YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

30 Ocak 2008 Çarşamba

UFAK... UFAK...


Ondokuzmayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin “Kıldan ince, Kılıçtan keskin” sloganıyla her yıl çıkardıkları gülmece dergisi “KILÇIK” da sayfa düzenlemeleri sırasında küçük boşluklar kalıyordu.

Bu boşlukları doldurmak için küçük mizahi yazılara gereksinim oluyordu.
1982 yılında yayınladığımız 4. sayısında sazı ele aldım.
Bu boşluklara güncel konularla ilgili taşlamalar hazırladım.

“Ufak… Ufak…” genel başlığı altında yayınladığım bu küçük hacimli yergilerimi aşağıda okuyacaksınız :

………………

ADAMA GÖRE İŞ

Hürriyet Gazetesinden öğrendiğimize göre, yeni YÖK yasası ile “işe göre adam” yetiştirilecekmiş.
Bu habere en çok yöneticilerimiz sevinmiştir sanırım.
Zira, Başhekimliğe “adam” dayandıramıyorlardı da!..

***

FAKÜLTATİF ANAEROB

Beş yeni Üniversite daha kurulacakmış.
Desenize 5000 talebeye daha sorun yaratılacak!..

***

YÖK SARAYI

Doğramacı Beytepe’de geniş bir alanda YÖK Başkanlık Sarayı yaptırıyormuş.
Kendisi daha önceleri Hacettepe’de “beyliğini” zaten ilân etmişti.
İşleri genişlettiğine bakılırsa “derebeyliğini” ilân etmesi de yakındır.

***

KES BİİİİİİİR

Yeni YÖK yasasına göre Asistanlar döner’den yararlanamayacaklarmış.
Bence bu kanun işlemez.
Zira, “biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar da…”

***

PARA, PARA, PARA

Yüksek Öğrenim paralı olacakmış.
Aman kimseler duymasın.
Duyan da milletin bedava okuduğunu sanacak da…

***

SİZİ BECERİKSİZLER SİZİ

Tıp Fakültesi öğrencileri için “Beceri Lâboratuarı” açılacakmış.
Yararlıdır.
Çünkü ders notu, dershane ve Hoca bulmak gerçekten “beceri” gerektiren bir iş olmuştu…

***

YÖNETİCİ GÖZÜYLE

Stajyerlerin yurt sorunu varmış, yemek sorunu varmış, kitap sorunu varmış.
Kuzum siz buraya okumaya mı geldiniz, yoksa sorun yaratmaya mı?..

***

BAK ŞU İŞE

Yüksek öğrenim paralı olacakmış.
Müracaat için 16 kuruşluk pul yeterliymiş.

***

AMNEZİ

Gazetelerden öğrendiğimize göre bankalardaki hesaplarını unutan kuruluşların başında Hacettepe Üniversitesi geliyormuş.
Bu Hacettepe’nin ilk unutkanlığı değil ki…
Daha önce kendi kurduğu Üniversiteleri de unutmuştu da!..

***

BİTMEYEN SENFONİ

Dünyada Hastane ile Tıp Medresesinin yan yana bulunduğu ilk eser 1206 yılında Kayseri’de yapılmış.
Bu gidişle sonuncusu da Samsun’da yapılacak galiba…

***

ANLAYANA

Yabancı Diller Yüksek Okulu bizim Üniversiteye bağlanacakmış.
Uygundur.
Zira biri birimizi anlamakta oldukça güçlük çekiyorduk da!..

***

I.Q.

Üniversiteye giriş sınavlarında bundan böyle zekâ soruları sorulmayacakmış.
Münasiptir.
Zira, yeni yasalardan sonra Üniversitelere girmek için biraz embesil olmak gerekiyor da!..

***

NURLU UFUKLAR

YÖK yasasının TV’da anlatıldığı iki gece boyunca tüm yurtta elektrik kısıntısı yapılmamıştı.
Neden acaba?
Nedeni var mı? Yasanın, rotasyon bekleyen bunca kişiye “nurlu ufuklar” vaat ettiğini anlatmak için olsa gerek.

***

KRONİK KONSTİPASYON

Gazetelerden öğrendiğimize göre 19 Mayıs Üniversitesinde ilk kalp ameliyatı gerçekleştirilmiş.
Ne denir… Hayırlı olsun.
Darısı, apandisit ameliyatlarının başına…

***

DUR YOLCU

YÖK ilk toplantısını Sheraton Otelinde yapmış.
Bakalım son toplantısı nerede olacak?
Malûm, otel yolcuları hep gelip geçici olurlar da!..

***

CANKURTARAN

YÖK için 7 otomobil ve bir ambulans alınacakmış.
Her şeyi anladık da ambulansa neden gerek gördüler acaba?
Her halde prognozlarını onlar da iyi görmedikleri için olsa gerek…

***

KADEMELER

Doktora’ya girilir.
İhtisas alınır.
Doçentlik verilir.
Profesör olunur.
YÖK Başkanlığına atanılır.

***

AŞIRI DOZ

Reçetelere aşırı ilâç yazılması nedeniyle bunlar kullanılmıyor ve ilâç israfı oluyormuş.
Allahtan aşırı yazılan bu ilâçlar kullanılmıyor.
Hani bir de kullanılsa, ilâcın yanında adam israfı da olacak…

***

ANLAMAYANA DAVUL-ZURNA

Çukurova Üniversitesi kadrosuna bir davulcu ile bir zurnacı da konulmuş.
İşte böyledir Sayın Doğramacı.
Bu Üniversiteleri hiç kendi hallerine bırakmaya gelmez.
Sonunda ya davulcuya varırlar, ya da zurnacıya…

***

ZANAAT

Hacettepe Üniversitesinde “Güzel Sanatlar Fakültesi” kurulacakmış.
Muayenehane açan eski Hocalarımız yaptıkları işin güzel bir sanat olduğunu sonunda anladılar herhalde…

***

İNSOMNİA

Gece Nöbeti tutan Asistanlar sivri sineklerden çok şikâyetçilermiş.
Yöneticilerimizi kutlamak gerek.
Asistanları nöbette uyanık tutmak için daha iyi bir yöntem düşünülemezdi de…

29 Ocak 2008 Salı

KILÇIKLI YILLARIM...


1982 yılında Tıp Fakültesi Dekanımız Gürler İliçin idi.
Gürler Ağabeyin sanatsever bir kişiliği vardı.
İyi keman çalardı. Felsefe ve Edebiyat’la yakından ilgilenirdi.
19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin 3 yıldan beri çıkardıkları gülmece dergisi “Kılçık”ın yönetmenliğini benim üstlenmemi istiyordu.
Benim, Hacettepe’de Mantar Dergisinden deneyimlerim vardı.
Bu işi kolaylıkla yapabileceğimi düşünüyordum.
Tereddütsüz kabul ettim.

1982-1986 yılları arasında bu dergiyi tıp öğrencilerimizle birlikte güzel biçimde yayınladıktan sonrada bu işi gençlere bıraktım.

1982 yılında yayınladığımız 4. sayının girişine Salah Birsel’in “Kikirikname” şiirini koymuştum :

Sizinkisi de gülmek mi a teresler
Gülünce şöyle bir sunturlu gülmeli
Bir, iki, üç dişleri göstermeli
Sırıtmalı değil, zangır zangır gülmeli

Yakaları kolalatmalı bir, iki, üç
Bir, iki, üç başları doğrultmalı
Boşuna değil bu öğütler inanın
Gülünce, sabah-akşam gülmeli

Ceketleri kavuşturmalı bir, iki, üç
Köşelerde değil, ortalarda gülmeli
Düğmeleri parlatmalı zamanında
Gülünce şapkalarla gülmeli

Bir, iki, üç sayıyla bükülmeli
Sırayla değil, hep birden gülmeli
İşin bütün inceliği burada a teresler
Gülünce dişleri göstermeli…

Yine ayni sayıda bir ilk olarak Basınımızın değerli yazarlarının “tıp” ile ilgili yazılarına yer vermeyi düşündüm. Bunun için çeşitli yazar ve çizerlerden dergimize katkıda bulunmalarını rica ettim. Çetin Altan, Mete Akyol, Semih Balcıoğlu, Orhan Boran, İsmet Çelik, Yavuz Donat, Oktay Ekşi, Altan Erbulak, Teoman Erel, Aziz Nesin, Hasan Pulur, Rauf Tamer ve Atıf Taşpınar ile doğrudan ilişki kurdum. Bunlar, konuk yazar ve çizerler olarak dergimize çok ilginç katkılarda bulundular. Bu arada bir kısım öğrenci sağcı veya solcu yazarlara itirazda bulunarak “eğer onların yazısı yayınlanırsa dergiyi almayacaklarını” dile getirdiler. Konuk yazarların yazılarının politik yazılar olmayıp, tıp ile ilişkili hoş yazılar olduğunu anlatıp, onları ikna edene kadar epey çaba harcadığımı şimdi hoş bir anı olarak saklıyorum.

O dönemde amatör birer karikatürist olarak dergimizde ilk kez çizgileri yayınlanan Ali Coşkun, Ferit Kuz, Halis Dokgöz ve Muammer Kotbaş isimli öğrencilerimiz daha sonraları bu sanatlarını çok ilerleterek bu alanda kendilerini çok geliştirdiler.

Sözün kısası, profesyonel yazar-çizerlerle birlikte amatör tıp öğrencilerinin karışımı ile hayli geniş kapsamlı, kaliteli bir dergi çıkarttık.

Son sayfamıza da meşhur gasteci Muhlis uslubunda benim tarafımdan kaleme alınmış, “Teşekküre Kontra Teksip teşekkür yazısı ile son verdik:

“Bislerin çalışmasıylan tiraş’ı ilk beş gaste içine giren KIÇLIK gastesine 8 sütun teşkür reklamı vererek bislere kılçık atan ve ilgilendikleri islenimini yaratmak isteyen arkadaşlarımısa teksiptir.

