YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

28 Kasım 2007 Çarşamba

TÜRK KBB TARİHİ...




13-18 Mayıs 2000 tarihinde Berlin'de toplanan European Federation of Oto-Rhino-Laryngological Societies (EUFOS) Kongresinde sunulan "1880-1920 Yıllarında Türkiye'de Kulak-Burun-Boğaz'ın Gelişimi" başlıklı Posterimin Türkçe ve İngilizce sunumuna ulaşmak için lütfen tıklayınız : http://www.tanyeri.50megs.com







MİLLİYET'TEN BİRİNCİLİK ÖDÜLÜ...

Milliyet Gazetesi bu yıl ilk kez Tatil Fotoğrafları arasında bir yarışma düzenledi. 30 Temmuz'da yapılan ilk yarışmaya bu yıl Kapadokya gezim sırasında çektiğim bir dizi fotoğrafı göndermiştim. Yapılan yarışmanın ilk haftasında Birincilik Ödülü aldım ve bir Dijital Kamera ile ödüllendirildim. Fotoğraflarımı görüntülemek için lütfen tıklayınız : http://tatil.milliyet.com.tr/Tatil/Default.aspx?aType=yarisma

ALADAĞLAR KLİBİM...


2007
yılının Temmuz ayında 10 gün süreli Trans Aladağlar yürüyüşümüz oldu.

Aladağlar'da yalçın kayalıklar arasında geçirdiğimiz bu gezi sırasında çektiğim fotoğraflardan oluşan bir sunumu, Barış Manço'nun "Dağlar... Dağlar..." isimli enstrümental müziği eşliğinde izlemek için lütfen aşağıdaki videoyu tıklayınız :


video

DESENDE İKİNCİLİK...

Hacettepe Üniversitesi'nin kuruluşunun 10. yıldönümü olan 1977 yılında düzenlenen "Desen Yarışması"nda ikincilik ödülü alan desen çalışmam. (Not: Hacettepe 10 yılda yedi yeni Üniversitenin kurulmasına öncülük etmişti. Desen çalışmamda bu özellik konu edilmektedir.)

KARİKATÜRDE BİRİNCİLİK...


Hacettepe Üniversitesi'nin kuruluşunun 10. yıldönümü olan 1977 yılında düzenlenen "Karikatür Yarışması"nda birincilik ödülüne lâyık görülen karikatürümdür. (Not: Hacettepe 10 yılda yedi yeni Üniversitenin kurulmasına öncülük etmişti. Karikatür çalışmamda bu özellik konu edilmektedir.)

27 Kasım 2007 Salı

KARADENİZ FAUNASI...





Karadenizin doğal faunası Laz’lardır. Bunlar, Hopa dan İğneada ya kadar tüm Karadenizde endemik olarak bulunurlar. Sözleri tatlı, kavak ağacı gibi dik , yalçın kayalar gibi mağrur, manolya gibi alıngan, papatya gibi hüda-i nabit, Lazikus lazanya familyasının Cucurbitacea alt sınıfından , uzun boylu, dik bakışlı, ince yapılı, bordo-mavi çiçekler açan otumsu bitkilerdir.

Denizle dağ arasında yer alan dar bir şeritte yetişirler. 1800 metreden yüksek rakımlarda nadiren tesadüf edilirler ve "buralara niye çıktın" diye sorulduğunda "hava almak içun..." diye yanıtlarlar. Göçebedirler. Sürekli yer ve iş değiştirirler. Sulak alanlara bayılırlar. "Ahmak ıslatan yağmur"larda bile ıslanmadıklarına inanırlar. Çabuk nem kapar, hızlı parlarlar. Gübreden hoşlanmazlar. Mıhlama ile beslenir ve "vücudun termostatidur" dedikleri ve gövdelerini yazın serin, kışın sıcak tuttuğuna inandıkları çay'a bayılırlar...

Zekâlarını borçlu oldukları Mısır Ekmeği ile beslenir, bol proteinli Hamsi'yi de tavuk yemi yapılmak ve tavukları beslemek üzere ihraç edip, Türk Lirası ile döviz kazanırlar. Rüzgârda kemençe sesi ile hızlı hareket edip, yavaş düşünürler ve biraz geç anlarlar. Dişileri peştemal'lı, erkekleri külâhlı ve de haklarında fıkra üretenleri vurmak için elleri silahlı'dır...

Son zamanlarda bir çok sahteleri türemişse de, gerçek Laz'lar çok enderdir ve öğünmemek için kendilerini kamufle ederler. Ürettiğimiz tonlarla fıkralarla bu nazik ve de ender bitkileri kırarak yok etmeyelum, ayrıca doğanın dengesini de yengesini de bozmayalum...


Dr. Yücel Tanyeri





RHINOSTANBUL Logosu


18-25 Haziran 2004 tarihinde European Rhinologic Society tarafından İstanbul'da Swiss Otel'de düzenlenen 20. Avrupa Rinoloji Kongresi için düzenlemiş olduğum Logodur.

LAZ BURNU...


Bir minik soruyla başlayalım:Lazlar niçin Bıyık bırakırlar?

Yanıt : "Önemli şeylerin altı çizilir de ondan..."


Gerçekten de Burun sadece Lazlar için değil, tüm insanlar için önemli bir organdır. Ama onun öneminu ve değerinu yalnızca Lazlar bilir. Bizlerse bu organın ne değerini ve ne de önemini yeterince bilmeyiz. Genellikle Burunu yüzümüzün güzelliğini tamamlayan veya çoğu kez bozan, sümüklü bir yapı olarak nitelendirip, aşağılarız... Halbuki burnumuzun Nefes alma (Respirasyon) ve Koku alma (Olfaksiyon) gibi çok hayati fonksiyonlarının yanında yine hepsi biribirinden önemli şu fizyolojik işlevleri de vardır: Konuşma (Fonasyon), Koruma (Proteksiyon), Temizleme (Filtrasyon), Nemlendirme (Humidifikasyon) ve Ilıtma (Termoregülasyon).


