YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

6 Ocak 2008 Pazar

GALLER'DE BİR PAZAR GÜNÜ...


Aras Şenvar ve ben 1969 yılında 23 yaşında zıpkın gibi iki delikanlı idik.
İngiltere’nin Bristol kentinde Prof. Middlemiss ve Dr. Rhys Davies gözetiminde Radyoloji bölümünde staj yapıyorduk. Beatles’in yeni yeni ortaya çıktığı, mini etek modasının yaygınlaştığı, gençliğin için için kaynadığı 68 dönemi
O dönemlerde zar zor 200 dolar bulup buralara gelmişiz. Üç ay buralarda kalacağız. Aras, uzun saçları, favorileri ve geniş paçalı pantolonu ile benden daha janti bir oğlan. Bense gelişmekte olan bir ülkenin, az gelişmiş bir genci. Üzerimizde derli toplu bir elbise ve yeni alınmış iskarpinler var. Spor giysiler filan hak getire…
Neyse, aylardan Kasım, günlerden bir gün Hastanede staj gören kızlardan biri sohbet sırasında o hafta sonu pikniğe ve ardından diskoteğe gidileceğini, gelip gelemeyeceğimizi sordu. “Hah, şimdi voleyi vurduk” düşüncesi ile Aras’la biri birimize bakıştık. Serde gençlik var. “Oturun oturduğunuz yerde” diyen de yok. Cevabımız hemen olumlu oldu. Aldı bizi bir düşünce. Ne de olsa deplâsmanda ilk kez “millî” olacaktık. Ne yapmalıydık… Haftayı heyecan içinde geçirdik. Kafamızdan senaryolar kurguladık. Sonraki günlerde plân belli oldu. Pazar sabahı otobüsle gelip, bizi alacaklardı. Peşinden Galler’de bir gezinti vardı. Sonra da disko’ya gidilecekti. Belki arada bir “trekking” filân denilmişti ama o dönemde bizim “trekking”i anlayacak ne bilgimiz ne de görgümüz vardı.
En güzel elbiselerimizi seçip, favori kravatlarımızı taktık. İskarpinlerimizi bir güzel cilalayıp ayağımıza özenle geçirdik. Ana-babalarımız “üşütmeyin gurbet ellerde…” dedikleri için kalın pardüsölerimizi de kuşandık. Pazar sabahı, denilen yerde ve denilen zamanda otobüsü beklemeye başladık. Geziyi önemsemiyoruz. Bizim aklımız açılış seremonisinde değil, kapanış finalinde. Hep akşamı düşünüyor, disko’yu hayal ediyoruz. Kondisyonumuza güveniyoruz.
Neyse otobüs geldi. İçeri girdik ki bir sürü bizim yaşımızda kızlı-erkekli genç; renkli spor kıyafetleri, çizmeleri, montları, sırt çantaları, bere ve eldivenleri ile içeride yerlerini almışlar. Sohbeti koyultmuşlar. Biz, az gelişmiş ülkenin az gelişmiş gençleri siyah pardüsölerimizle onların arasında -jilet gibi giyinmiş film artisti gibi- otobüse dahil olduk. Bu giysilerimizle kendimizi uzaydan gelmiş iki yabancı gibi hissetmeye başlamışken, bizi bi güzel alkışladılar. Ülkemiz adına gurur duyduk ve daha birinci dakikada gol atmış deplasman takımı gibi moralimiz bir anda düzeldi. Sonra Aras’la biri birimize sokulup, yanlış otobüse binip, binmediğimizi sorguladık. Milletin giysileri pek diskotek kıyafetine benzemiyordu...
