 Ekim 2024, Patalya Otel-Kızılcahamam -

Tam 60 yıl önce.
1964 senesinde.
Girmiştik Hacettepe'de.
Tıp ve Diş Fakülteleri'ne...

Mezun olmuştuk.
Doktor olmuştuk.
6 yılın sonunda.
1970 yılında...

10 yıl geçtiğinde.
1980 senesinde.
Toplanmıştık Kırmızı Anfi'de.
"Bizler" şiiriyle hep birlikte...

Aradan yıllar geçti.
2014'e gelindi.
İlk tanışmamızdan 50 yıl geçmişti.
Hepimiz emekli edilmişti...

Mütekaitler toplandık Antalya'da.
Çoğumuz gelmişti 70 yaşına.
"Tıbbi Atıklar" isimlendirilmesiyle.
Girmiştik pembe poşetler içine:

10 sene daha geçmişti.
80'li yaşlara gelinmişti.
Hepsi binlerce hasta iyileştirmişti.
Yine de bir araya gelindi...

Ama çoğu yaşlanmıştı.
Hepsinin saçı beyazlanmıştı.
Kiminin Tansiyonu vardı.
Kimine Stent takılmıştı.
Kimine de Bypass yapılmıştı...

Bir kısmı Diyabet hastasıydı.
Bir kısmının da Böbrek sorunu vardı.
Bir kısmının İşitmesi azdı.
Bir bölümünün Hareketi kısıtlıydı...

Tüm bu nedenlerle küçük bir grupla.
Kızılcahamam'da.
Otel Patalya'da.
Buluşuldu bu kez de bir Kaplıcada...

Mehmet Haberal yanımızdaydı.
İskender, açılışı yaptı. 
Tülay, 60 yılı anlattı.
Eyüp de 60 yılı fotoğrafladı.
Ahmet Kurtaran, Diş Hekimliğini tanıttı.

Neşeli bir toplantıydı.
İlhan, yine tatlı espiriler yaptı.
Hepimizi kucakladı.
Anılar bir birini kovaladı...

Gece, Ahmet Kurtaran önderliğinde.
Zeynep Koca solistliğinde
Ve Kanunda Vedat Koca eşliğinde.
Birlikteydik hep birlikte.
Türk Sanat Müziği ziyafetinde...

Nasıl Geçti Habersiz ile girildi.
Geçsin Günler, Haftalar söylendi.
Şimdi Uzaklardasın denildi.
Yine Bir Gülnihal'e eşlik edildi.
Hatırla Sevgilim dinlendi.
Ağlama Değmez Hayat terennüm edildi.
Eski Dostlar'la  da veda edildi...

Birbirimize doyulmamıştı.
Zamanımız da artık daralmıştı.
Bu kez mezuniyetimizin  55. yılını.
2025'de kutlama kararı alındı...


Http70'liler 60. yılı fotoğrafları:

Eski Dostlar Şarkımız:

.

25 Temmuz 2024 Perşembe

Dr. ŞEVKET UĞURLU...

- Dr. Mahmut Şevket Uğurlu, 1927-2016 -

"Profesör Mahmut Şevket Uğurlu, annesinin değimi ile 5 çocuğun en küçüğü olarak "vişne zamanı" 1927 senesinde Samsun'da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Samsun'da tamamladıktan sonra İstanbul Tıp Fakültesi'nde Yüksek Öğrenimine 1945'de başladı ve 1951yılında mezun oldu. Mecburi Hizmet görevi nedeniyle Trabzon ili Tonya kazasının  ilk Doktoru olarak atandı.

Hacettepe'de bizlerin öğrenci olduğumuz dönemde erişkin Kardiyoloji Bölümünde çok sevdiğimiz Hocalarımızdan birisi olan Dr. Şevket Uğurlu ile Tonya'nın "Kalandar" dergisinde kendisi ile yapılmış olan söyleşiden alıntıdır:
....................