Ümit Yaşar Oğuzcan bu fonksiyonlardan birini bakın nasıl hicvediyor :

Burnuna gelince

Burunlar içinde tipik bir burun

Üstelik

Estetik bir burun

Fakaat, gel gör ki

Müzelik bir burun

Kepazelik bir burun

Yalnız pislik kokusu alır

Sendeki

Mezbelelik bir burun...


Orhan Veli de "Bu ne acaip bilmece" sözcükleriyle başlayan dizelerinde devamla,


Ağız var, burun var,kulak var

Ama hepsi başka biçimde...


diyerek herkesin burnunun biribirinden çok farklı olduğunu vurgular. Gerçekten de Kemer burun, Semer burun, Yassı burun, Sivri burun, Kısa burun, Gaga burun, Patlıcan burun, Palamut burun, Hortum burun, Düğme burun, Hurma burun, Karga burun, Şiş burun, Kalkık burun, Düşük burun gibi enva-i çeşit burun şekilleri vardır.


Bilinen bir diğer konu da Lazların burnunun herkesden farklı büyüklükte olduğudur.

Lazlar ;

Burun amma ne burun

Gülle-i Tophane burun

Kahveyi nuş ederken

Düştü fincana burun


dedirtecek kadar kallavi burunlu kimselerdir.


Peki kimdir bu Lazlar ?

Temel Britannicaya bakacak olursanız Lazlar, "Güney Kafkasya’lı bir halktan oluşan kimseler" olarak tanımlanmaktadırlar. Bunların yerini de yurdunu da bilen yoktur. Lazlar, haklarında bol bol dedikodular üretilip, spekülasyonlar yapılan ve gülüp geçilen kimselerdir. Sık sık Doğu Karadenize yaptığım gezilerin birinde, Rizenin bir dağ köyünde Lazları nerede bulabileceğimi sorduğumda, iri burunlu Doğu Karadenizli vatandaşımızdan aldığım yanıt şu olmuştu: "Oğu pana sormayacağisun, Lazlara soracağisun..." Bu yanıtın üzerine de onları bir daha aramaktan vazgeçmiştim zaten !..

Hopa da iki Karadenizli yolda yürüken karşılaşırlar. Birisinin omzunda büyük burunlu nefis bir Papağan vardır. Dursun sorar :

-Demel, de baa nereden puldun oni...

Temelin yanıtlamasına fırsat kalmadan, Papağan Temeli göstererek cevap verir :

- Oooo! Karadenizde bunlardan çook var !

Onun için Lazları başka yerlerde değil, yine de Karadeniz de aramak gerekir.


Talat Halman’ın "Hepümüz Lazük" kitabının önsözünde yazdığı gibi hepimiz az veya çok ama biraz Laz değilmiydik ?.. Ama bu konuda Doğu Karadenizlilere biraz daha torpil yapılıp, bu payeyle onlar biraz daha fazla onurlandırılıyorlardı... Uzun yıllardır aralarında olup onları yakından tanıdığım için iyi biliyorum ki bu yöre vatandaşlarımız dünyanın en çalışkan, en zeki, en hareketli, en cesur, en konuşkan ve de en büyük burunlu fakat içleri herzaman insan sevgisiyle dolu sevecen kişileridir... Burunlarının büyüklüğü bir simge haline gelmiştir. Bu özellikleriyle biribirlerini kolayca ayırd edebilirler.


Burada ayniyle vaki bir olayı nakletmek isterim... Ölümünden iki yıl önce Prof. Dr. Kriton Curi'yi "Çevre" konusunda bir konferans vermek üzere Samsuna davet etmiştik. O da bulduğu ilk otobüse atlayarak Samsuna doğru yola çıkmıştı. Ancak bindiği otobüs İstanbul-Rize seferini yapan gerçek bir halk otobüsüydü... Bilenler bilir Kriton Curi, Ermeni kökenli ancak Türklüğüyle herzaman öğünen, hoşsohbet, canayakın ve herkesle kolay dostluklar kurabilen kişiliğe sahip, Ermeni lehçesiyle ve çok hoş bir üslupla Türkçe konuşan ve de burnu oldukça iri olan bir kimseydi. Otobüsdeki Karadenizlilerle kısa sürede dost oldu. Uzun süre konuşmalarından sonra yanındaki kişi:

- "Ha seni pildum! Sen de pizdensun..."

Kriton bey:

-"Bunu da nereden çıkaroorsun ?" diye sorduğunda :

- "Uy! Ha pu purunla nasil tanimam senu!.."


Gerçek Lazlar burada da sözü edilen ve Lazlara atfedilen lehçelerinin tamamen dışında ve bilmeyenin hiç anlayamayacağı özgün bir lisan konuşurlar.Kelimeler ve cümle yapıları tamamen farklı bir lisan...


Bir Karadenizli Papağanın müthiş iri gagasına bakmış bakmış ve satıcıya sormuş:

- " Uyy, bu babağan konuşay mi ?"

- " Evet, hem de üç lisan..."

- " Peçi, Lazça da konuşay mi?"

- " Hayır. Lazca bilmez."

- " Ha bu purunla yazik, daa"


A.B.D. de sorgulama yöntemiyle yapılan bir araştırmada 600.000 Amerikalının burunlarından hoşnut olmadıkları ve burunlarını değiştirmek istedikleri saptanmıştır.

Dr. Cottle’a göre bu sayı çok daha yüksektir. Bu konuda Lazlar üzerinde yapılmış bir araştırma olmadığı için Lazların burunlarından hoşnut olup olmadıkları da pek bilinmez . Zaten, "burnunuzu değiştirmek istiyor musunuz?" diye bir ankete başlansa bile "bu arastirmayu niçun kobaylar üzerinde yapmaysinuz ?" diye bir soruya, soruyla ve makul ve mantıklı bir karşılık verirler. Ancak, günümüzde burnunu magul ölçülere çekmek isteyen Lazlara nadir de olsa rastlanabilmektedir:

Temel üzerinde çok spekülasyonlar yapılan koca burnunu küçülttürüp "finduk" bir burun haline dönüştürtdükten sonra hemşehrisine sormuş:

-Nasul, güzelleştum mu ?