Ulam Kılçıklar bis bu dergimisi zatem sisler içim çıkatmıştık satem. Hem soonacıma sis, kasteden ve dergiden ne anlarsıns ulam. Anlassaydınıs zatem şimcik Basım Yayım Yüssek okulunda olurdunus siz satem. Bi de neye bosulduk biliyonus mu Tabiatıylam bilmessinis. Çünküm Samsun gibim mahrumiyeten usak bi kentde oturmuş dergimisin kalın oluşunnan alay ediyonus. Ulam söyleyin yarın sorunlu himmet yasasınnan erosyona gittiğinizde ne olucaanıs? (soru işareti konacak mürettip) Akta Pathologica Siirt’ica mı yoksam Medikal Kliniks of the Doğu Anatolica mı ? ha.. sorarıs sise? Oralarda gaste bilem gelmiyormuş bilermiydinis açapa… O saman bisim deerimisi daha iyi anlıcaanıs ama osun… Bisler her saman, her yerde taktire ve teprike açık kişileris!


NOT: Çok sinirliyis onun için bu yasının retaksiyonunu değerli gasteci Muhlis Beyefenti yapmıştır”.


27 Ocak 2008 Pazar

SİNOP ALUMNİSİ...


Alumni” kelimesi aslında yabancı bir sözcük.
Ayni eğitim kurumundan yetişenler grubu anlamını taşıyor.
Hacettepe KBB’da Asistanlık yaparak oradan Uzmanlıklarını alan bizler de her sene ayrı bir şehirde bir araya gelerek kısmen bilimsel, büyük kısmı ise sosyal içerikli toplantılar yapıyoruz. Bunu, ilk kez Hocamız Nazmi Hoşal’ın adlandırdığı biçimde Hacettepe Alumni Toplantıları” diyoruz.

2002 yılında bu toplantının Samsun’da yapılması önerildi. Arkadaşlarımızın çoğu Samsun’u görmüşlerdi. Ayrıca böyle bir toplantı için Samsun çok da ilgi çekici bir yer değildi. Bu toplantıyı –annemin doğum yeri olduğu için- yakından bildiğim Sinop’ta yapmayı düşündüm. Katılımcıların büyük çoğunluğu Sinop’u ilk kez göreceklerdi. Ama orada da büyük bir grubun konuk edilmesi çok zordu.

Ön görüşmelere başladım. Sinop’un 6-7 km. uzağında çok güzel bir yöre olan Akliman’da bir “Öğrenci Yurdu” vardı. Burası belki tek yıldızlı bir otel kalitesindeydi ama 150 konuk ancak bu yurtta barındırılabilirdi. Yetkililerle görüştüm, toplantı sırasında burası konaklamamız için tümüyle bize tahsis edilecekti. Ayrıca burası bilimsel toplantıları yapacağımız Su Ürünleri Fakültesi’ne de yürüyüşle 3-5 dakikalık bir mesafedeydi. Salonu da ayarladım. Tüm Alumni grubu arkadaşlarımızın iletişim bilgilerini edinerek onlarla bire bir ilişkiler kurdum. Hepsinin T-shirt beden büyüklüklerini öğrenerek onlara ayni örnek mavi renkte T-shirt’ler yaptırdım. Böylece herkes ayni giysiyi giyecek ve bir takım görüntüsü oluşturacaktık. Ayrıca toplantı Sinop’ta yapılacağı için amblem olarak “snoopy”yi seçtim ve Başaynalı bir Snoopy ve Hacettepe amblemini birlikte kullanarak bir “logo” oluşturdum. Bu logo’yu tüm T-shirt’lerin göğüslerine işlettim.Toplam 153 kişiden oluşan katılımcılar ayni giysilerle ayni otelde konaklayacak ve burada bizden başka kimsecikler de olmayacaktı.

Açılışı ve açılış kokteylini –Hacettepe KBB’da hapishane hayatı yaşadığımız için- tarihi Sinop Hapishanesi'nde yapmaya karar verdim. Ama bir sorun vardı. Hapishanede elektrik yoktu. Buraya 300 m. uzaklıktan kablo ile elektrik getirttim. Ayrıca, konuklarla birlikte 200’e yakın kişiye kokteyl yapacak olanaklar bu 10 bin kişilik kentte yoktu. Cam bardaklar da Samsun’dan ödünç getirtildi.

Açılış Kokteylimiz 2 Eylül 2002 tarihinde saat 17.30 da Hapishanenin bir avlusunda başladı. Hapishanenin 25 yıllık deneyimli gardiyanı “Pala Bey” bir hapishaneyi ilk kez gören konuklara ilginç bilgiler vererek gezdiriyordu. Saat 19.30 da Hapishanenin bir diğer avlusunda Açılış Törenimiz yapıldı. Bir gün öncesine kadar elektrik olmayan bu yerde, açık havada eski günleri andığımız renkli konuşmalar, sunumlar yapıldı.

3 gün süreyle her sabah Bilimsel Toplantılarımızı yapıyor ve öğlenden sonraları da Sinop’un turistik yerlerini geziyorduk. Sabah Toplantılarımızda Dr. Kerim Ceryan “Mesleğimin Sonbaharı”, Dr. Kadir Doğruer “Gülmek Nedir”, Dr. Sabit Günel “Acı, Tatlı Hatıralar”, Dr. Uğur Bilgen “Karikatürlerle Gözlemler”, Dr. Cem Keçik “Anılar”, Dr. Şefik Hoşal “Larenks Kanserinin Yüzyılın Tarihine Etkisi konusunda çok renkli konuşmalar yaptılar. Öğleden sonraları ise minibüslerle “Ada turu” ve “İnceburun” gezileri yapıldı. Türkiyenin en kuzey ucuna yapılan bu geziden sonra her katılımcıya özel belgeleri verildi. Bir gün öğlenden sonra Limandan bir tekne ile hareket ederek “Hamsilos” ve “Akliman”a gidildi, öğlen yemeği teknede yenildi ve inanılmaz güzellikteki bu koylarda denize girildi. Gece ayni teknede Türk Müziği eşliğinde yemek yenildi. Ertesi gün öğlen yemeği Akliman’da orman içerisinde, Sinop’a has “Kulak Hamuru” (bir çeşit cevizli mantı) yenilip, piknik yapıldı . Böylece zamanın nasıl geçtiği anlaşılmadı.

Üç günün sonunda “Kulak” Hamuru yenilmiş, İnce “Burun”a gidilmiş ve Hamsilos “Boğaz”ından geçilerek gerçek bir Kulak-Burun-Boğaz toplantısı tamamlanmıştı.

Tüm katılımcılar bu Toplantıdan çok keyif aldıklarını söylediler.
Ama benim aldığım keyif onlardan fazlaydı…

Sinop Alumnisindeki neşe'yi görmek için lütfen videoyu tıklayınız :

video

Sinop Alumnisi fotoğrafları için lutfen tıklayın :
http://picasaweb.google.com/tanyeri/Sinopalumnisi02

25 Ocak 2008 Cuma

HOCAMIN SON DERSİ...


1957-60 yılları arasında Samsun Namık Kemal Ortaokulunda okudum.
Ortaokul’da Beden Eğitimi Hocamız İbrahim İşler idi.
Kendisini, okulun bahçesinde daha ilk derse girdiğimizde sevmiştik.
Tüm öğrencileri ile iyi ilişki kurabilen, disiplinli bir Hoca idi.
Kelimeleri özenle seçiyor, cümleleri düzgün kuruyordu.
Çok güzel ve anlamlı konuşmalar yapıyordu.
Bu konuda bir belâgat ustasıydı.

İbrahim Hoca, Gazi Eğitim Enstitüsü Spor Bölümü mezunu idi.
Vücudu düzgün, hareketleri düzenli, yürüyüşü alımlıydı.
Sporun her dalını en iyi biçimde yapabiliyordu.
İlerleyen zaman içerisinde tüm öğrenciler gibi ben de çok sevmiştim kendisini.
Öğrencilerle arkadaş gibiydi.

19 Mayıs gösterilerinde talebelerinin başında, bembeyaz giysileriyle göğsü ileride tam bir asker gibi yürür, sonrasında da günün anlam ve önemini anlatan etkileyici konuşmalar yapardı. Hepimiz hayrandık ona.
Hepimizin örnek aldığı bir kimliği ve kişiliği vardı.

Yıllar sonra Hekim olarak Samsun’a döndüğümde Fotoğraf Sanatçısı Metin İşler ile tanıştım. Ona hemen İbrahim İşler Hocamızla bir akrabalığı olup olmadığını sordum. “Ağabeyimdir” dedi. İbrahim Hocamızın 1970’lerin sonlarında emekli olduğunu ve İstanbul’da ikamet etmekte olduğunu Metin Bey’den öğrendim. “Aman” dedim “Samsun’a geldiğinde muhakkak görüşmek isterim…”

Aradan uzun bir süre geçti. Bir gün Muayenehaneme Metin Bey ile İbrahim Hocam birlikte habersizce çıka geldiler. Çok sevindim. Elini öptüm. Eski günleri, Hocalarımızı andık. Lâf lâfı açtı. Sonra sağlık durumunu sordum. Kalp sorunları nedeniyle iki kez by-pass ameliyatı geçirmişti. Kalp krizlerinin genellikle sigara içenlerde olduğunu bildiğim için bu hastalığı Hocama yakıştıramamıştım. “Ama Hocam dedim “Siz bildiğim kadarıyla hiç sigara içmezdiniz”. “Niçin oldu bu iş” diye sorduğumda Hocamdan hiç beklemediğim bir yanıt geldi.