1945 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde eğitime başladığımda annem “Samsun’da iş mi bulamadın?” diye serzenişte bulunmuştu ama o zamanlar İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi ülkenin tek Tıp Fakültesiydi. Ağabeylerim içinde mühendis olan vardı, hatta  DSİ (Devlet Su İşleri), Çarşamba’daki baraja, vefatından sonra mühendis olan ağabeyim Hasan Uğurlu’nun  adını vermişti. O zaman ki  inanışa göre ya Mühendis çıkacaksın ya da Doktor. Ben de Mühendis olamadığım için Doktor oldum. Bizim zamanımızda kendi imkânlarınla okumak mümkün değildi. Devlet babanın okuttuğu öğrencilerdenim.

Okul bitince mecburi hizmetle Trabzon Tonya’ya, oranın ilk Tabibi olarak atandım. Kurada çıkınca hiç unutmam, hemen Sağlık Bakanlığında Müsteşarın odasında haritayı önüme alıp “Tonya nerede” diye bakmıştım. Sonradan öğrendim ki Malatya Pötürge’den sonra ülkede kan davasının en çok görüldüğü yer Tonya imiş. Samsun'dan oraya 2 günde gittim. Yarı yolu kamyonla, yarısını ise yürüyerek sisli puslu bir havada, tam kurt havasında Tonya’ya vardım. Tonya’nın ilk Hükümet Tabibiyim ya krallar gibi karşıladılar, şaşırdım açıkçası. Ama sonra yaylalarda gördüm ki, o zamana kadar devlet oralara sadece seyyar tahsildar Ali Efendi ve Jandarma eri ile gitmiş. Devletin D’si yok. Köylerde Türkçe bilen pek yoktu, askerde Türkçe öğreniyorlardı. Hatta doğru dürüst Okul da yoktu. Bana “Sen Devletin misyoneri olacaksın” demişlerdi.

İlk hastamı da çok iyi hatırlıyorum. 10-12 yaşında ateşler içinde yanan bir çocuktu. Daha bavulum kamyonun sırtındayken köylüler aldılar, götürdüler beni. Hikaye ve bulgularına göre antibiyotik tedavisine başladım. Sonra bu çocuk iyileşip, elimi öptü. Gittiğimde Tonya’da Hükümet Tabipliği için yer yoktu. Kapatılmış bir kahveyi 180 lira tamiratla Hükümet Tabipliği yaptık. Ben de yer olmadığı için aynı yerde yatıyorum, binanın altı da ofis, buğday deposu. Göreve başladım; ama bu arada bir Doktor Salih adı söyleniyor ortalarda, kendisini buldurtup çağırttım, konuştuk. Askerde sıhhiye neferiymiş, hastalara ilacını verip, iğnesini yapıyor. “Söz, seni yakalatmayacağım; ama tedavi edemediğin hastaları bana gönder” diye anlaşma yaptım ki hastalar gelsin.

Kaymakamla birbirimize kenetlenmiş, çalışıyorduk. Yol yapımında vergisini ödeyecek güçleri olmadığı için köylüler işçi gibi çalışırdı. Dört saatlik mesafeden yürüyerek gelir, dört saat çalışıp, aynı yolu yürüyerek dönerlerdi. Biz de Kaymakamla birlikte bazen kasketleri takıp, yolda çalışmaya giderdik. Köylüler karınca gibi çalışıyorlardı. Sorduğumda, “Müsaade et de çalışalım, sadece vergi için değil, Allah rızası için de çalışıyoruz. Bu yolları bizler kullanacağız” derlerdi.

Bir gün köylüler kapıma geldiler. “Tonya-Kozyatağı arasındaki yolu lütfen siz belirleyin, çok “kıvrışık” geliyor” dediler. Hakimden de söz almışlar. “Ben Doktorum ne anlarım" dediysem de dinletemedim. "Siz gelip çizerseniz şu yoldur diye kimse ses çıkaramaz. Ama mühendis falan gelse 70-80 kafadan ses çıkacak, ortalık karışacak” dediler. Hakim ve Doktora olan bu güven belki de dünyanın başka hiçbir yerinde yoktur.