Dursun yüzünü buruşturarak yanıtlıyor:

-Ne güzelleşmesu..Hem artuk pizden de değulsun!...


* * * *

Peki "Lazların burnu niçin büyüktür?" Bazı münafıklara göre hava bedava olduğu içindir. Bir espiriye göre de Neskavenin tadinu daha iyi alabilmek içindir.

Onların burnunun büyük olduğu hep bilinir ama bu konuda çok da fazla bilimsel araştırmalar yapılmamıştır. Antropolog F.Blumenbach yeryüzünde beş ırk olduğunu bildirmektedir. Bunlar;


1.Mongoloid ırk

2.Etyopya ırkı

3.Amerika yerlileri

4.Malezya ırkı ve

5.Kafkasya ırkı'dır.


Caucassians denilen ve tüm beyaz ırkı simgeleyen bu isim için seçilebilecek birçok bölge varken neden Lazların yaşadığı bu bölgenin nomenkülatüre geçtiği pek anlaşılabilir değildir ama bu yaklaşıma göre Lazların çok spesifik bir ırk oldukları kesindir. 1988 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesinden Dr. Nazım Korkut'un "Yurdumuzun Coğrafi Yörelerine Göre Burun Şekilleri" başlıklı bilimsel araştırmasının sonuçlarına göre özellikle Doğu Karadeniz Bölgesinde neredeyse yöre insanının karekteristiği haline gelen dar, uzun ve kemerli burun biçimine rastlanılmaktadır. Özetle yöre insanının burnu profilden bakıldığında konveks, karşıdan bakışta dar, ince görünümlü ve ucu sivridir.

Kendisi aslen doğma büyüme Trabzonlu olan Kanuni Sultan Süleyman da birçok büyük özelliklerinin dışında yukarıda bahsedilen dar, uzun, kemerli ve iri burnuyla tanınmaktaydı. Gerçi Muhteşem (Magnificent) lâkabını hernekadar burnunun büyüklüğüyle almadıysa da bu büyük Padişahın burnundan soluk almada zorluğu olduğu onun :


Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

dizelerinde dile geliyordu...


Ortaçağda Fizyonomi çok önemli bir bilimsel uğraşı alanı idi. Lavater 1775 yılında yazdığı Fizyonomi kitabında dört farklı burun tipi ile ilgili dört mizaç (huy) belirlemişdi: Sanguinic: umutlu, iyimser, Phlegmatic: Soğukkanlı, duygusuz Melancholic: hüzünlü, kederli ve Choleric: çabuk sinirlenen, çabuk kızan...

İncelendiğinde Lazların gerçekten de iri burun yapılı ve Choleric yaradılışda kişiler olduğunu görüyoruz. Della Porta 1593 yılında yayınladığı "De Humana Physiognomia" (= İnsan Fizyonomisi) kitabında insan ve hayvan yüzlerinin benzerliğinden yola çıkarak ; Aslan yüzlülerin cesur, İnek yüzlülerin aptal ve Kartal yüzlülerin ise kurnaz kişiler olduklarını belirtmiştir.Lazlar da semerli burunları ve kartal görünüţleriyle kurnaz, cesur ve gözünü budaktan esirgemeyen kişilerdir.

Gerçekte de tarihe baktığımızda Napolyon Bonapart ve Charles de Gaulle gibi büyük kumandanların burunlarının oldukça iri ve bu kişilerin de gözüpek kişiler olduklarını görüyoruz. Ayrıca, Büyük İskenderin de generallerini çıkıntılı ve iri burunlu askerlerinin arasından seçtiğini biliyoruz.


Schopenhauer , "İnsan yüzü bize insanın ağzıyla anlattıklarından daha fazla bilgi verir" der. Gerçekten de gözler, dudaklar ve burun insan yüzüne anlam kazandıran ve karekterini belirleyen önemli yapılardır.

Edmond Rostand 1897 de yazdığı eserinde, burnunun büyüklüğüyle ünlü kişisi Cyrano de Bergerac koca burnunuyla şöyle öğünmektedir:


Çünki büyük bir burun,

Büyük bir adamın göstergesidir

İçten, kibar, bilgili

Güçlü ve cesur - benim gibi...


18. Yüzyılda şiirsel olarak "Marifetname" gibi bir eserin yazarı olan Erzurumlu İbrahim Hakkı burun şekilleriyle insan davranışlarını bakınız nasıl yorumlamış:


Enf eğer olsa diraz

Sahibidir fehmi az

(Burnu uzun olanın idraki yani anlayışı az olur)


Enf eğer olsa kasir

Havi olur anda kesir

(Kısa burunlu olanlar, fazla korkak olur)


Enf ucu ger olsa top

Sahibi olur turub

(Burun ucu top olan neşeli olur)


Enf ucu ağza yakın

Olan adamdan sakın

(Burun ucu ağzına yakın olan adamdan sakın)


Sakbe-i enf olsa bol

Kibir ve hasad dolmuş ol

(Burun delikleri geniş olanın içi kibir ve kıskançlıkla doludur)


Enfi kim olsa ariz

Şehvet iledir nariz

(Kimin burnu enli ise o, şehvet hastalığına tutukdur)


Enfi o kim eğridir

Himmet onun fikridir

(Burnu eğri olanın düşüncesi işi başarıya vardırmaktır)


Bu yönlerden de bakıldığında Lazların anlayışları biraz kıt ancak neşeli, şehvetli ve herzaman başarı peşinde koşan kişilik yapısında oldukları açıkca tanımlanır...


