YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

27 Kasım 2007 Salı

BİR YAYLA GEZİSİ...


Rize İli, Çamlıhemşin İlçesinden Ayder yönüne değil de Fırtına Vadisi boyunca Zilkale yönüne gidilip Çinçiva deresi geçildiğinde Şenyuva köyüne varılır. Yöresel görkemli konakların dağınık biçimde orman içerisinde ve yamaçlarda yer aldığı bu köyün, 400 yıllık meşhur kemer köprüsünün bulunduğu ve her zaman güler yüzlü, konuk ve sohbetsever kişileri bulabileceğiniz Kahveler bölgesinden sola yokuşa sarıldığında oldukça bozuk bir yola girilir. Kestane ağaçları ve devasa çamların bulunduğu bu kıvrımlı yol, sabırla izlendiğinde 16 km sonra vardığınız Sal Yaylası unutamayacağınız bir Kaçkar panoraması ile sizi başbaşa bırakacaktır. Birkaç yıl öncesine kadar 8-10 saat yokuş tırmanılarak zorlukla ulaşılabilen bu yaylaya artık, günümüzde motorlu araçlarla ve bozuk stabilize bir yoldan bir saat dolaylarında rahatlıkla varılabiliyor.

Hafta sonunda bu bölgeye kısa bir gezi düzenledik. Rafting yarışmalarının yapıldığı Fırtına Deresini arkada bırakıp o vadiyi yukarılardan kuşbakışı izleyerek yaklaşık 1800 m kadar yükseldik. Son virajları da geçtikten sonra ulaşılan ilk düzlük Sal Yaylası’dır. Burada, Palovit Vadisinin derinliklerinden kopan mavi-mor renkteki sıradağ yükseltisinin arkasında çıplak Kaçkar Dağlarının yalın görüntüsü sizi büyüler. Mis gibi çam kokuları arasında soluklanmak için “Avara Tahtası”na oturduğunuzda yeşili ve serinliği içinizde hissedersiniz. Gönlünüz coşkuyla dolar. Çevrenizde arılar vızıldamakta, minik dağ kuşları amaçsız oradan buraya koşturmaktadır. Ahşaptan yapılmış yayla evlerini şöyle bir inceleyeyim dediğinizde kadın, erkek birçok kişinin içten ve yürekten gelen “hoşgeldin” dilekleriyle karşılaşırsınız. Burası artık paranın geçmediği, sevecenliğin egemen olduğu apayrı bir bölgedir. İçiniz ısınır, bir anda kaynaşırsınız bilmediğiniz ve ilk kez tanıştığınız kişilerle...

Yaklaşık 1 km. İleride Pokut Yaylasının sıra sıra dizilmiş minik ahşap evleri uzaktan el sallamaktadırlar size. Patika bir yolu izleyerek çam ormanı içerisindeki bu Yaylaya

ulaşıldığında benzeri bir tablo karşılar sizi. Bu kez de Sal Yaylası uzaklaşmıştır sizden ve vadide yavaş yavaş başıboş biçimde hareket etmekte olan bulutları izlersiniz yukarıdan... Çevrede diz boyu yeşil otlar ve aralarında sarı, mor, pembe çiçeklerden oluşmuş bir renk cümbüşü bulursunuz. Bu kez de onlar size hoşgeldin derler sessiz ve boyunları bükük biçimde...

Bulunduğunuz yerden oldukça yukarıdaki tepenin ardında ne olduğunu merak edersiniz. Dikçe yokuşu nefes nefese çıkıp tepeye geldiğinizde bambaşka bir manzara selamlar sizi. Aşağıya baktığınızda bir bulut denizi görürsünüz. Yüksek tepeler sırtlarındaki ormanlarla inanılmaz adalar oluşturmuştur bu denizin içerisinde.

Etrafta yalın bir sessizlik vardır. Nefesinizi tutar ve saygı duyarsınız bu gösteriye...