Yıllar sonra sorduğumda, “Hâlâ sizin çizdiğiniz yol kullanılıyor” dediler. Kan davaları yüzünden çok fazla Otopsi yapıyordum. Can o kadar bedavaya gidiyordu ki… Hiç unutmam Osman diye askerden yeni gelen bir çocuğu, kendi amcazadeleri akan suya kestirmeden gideyim derken akrabaların mısır tarlasını çiğnedi diye vurmuşlardı. Rapor hazırlarken gözdağı veriyorlardı bana. Ama benim gözümü hiç yıldıramıyorlardı. İki sene Tonya’daki mecburi hizmetimden sonra Trabzon Belediye Tabipliğine atandım. Bir seferinde 3 ayrı  Partinin adamları toplanıp gelmişti, o Raporu öyle yazma böyle yaz diye. “Şu an durduğunuz yerde hakkında konuştuğunuz adamın kanını çiğniyorsunuz” dedim. Celal Bayar’dan, Cumhurbaşkanlığından hakkımda dilekçe yazılmış Kaymakamlığa, beni sürdürmek için. Kaymakam Bey gülerek getirdi verdi dilekçeyi, “ister yırt at, ister hatıra olarak sakla. Onun cevabı verilmiştir” diye de ekledi. Tonya Kaymakamlığından 30 yıl sonra bir mektup geldi. Bir teşekkür mektubu… “Siz nasıl çalıştınız ki halk hâlâ sizi hatırlıyor” diye yazmış. Vatan çok önemlidir, vatan için tabii ki çalışmalıyız. Vatan anamdan da ötedir. Vatan olmazsa, ne anam olur ne de ben olurum. Biz bu bilinçle çalıştık. Gençlerimizin de böyle çalışması lazım".

Tonya’dan sonra Sıtma ile Mücadele ve Belediye Doktoru olarak Samsun ve Ankara’da çalıştı. Uzmanlık eğitimi için 1958 yılında ABD’ne gitti. İlk olarak 1958-1959 yıllarında New York’da Radyoloji asistanı olarak sonra Minneapolis Minnesota ve sonra Virgina eyaletlerinde Dahiliye sonra yan dal olarak Kardiyoloji eğitimlerini tamamladım.

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinin kuruluşu nedeni ile 1966 yılında ABD’deki Uzmanlık tekliflerini kabul etmeyerek Türkiye'ye “Vatanıma borcum var diyerek” dönerek Hacettepe Hastanesinin İç Hastalıkları bölümü ve Kardiyoloji Ünitesinin kurucuları içinde yer aldım.  ABD’de kalması için teklif edenler vatana olan borcunu ödemeyi önerdikleri zaman “Bu borç öyle para ile ödenecek borç değil” demiştir. Kardiyoloji Ünitesi'nin kurucularından biri olarak Türkiye’ye ilk olarak kalp kateterizasyon (invazif kardiyoloji /kardiyak anjiografi) Laboratuvarını da kurarak Türkiye’deki “Girişimsel Kardiyoloji'nin ilk kurucusu olarak Kardiyak Anjiografi ve diğer invazif kardiyolojik işlemleri tüm Türkiye’ye verdiği özverili eğitimler ile yayılmasını sağladı.  Öğretim görevlisi olarak 1968-1972 yılları arasında çalışarak 1972 yılında Doçentlik ünvanını kazandı. ABD’den gelen davet ile Üniversiteden 1976-1977 yılları arasında St. Louis Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Bölümü'nde misafir Öğretim Üyesi olarak çalıştı. 1978 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Kardiyoloji Profesörlüğüne yükseldi.