Dr. L.N. Gugging de büyük bir burnun seksüel arzuların gerçekleştirildiğinin ve şahsın kendine olan güvenin bir işareti olduğunu belirtir. Burnu büyük olanların tenasül aletlerinin de büyük olacağı ve şehvetlerinin fazla olduğu genel bir inanışdır. Buna inanmış genç bir kız büyük umutlarla büyük burunlu bir Lazla evlenmiş. Ancak zifaf gecesi adamın seks organının minnacık olduğunu görünce de :


"Hay benim aklıma, senin de burnuna turp suyu sıksınlar" demiş.

İşte böyle her zaman görünüşe aldanıp fazla hatalı yorumlar yapmadan ve de Mehmet Akif Ersoy un söylediği gibi :

Sokarsa burnunu herkes düşünmeden her işe

Kalır selamet-i milliyemiz öbür gelişe..

diyerek yazımızı burada sonlandırıp, hepinize kişiliğinize ve yüzünüze mütenasip bir burun yapısı dilerim.


Burnunuz hep açık olsun !..



(Hacettepe Tıp Dergisi 29:91-95,1998 yayınlanmıştır)

BİR YAYLA GEZİSİ...


Rize İli, Çamlıhemşin İlçesinden Ayder yönüne değil de Fırtına Vadisi boyunca Zilkale yönüne gidilip Çinçiva deresi geçildiğinde Şenyuva köyüne varılır. Yöresel görkemli konakların dağınık biçimde orman içerisinde ve yamaçlarda yer aldığı bu köyün, 400 yıllık meşhur kemer köprüsünün bulunduğu ve her zaman güler yüzlü, konuk ve sohbetsever kişileri bulabileceğiniz Kahveler bölgesinden sola yokuşa sarıldığında oldukça bozuk bir yola girilir. Kestane ağaçları ve devasa çamların bulunduğu bu kıvrımlı yol, sabırla izlendiğinde 16 km sonra vardığınız Sal Yaylası unutamayacağınız bir Kaçkar panoraması ile sizi başbaşa bırakacaktır. Birkaç yıl öncesine kadar 8-10 saat yokuş tırmanılarak zorlukla ulaşılabilen bu yaylaya artık, günümüzde motorlu araçlarla ve bozuk stabilize bir yoldan bir saat dolaylarında rahatlıkla varılabiliyor.

Hafta sonunda bu bölgeye kısa bir gezi düzenledik. Rafting yarışmalarının yapıldığı Fırtına Deresini arkada bırakıp o vadiyi yukarılardan kuşbakışı izleyerek yaklaşık 1800 m kadar yükseldik. Son virajları da geçtikten sonra ulaşılan ilk düzlük Sal Yaylası’dır. Burada, Palovit Vadisinin derinliklerinden kopan mavi-mor renkteki sıradağ yükseltisinin arkasında çıplak Kaçkar Dağlarının yalın görüntüsü sizi büyüler. Mis gibi çam kokuları arasında soluklanmak için “Avara Tahtası”na oturduğunuzda yeşili ve serinliği içinizde hissedersiniz. Gönlünüz coşkuyla dolar. Çevrenizde arılar vızıldamakta, minik dağ kuşları amaçsız oradan buraya koşturmaktadır. Ahşaptan yapılmış yayla evlerini şöyle bir inceleyeyim dediğinizde kadın, erkek birçok kişinin içten ve yürekten gelen “hoşgeldin” dilekleriyle karşılaşırsınız. Burası artık paranın geçmediği, sevecenliğin egemen olduğu apayrı bir bölgedir. İçiniz ısınır, bir anda kaynaşırsınız bilmediğiniz ve ilk kez tanıştığınız kişilerle...

Yaklaşık 1 km. İleride Pokut Yaylasının sıra sıra dizilmiş minik ahşap evleri uzaktan el sallamaktadırlar size. Patika bir yolu izleyerek çam ormanı içerisindeki bu Yaylaya

ulaşıldığında benzeri bir tablo karşılar sizi. Bu kez de Sal Yaylası uzaklaşmıştır sizden ve vadide yavaş yavaş başıboş biçimde hareket etmekte olan bulutları izlersiniz yukarıdan... Çevrede diz boyu yeşil otlar ve aralarında sarı, mor, pembe çiçeklerden oluşmuş bir renk cümbüşü bulursunuz. Bu kez de onlar size hoşgeldin derler sessiz ve boyunları bükük biçimde...

Bulunduğunuz yerden oldukça yukarıdaki tepenin ardında ne olduğunu merak edersiniz. Dikçe yokuşu nefes nefese çıkıp tepeye geldiğinizde bambaşka bir manzara selamlar sizi. Aşağıya baktığınızda bir bulut denizi görürsünüz. Yüksek tepeler sırtlarındaki ormanlarla inanılmaz adalar oluşturmuştur bu denizin içerisinde.

Etrafta yalın bir sessizlik vardır. Nefesinizi tutar ve saygı duyarsınız bu gösteriye...