Yücel, ben gençliğimden beri hep sigara içerdim” dedi.

Çok şaşırmıştım.
Üç yıl Öğretmenimiz olmuştu ama onun sigara içtiğini bir kez bile görmemiştim.
Bunu şimdi yeni öğreniyordum.
Belki de ben o’nu örnek aldığım için hayatım boyunca hiç sigara içmemiştim.
Böyle bir durumu hiç beklemiyordum.
Hocam ilâve etti:

Yücel, biz kötü örnek olmamak için sizlere görünmeden, gizli içerdik...”

Zaman durmuştu.
Hocalığın ne demek olduğunu bir kez daha anlamıştım.
Söyleyecek lâf yoktu.


İbrahim İşler, Cumhuriyetin yetiştirdiği gerçek bir öğretmendi.
Yetiştirdiği öğrencisine son bir ders daha vermişti.
Bu güzel, sportmen Hocamızı 2003 yılında yine bir kalp krizi sonrasında yitirdik.
Tüm aydın, çağdaş Cumhuriyet Öğretmenleri gibi nur içinde yatsın.


24 Ocak 2008 Perşembe

NAZMİ HOCA ve SİYASİLER...


Prof. Dr. Nazmi Hoşal, içlerinde benim de bulunduğum birçok Öğrenci ve KBB Uzmanı yetiştirdikten sonra kurucusu olduğu Hacettepe KBB Anabilim Dalı’ndan 1997 yılında emekli oldu.
Onun emeklilik töreninde Hocam için ilginç bir sunum yapmalıydım.
1990 lı yıllarda Show TV’da “Televole” başlıklı bir spor-magazin programı vardı.
Bu programın içerisinde "Siyasiler" başlıklı özel bir bölüm yer alıyordu. Espirili bir sualin sonuna, siyasi liderlerin konuşmalarından seçilen minik bölümler ekleniliyor ve sonunda neşeyle izlenilen bir bölüm oluşuyordu.
Hocama emeklilik töreninde böyle neşeli bir video sunumu yapmayı düşündüm.
Show TV yöneticileri ve “Televole” program yapımcıları ile temasa geçtim.
TV kanallarından belge almak çok zor iştir.
Buna rağmen Show TV'nin olumlu yaklaşımlarıyla bu işi başardım. İsteğim üzerine siyasi Liderlerin konuşmalarını 3 VHS kaset dolusu olarak gönderdiler. Sonra bunları tek tek çözümledim. Espiri eklenebilecekleri ve soruları belirledim. Montajı Show TV de yapabileceğimizi sanıyordum. Ancak bu işin çok zaman alacağını, kendilerinin vakitleri olmadığını belirttiler. Ben de Samsundaki bir yerel TV Kanalı olan “Klas TV“ ile temas kurdum. Onların stüdyolarında geceler boyu çalışarak kurguyu yaptım. Soruların seslendirilmesini Show TV’da orijinal seslendirmeyi yapan Orhan Şengürbüz’e rica ettim. Beni kırmayıp, sorularımı bir kasete okunmuş olarak gönderdiler. Sorular ve Liderlerin yanıtlarını yan yana getirerek bu sunumu oluşturdum. Bunu Hocamın emeklilik töreninde onun hoşgörüsüne sığınarak, katılımcılar huzurunda gösterimi yaptım. Kasetin VHS formatında bir örneğini gösterim sonrasında Hocama sundum.
Bir kısım Medya”nın desteği ile hazırladığım bu amatör çalışmayı izlemek için lütfen tıklayınız. Keyifli seyirler…
video

Lütfen sesi sonuna kadar açınız...





22 Ocak 2008 Salı

İKİ RESİM ARASINDAKİ 7 FARK...


Babam bir PTT çalışanıydı.
Memurluk yıllarını hep Güneydoğu Anadolu’da geçirmişti.
Buranın yoksul kasabalarında hizmet vermişti.
Bu nedenle doğru düzgün bir aile resmimiz hiç olmamıştı.
O dönemlerde fotoğraf çektirmek pek de kolay bir iş değildi.
Hele de böylesine gözden ırak ve ufak kasabalarda...

1949 yılında babam Elazığ’ın Maden ilçesinde görevliydi.
Maden, bakır madeni üretimi yapılan küçük bir işçi kasabasıydı.
Ulaşım yalnızca tren yoluyla yapılırdı.
İlk aile resmimiz orada çekilmişti.
Bu, beş kişilik ailemizin ilkfotoğrafı” idi. Çok sevinmiştik.
Nihayet, yıllar boyu saklayacağımız bir aile fotoğrafımız olmuştu.
Ben henüz 3 yaşında iken kerpiç evimizin damında çekilen bu siyah-beyaz resimde Gülümser ablam 13, Esra ablam ise 6 yaşlarında olmalıydılar.
Sonraki yıllarda tek tek annemle, babamla ya da kardeşlerimle çektirdiğimiz resimler olmuştu.
Ama başkaca bir “aile fotoğrafı”mız hiç olmamıştı.
Ta ki 1964 yılına, yani onbeş yıl sonrasına kadar…

1964 yılında evimiz Maden’de değil, Başkentimiz Ankara’daydı.
O yıl ablam Esra, Mersin’den Yıldırım Fındık ile evlenmişti.
Aileye yeni bir katılım olmuştu.
1964 yılı Haziran ayında yeni bir aile fotoğrafımız olsun denildi.
Artık kerpiç evin damında fotoğraf çektirmek olmazdı.
Kravatlar seçildi, güzel elbiseler kuşanıldı. Saçlar özenle tarandı.
Bahçelievler’de bir Fotoğraf Stüdyosuna gidildi.
Spot ışıklar altında, körüklü bir makineyle 6X6 fotoğraf çektirildi.
O dönemde Gülümser ablam Türk Hava Kurumunda çalışıyordu.
Esra ablam Ticaret Yüksek Öğretmen Okulunu bitirmiş, Mersin’de öğretmendi.
Ben Lise son sınıf öğrencisi idim.
Anne ve babam 60’lı yaşlarını geride bırakmışlardı.
Babam çoktan emekli olmuştu.
Yıldırım ağabey’in de katılımıyla aile fertlerinin sayısı altıyı bulmuştu.
Dikkatle objektif’e bakıldı, nefesler tutuldu.
Birkaç gün sonra ikinci aile fotoğrafımız elimizdeydi.
15 yıl önce çekilen ilk resimle bu ikinci resim arasında en azından 7 fark vardı.

Bu, ailemizin hep birlikte çekilmiş son resmiydi.
Sonraki yıllarda bu 6 kişi bir daha hiçbir zaman bir araya gelemeyeceklerdi.
Bir yıl geçmeden Gülümser ablamı yitirdik.
Annemi, babamı ve Yıldırım ağabeyi kaybetmemiz daha sonraki yıllara rastlar.
Bizlerin yaşlanması, çoluk-çocuğa, torun-torbaya kavuşmamız sonraki yıllardadır.
Sözün kısası 1949 yılında Maden’de çekilen ilk aile fotoğrafımızdan bu yana köprünün altından çok sular aktı.

İlk çekilen fotoğraftan beri değişiklikler şimdi belki de 177 yi aşmıştır.

21 Ocak 2008 Pazartesi

İSTİKBÂL GÖKLERDEDİR...


Yıl 1976 olsa gerek.
Yer Ankara-Eskişehir yolu 33.cü kilometresi.
Serin bir ilkbahar sabahı.
Etraf yeni yeni yeşeriyor.
Selin Sayek, Tunç Fındık ve Tuğba Tanyeri.
Koşmak, oynamak, eğlenmek için kırlara gelmişler.
Bomboş arazide uçurtma uçuruyorlar.
Tüm gözler mavi göklerde.
Uçurtma, belli ki fotoğraf karesinde kendisine yer bulamamış. Oldukça yükseklerde.
Fotoğraftan anlaşıldığı kadarıyla yukarılarda özgürce kuyruk sallamakta.
Yaşamlarının baharında olan gençlerin keyiflerine diyecek yok. Umutla, heyecanla ileriye bakıyorlar.

Aradan 30 yıl geçti.

Selin
Amerika’da Ekonomi tahsili yaptı.
Dünya Bankasında çalıştı.
Halen Bilkent Üniversitesinde Öğretim Üyesi...
Tuğba Amerika’da Arkeoloji Doktorasını tamamladı.
O da ODTÜ’de Öğretim Üyesi…
Tunç da Bilkent Üniversitesini bitirdi.
İki kez Everest’e tırmandı.
Üçünün de gözleri halâ yukarılarda…

20 Ocak 2008 Pazar

PARİS'TE BİR YILBAŞI...



Aras Şenvar ile 1 Ekim 1969 tarihinde Stajyer olarak gittiğimiz Bristol’de üç ay kaldık. Çalışma süremiz 31 Aralık 1969 günü sona erdi. Dönüş programımız önceden belirlenmişti. 31 Aralık günü Bristol’den trenle ayrılacak, Londra’da tren değiştirip Dover Limanına kadar trenle gidip, oradan gemi ile Manş denizini geçip Calais Limanına ulaşacak ve yine tren ile ver elini Paris yapacaktık.

Sözün kısası 31 Aralık 1969 akşamı Paris’te olacak, 1970 yılı’na orada girecek ertesi sabah da uçak ile Ankara’ya dönecek ve hayatımızda ilk kez “Paris’te bir Yılbaşı” geçirecektik. Eh artık bunu da 40 yıl kadar herkese anlatırdık…

Sabah erken saatlerde Bristol’den ayrıldık. Paris’e, Gare du Nord’a ulaştığımızda akşamüzeri idi. Puslu hava yavaş yavaş kararıyordu. İyiden iyiye bir soğuk vardı. Hemen bavullarımızı emanete bırakıp, Paris maceramıza başladık. Geceyi Pigale’de geçirecektik. O zamanlar gençlik var, ne de olsa 68 kuşağıyız. Ama gel gör ki bizde dövizler suyunu çekmiş, zaten zorla bulduğumuz 200 doları üç ayda yemiş, içmiş sonunda mangırsız, Franksız Pigale’in ortasında kala kalmıştık.