Profesör Mahmut Şevket Uğurlu, kolay sinirlenmez, olaylara hep olumlu tarzda yaklaşan, sakin, sabırlı, hoşgörülü ve alçakgönüllü tavrıyla Türk Kardiyoloji camiasına büyük hizmetler vermiş, çok sayıda öğrenci ve asistan yetiştirmenin gayreti içinde olmuştur. Özverili çalışmalarını 1994 yılında emekli olduktan sonra bir süre daha hizmet vermiş ve 5 Kasım 2016 tarihinde aramızdan ayrılmıştır. Dr. Uğurlu, evli ve 3 çocuk babası idi...

Prof. Dr. Şevket Uğurlu hocamız 1951 yılında
Mecburi Hizmet için atandığı ve 
Samsun'dan iki günde ancak gidebildiği Trabzon'a, 
30 yıl sonra  bu kez KTÜ Tıp Fakültesi Dekanı
olarak  gittiği 1980 yılında. 
.

16 Mayıs 2024 Perşembe

MANTARLI YILLARIM...

- 1965-1968 Hacettepe Tıp Fakültesi, Ankara -
(kapak: Yücel Tanyeri)

Kılçıklı Yıllarım'ı yayınlamıştım.
Kılçık dergimizi anlatmıştım.
Ondokuz Mayıs Üniversitesinde.
Görev yaptığımda 16 yıl önce...

Mantar vardı bir de.
Hacettepe'de.
Değinmiştim ona da.
50. sayısı yayınlandığında:

Hacettepe'de öğrenciliğimde.
1964-1968 döneminde.
Tam dört yıl süreyle.
Emek vermiştim Mantar Dergimize...

1965 yılında.
Çizmeye başlamıştım Mantar'da.
Hacettepe'de daha ilk yılımda.
Çaylak çağımda...

Çizimlerim idare ederdi.
Yazım da güzeldi.
Bir yıl da matbaa deneyimim vardı.
Mantar'a katkım ilk yılımda başladı...

Mantar'ın iç kapağında bir logo vardı.
"Ankara Üniversitesi.
Hacettepe Tıp Merkezi" yazıyordu.
İlk karikatürüm ilerlemeyi yansıtıyordu.
Hacettepe'nin gelişimini anlatıyordu...

İnşaatlar sürüyordu.
Eğitim devam ediyordu.
Eğitim programımız hayli yoğundu.
Bizlere de zorlukları eleştirmek kalıyordu...

1966 senesinde..
Girmiştim Dergi yönetimine.
Kapağı yapmak görevi verildi.
Bir kapak renkli mi renkliydi.
Tarafımdan dizayn edilmişti...

İçine karikatürler yapıldı.
Yazılar yazıldı, Teksir Saçmalıkları
Ve Ciddiyet gazetesi yayınlandı.
"Doğramacı'nın EKGsi" karikatürüm.
Çok beğeni almıştı...

1967 senesine gelindi.
Kapak çizimi yine bana verildi.
Mor-Beyaz'dı Hacettepe'nin renkleri.
Mor zeminli bir kapak çizildi.
Mantarlar rengarenk çiçekliydi...

Birçok karikatürüm yanında.
Tam sayfa çizgi roman anlatımıyla.
Değinildi bizim "Okul Maçları"na.
Yer verildi Konuşan Fotoğraflarım'a...

1968'de artık olmuştuk Üniversite.
İlk sayfasında benim çizimimle.
Yer verildi geyik benzetmesiyle.
Hacettepe Üniversitesi'ne...

İlk karikatürlerim de.
İlgiliydi bu gelişmelerle.
Kalp Cerrahı Dr. Barnard'la.
Yer verilmişti bir röportajıma.
"Adam ol oku da
benim gibi Don Juan olma" başlığıyla:

Ayrıca "Kızıl" başlığıyla.
Bir yazı yazmıştım.
O dönemdeki sol gelişimleri.
Hastalık anlatır gibi anlatmıştım:

Birçok karikatür yapmıştım.
Fotoğrafları konuşturmuştum.
Sex Sembollerini de koymuştum.
Bir de Manşet Montaj yapmıştım...