Bir süre beklerseniz güneş de yavaş yavaş eğilir bu güzelliğin karşısında ve bulutları pembeye boyayarak kaybolur kızıl bir perdenin ardında... Gök, önce laciverde dönüşür ve ardından siyaha. Önce parlak bir, sonra bir tane daha, sonra bir tane daha yıldız belirir ta uzaklarda. Sonra biryerlerden pıtırak gibi peşpeşe binlerce yıldız fırlarlar gökyüzüne. Daha sonrasını sayamazsınız. Sessizlikte yalnızca hayranlık duyar, saygı gösterirsiniz onlara... Ve bu arada siz gökyüzüne bakarken, çevrenizde yıldız parlaklığında birşeylerin uçuştuğunu farkedersiniz. Sayıları yıldızlar kadar çok olmasa da birçok Ateşböceği’nin etrafınızda dans ettiğini farkedersiniz. Gökyüzünü bırakır bu kez onların sessiz gösterilerini izlersiniz. Bu ışık dansının görüntüsüne arada bir sağdan sola, önden arkaya sessizce kayan yıldızlar eşlik eder. Derken karanlığın yavaş yavaş aydınlanır olduğunu farkedersiniz ve 3900 metre yükseklikteki Kaçkarların ardından aniden tepsi gibi bir ay bu görkemli tabloya dahil olur... Yarı loş bir ışıkta gündüz tablosunu tekrar hatırlamaya başlarsınız. Ay eğimli bir kavisle yavaş yavaş yükselirken bazı yıldızların tabloyu terketmekte olduğunu farkedersiniz sessizce. Ama tam aksi yönde, yeni yeni yıldızlar da görkeme katılmaktadır ben de varım dercesine... Gece uzar gider... 5 yıldızlı Otel yoktur buralarda ama yatacaksınızdır milyonlarca yıldızın altında. Serindir, çiselidir buraları. O nedenle izin vermez açıkta yatmaya... Girersiniz istemeye istemeye o çadıra ve günün tüm yorgunluğunu atarsınız bu sessiz ortamda.

Sabahın ilk ışınlarıyla kalkıp çadırdan dışarı ilk adımınızı attığınızda ılgıt bir sabah rüzgarı ile çayırların üzerindeki kırağının ıslaklığı karşılar sizi. Güneş doğmamış ve Kaçkarların dik kayalıkları henüz aydınlanmamıştır. Doğa yeni yeni uyanmakta, çimenler yeni dirilmekte ve çiçekler yeni yeni açmaktadır. Vadiyi bir sis tabakası doldurmuştur ve ortalığa mutlak bir sessizlik egemendir. Sabah serininde biraz gayret edip sırtın yamaçlarına tırmanmaya çalıştığınızda, önce arıların vızıltıları sonra kendileri katılırlar yanınıza. Sırta ulaştığınızda güneş yalçın dağların ardından başını gösterirken içiniz yavaş yavaş ısınmaya başlar. Bu sırttan çevreyi tümüyle gözlemleyebilir, panoramanın bütün ihtişamını yaşayarak kendinizle ulvi bir yalnızlığı yaşarsınız. Bir süre sonra aşağı indiğinizde Hacaloğlu Konağının inanılmaz manzaralı balkonunda, daha bir gün önce tanıştığınız Akif Bey’in sunduğu sıcak sütü yudumlayarak güne başlarsınız. Ondan, Yayla yaşamının nasıl bittiğini, buraların artık turistik biryerlere dönüştüğü hikayesini dinler, yüzyıllardır bir yaşam geleneği ve kültürü olan Hemşin Yaylacılığın yavaş yavaş kaybolmakta olduğu öğrenir ve üzülürsünüz.

Bir gün önce zorlukla tırmandığınız orman yolunda bu kez kıvrıla kıvrıla aşağı inerken, 200 yılı aşkın yaştaki iri ıhlamur, kestane, kayın ve kızılağaçları şapkanızı çıkartarak saygıyla selamlar, vadiye ulaştığınızda arkadaşım Selçuk Güney’in sahibi olduğu minik ve sevimli Fırtına Pansiyonu’nun yanında coşkun ve delicesine akan Fırtına deresi kıyısındaki serinlikde çayınızı yudumlayarak dinlenirsiniz. Daha sonra yola koyulur ve doğanın milyonlarca yılda oluşturduğu güzelim Karadeniz sahillerini bir iki yılda beton duvarlar haline getirerek yok eden “bölünmüş yol projesine” ve çıkar sağlamak amacıyla bu projeye imza atan dar görüşlü siyasilere küfürler yağdırarak yolu tamamlar ve tilkinin dönüp dolaşıp geleceği Hastane binasında” yeni bir kuvvetle çalışmaya tekrar başlarsınız.

24.Temmuz.2005

BİR AMBLEM ÖYKÜSÜ



İnsanlar ait oldukları kuruluşlarla gurur duyarlar.Vatandaşlık duygusu, hemşehrilik hissi, okul ve asker arkadaşlıkları bu tip duygular sonucu gelişir ve kuvvetlenirler.

Kuşkusuz, bu duyguların en önemlilerinden birisi de yetiştiğiniz Üniversiteye ilişkin bağlılık duygularıdır. Gençliğinizin bilincine burada ulaşmış, gençliğinizin çok önemli bir bölümünü burada geçirmiş, nice acı-tatlı anılarınız, güçlükleriniz, başarılarınız ve başarısızlıklarınız olmuş, sağlam dostlar ve dostluklar edinmiş, özgürlüğü doyasıya burada tatmış, ilk gençlik heyecanlarını burada yaşamış veya yaşatmışsınızdır. 

Unutamazsınız... Oradan ayrılsanız da, uzak kalsanız da bağlarınızı kopartamazsınız... İsmini duyduğunuzda bile heyecanlanır, garip hisler duyar ve orası ile hep gurur duyarsınız...

Hacettepe Üniversitesinden yetişmiş herkes bu duyuyu taşır ama Hacettepe’nin ilk öğrencileri olan bizlerin (1963-64 girişliler) gururu, sanırım daha sonraları aramıza katılanlardan biraz daha farklıdır...

Bizler henüz daha Üniversite olmamış, bırakın Üniversite olmayı o dönemlerde ne olacağı pek de belli olmayan ve ismi de “Tıp Fakültesi” değil, “Sağlık Bilimleri Enstitüsü” olan ve Hacettepe Üniversitesinin ilk çekirdeğini oluşturacak bu kuruluşa 30 yıl önce adımımızı attığımızda birçok kuşkularla yüklüydük.