Elimiz cebimizde Pigale’de turlarken bir “Striptease” yazısı gördük. Yarı üryan kızların fotoğrafları da pek güzel. Kıçımız biraz sıcak görür diye ilgilendik. Başkaca bir düşüncemiz yok hani... Serde de gençlik var. Giriş yalnızca 2.5 Fransız Frankı olarak görünüyor. Ceplerimizi yokladık. Eh! Fakir ülkemin talebesinde olacaktı o kadar döviz. Bozuklukları toplayıp, 5 Frank’ı denkleştirdik. Büyük bir beklenti ile Striptease gösterilerini izleme hayallerimizle biletimizi alıp daldık içeri… Etraf oldukça loş ve hatta karanlık. Çevrede kırmızı renk hâkim. Duvarlar kırmızı kadife kaplı, yerler halı döşeli. İçeride kalabalık yok, hatta kimsecikler yok. Fazla büyük olmayan sahnede de bir aktivite yok. Derken Aras’ın yanına bir tane, benim yanıma bir tane olmak üzere iki adet Paris dilberi park etmez mi. Eder tabii… Dilberlerin yaşları da boyları posları da bizlerden büyük, iri kıyım memeli, bir dudakları yerde bir dudakları gökte sırıtarak yanımıza oturmazlar mı?.. Otururlar tabii… Ellerinden birini sırtımıza, diğerini de bacağımıza atıp, daha destur demeden neşeli bir biçimde Şampanya mı yoksa Konyak mı içeceğimizi sormazlar mı? Sorarlar tabii…

Aras’la bakıştık. Fransızlarla daha ilk millî temasımız. Biz bu dilberleri ağırlarız ama fakirliğin gözü kör olsun. Neyse, “başka bir zamana” diyip, Aras’la tekrar biri birimize bakıştık. Gözlerimizle anlaşıp, garsondan “bizi kurtar” pozisyonuna girdik. Biz 2.5 Frank verip, bütün gece programı seyredeceğimizi sanıyoruz. En fazlasından bir tane bira neyim içebiliriz. Şimdi nereden çıktı bu kızlar, şampanyalar, konyaklar diye düşünürken, siyah takım elbise giymiş Garson, hal-i pür melâlimize acıdı. Helâl süt içmiş, hâl’den anlar bir adammış. Bizim AB’ye giremeyeceğimize -Fransuva Mitterand’dan çok çok önce- karar verip, kızlarını geri çekti. Kıçımıza tekme atmadan, biraz önce girdiğimiz kapıdan bizleri uğurlarken giriş paralarımızı da geri vermeyi unutmadı. İlk girişimimiz fiyasko ile sonuçlanınca, başka herhangi bir girişimde bulunmamaya karar verdik. Dışarıda iyiden iyiye bir ayaz var. Dayak yemediğimize şükredip, eller cepte sabaha kadar dolaşma kararı aldık. Gidebileceğimiz Otel, Motel yok. Talebe Yurdu filân da hak getire…

Günlük bir Metro bileti aldık. Bundan sonra sabaha kadar Metroda başka ödeme yapmadan durak durak dolaşabiliriz. Metro haritalarından, daha önce isimlerini duyduğumuz, görmeyi arzu ettiğimiz yerleri seçip, oraları göreceğiz. Plânımızı yapıp gideceğimiz istasyonu seçiyoruz. Neyse ki vagonlar nispeten sıcak. İstasyonlarda iniyor, birazcık dolaşıyor fakat kıçımıza soğuğu yiyince bir başka Metro istasyonundan diğerine binip farklı bir yere gidiyoruz. Bir süre Champs Elysees’den Arc de Triomphe’a kadar yürüdük. Ne kadar ışıklı, geniş bir cadde olduğuna, ne kadar yoğun bir trafik olduğuna şaşarak… Neyse, o yılbaşı akşamı tüm Paris’i dolaşarak geçirdik. Gece 24.00 e yakın saatlerde Sacre Coeur istasyonunda Metro’dan indik. Bembeyaz kiliseyi bir güzel aydınlatmışlar. Hayran hayran seyrederken kilisenin çanları tam 24.00 te çalmaya başladı. Tam o anda lâpa lâpa bir kar yağışı başlamaz mı? Öyle şirin bir gece ki, o kadar olur… Tam hayâllerimizdeki gibi. Bu sırada tüm kafelerden, barlardan tonlarla kızlı, oğlanlı bizim yaşlarımızda gençler çıkıp, şarkı söyleyerek, dans ederek sokakta kimi görseler öpmeye başlamazlar mı? Başlarlar tabii… 8 saattir kıçımız donmuş, dudağımız uçuklamış. Bu kadar da bonus’umuz olsun ! Bizim cepte para yok ama gençlik gani… Hani, Aras da Jean Paul Belmondo gibi yakışıklı bir oğlan. Ben de onun yanında nasibimi alıyorum köşesinden, bucağından. Böylece, kötü başlayan gece neşe içerisinde ve Fransız kızları ile el ele, dil dile, gönül gönüle sona erdi.

Sabaha yakın saatlerde tekrar Metro’ya binip uzun bir yolculukla Orly Havalimanına gidip THY’nın saat 08.00 de kalkacak olan DC-9 uçağına atladığımız gibi Ankara’ya ulaştık.

Tabii üç saat boyunca yolda deliksiz uyuyarak…

Umarım sizler daha iyi şartlarda girersiniz Yeni Yıllardan birine Paris’te.

17 Ocak 2008 Perşembe

MEHMET ENİŞTE'YE BORCUM...


Ortaokulu 1957-60 yılları arasında Samsun’da Namık Kemal Ortaokulunda okudum. Okulumuzun Müdürü, Demokrat Parti mebusu ve Nafıa Vekili Tevfik İleri’nin kardeşi Sebati İleri idi. Çok sert ve otoriter bir Müdürdü. Fizik ve Kimya Hocamız ise Mehmet Aydın olup teyzemin kızı ile evliydi ve benim “Mehmet Eniştem”di.
İlkokulu bitirip, 1957 yılında Ortaokula kaydım yapılacağında babam, “artık büyüdün, git kaydını kendin yaptır” dedi. 10-11 yaşlarındaydım. Gerçekten de büyümüş, Ortaokullu olmuştum. Artık kendi işlerimi kendim yapmalıydım. Kayıt için okula gittiğimde Mehmet Enişte ile karşılaştım. O benim elimden tutuğu gibi kayıt masasına götürdü. Karmaşık bir sürü kayıt işlemleri ile beni uğraştırmadı. Son olarak da 2.5 Liralık bir kayıt parası yatırılması gerekiyordu. Bu parayı çıkartmak için elimi cebime sokmaya yeltendiğimde de beni durdurdu. Kendi cebinden çıkarttığı mor 2.5 kağıt Lira’yı görevliye verdikten sonra bana dönerek “borcun olsun, büyüyünce ödersin” dedi.
Eniştem Fizik ve Kimya derslerimize giriyor, tane tane ve net konuşmasıyla çok güzel dersler anlatıyordu. Okulda her hareketimin onun tarafından gözlendiğini biliyordum. Bu nedenle Ortaokul öğrenimim hayli başarılı idi. Ama enişteme olan 2.5 Liralık bir borcum vardı. Bunu ne zaman ve nasıl ödemeliydim, bir türlü karar veremiyordum.
İlerleyen yıllarda da bu borcumu bir türlü ödeyemedim. Aradan geçen çok uzun zaman içerisinde kendisine bu konuyu ne zaman hatırlatsam “şimdi zamanı değil ” der ve hemen kapatırdı. Eğitimim bitip Doktor olduğumda da birkaç kez hatırlatıp, gülüştük ama borç hanem hep açık kaldı.
Mehmet Enişte şu anda emekli ve 80 li yaşlarında. Yaz aylarında Sinop’a geldiğinde sık sık ziyaret ediyorum onu.
Namık Kemal Ortaokuluna kaydımı yaptırmamın üzerinden tam 50 yıl geçmişti. 2007 yılının Ramazan Bayramında Kaçkar dağlarına gidecektim. Oralardan cep telefonu ile Mehmet eniştemi arayıp, Bayramını kutlamak mümkün olamayacaktı. Bayramdan bir gün önce, yola çıkmadan İstanbul’da oturan eniştemi arayıp halini, hatırını sorayım istedim. Ev telefonu hep meşgul çalıyordu. Eniştem, telefonla fazla konuşan bir kimse değildi. Yaşı da 80’i geçmişti, eşini yeni kaybetmişti. Evde yalnız yaşıyordu. Sağlık durumdan şüphe edip, oğlu Vahit’i aradım. Vahit, yaşça benden biraz daha küçük olup bir Mühendis idi. Durumu anlatıp, “eniştemin sağlığından şüphe ettiğimi” söyledim. Vahit telefonda beni rahatlattı. “Yücel ağabey, babam bir süredir benimle birlikte kalıyor. Sağlığı da çok iyi. Bak şimdi sana vereyim de kendisi ile konuş” dedi.
Aradan biraz zaman geçti ancak eniştem telefona gelmedi. Vahit “Yücel ağabey, kendisi uyuyordu. Uyandırmak istedim ama pek uyanamadı. Yücel seni arıyor dediğimde de, Yücel kim, necidir diye sualler sordu” dedi. Ben kuşkulandım. “Vahit, eniştem beni iyi tanır. Böyle bir uyuklama hali ve algılama bozukluğu varsa, sen onu hemen bir Acil Servise götür, beyin tümörü veya beyin kanaması olabilir. Bir baksınlar. Bana da haber ver” dedim. 3-4 saat sonra Vahit telefonla aradı. “Yücel Ağabey, Gümüşsuyu Askeri Hastanesine götürdük. Tomografisi çekildi. Beyin kanaması olduğu saptandı. Şimdi ameliyata alıyorlar…” dedi. Durum gerçekten ciddî idi. Ameliyat birkaç saat daha gecikse Eniştemin yaşamı büyük ölçüde tehlikeye girecekti.
Eniştem o akşam ameliyat oldu. Kanaması boşaltıldı. Her şey iyi gitti ve Bayramın sonunda da eski sağlığı ile evine döndü.
Bir Bayram öncesi telefonu ile “tesadüfen” ön tanı koyup, eniştemin tedavisini yaptırmış, eski sıhhatine kavuşturmuştum onu.