El yazımızla.
Ve "Seminom" başlığıyla.
Oluşturmuştuk bir sayfalık gazete.
Sonradan Rektör olacak Hacettepe'ye.
Öğrenci Uğur Erdener ile birlikte...

1969'da son sınıfta.
İntörnlük gelmişti başa.
Sınıf Yıllığı hazırlıklarına da.
İskender Sayek ile başlayınca.
Ayıramamıştım zaman Mantar'a...

1969 Mantarının önemli yanı.
Hacettepe amblemi ile yayınlanmasıydı.
Mantar, 57 yıldan beri de.
Hala Hacettepe Üniversitesi'nde.
Bitmeye devam etmekte:
"Daha iyiye, En ileriye" söylemiyle...

Daha sonra da.
Hacettepe'nin 10. kuruluş yılında.
Aldım, açılan yarışmalarda.
Birincilik Karikatür dalında.
Ve ikincilik Desen çalışmasında...


Mantar Dergisindeki çiziktirdiklerim:

.

12 Mayıs 2024 Pazar

CİDDİYET...


- 14 Mart 1966 Mantar Dergisi-Hacettepe -

1964 yılı Ekim'inde.
Başlamıştık Hacettepe'ye.
Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi'ne.
Yoğun bir eğitim sürecine...

18 yaşındaydık.
Delikanlı çağındaydık.
Sıkıcı Lise eğitiminden sonra.
Kavuşmuştuk oldukça hür bir ortama...

İlk yıllarda. 
Her gün 8 saat boyunca.
Teorik dersler alırdık.
Laboratuarlarda çalışırdık...

Serbest zamanlarda.
Sosyal alanlarda.
Aktivitelerimiz olurdu.
İlgimizin çoğunluğu.
Müzik, Tiyatro ve Spor'du...

Bir de Tıp Bayramı'mız vardı.
Her yıl 14 Martlarda kutlanırdı.
Gündüz toplantılar yapılırdı.
Çekişmeli maçlar oynanırdı.
Gece de Baloya katılınırdı...

Bir de Dergi çıkardı.
Tıp öğrencileri çıkartırdı.
Büyük boy bir Dergiydi.
"Hacettepe'de biter"di.
İsmi de "MANTAR" idi...

Hazırlıklar aylar önce başlardı.
Yazılar, karikatürler, hicivler.
Takılmalar, espiriler gırla giderdi.
Çıkardı Mantar Dergisi.
Hocaları, öğrencileri neşelendirirdi...

Ben de 4-5 sene peş peşe..
Çalışmıştım bu dergide.
Kapaklarını yapmıştım.
Yazılar yazmıştım.
Karikatürler yapmıştım.
Oldukça da beğeniler almıştım...

1966 yılında da.
Çizgi ve yazılarımla.
Birçok katkıda. 
Bulunmuştum Mantar'a...

Bunlardan birisi de.
Bu gülmece dergisinde.
"Ciddiyet" başlığı ile.
Hazırlamıştım sanal bir Gazete...

Gazetenin başlığını.
Ben seçmiştim.
Hürriyet'in başlığına benzetmiştim.
Ellerimle çizmiştim...

Mottosunu da belirlemiştim.
"Bugün var, yarın yok" demiştim.
Gazetenin prensibini de seçmiştim.
"TAHSİLİ TATİL OLANIN"
"TATİLİ TAHSİL OLUR" demiştim...

Okuyucularını da
"Gazetenin zararına"
Ortak etmiştim.
Tafsilatını da.
"Pazar günü veririm" demiştim...

Doğramacı'yı haber yapmıştım.
Onun bir karikatürünü çizmiştim.
Ara İmtihan puanlarını açıklamıştım.
Biyokimya Hocamızı.
Sebastian John Bach'ı uğurlamıştım.
Pınar Özand Hocamızı evlendirmiştim...