Büyük bir gecekondu mahallesinin ortasında, istimlakler ve inşaatlar arasında kendimizi bulmuştuk. Bir tanesi Sayın ihsan Doğramacı olmak üzere üç Profesör ve isimsiz 15-20 genç idealist hekimden oluşan öğretim kadrosu ve derme çatma binalarıyla Hacettepe doğruyu söylemek gerekiyorsa bizlere hiç güven vermiyordu... Ancak, buraya adımımızı attıktan sonra öyle sıcak ve samimi bir ortamla karşılaşmış , o kadar ilgi ve yakınlık görmüştük ki sonuçta Hocalarla Öğrenciler arasında anlatılamaz bir birlik ve beraberlik bağlantısı ortaya çıkmıştı.

Artık Hacettepe bizlerle birlikte büyüyor, bizlerle birlikte gelişiyor ve bizler de bu hızlı ve inanılmaz gelişmenin en yakın tanıkları oluyorduk... Kısa zamanda Fakülte’ye dönüşmüş ve hemen sonrasında da yasamızın çıkmasıyla Üniversite olmuştuk... Gerçi Üniversite olmasına Üniversite olmuştuk ama henüz bir amblemimiz bile yoktu...

Yıllardan 1967 idi. Aylardan yanılmıyorsam Şubat veya Mart ayları idi ve ben, o tarihlerde Tıp Fakültesi Dönem III öğrencisiydim...

O dönemleri yaşayanlar bilirler, o tarihlerde öğrenciler ve o zamanlarda çoğu Uzman olan kıymetli Hocalarımız hep birlikte Şaban Şifai Hastanesinin alt katındaki Kafeteryada, ayni masalarda büyük bir sevgi ve saygı ortamında yemek yerlerdi. Böyle bir öğlen yemeği sırasında Hoca Bey ( lakabı böyleydi sayın İhsan Doğramacı’nın ) yanıma gelerek Üniversite için çok acele bir amblem çizmemi benden istedi. Yakından tanıyanlar bilirler, Hoca Bey herzaman çok acelecidir. Benden sadece amblem çizmemi istemekle de kalmadı hafta sonuna kadar da hazırlamamı emretti. Bunun anlamı üç günlük bir süre idi...

O zamanlar Dönem III, Tıp Fakültesinin gerçekten en zor sınıfı idi. Her gün dersler, her hafta ara sınavlar ve her ay sonu final sınavları ile zaten yeterince doluyduk. Ayrıca, ben Üniversitenin bir dizi sosyal etkinliklerinde de görev alıyordum... Hacettepe’nin ilk kurulduğu yıldan itibaren geleneksel olarak her 14 Mart Tıp Bayramı sırasında çıkarttığımız “Mantar” isimli mizah mecmuasına yazılar yazıyor, karikatürler çiziyor, baskı ve matbaa işleri ile de ilgileniyordum. Ayrıca, iki yıl önce yine öğrenciler tarafından kurulan Hacettepe Tiyatro Kulübü’nün dergisini yayınlıyor, o dönemlerde sahneye koyduğumuz Ionesco’nun Kel Şarkıcı, Anton Çehov’un Ayı ve Augusta Gregory’nin Ay Doğarken gibi oyunlarının sahne dekorlarını yapıyordum. Ciddi bir amblem çalışması için ise çok daha geniş bir zamana ve sakin bir düşünce alanına ihtiyacım vardı. Halbuki Hoca bey bunu bir kez istemişti ve geciktirmek, ertelemek gibi kelimeler onun lügatinde yer almıyordu. Ok yaydan çıkmış ve süre belirlenmişti...

Hemen aklıma bir yıl kadar önce Tiyatro Kulübü’müz için çizdiğim geyik figürlü amblem geldi. Bu figürü daha Hacettepe Üniversitesi ismi ortada yokken (daha önceleri Üniversitenin isminin “Eti Üniversitesi” veya “Hitit Üniversitesi” olacağı söyleniyordu…) Tiyatro Kulübümüzde Hititleri ve Hacettepe’nin H ve T harflerini birlikte simgeleyen bir amblem olarak düşünmüş ve çizmiştim. Bu simge büyük beğeni kazanmış ve halen de çok populer olmasa da kullanılıyordu.Kısa zamanda bu simgeyi düzgün bir şekilde çizerek hızla Sayın Doğramacı’ya sundum...

Daha sonradan öğrendiğime göre Sayın Doğramacı yine o dönemlerde Fizik Tedavi Bölümünde Doktor olarak görev yapan ve “Mantar” dergimizde çok güzel karikatürler çizen, çok hürmet ettiğim değerli ağabey (bizler Tıbbiye’de kendimizden büyüklere hep ağabey veya abla olarak hitap ederiz...) Dr.Necdet Güçlü’den de ayni zamanlarda bir amblem hazırlamasını istemiş.

Birkaç yıl sonra maalesef anarşik dönemin başlangıç yıllarında menfur bir tecavüz sonucu Yedeksubaylığını yaparken kurşunlanarak aramızdan ayrılacak olan Necdet ağabeyin nasıl bir amblem kompozisyonu yaptığını hiçbir zaman öğrenemedim. Ama eminim ki gerçekten güçlü kalemiyle Necdet Güçlü ağabey de muhakkak güzel birşey hazırlamıştı... Kısa bir süre sonra yapılan Senato Toplantısında yalnızca ikimizin katıldığı bu mini yarışma sonrasında benim gerçekte Hacettepe Tiyatro Kulübü için çizmiş olduğum amblemin, oylamaya katılan 11 üyenin tümünün de beğenisi ile Hacettepe Üniversitesinin amblemi olarak kabül edildiğinde, emin olunuz ki o dönemde bunun önemini çok fazla anlayamamıştım... Ama günler geçip, Hacettepe Üniversitesi büyüyüp geliştikçe, bir öğrenci olarak yaptığım işin hiç de küçümsenecek bir olay olmadığını kavradım...