Ancak 2.5 Liralık borcumu hala ödeyebilmiş değilim enişteme…

Mehmet Aydın 1950'li yıllar

15 Ocak 2008 Salı

İKİ KISA, BİR UZUN...



Dr. Mikail Yüksel Hacettepe mezunu idi.
Hacettepe Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümünden Uzmanlığını almış ve sonrasında Tıp Fakültemize gelmiş, Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümümüze yeni bir ivme kazandırmıştı.

Ateş gibi bir gençti, yerinde duramazdı.
Hızlı düşünür, hızlı konuşur, hızlı hareket ederdi.
Sanki bir acelesi vardı…
El-kol hareketleriyle konuşur, herkese lâf yetiştirir, herkes tarafından sevilirdi.
Dış görünüşü hiç önemsemezdi.
İçi gibi dışı da tertemiz birisi idi.
Neşeliydi, dost canlısıydı. Hepsinden önemlisi iyi bir arkadaş, iyi bir hekimdi.
Sözün kısası, ismiyle mütenasip “melek” gibi bir insandı.

Mikail’in önemli özelliklerinden birisi çok iddiacı oluşuydu.
Hemen hemen her konuda, herkesle iddiaya girerdi.
Özellikle de maçların sonucuna…
“Galibiyet, beraberlik senin olsun, şu takımın mağlubiyeti bana” kabilinden iddialar.
Girilen iddiaların sonunda da önemli bir şey kazanılmaz veya kaybedilmezdi.
Lâf olsun, torba dolsun sonuçlu iddialardı.
İddia’nın sonuçlanmasıyla ateşli tartışmalar başlardı.
Bu tartışmalar en az bir hafta sürerdi.
Çoğu kez de kazanan Mikail olurdu.
Sonucun dedikodusunu tüm Hastaneye yayar ve bundan büyük keyif alırdı.

Ben kendisi ile hiç iddiaya girmemiştim.
Günlerden bir gün Ameliyathanede yine ateşli bir tartışma vardı.
Hafta sonunda Trabzonspor ile Fenerbahçe oynayacaklardı.
Mikail, kimiyle beraberliğine, kimiyle Trabzon’un mağlubiyetine iddialara giriyordu.
Etraf epey gürültülü, ateşli idi.
Önce sessizliği sağladım.
Mikail bir dakika” dedim.
Dikkat kesildi dinledi.
Onunla hiç iddiaya girmediğimi o da biliyordu.
Bak” dedim.
Trabzon’un galibiyeti senin, beraberlik de senin”.
Duraksadı, “Peki Ağabey ? dedi meraklanarak.
Fenerbahçe’nin galibiyeti de senin” dedim.
Şaşırdı. Üç olasılığı da ona vermiştim.
Eeee, ne olacak peki Ağabey ? dedi.
Maç yarıda kalacak… dedim.

Gerçekten de o dönemde iki takım arasında çok gergin bir hava vardı.
Ben maçta olay çıkıp, maçın sonuçlanmayacağını tahmin ediyordum.
Onun için üç olasılığı da ona vermiştim.

Olmaz öyle şey Ağabey” dedi.
Olacak” dedim. “Var mısın iddiaya…
Mikail, “yolunacak Kaz”ı bulmuştu… Hemen kabul etti.
Bir gömleğine iddialaştık.
O hafta sonu kar yağışı oldu.
Trabzon havaalanı kapandı.
Fenerbahçe kara yoluyla da maça gelemedi ve maç oynanamadı, ertelendi.

Pazartesi günü Mikail mızıkçılığa başladı.
Ama Ağabey, sen maç yarıda kalacak demiştin”.
İpe yine un seriyordu Mikail.
Her gittiği yerde de haklılığını anlatmaya çalışıyordu.
Hastanede karşılaştığı kişiler de “ti” ye alıyorlardı Mikail’i…
Yücel Ağabeyin gömleğini getir” diye.
Tabii, söylenilenler hiç tesir etmiyordu ona…
Bizim “gömlek” hiçbir zaman gelmedi, gelemedi.

Mikail’i çok genç yaşta, 26 Kasım 1992 tarihinde Ankara dönüşü bir trafik kazasında kaybettik.
Hepimiz çok üzüldük. Neş’e kaynağımızı yitirmiştik.

Mikail ile evlerimiz yan yana idi.
Onunla her hafta sonu Samsunspor’un maçlarını beraber izlerdik.
En çok sevdiği şey hakemin bitiş düdüğüydü.
Hakem, “iki kısa, bir uzun” düdüğünü çalıp, maçı bitirdiğinde hele bir de Samsunspor galipse keyfine diyecek olmazdı Mikail’in.

Yüce Hakem bu kez erken çalmıştı Mikail için düdüğünü…
Alıp, kendi katına taşımıştı onu.

Şimdi Ankara yolculuklarımda kazanın olduğu yer olan Sungurlu’ yakınındaki “Arifegazili” den her geçişimde otomobilimin kornasını “iki kez kısa, bir kez de uzun” çalarak anıyorum onu…



13 Ocak 2008 Pazar

YANIK BİR FOTOĞRAF...

Ablam Gülümser Tanyeri 1936 doğumlu idi.
Benden on yaş büyüktü.
Ablam, diğer kız kardeşim Esra ile bana gerçekten Abla’lık yapardı.
İkimizin de büyümesinde büyük emeği ve katkısı vardı.

1956 yılında Samsun’da evlendirdik Gülümser Ablamı.
Evlendiğinde daha çok gençti, 20 yaşındaydı. İyi bir evlilik yapmıştı. Türk Hava Kuvvetlerinde bir Jet Pilotu Üsteğmen Bedrettin Cevher ile evlenmişti. İkisi de yaşamlarının baharındaydılar.

Ablam evlenince bizlerden ayrılmış Merzifon’da yeni bir yuva kurmuştu. Mutlu bir evlilikleri vardı.

Merzifon, Samsun’a oldukça yakındı ve zaman zaman bu yeni evlileri ziyaret eder, evlerine konuk olurduk. Ben yaz tatillerimi hep Merzifon’da geçirirdim. Eniştem her gün beni alır ve 5. Jet Hava Üssüne götürürdü. Ben henüz 10 yaşımda idim ve her gün subayları taşıyan askeri otobüste birçok pilot ile beraber olur, alanda da jet’lerle iç içe bulunurdum.
Onların kalkışlarını, inişlerini büyük keyifle izler, gün hiç bitmesin isterdim.
Gök gürültüsü gibi sesleri ve görkemli görüntüleri ile onların kalkışları ve süzülerek tekerlerini piste değdirmeleri beni çok etkilerdi.
Enişteme de hayrandım.
Uçmadığı zamanlarda beni uçağın pilot kabinine çıkartır, pilot koltuğuna oturtur, aletler ve uçuşları konusunda bilgiler verirdi.
Havacılığa karşı sevgim o dönemlerde başlamıştır.

O dönemin askerî uçakları F-84 ve F-86’ların çoğu özelliklerini bilir, akşamları da ezberlediğim görüntülerini çok güzel çizer, hatta onların kartondan maketlerini bile yapardım. Eniştemin uçuş arkadaşları Ütgm. Aytekin Bilge ve Ütgm. Nejat Berköz beni çok severlerdi. Onlardan hiç ayrılmak istemez, hep bir arada olmayı arzu ederdim. Üçü de benim için birer idol’dü. Kararımı vermiştim. Okulumu bitirdiğimde ben de “Hava Harp Okulu”na gidecek ve ben de onlar gibi bir “Jet Pilotu” olacaktım.

Bu mutluluklar ve beklentiler çok sürmedi.

Ablamla evlendikten iki yıl sonra eniştemin uçağı bir görev uçuşu sırasında 6 Mayıs 1958 günü düştü ve eniştem şehit oldu. Uçağının yanık ve parçalanmış enkazı arasından çıkan, ablamın bir bölümü yanmış ve yırtılmış yukarıda görülen fotoğrafı, onu çok seven ablama verildi.

Ablam, o tarihten sonra bizimle birlikte yaşamını sürdürdü.
Hiç evlenmedi.

Her sene 15 Mayıs’taki Hava Şehitlerini anma Törenleri için düzenli bir biçimde Merzifon’a gider, eniştemin kabrini ziyaret eder, hasret giderirdi.

Bu da fazla uzun sürmedi.

Eniştemin aramızdan ayrılışından 7 yıl sonra 14 Mayıs 1965 akşamı, ertesi günkü Hava Şehitleri Törenine katılmak için otobüsle Ankara’dan Merzifon’a giderken, bir trafik kazası sonucunda onu da kaybettik.

Onun da çantası içerisinden iki fotoğraf çıktı.