Bunun gibi.
İpe sapa gelmez haberleri.
Uydurmuş, yazılarını yazmış.
Tek sayfada yayınlamıştım...

58 sene öncesiydi.
Yıl 1966 idi.
"Ciddiyet" tek bir gazeteydi.
Bir sayı çıkmıştı.
Bir daha da çıkmadı...

Aradan 11 sene geçti.
1977 yılına gelinmişti.
Cumhuriyet çok ciddi bir gazeteydi.
"Ciddiyet" başlıklı bir ek verdi...

Turhan Selçuk ve Tan Oral.
El ele vermişlerdi.
"Ciddiyet" başlıklı tek sayfa.
Karikatürler ve yazılarla.
Başlamışlardı her hafta sonunda.
Bir mizah sayfası yayınlamaya...

Sonraları bu sayfaya.
Başka çizer ve yazarlar da.
Başladılar katılmaya.
Örneğin Semih Poroy da Ciddiyet'te.
Başladı çizmeye.
Sonra da devam etti Cumhuriyet'te.
Günlük karikatürler çizmeye...

Bizim Ciddiyet ise.
O kadar zengin değildi.
Devam edemedi.
Mantar'ın sayfaları arasında kaldı.
Bir daha da kimse hatırlamadı...

Geçen hafta.
Cumhuriyet'in 100. yıl kutlamasında.
Ankara'da Sergi açılışında.
Gördüğümde Ciddiyet'i duvarda.
Canlandı eski hatıralar bir anda...

Cumhuriyet Ciddiyet.
47 yıldır hala ayakta.
Daha nice senelere.
Hem Cumhuriyet'e.
Hem de Ciddiyet'e...



İki "Ciddiyet" mizah sayfası görüntüleri: 

.

13 Mart 2024 Çarşamba

Dr. TAHSİN TUNCALI...

Prof. Dr. Tahsin Tuncalı, 1927-2019

1970 yılında Türkiye’de Üniversite sayısı, iki elin parmakları toplamından fazla değildi. O dönemlerde Ankara’da 3, İstanbul’da 2, İzmir ve Erzurum’da da bir tane Üniversite bulunuyordu. 1967 yılında Ankara’da Hacettepe Üniversitesi, Dr. İhsan Doğramacı tarafından büyük güçlükler ve uğraşılar sonrasında kurulabilmişti. Dr. Doğramacı, Hacettepe’nin kuruluşunu tamamladıktan sonra Üniversitelerin diğer illerde de kurulabilmesi için yoğun bir çalışma içerisine girdi. 1975 yılında Samsun’da “Ondokuz Mayıs” isminde bir Üniversite kurulması kararı TBMM’den geçti ve Resmî Gazete’de yayınlandı. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Pediatrik Kardiyoloji Bölümünden Prof. Dr. Mustafa Tahsin Tuncalı, Kurucu Rektör olarak atandı. 

Dr. Tahsin Tuncalı, 21 Ağustos 1927 tarihinde Samsun’da mübadil bir ailenin çocuğu olarak doğmuştu. İlkokul, Ortaokul ve Lise eğitimini de Samsun’da almıştı. Tıp Fakültesini İstanbul Üniversitesi’nde ve Devlet Tıp Talebe Yurdunda okumuş ve Tıp Doktoru olmuştu. Askerlik görevini Siirt Seyyar Jandarma Alayında yapmış ve 4 yıllık mecburi hizmetinin son yılını da yine Samsun’da Sıtma Savaş Tabipliğinde yapmıştı. Sonrasında ABD’e gitmiş ve orada 1956-1962 yılları arasında 6 yıl Pediatri ve Çocuk Kalp Hastalıkları konusunda Asistan olarak görev yapmış ve ”Yılın Asistanı” belgesini almıştı. 1962 yılında Türkiye’ye dönen Dr. Tuncalı, İhsan Doğramacı Hoca’nın teklifiyle Hacettepe Çocuk Hastalıkları Bölümünde işe başlamış, Doçent ve Profesör olduktan sonra 1973-75 yılları arasında Hacettepe Üniversitesinde Rektör Yardımcılığı görevinde bulunmuş, 1975-1980 yılları arasında da Samsun, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Kurucu Rektörlüğüne getirilmişti.