Bir süre beklerseniz güneş de yavaş yavaş eğilir bu güzelliğin karşısında ve bulutları pembeye boyayarak kaybolur kızıl bir perdenin ardında... Gök, önce laciverde dönüşür ve ardından siyaha. Önce parlak bir, sonra bir tane daha, sonra bir tane daha yıldız belirir ta uzaklarda. Sonra biryerlerden pıtırak gibi peşpeşe binlerce yıldız fırlarlar gökyüzüne. Daha sonrasını sayamazsınız. Sessizlikte yalnızca hayranlık duyar, saygı gösterirsiniz onlara... Ve bu arada siz gökyüzüne bakarken, çevrenizde yıldız parlaklığında birşeylerin uçuştuğunu farkedersiniz. Sayıları yıldızlar kadar çok olmasa da birçok Ateşböceği’nin etrafınızda dans ettiğini farkedersiniz. Gökyüzünü bırakır bu kez onların sessiz gösterilerini izlersiniz. Bu ışık dansının görüntüsüne arada bir sağdan sola, önden arkaya sessizce kayan yıldızlar eşlik eder. Derken karanlığın yavaş yavaş aydınlanır olduğunu farkedersiniz ve 3900 metre yükseklikteki Kaçkarların ardından aniden tepsi gibi bir ay bu görkemli tabloya dahil olur... Yarı loş bir ışıkta gündüz tablosunu tekrar hatırlamaya başlarsınız. Ay eğimli bir kavisle yavaş yavaş yükselirken bazı yıldızların tabloyu terketmekte olduğunu farkedersiniz sessizce. Ama tam aksi yönde, yeni yeni yıldızlar da görkeme katılmaktadır ben de varım dercesine... Gece uzar gider... 5 yıldızlı Otel yoktur buralarda ama yatacaksınızdır milyonlarca yıldızın altında. Serindir, çiselidir buraları. O nedenle izin vermez açıkta yatmaya... Girersiniz istemeye istemeye o çadıra ve günün tüm yorgunluğunu atarsınız bu sessiz ortamda.

Sabahın ilk ışınlarıyla kalkıp çadırdan dışarı ilk adımınızı attığınızda ılgıt bir sabah rüzgarı ile çayırların üzerindeki kırağının ıslaklığı karşılar sizi. Güneş doğmamış ve Kaçkarların dik kayalıkları henüz aydınlanmamıştır. Doğa yeni yeni uyanmakta, çimenler yeni dirilmekte ve çiçekler yeni yeni açmaktadır. Vadiyi bir sis tabakası doldurmuştur ve ortalığa mutlak bir sessizlik egemendir. Sabah serininde biraz gayret edip sırtın yamaçlarına tırmanmaya çalıştığınızda, önce arıların vızıltıları sonra kendileri katılırlar yanınıza. Sırta ulaştığınızda güneş yalçın dağların ardından başını gösterirken içiniz yavaş yavaş ısınmaya başlar. Bu sırttan çevreyi tümüyle gözlemleyebilir, panoramanın bütün ihtişamını yaşayarak kendinizle ulvi bir yalnızlığı yaşarsınız. Bir süre sonra aşağı indiğinizde Hacaloğlu Konağının inanılmaz manzaralı balkonunda, daha bir gün önce tanıştığınız Akif Bey’in sunduğu sıcak sütü yudumlayarak güne başlarsınız. Ondan, Yayla yaşamının nasıl bittiğini, buraların artık turistik biryerlere dönüştüğü hikayesini dinler, yüzyıllardır bir yaşam geleneği ve kültürü olan Hemşin Yaylacılığın yavaş yavaş kaybolmakta olduğu öğrenir ve üzülürsünüz.

Bir gün önce zorlukla tırmandığınız orman yolunda bu kez kıvrıla kıvrıla aşağı inerken, 200 yılı aşkın yaştaki iri ıhlamur, kestane, kayın ve kızılağaçları şapkanızı çıkartarak saygıyla selamlar, vadiye ulaştığınızda arkadaşım Selçuk Güney’in sahibi olduğu minik ve sevimli Fırtına Pansiyonu’nun yanında coşkun ve delicesine akan Fırtına deresi kıyısındaki serinlikde çayınızı yudumlayarak dinlenirsiniz. Daha sonra yola koyulur ve doğanın milyonlarca yılda oluşturduğu güzelim Karadeniz sahillerini bir iki yılda beton duvarlar haline getirerek yok eden “bölünmüş yol projesine” ve çıkar sağlamak amacıyla bu projeye imza atan dar görüşlü siyasilere küfürler yağdırarak yolu tamamlar ve tilkinin dönüp dolaşıp geleceği Hastane binasında” yeni bir kuvvetle çalışmaya tekrar başlarsınız.

24.Temmuz.2005