Eniştemin Üsteğmenlik fotoğrafı ve ablamın özenle sakladığı kendisinin bir bölümü eniştemin düşen uçağında yanmış fotoğrafı…

Şimdi bu “iki fotoğraf” ve eniştemin gümüş “uçuş brövesi” onlardan elde kalan birkaç anı olarak benim tarafımdan saklanıyor…

Uçuş sevgin ne oldu” diyecek olursanız ailem, eniştemin dramatik kazasından sonra pilot olmayı bana yasakladı. Ama uçuş keyfini hiçbir şey içimden silemedi. THY ile sık sık yaptığım yolculuklarda sanki o uçağı ben kullanıyormuşum gibi halâ büyük keyif alıyor, yaşamımın erken döneminde tanıdığım bu iki genç ve güzel insanı -bulutların üzerinde- hep sevgiyle anıyorum.

10 Ocak 2008 Perşembe

BİR PERİ KIZI...


Yurdumuzun en kuzey ucundaki güzel kentimiz Sinop! Küçük, şirin ama öylesine temiz ve güzel ki… Tarih, doğa ve insanların sıcaklığıyla dopdolu.
Otelimiz limanın hemen karşısında. Pencereye vuran yaramaz sabah güneşi bizi dışarıya davet ediyor. Bu davet karşısında çaresiziz. Fırlıyoruz dışarıya.
Gözlerimizin önünde parıl parıl yanan dalgalar. Mevsim kış, ancak ortalık bahar havasını aratmayacak kadar güzel. Limanda sıralanmış bir dizi tekne. Bu tekneler yazın turistik geziler yapmak için kullanılırmış. Çevremdekiler denizin güzelliğini öve öve bitiremiyorlar. Kış mevsiminde bile üzerinde uçuşan beyaz martıları ile o kadar canlı görünüyor ki... Martıların derdi ise başka, onlar balıkçıların verecekleri balıklardan pay kapabilmek için çırpınıyorlar.
Bir tarafımda denize paralel uzanan Atatürk Caddesi, öte yanda Şehir Kulübü ve Sinop Kalesi. Atatürk Caddesi gençliğin cıvıl cıvıl kaynadığı, insanların, çocukların yürüyüşe çıktıkları bir cadde. Bir taraf denizin mavisi öte taraf parkın yeşili. İnsanlar hep mutlu.
Kaleye ulaşmak için Şehir Kulübü ve etrafındaki yeşil parkın içinden geçiyoruz. Kulüp binası ilginç çatısıyla, beyaz duvarları, ahşap pencere ve kapısıyla eski ve görülmeye değer bir yapı. Park ise Atatürk heykelini çevreleyen yaşlı ağaçlarla dolu.
Kale, Sinop’un en heyecan verici yapılarından birisi. Bu duvarlar yüzyıllardan günümüze ulaşan bir ses, sanki bir ışık. Daha önce ne zaman bir kale gezmeye kalksam hep hevesim kursağımda kalırdı. Bana kale diye gösterilen şeyler genellikle yıkılmış, parçalanmış taş yığınları olurdu. Ama burası farklı. Bu kale gerçekten yaşıyor! Surları, merdivenleri sapasağlam. Tepesine, burçların arasına çıkabilmek insana bir mutluluk veriyor. Fazla yüksek değil belki ama yine de limanı, çevreyi, denizi daha bir güzel görüyorsunuz. Belki de yüzyıllara dokunmanın verdiği zevk…
Sinop’un her köşe bucağında tarih ve yeşili bulmak mümkün. Her sokağında korunmuş ahşap evler, her tarafta canlı yeşil.
Sinop’a geldiyseniz müzeyi de gezmeyi unutmayın. Zengin tarihin anıları müzede saklanıyor. Balatlar Kilisesinden getirilmiş freskler, eski kitaplar ve biri birinden değerli bir sürü tarihsel parça.
Efsaneye göre Sinop, Amazonlar tarafından kurulmuş. Şehri kuran kraliçesinin adı Sinope imiş. Belki de adı gibi, güzelliğini de Sinope’den almış Sinop. Bir peri kızı kadar parlak, yeşil, yumuşak, canlı ve eski. Bu periyi Karadeniz’e hediye ettiğin için teşekkürler Sinope!...

Tuğba Tanyeri, 26 Mart 1989 - Sinop
NOT : Bu satırların yazarı kızım Tuğba, bu yazıyı bir hafta sonu Sinop’a yaptığımız bir gezimiz sonrasında yazdı. Bu yazıyı kaleme aldığı 1989 yılında 15 yaşında ve bir Ortaokul öğrencisi idi. Tuğba, daha sonra Bilkent Üniversitesinde Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümünde okudu. Oradan, Arkeolojide “Master” derecesini aldıktan sonra da Boston’da Arkeoloji “Doktora”sı yaptı. Halen ODTÜ’nde Öğretim Üyesi olarak görev yapıyor.

9 Ocak 2008 Çarşamba

FENERBAHÇE İLE DÜNYA ZİRVELERİNE...


Fenerbahçe 1907 yılında kurulmuştu.
2007 yılı FB’nin 100. kuruluş yıldönümü idi ve 2007 yılı içerisinde FB tarafından bir dizi kutlama etkinlikleri yapılması düşünülüyordu.
Yeğenim Tunç Fındık, oldukça pahalı bir spor dalı olan “dağcılık” ile profesyonel anlamda uğraşıyordu. Bu sporu yapabilmek için sponsor arıyordu. Tunç, futbolla hemen hemen hiç ilgilenmiyordu. Ben ise iyi bir FB taraftarı idim ve FB’nin kutlamalar için bir dizi etkinliklere hazırlandığını biliyordum. Tunç’u FB’nin 100. yılında dünyanın en yüksek dağlarına göndermek ve o zirvelere FB bayrağını dalgalandırmayı düşünüyordum. Bu fikrimi 2005 yılı ortalarında önce Tunç’a açtım. Tunç, fikri çok uygun buldu ve yapılabilir olduğunu söyledi.
İkinci aşamada bu fikrin FB yöneticilerine anlatılması geliyordu. Ankara’da Hacettepe’den dönem arkadaşım Diş Hekimi Prof. Dr. Kenan Araz, FB ikinci Başkanı Nihat Özdemir’in çok samimi arkadaşı idi. Yedikleri, içtikleri ayrı gitmiyordu. Bir Ankara seyahatim sırasında düşüncelerimi sevgili Kenan’a anlattım. Daha sonra Kenan bana, Nihat Özdemir’in de konuya sıcak baktığını ancak projenin FB Yönetim Kurulunda tartışılması gerektiğini iletti. Bir süre sonra bu düşünce “Fenerbahçe Dünya Zirvelerinde” projesi olarak FB Yönetim Kurulu ve Aziz Yıldırım tarafından kabul edildi. 2006 yılından başlanılarak FB bayrağı dünyadaki kıtaların en yüksek zirvelerinde dalgalandırılacaktı.
Yüksek dağlara tırmanmak “ha” diyince olmuyor. Bunların özenle plânlanması ve birçok engelin aşılması gerekiyor. Tunç ve bu projede ona yardımcılık yapacak olan koyu FB’li Mustafa Kalaycı hazırlıklara 1,5 yıl öncesinden başladılar. Tüm ayrıntılar gözden geçirildi. Sonunda 2006 yılının Ocak ayında tüm Amerika kıtasının en yüksek yeri olan Arjantin’deki 6969 m. yüksekliğindeki Aconcagua dağına tırmanılarak Projeye başlandı. Arjantin dönüşünde bu kez Türkiye’nin en yüksek zirvesi olan 5165 m. yüksekliğindeki Ağrı dağına tırmanıldı. Buraya zorlu bir kış tırmanışı gerçekleştirilerek FB bayrağı Türkiye’nin en yüksek yerinde dalgalandırıldı. Sonraki aşamada Tacikistan’daki Pamir Dağlarının 7105 m.lik Korjenevskaya ve 7495 m. yüksekliğindeki İsmail Somoni zirvesine FB bayrağı çıkartıldı. 2006 Eylülünde Avrupa kıtasının en yüksek zirvesi olan Fransa’daki 4807 m. lik Mont Blanc zirvesine çıkıldı. Proje’nin sondan bir önceki çıkışı Afrika’da olacaktı. 2007 yılının Ocak ayında Afrika kıtasının en yüksek zirvesi olan Tanzanya’daki 5895 m. yüksekliğinde Kilimanjaro dağına tırmanıldı. Bu tırmanışta Tunç ve Mustafa’ya ben de eşlik ettim ve Fenerbahçe bayrağımızı bu zirvede dalgalandırmanın keyfini onlarla birlikte ben de yaşadım. Bundan sonraki en önemli aşama dünyanın en yüksek zirvesi olan Everest dağına tırmanış idi. Dünyanın damı olarak nitelendirilen 8850 m. yüksekliğindeki bu dağa tırmanış hazırlıkları üç ay öncesinden başlamıştı. FB’nin bu iki genç sporcusu 3 ay Himalaya’larda çeşitli kamplarda kaldıktan sonra 20 Mayıs 2007 de FB’nin futbolda şampiyonluğunu ilân ettiği 19 Mayıs gününden bir gün sonra Everest’in zirvesine tırmanarak Fenerbahçe bayrağını orada da gururla dalgalandırdılar. Bu şekilde, benim de “fikir babalığı”nı yaptığım ve bayrağın bir ucundan tutarak -küçük de olsa- katkıda bulunduğum bir “Proje” tamamlanmış oldu.
Her ne kadar Fenerbahçe henüz Avrupa Kupalarında zirvelere çıkamamış olmasa da inanıyorum ki yakın bir gelecekte FB’nin bu düşü de gerçekleşecektir. Futboldan önce dağcılık gibi zor bir spor dalında FB bayrağını dünyanın en yüksek zirvelerine başarı ile taşıtan Fenerbahçe Kulübü yöneticileri ile bu büyük proje’yi başarı ile gerçekleştiren genç sporcularımız Tunç Fındık ve Mustafa Kalaycı’yı yürekten kutluyor ve bu olaya en azından Afrika Tanzanya’da tanıklık yapmış olmaktan büyük keyif duyuyorum.
Tunç Fındık ve Mustafa Kalaycı ile Kilimanjaro'da Ocak 2007
Fenerbahçe Bayrağı Kilimanjaro'da Foto: Yücel Tanyeri

8 Ocak 2008 Salı

BEDEN EĞİTİMİNDEN İKMÂLE KALIŞIM...