Hiçbir altyapının olmadığı kentte bir Üniversite kurulması çok zordu. Her şeye sıfırdan başlanması gerekiyordu. İlk 2-3 yıl, Samsun’da hazırlıkların yapılması, idari kadronun seçilmesi ve ilk Öğretim Üyelerinin belirlenmesi ile geçti. Kadıköy semtinde Göğüs Hastalıkları Hastanesinin bir bölümünün Tıp Fakültesi Hastanesi ve -o dönemlerde adı Matasyon olan- bölgedeki Öğretmen Okulunda da diğer Fakültelerin konuşlanması kararı verildi. O dönemler ülkenin 70 sente muhtaç olduğu senelerdi. Çok büyük zorluklara rağmen Üniversitenin ilk çekirdekleri Dr. Tahsin Tuncalı tarafından belirlendi ve büyük bir plânla bunlar başarıldı. Tüm mali imkansızlıklara rağmen, şehrin o zamanlar için çok ücra bir köşesinde Kurupelit’de orman içerisinde ve denizi yüksekten gören çok güzel bir konumda ve geniş bir arazi belirlenerek Üniversite yerleşkesi için alan seçildi ve hızla bu alanda Üniversite binalarının yapımına başlandı. Bu arada Üniversitenin idari ve akademik kadroları hızla belirleniyor ve Üniversite yavaş yavaş şekilleniyordu. Üniversitenin yapılanması açısından büyük adımların atıldığı bu dönemden sonra Dr. Tuncalı, beş yıllık Kurucu Rektörlük görevinden ayrılarak tekrar Hacettepe’ye döndü ve 1986 yılında da Emekli olarak Hacettepe’den de ayrıldı.

Dr. Tahsin Tuncalı, çok iyi bir Hekim, çok iyi bir eğitmen ve çok iyi bir idareci idi. Doğduğu ile büyük hizmetlerde bulunduktan ve doğduğu kente çok güzel bir Üniversite kazandırdıktan sonra, 13 Ocak 2019 tarihinde ve 92 yaşında aramızdan ayrıldı.

Dr. Tuncalı’nın yerini belirlediği bugünkü Üniversite kampüsü bittikten sonra, kentin gelişimi, bilinen yerinden Bafra istikametine doğru gelişerek geçen zaman içerisinde kentin yeni yerleşimi bu bölgeye kaydı ve yepyeni ve devasa boyutta bir kentsel alan ortaya çıktı.

Günümüzde Ondokuz Mayıs Üniversitesi; 18 Fakülte, 5 Enstitü, bir Yüksekokul, bir Konservatuar, 24 Araştırma Merkezi ve 2400 Akademik personeli, 4000 çalışanı ve 58 bin öğrencisi ile büyük ve köklü bir kuruluştur. Kuruluşundan bu yana geçen 40 yıl içerisinde 150 bin öğrencinin mezun olduğu bu Üniversite, Samsun doğumlu Prof. Dr. Tahsin Tuncalı’nın kentimize kazandırdığı önemli bir Eğitim yuvasıdır.

   Değerli Hocamız Dr. Tahsin Tuncalı’yı Tıp Bayramımızda bir kez daha rahmetle ve minnetle anıyorum.


Dr. Tahsin Tuncalı Fotoğrafları:

https://photos.google.com/share/AF1QipO3rdFmE8YszAGmVL1h2agSgMDFRtakm5eULr33kRvzLX-rNsXLWTbAIzYoZA2J4Q/photo/AF1QipMTleYMcY4RH1nFm-9yQoTSswbBGMofmfmzwKKx?key=Rzc1cDZYMHgyZ05mV2pkNUQtazgyRGozcnpyanRR

 .