O dönemlerde Sayın Doğramacı’nın Sanat dünyasında tanıdığı birçok kişiler vardı. En usta ve yetenekli Grafik sanatçılarına bir rica ile belki de çok daha güzel amblemler çizdirebilir ve birçok örnek arasından en güzeli seçilerek Hacettepe’nin simgesi olarak kullanılabilirdi. Ama o; hiçyoktan yaratıp binbir emekle kurduğu Üniversitesinin simgesinin de, yine kendisinin kurduğu Üniversitenin yetiştirdiği genç bir öğrencisi tarafından yapılmasını arzulamış ve tercihini bu yönde kullanmıştı.

Hocabey’in bundan duyduğu sevinç ve gururu, Hoca’nın elinden aldığım Amblem Beratı ve Töreni sırasında, gözlerinin içindeki mutluluk pırıltılarına tanık olarak yaşadım...

*****
O tören sırasında bana armağan edilen ve üzerinde “Hacettepe Üniversitesi Amblem Yarışmasını Kazanan Yücel Tanyeri’ne... yazısı ile başlayan, büyük bronz Madalyon’un bir yüzünde, sayfaları açık bir kitap ve yanıbaşında da ışıklar saçan bir mum ve altında da “Hacettepe Üniversitesi, 1967 yazıları bulunuyor. Madalyonun diğer yüzünde ise Hacettepe Amblemi ve alt kısmında da DAHA İLERİYE... EN İYİYE...” logosu yazılı duruyor.

Hacettepe Üniversitesinin Bilim alanındaki her atılımından, her başarısından ve “Daha İleriye” ve “En İyiye” gittiğini görmekle ben her defasında çok farklı bir gurur duyuyorum... Her nekadar şu anda farklı bir Üniversitede çalışıyor olsam da, buna biraz olsun hakkım da var sanıyorum...

*****
Son olarak şunu belirtmek istiyorum ki, bu Üniversitenin amblemi benim tarafımdan değil de herhangi bir kimse tarafından da yapılsaydı Hacettepe yine büyük bir Üniversite olacaktı. Bu kesin...

Bu bilim yuvasını gece-gündüz demeden tırnaklarıyla, emekleriyle, binbir sıkıntıyla ve bir avuç idealist genç hekimle kurup geliştirerek yaratanlarla, onu ileride “daha iyiye” ve “en iyiye” götürerek yaşatacaklara şükran, minnet ve saygılar...






Düşhekimi Yalçın Ergir'in bu konuda yazılmış yazısı için :



26 Kasım 2007 Pazartesi

SON YAYLACI...



Yaylanın çimenine
Kuzu yayılır kuzu...


"Vargit çiçeği" ya da Latince isimi ile Colchicum speciosum Karadeniz yaylalarında sonbahar mevsiminde açan çiğdemgiller türünden soğansı bir bitki...Yöresel ismi "Şaşort kovan". Şaşort' da "çoban" anlamına kullanılan yöresel bir adlandırma. Yani “Çoban kovan”. Baharda açan pembe-mor renkte benzeri var ve onun ismi de "vargel"...
Vargel'ler açtığında artık yayla mevsiminin başladığı, yani yaylaya çıkış yapılabileceği anlamına geliyor. Vargit'ler sökün ettiğinde ise önce çobanlara, sonra da yaylacılara sarı kart gösteriliyor ve uyarı geliyor “havalar soğuyacak, yayladan göç zamanı geldi” diye...
Bayram tatilinde yine Kaçkar yaylalarında idim.
İki ay önce aşırı sıcakta yürüdüğümüz Kavron ve Samistal yaylalarını bu kez Ekim'in ortasında bunaltıcı bir sıcak eşliğinde yeniden dolaştık.
Vargitler sökün etmiş, yaylacılar malzemelerini toparlamış ve çoktan aşağılara köylerine inmişlerdi bile... Bize de beyaz vargitlerin boy attığı bu boş yaylalarda ılgıt esen dağ rüzgarları eşliğinde yürümek kalmıştı. İki ay önce yemyeşil zeminde ve milyonlarca rengarenk çiçeğin içinde yürüdüğümüz yaylalar sararmış, kızarmış doğa bu kez bambaşka bir örtüyle karşımıza çıkmıştı.
Ayder yöresinde sararmış, kızıllaşmış kayın ağaçları koyu yeşil Ladin çamları arasında inanılmaz bir tablo oluştururken, yüksek kesimlerdeki orman gülleri kırmızı-mor-kahverengi tonları ile bambaşka bir renk cümbüşü oluşturmuştu.
Önce Yukarı Kavron yaylasına çıktık.
Yazın konuğu olduğumuz Yalçın Şahin, belki bizim gibi birkaç kişi gelir diye çayhanesini açık tutmuş, çay suyunu çoktan kaynatmıştı bile…
Her zaman çok kalabalık olan bu yaylanın yaşlı sakinleri ise çekilmiş, yayla bom boş kalmıştı.
Yalçın Bey ile özlem giderip bir sıcak çayını içtikten sonra koyulduk aşağı doğru yürümeye...
Önce, Aşağı Kavron sonra Galer düzü yoluyla uç saat yürüdük. Bu yürüyüşün karşılığını doğa bize Frambuazlar, Böğürtlenler sunarak çoktan ödemişti bile. İçtiğimiz mis gibi kaynak suları da cabası...
Sonra yol ayrımından yukarı vurup, bu kez yaşlı çam ağaçları arasından yürüyerek Çaymakçur'a ulaştık.
Burası Transkaçkar yürüyüşü için bir başka rota. Körahmet geçidi’ni aşarsanız yazın ziyaret ettiğimiz Dobe yaylası’na ve Dilberdüzü'ne ulaşıyorsunuz. Sonrası biliyorsunuz Kaçkar dağının 3937 metrelik zirvesi… "Çur" eki yörede "su" anlamına geliyor. "Çaymakçur" da "beyazsu" anlamında... Ama "rakı" yı da ifade ediyor bu kelime. Bu yayla da tümüyle boşaltılmış, tamamen metruk ve ıssız bir halde kış uykusuna başlamıştı bile...
Yazın torun-dede, nine-gelinlerin seslerinin yükseldiği, koyun-davar çıngıraklarından çıkan melodilerin kulaklarda yankılandığı yaylada, gürleyerek akan Çaymakçur deresinin dışında hiçbir ses duyulmuyordu bu kez. Kalın lamalı kahverengi damarlı yayla evlerinin tahta zeminli balkonlarında güzelim manzaranın tadını çıkarıp, biraz soluklandıktan sonra yine dere boyu yürüyerek Ayder'e döndük.
Geceyi Fora Pansiyon'da geçirdikten sonra ertesi sabah erkenden jiple Avusor yaylasına ulaştık. Yörenin tek Laz Yaylası burası... Tüm nüfus Lazlardan oluşuyor. Buradan zorlu bir tırmanışla Kemerli Kaçkarların tabanındaki cam göbeği mavisi muhteşem Avusor buzul gölü kıyısında soluklanıp doğanın ikramı ve ayıların çok sevdiği Frenk üzümlerini toplayıp mideye indirdikten sonra kıpkırmızı dağların doyumsuz yalın güzelliklerini seyrederek ve orman içerisindeki bir patika yolu izleyerek ve de yüce Ladin çamları arasından geçerek tekrar Ayder’e ulaştık. O geceyi
Çamlıhemşin’deki Kodanitap denilen ve ekolojik tarım üretimi de yapılan Ekodanitap kulübelerinde geçirip tümü doğal ürünlerden
yapılmış kahvaltımızı yaptıktan sonra dönüş yoluna koyulduk.
Yolda Bolaman dolaylarında yoğun bir yağmur karşıladı bizi. “Bu yağmur şimdi Kaçkarların yaylalarına kar olarak düşüyordur” ve "vargit çiçeklerinin boynu bükülmüştür" diye düşünerek gezimizi tamamladık.
Bu güzelim yaylalar bu sezon bizi son kez "son yaylacılar" olarak konuk etmiş ve karların altındaki sarı-turuncu örtüsü ile dinlenmeye çekilmişti.
Taa ki yeni baharda "vargel"ler açana kadar...