1960 yılında ablamın Yükseköğrenimi ve benim de Lise öğrenimim için Samsun’dan kalkıp Ankara’ya geldik. O dönemlerde ucuz bir memur bölgesi olduğu için Yenimahalle’ye yerleştik. Yenimahalle Erkek Lisesi (ismi sonradan Mustafa Kemal Lisesi) yeni açılmıştı. Bazı dersler boş geçmesine rağmen oraya kaydımı yaptırdık. Benim için yeni ve farklı bir ortamdı.

Beden Eğitimi Hocamız, 1960 lı yıllarda ODTÜ’nün kurucu Rektörü olan Kemal Kurdaş’ın kardeşi Turgut Kurdaş idi. Öğrenciler tarafından sayılan, sevilen, iyi, disiplinli bir Hocaydı. Bizi ilkbahar ve sonbahar aylarında belediye otobüslerine doldurur –o dönemde henüz inşaatı sürmekte olan- ODTÜ Kampüs alanına götürür ağaç diktirirdi. ODTÜ’nün geniş arazisindeki çam ormanlarında MKL öğrencisi olarak benim de bir tutam katkım olduğu için, ODTÜ’deki o ağaçlıkları gördükçe halâ büyük keyif duyarım. 

Turgut Hocamızın en büyük tutkusu “havacılık”tı. Başarılı bir Havacılık Kulübü kurmuş ve Türkkuşu ile müşterek çalışarak genç paraşütçüler yetiştiriyordu. Her öğrencisinin bu Kulübe girmesi en büyük arzusu idi. İnanç ve Kıvanç Ayas kardeşler ile Tuna Atıcı o dönemde bizim Liseden yetişmiş büyük paraşütçülerdi. Turgut Hoca’nın bir diğer tutkusu da Jimnastik ve “kasa atlamaları” idi. Her öğrencisinin sadece düz değil, takla atarak, perende atarak kasadan atlamasını isterdi. Ben sporu çok sevmeme, top oynamama, iyi koşmama rağmen kasadan atlamayı bir türlü beceremezdim. Sonunda Hoca beni ve benim gibi “kasa özürlü” 10-15 öğrenciyi -sanki yazın kursuna gidip kasadan atlamayı becerecekmişiz gibi- ikmâle bıraktı. Bütünlemeler Ağustosta yapılacaktı. 

O dönemlerde öğrenciler bırakın marka spor eşyalar giymesini, üzerimize giyecek doğru dürüst bir eşofman bile bulamazdık. Ayağa geçirilen altı lâstik kaplamalı adi kes’ler vardı. Ayağımıza onu giyerdik. Hemen hepimizin anaları tarafından dikilmiş, beli yuvarlak lâstikli siyah donlarımız vardı. Şort niyetine de onu giyerdik altımıza. Üstümüzde de ya kirli bir fanila veya renkli bir gömlek olurdu en fazlası. Oynadığımız toplar da kalın meşinden yapılmış, dikişli ve bağcıklı toplardı. Kısa zamanda eskir, dikişleri açılır, meşini incelirdi. Yeni alındığında çok ağır, oynadıkça hafifleyip tüy gibi olan toplardı. Ama buna rağmen gece-gündüz mahalle aralarında, arsada, asfaltta top oynar ve büyük keyif alırdık. Sözün kısası yokluk içerisinde kendi çapımızda spor yapardık. 

Sonunda Ağustos ayı geldi, çattı. Sınav günleri açıklandı. Bizler tüm yaz boyu futbolumuzu oynayarak sporumuzu yapmış, bütünleme sınavına bu şekilde hazırlanmıştık. Oldukça sıcak bir yaz gününde Spor Salonunun önünde toplandık. Turgut Hoca da “kasa fobimizi” ve tabii ki kasa çalışmadığımızı biliyordu. Bizleri topladı ve üzerindeki otlar kurumuş, çoraklaşmış bomboş arazideki bir yüksek gerilim hattı direğini işaret parmağı ile göstererek “Oraya kadar koşup, direğin çevresinde döndükten sonra buraya geleceksiniz, ilk üç dereceye girenler sınıfı geçer. Gerisi kalır. Haydi marş, marş !” dedi. Koşacağımız mesafe en azından 6-8 km. kadardı. “Hocam, bizler Muharrem Dalkılıç mıyız o kadar mesafeyi koşalım” dediysek de dinletemedik. Çaresiz, hep birlikte kurulmuş zemberekten boşanır gibi uzun “kır koşusu”na başladık. Fakat gel gör ki daha yarı yola gelmeden susuzluk başladı, enerji depoları tükendi. Başlangıçta hızla başlayıp önde gidenlerin de dilleri dışarı çıkıp yavaşlayınca hep birlikte grup oluşturduk. Sonra aramızda konuşarak “Ulan, gelin finişe hep beraber el ele girelim. Bakalım Turgut Hoca o zaman kimi geçirip, kimi bırakacakmış görelim…” denildi. Öneri büyük tasvip gördü. Bu öğrencilerle başa çıkılmazdı. Ne de olsa “avcı nice yol bilse, tilki de onca hâl bilirdi…” O sıcakta kendimizi fazla sıkmadan, zaman zaman durup dinlenerek parkuru el birliğiyle tamamladık. Turgut Hoca’nın bu ittifak karşısında ne yapacağını da çok merak ediyorduk. Gerçi koşuyu “fair-play” ruhuyla bitirmesine bitirmiştik ama ortalıkta Turgut Hoca filân gözükmüyordu. Araştırdık, soruşturduk “Öğretmen Odasındadır” dediler. Oraya gidip, Turgut Hoca’yı gördüğümüzde Hoca bize “Ben zaten hepinizin o parkuru koşabileceğinizi biliyordum. Hepiniz geçtiniz çocuklar…” diyerek müjdeyi verdi. Sevincimiz sonsuzdu. Bu müjdeli haberi gidip birer şişe soğuk gazoz içtikten sonra o akşam Ankara’nın doyum olmaz gece serinliğinde, mahallenin oğlanları ile sokak lâmbalarının ışığında gece yarısına kadar asfaltta top oynayarak kutladık.

O günden beri “kasa”yı sadece olimpiyat oyunlarından yapılan naklen yayınlarda gördüm. Koşmaktan, top oynamaktan, spor yapmaktan ve seyretmekten halâ büyük keyif alıyor ve Turgut Hoca’mı da hep sevgiyle, şükranla anıyorum…
Ankara - Yenimahalle, 1961

Turgut Hocamız, 19 Mayıs gösterileri Ankara-1961

.

6 Ocak 2008 Pazar

GALLER'DE BİR PAZAR GÜNÜ...