Kızlar, doğal olarak diğer arkadaşları ile sohbette idiler. Bize pek fazla pas vermeseler de arada bir gelip, "çok güzel bir gezi olacağını" filan anlatmaya çalışıyorlar. Bizler sıcak ve kurak bir iklimden gelmişiz. Burada ise soğuk ve yağmurlu bir hava var. Bu havada nasıl piknik yapacağız diye düşünürken, dağlarda yürüyeceğimiz müjdesini(!) alıyoruz. Bizim çıktığımız en kaba yükseklik 864 rakımlı Çankaya tepesi. Daha yükseğini görmemişiz bile… “Ulan, bu dağ gezisi de nereden çıktı” derken otobüs bir göl kıyısında durdu. O soğukta gölde sürat motorlarının arkasına takılmış, su kayağı yapan bir çok kişi var. Gençlerden büyük bir bölümü otobüsten indi. N’oluyor filan derken onların da su kayakçısı olduklarını öğrendik. Bu soğukta, lâstik elbiselerini giyip, akşama kadar su kayağı yapacaklarmış. Eh, Allah akıl fikir versin diyip biz, nispeten daha sıcak olan otobüsümüzde tekrar yerlerimizi aldık. 10-12 kişi kadar kaldık. Bir de yaşlı, beyaz saçlı, zayıftan bir adam var. O da “dağ rehberi” imiş. Ne iş yapar, ne işe yarar anlamadık ama olsun ondan bize bi zarar gelmez. Derken bir saat kadar daha yol aldık. Sonra otobüs bir yerde durdu. Hepsi yağmurluklu, kapşonlu, çizmeli gençlerle otobüsten indik. Bizlerse iskarpinliyiz, filânız ama azimliyiz… En zor şartlarda bile olsa Türk gençliğinin ne olduğunu onlara göstereceğiz. Güzel takım elbiselerimizin “doğaya saygımızın” bir eseri olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Anlıyorlar. “Tamam, tamam. Anlaşıldı…” diyorlar. Yoldan çıkıp, ahmak ıslatan bir yağmurla yürüyüşe başlıyoruz. Geniş çimenlik bir arazide tek sıra yürüyoruz. Gözünü seveyim memleketimin. Yürüyüşümüz bile dağınıktır bizim.Baştaki rehber göz açtırmıyor kimseye. Sık sık uyarıp, hizaya koyuyor gençleri. Onlar da kuzu kuzu uyuyorlar adamın dediklerine. Neyse, dere-tepe düz gidip, zaman zaman yoğunluğu artan yağmurda epey ıslandık. Ortada manzara neyim de yok. Zaten hava puslu. Bir de yağmur göz açtırmıyor. Sabahtan beri bir şeyler de yememişiz, karnımız zil çalıyor. İngilizlerse mutlu. “Böyle güzel bir dağ havasını bir daha yakalayamayız” diyorlar. Nesi güzelse… Ben diyeyim üç mil, siz diyin 8 km. gittikten sonra, rüzgârlı, kayalık bir yere geldiğimizde yaşlı rehber “işte tam mola yeri…” diyerek grubu durdurdu. Herkes sırt çantalarından termoslarını, keklerini, “ham”lerini çıkarttılar. O rüzgârda, sicim gibi yağan yağmurda karınlarını doyurmaya başladılar. Bizde zırnık yiyecek yok. Ramazan olsa “biz oruçluyuz” diyip, yemeyip, yutturacağız ama öyle bir şansımız da yok. Neyse halimize acımış olacaklar ki bir süre sonra “yardım paketi” geldi. Sıcak Seylan çayı eşliğinde kalıntı tostlarımızı yiyip, kendimize geldik. Dönüşte farklı bir rotadan ama durmaksızın yağan yağmur altında “it gibi” ıslanmış olarak tekrar göl kenarına ulaştık. Su kayakçılarını topladık. Dönüş yolunda onların maceralarını dinledik.
Akşam Bristol’e vardığımızda hava kararmıştı. Kızlar, gece 20.00 de Disko’da buluşacağımızı söylüyorlardı. Bizler ise açlık ve yorgunluktan bitmiş ve iliklerimize kadar ıslanmış olduğumuz için bu güzel Pazar’ın akşam seansına katılamayacağımızı lisân-ı münasiple kendilerine bildirdik. Aras’la “bir daha mı dağa gitmek, tövbe…” diyip ayrıldık ve odalarımıza çekildik. Sıcak bir duş alıp, kendimize geldikten sonra –çalınmasın korkusu ile hep pantolonumuzun arka cebinde taşıdığımız- ve yağmurdan ıslanıp, su gibi olmuş Pound’larımızı saç kurutma cihazı ile kurutup, onları İngiliz ekonomisine yeniden kavuşturduktan sonra bizler bir güzel uykuya daldık.
Her ne kadar İngiliz kızlar Disko’da tepiniyor olsalar da…