TANRILARIN TAHTINA YOLCULUK...


Everest'e tırmanan yeğenim Tunç Fındık'ın Everest tırmanışı anılarını anlattığı "Tanrıların Tahtına Yolculuk" kitabı için yazdığım Önsöz :


Gideceği limanı bilmeyene, hiçbir rüzgar yardım etmez...
Montaigne

Aslında, Tanrıların Tahtına Yolculuk 1980 yılının yaz aylarında başlamıştı. O yıllarda henüz 8 yaşında olan Tunç ile birlikte Samsun’un güneyinde ve 1000 m. yükseklikte, doğa harikası bir yer olan Kocadağ’a birlikte küçük bir tırmanış yapmıştık. Bu tırmanışta Tunç’un gözündeki sevgiye ve duyduğu heyecana yakından tanık olmuştum. Ertesi gün Tunç’un ısrarları ile o dağa yeniden birlikte tırmandık. O tırmanışların 20 yıl sonra Tanrıların Tahtına yapılacak uzun bir yolculuğun, kısa bir başlangıcı olduğunu kuşkusuz ikimiz de bilmiyorduk.
Daha sonraları Tunç’u uzaktan gözlemleme olanaklarım olmuştu. Attığı her adımı, yaptığı her işi çok büyük bir ciddiyetle ve önemseyerek yaptığını izliyordum. “Cahil cesurdur" derler. Ama bu her cesur’un cahil olduğu anlamına da gelmez. Yakından tanıdığım Tunç aynen bir Bilim Adamı gibi, “bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olunamayacağına” inanıyor, okuyor, planlıyor, kendinden öncekilerin deneyimlerinden yararlanıyor, teorik olarak edindiği bilgileri laboratuarı olan doğada defalarca deniyor ve en önemlisi de bunları yazarak, bir yerlere kaydediyordu. Aralıklarla görüştüğümüzde de bunları bana büyük ciddiyetle ve sanki önemli bir şey yapmamışçasına ve abartısız bir biçimde iletiyor ve ben de onun fiziksel ve becerisel gelişmelerinin yakın bir tanığı oluyordum. Dağcılık, artık onda Tanrısal bir içgüdü halinde kendini belli ediyordu...
Yönetmen Eric Vali’nin Himalaya filminde yaşlı ve deneyimli oba Reisi Timle, genç ve deneyimsiz Karma’ya yola çıkış zamanının geleneklere göre yıldızlara bakılarak belirleneceğini ve bu emrin tanrılardan geleceğini anlatır. Dünyanın en yüksek noktasına tırmanmak için, bedenin kuvvetinden daha güçlü olanın aklın gücü olduğunu bilen Tunç’a emir bir yerlerden iletilmişti... Zihinsel ve bedensel olarak hazırdı ve 7500 metrede önündeki tek engel artık doğa koşullarıydı. Yıldızları izledi ve aldığı emri yerine getirdi... 20 yıl önce Kocadağ’da çocukluk çağında minik adımlarla başlayan yolculuk, Tanrıların Tahtı’nda güçlü adımlarla sona ermişti.
 
Goethe, “düşünmek kolay, yapmak zordur. Ancak dünyada en zor şey düşünüleni yapmaktır” der. Tunç yıllardır düşlediği, planladığı bu zor olayın gerçekleşme öyküsünü, bu kitabında sanıyorum sanki hiçbir şey yapmamışçasına ve çok mütevazı bir biçimde bizlere sunacaktır. Sizler gibi ben de merakla bekliyorum Tanrıların Tahtına Yolculuğu...
Bütün girişimlerinde tüm tanrıların senin yanında, rotanın sürekli açık ve dağ rüzgârlarının da sana hep yardımcı olmasını dilerim.

Dr. Yücel Tanyeri,