Aras Şenvar ve ben 1969 yılında 23 yaşında zıpkın gibi iki delikanlı idik.
İngiltere’nin Bristol kentinde Prof. Middlemiss ve Dr. Rhys Davies gözetiminde Radyoloji bölümünde staj yapıyorduk. Beatles’in yeni yeni ortaya çıktığı, mini etek modasının yaygınlaştığı, gençliğin için için kaynadığı 68 dönemi
O dönemlerde zar zor 200 dolar bulup buralara gelmişiz. Üç ay buralarda kalacağız. Aras, uzun saçları, favorileri ve geniş paçalı pantolonu ile benden daha janti bir oğlan. Bense gelişmekte olan bir ülkenin, az gelişmiş bir genci. Üzerimizde derli toplu bir elbise ve yeni alınmış iskarpinler var. Spor giysiler filan hak getire…
Neyse, aylardan Kasım, günlerden bir gün Hastanede staj gören kızlardan biri sohbet sırasında o hafta sonu pikniğe ve ardından diskoteğe gidileceğini, gelip gelemeyeceğimizi sordu. “Hah, şimdi voleyi vurduk” düşüncesi ile Aras’la biri birimize bakıştık. Serde gençlik var. “Oturun oturduğunuz yerde” diyen de yok. Cevabımız hemen olumlu oldu. Aldı bizi bir düşünce. Ne de olsa deplâsmanda ilk kez “millî” olacaktık. Ne yapmalıydık… Haftayı heyecan içinde geçirdik. Kafamızdan senaryolar kurguladık. Sonraki günlerde plân belli oldu. Pazar sabahı otobüsle gelip, bizi alacaklardı. Peşinden Galler’de bir gezinti vardı. Sonra da disko’ya gidilecekti. Belki arada bir “trekking” filân denilmişti ama o dönemde bizim “trekking”i anlayacak ne bilgimiz ne de görgümüz vardı.
En güzel elbiselerimizi seçip, favori kravatlarımızı taktık. İskarpinlerimizi bir güzel cilalayıp ayağımıza özenle geçirdik. Ana-babalarımız “üşütmeyin gurbet ellerde…” dedikleri için kalın pardüsölerimizi de kuşandık. Pazar sabahı, denilen yerde ve denilen zamanda otobüsü beklemeye başladık. Geziyi önemsemiyoruz. Bizim aklımız açılış seremonisinde değil, kapanış finalinde. Hep akşamı düşünüyor, disko’yu hayal ediyoruz. Kondisyonumuza güveniyoruz.
Neyse otobüs geldi. İçeri girdik ki bir sürü bizim yaşımızda kızlı-erkekli genç; renkli spor kıyafetleri, çizmeleri, montları, sırt çantaları, bere ve eldivenleri ile içeride yerlerini almışlar. Sohbeti koyultmuşlar. Biz, az gelişmiş ülkenin az gelişmiş gençleri siyah pardüsölerimizle onların arasında -jilet gibi giyinmiş film artisti gibi- otobüse dahil olduk. Bu giysilerimizle kendimizi uzaydan gelmiş iki yabancı gibi hissetmeye başlamışken, bizi bi güzel alkışladılar. Ülkemiz adına gurur duyduk ve daha birinci dakikada gol atmış deplasman takımı gibi moralimiz bir anda düzeldi. Sonra Aras’la biri birimize sokulup, yanlış otobüse binip, binmediğimizi sorguladık. Milletin giysileri pek diskotek kıyafetine benzemiyordu...
Kızlar, doğal olarak diğer arkadaşları ile sohbette idiler. Bize pek fazla pas vermeseler de arada bir gelip, "çok güzel bir gezi olacağını" filan anlatmaya çalışıyorlar. Bizler sıcak ve kurak bir iklimden gelmişiz. Burada ise soğuk ve yağmurlu bir hava var. Bu havada nasıl piknik yapacağız diye düşünürken, dağlarda yürüyeceğimiz müjdesini(!) alıyoruz. Bizim çıktığımız en kaba yükseklik 864 rakımlı Çankaya tepesi. Daha yükseğini görmemişiz bile… “Ulan, bu dağ gezisi de nereden çıktı” derken otobüs bir göl kıyısında durdu. O soğukta gölde sürat motorlarının arkasına takılmış, su kayağı yapan bir çok kişi var. Gençlerden büyük bir bölümü otobüsten indi. N’oluyor filan derken onların da su kayakçısı olduklarını öğrendik. Bu soğukta, lâstik elbiselerini giyip, akşama kadar su kayağı yapacaklarmış. Eh, Allah akıl fikir versin diyip biz, nispeten daha sıcak olan otobüsümüzde tekrar yerlerimizi aldık. 10-12 kişi kadar kaldık. Bir de yaşlı, beyaz saçlı, zayıftan bir adam var. O da “dağ rehberi” imiş. Ne iş yapar, ne işe yarar anlamadık ama olsun ondan bize bi zarar gelmez. Derken bir saat kadar daha yol aldık. Sonra otobüs bir yerde durdu. Hepsi yağmurluklu, kapşonlu, çizmeli gençlerle otobüsten indik. Bizlerse iskarpinliyiz, filânız ama azimliyiz… En zor şartlarda bile olsa Türk gençliğinin ne olduğunu onlara göstereceğiz. Güzel takım elbiselerimizin “doğaya saygımızın” bir eseri olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Anlıyorlar. “Tamam, tamam. Anlaşıldı…” diyorlar. Yoldan çıkıp, ahmak ıslatan bir yağmurla yürüyüşe başlıyoruz. Geniş çimenlik bir arazide tek sıra yürüyoruz. Gözünü seveyim memleketimin. Yürüyüşümüz bile dağınıktır bizim.Baştaki rehber göz açtırmıyor kimseye. Sık sık uyarıp, hizaya koyuyor gençleri. Onlar da kuzu kuzu uyuyorlar adamın dediklerine. Neyse, dere-tepe düz gidip, zaman zaman yoğunluğu artan yağmurda epey ıslandık. Ortada manzara neyim de yok. Zaten hava puslu. Bir de yağmur göz açtırmıyor. Sabahtan beri bir şeyler de yememişiz, karnımız zil çalıyor. İngilizlerse mutlu. “Böyle güzel bir dağ havasını bir daha yakalayamayız” diyorlar. Nesi güzelse… Ben diyeyim üç mil, siz diyin 8 km. gittikten sonra, rüzgârlı, kayalık bir yere geldiğimizde yaşlı rehber “işte tam mola yeri…” diyerek grubu durdurdu. Herkes sırt çantalarından termoslarını, keklerini, “ham”lerini çıkarttılar. O rüzgârda, sicim gibi yağan yağmurda karınlarını doyurmaya başladılar. Bizde zırnık yiyecek yok. Ramazan olsa “biz oruçluyuz” diyip, yemeyip, yutturacağız ama öyle bir şansımız da yok. Neyse halimize acımış olacaklar ki bir süre sonra “yardım paketi” geldi. Sıcak Seylan çayı eşliğinde kalıntı tostlarımızı yiyip, kendimize geldik. Dönüşte farklı bir rotadan ama durmaksızın yağan yağmur altında “it gibi” ıslanmış olarak tekrar göl kenarına ulaştık. Su kayakçılarını topladık. Dönüş yolunda onların maceralarını dinledik.
Akşam Bristol’e vardığımızda hava kararmıştı. Kızlar, gece 20.00 de Disko’da buluşacağımızı söylüyorlardı. Bizler ise açlık ve yorgunluktan bitmiş ve iliklerimize kadar ıslanmış olduğumuz için bu güzel Pazar’ın akşam seansına katılamayacağımızı lisân-ı münasiple kendilerine bildirdik. Aras’la “bir daha mı dağa gitmek, tövbe…” diyip ayrıldık ve odalarımıza çekildik. Sıcak bir duş alıp, kendimize geldikten sonra –çalınmasın korkusu ile hep pantolonumuzun arka cebinde taşıdığımız- ve yağmurdan ıslanıp, su gibi olmuş Pound’larımızı saç kurutma cihazı ile kurutup, onları İngiliz ekonomisine yeniden kavuşturduktan sonra bizler bir güzel uykuya daldık.
Her ne kadar İngiliz kızlar Disko’da tepiniyor olsalar da…

3 Ocak 2008 Perşembe

ÇAKI GİBİ YAVRUKURT...

İlköğrenimimi Samsun 23 Nisan İlkokulu’nda yaptım.
1952 yılında girdiğim bu okuldan 1957 yılında mezun oldum. İlkokulda iken vasat bir öğrenciydim. Hocalarımı sever, derslerime çalışır ama sosyal yaşantımı da ihmâl etmezdim.. O dönemlerde “İzcilik” kavramı ilkokullar için henüz gelişmemişti. İzcilik, Ortaokul ve Lise yıllarına ait bir faaliyetti. İlkokul öğrencileri “Yavrukurt” olurlar ve resmî geçit törenlerinde boy gösterirlerdi. 23 Nisan İlkokulundaki son iki senemde Yavrukurt’luk işine soyundum.

Yavrukurt’ların görkemli elbiseleri vardı. İlkokul öğrencisi olduğumuz için o dönemlerde zaten kısa pantolon giyerdik. Ama genelde göğsümüzde çift cepli ve düğmeli küf renginde asker gömleği olurdu. Siyah kısa pantolon ve uzun çoraplar ve ayakta gıcır gıcır bir iskarpin buna iştirâk ederdi. Boynumuzda “siyah-yeşil” renkte bir fular bulunurdu. Kemerimizde de her zaman kalın bir çakı vardı. Bir de ne işe yaradığı belli olmayan ve de hiç kullanmadığımız kalın bir ip tomarımız bulunurdu. Kafamızıda da ortasında bir tane yıldızı olan bir asker şapkası bulunurdu. Bu donanım bizlere görkemli bir asker görüntüsü verirdi. Benim o dönemdeki en büyük idealim bir “Jet pilotu" olabilmekti. Belki de askeri üniformaya olan bu özentim nedeniyle bu yavrukurtluk işini seçmiştim.

Yavrukurtlukta en önemli iş, Resmî bayram törenlerinde ortalıkta kendinizi göstermekti. O dönemde Samsunda çok az İlkokul olduğu için, doğal olarak okullar arasında da büyük bir rekabet vardı. Millî günlerdeki törenlerde çakı gibi yürümek çok önemliydi. Bunun için trampet ve borular eşliğinde sıkı bir eğitim görür, derslerden sıyırmış olmaktan da büyük keyif alırdık. Ama geçit törenleri ciddî bir işti. Orada tüm dikkatimizi toplar, uygun adım yürümeye büyük özen gösterir ve çoğu kez de öğretmenlerimiz ve anne-babalarımız tarafından takdir alırdık. Çünkü törenlerde en yakın izleyicilerimiz onlar olurdu.

Törenler bittikten birkaç gün sonra Foto Hasan Soley’in vitrinine gider, minik kartlara basılmış sayısız tören fotoğrafları arasından kendi resimlerimizi bulur, arkasındaki şifreli numaraları Hasan Amca’ya yazdırır -pahalı oldukları için hepsini alamasak da- birkaç tanesinin siparişini verir, bir hafta sonra onları alır ve özenle saklardık.

İlkokuldaki son senemde, herhalde boyum uzun olduğu için beni Yavrukurt Başkanı yapmışlardı. 50 yıl önce, 1957 yılı 23 Nisan'ında Cumhuriyet Meydanındaki geçişimiz sırasında çekilen aşağıdaki fotoğrafta 20 erkek izcinin başında idim. Kızlar her zamanki gibi bizden öndeki sırada bulunuyorlardı.

Bu fotoğrafta görülen arkadaki binaların hepsinin yerinde bugün yeller esiyor.
Muhtemelen arkadaki coşkulu kalabalığın birçoğu da bugün hayatta değil.
Cumhuriyet Meydanının yapısı da tümüyle değişti.
23 Nisanlar artık orta yerde, ailelerle iç içe kutlanmıyor.
Zaten törenlerin konu mankeni “yavrukurtlar” da kalmadı.

Geriye kalan tek şey, Foto Hasan Soley’in siyah-beyaz fotoğraf kartının üzerinde babamın güzel el yazısı ile ve mavi mürekkepli dolmakalemi ile yazdığı “23 Nisan 1957, Samsun” yazısı…