YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

30 Aralık 2010 Perşembe

PERİTO MORENO BUZULU...


Tadı damağımızda kalmıştı.
Doyamamıştık keyfine.
Ve de görüntüsüne.
Viedma Buzulu’nun...

Bir başka buzul vardı.
Görmek için bu kez sırada.
Ertesi gün.
Yine Los Glacieros Milli Parkı’nda…

Bir Alman Jeolog keşfetmiş.
Bu buzulu.
And dağlarında.
Önceleri Bismarc Buzulu demişler.

Sonra değiştirmişler bu ismi.
Perito Moreno Buzulu ismini vermişler.
Arjantin’li Bilim adamı ve Antropolog.
Francisco P. Moreno’nun anısına…

Denizden 1500 m. yükseklikte.
60 km. uzunluğunda.
5 km. eninde bu buzul.
250 km2 lik bir yer kaplıyor.

Sürekli olarak büyüyor.
Perito Moreno buzulu.
Her gün yaklaşık 1 m. ilerliyor.
Önündeki Macellan yarımadasına doğru…

İkiye ayırıyor buraya ulaştığında.
Koca Arjantin gölünü.
Bu buzul kitlesi.
Güney ve kuzey kolları olarak…

Sürekli olarak kırılıyor burada buzul.
Büyük çatırdamalarla, gürültülerle.
Buzulların kopmalarını görüyorsunuz.
Ve gölde oluşan dalgaları izliyorsunuz.

İnanılmaz keyifli bir gösteri bu.
Her an tanık oluyorsunuz.
Buzulun kırılmalarına.
Ve doğanın gücüne…

Zaman zaman tıkanıyormuş.
Gölün iki yanını ayıran.
Buzulun ön kısmından oluşmuş.
Bu kanal…

Sular yükselmeye başlıyormuş.
Bu durumda.
Gölün güney bölümünde.
Her geçen gün…

Ve gün gelip kırılıyormuş.
Büyük bir çatırtıyla.
Ve olağanüstü görüntüsüyle.
Buzulun bu bölümü…

Değişken zamanlarda oluyormuş.
Bu muhteşem gösteri.
Tüm dünyadan geliyorlarmış buraya.
Birçok belgeselciler, fotoğrafçılar…

Bizler göremedik tabii ki.
Bu doğa olayını.
Ama keyifle seyreyledik.
Buzulun her iki yanını…

Platformlar yapmışlar.
Milli Parkın içine.
Buzulu gezmek için.
Kırılmaları seyretmek için…

5 km boyunca yürüdük.
Buzulun hemen önünde.
Yakından gördük.
Buzulu ve buzul kırılmalarını.

Sonra tekneyle yanaştık.
Bu unutulmaz mavi-beyaz buzula.
Kuzey bölümünden.
Kopmaları izledik 60 m. aşağıdan…

Üzüntüyle ayrıldık.
Perito Moreno buzulundan.
Tadını alamadan.
Üzerinde biraz olsun dolaşmadan…

Perito Moreno Buzul fotoğrafları için:
http://picasaweb.google.com/tanyeri/PeritoMoreno#

.

26 Aralık 2010 Pazar

BUZULDA YÜRÜMEK...


Buzul anlamını taşıyor İspanyolcada.
Los Glaciares”.
Buzul Milli Parkı” demek.
Parque Nacional Los Glaciares.

Dünya Mirası listesinde.
Unesco’nun.
Arjantin’deki.
Bu, “Buzul Milli Parkı”.

And dağlarının güney bölümü burası.
İki büyük göl bulunduruyor içinde.
Arjantin ve Viedma göllerini.
Ve 47 büyük, 200 de küçük buzul…

Çok geniş bir yüzey kapsıyor.
Yaklaşık 6000 km²'lik bir alan.
Dünyanın belki de en güzel.
Bir Milli Parkı burası...

Üç büyük buzul var içinde.
Perito Moreno.
Uppsala.
Ve Viedma buzulları…

En önemlisi Viedma.
En büyük buzulu burası G. Amerika’nın.
Dev bir alan oluşturuyor.
978 km². lik…

Amacımız bu buzulda yürümekti.
Chaltén’den otobüsle geldik.
Kıyısına.
Viedma gölünün…

Bir tekne ile ulaştık.
Viedma buzuluna.
Yeşil sularında seyrederek.
Ayni adı taşıyan gölün…

Yürüdük, tırmandık bir süre.
Sarı-kahve renkli.
Cilalı taşları üzerinde.
Yıllarca buzul altında kalmış kayaların.

Sonra eğitim aldık.
Ve öğrendik.
Buzulda yürüme tekniklerini.
Yarım saatlik bir kursta…

Çivili kramponlarımızı geçirdik.
Botlarımızın üzerine.
Deneyimli rehberler eşliğinde.
Buzulun hemen yanı başında…

Ayağa kalktık.
Dengemizi sağladık.
Bir süre yalpalayarak.
Yavru ördekler gibi…

Sonra yürümeye başladık.
Buzulun üzerinde.
Dikkatle.
Ve ürkek adımlarla…

Hep yanımızda idiler.
Beşi birden.
Hepsi işinin ehli.
Profesyonel rehberlerimiz…

Kısa sürdü.
Acemiliğimiz.
Alıştık bir çırpıda.
Yürümeye buz üstünde...

Sonra güzelliği gördük.
Buzulların üzerine yayılan.
Harmonisini.
Mavi ve beyaz’ın...

Zevkten dört köşeydik.
Durdurdular rehberlerimiz bizi.
Başladılar buzulları kırmaya.
Ellerindeki kazmalarla…

Bardaklar çıkardılar.
Yerleştirdiler içine.
Minik buzul parçalarını.
Üzerine de eklediler viski'yi…

Kutladık başarımızı.
On binlerce yılık buzullar üzerindeki.
İlk buzul yürüyüşümüzü.
Ve tüm bu güzellikleri…

Sizler de gidin.
Görün, yürüyün bu buzullarda.
Yarın çok geç olabilir.
Hızla eriyorlar zira…

Viedma Buzulu fotoğrafları için:
http://picasaweb.google.com/tanyeri/Viedma#

.

23 Aralık 2010 Perşembe

EL CHALTEN...


El Chaltén küçük bir kasaba.
Patagonya’da, Şili-Arjantin sınırında.
1985 de kurulmuş.
Yalnızca turizm ile geçiniyor.

Dumanlı dağ” anlamında.
Yerel dilde.
Chaltén”.
Nüfusu 500 kişi kadar…

Bir tane ana caddesi var.
100-150 kadar da ev.
Yepyeni, tek katlı.
Bu cadde etrafına sıralanmış.

Yürüyüş Başkenti”.
Olarak biliniyor burası.
Patagonya’nın.
Ve de Arjantin’in…

Çevresinde muhteşem dağlar var.
Los Cerros” deniliyor bunlara.
Yani “dağlar”.
Görülesi, yürünesi, çıkılası dağlar…

Granit kitleler bunlar.
Fazla yüksek değil.
3000 m. den biraz fazla.
Ama tırmanılması en zor dağlardan…

Örneğin Cerro Torres.
Yani “kule dağ”.
3.162 m. yükseklikte.
Ancak birkaç kişi tırmanabilmiş…

Fitz Roy kulesi daha da büyük.
3.405 m. yüksekliğinde.
Oraya tırmanmak daha da güç.
Dikliği, soğuk ve rüzgâr nedeniyle…

Tırmanmak bizim haddimize değildi.
Bu dağlara.
Ama daha yakından görebilirdik.
Gelmişken buralara…

Milli Parka girdik.
Uzunca yürüdük.
Tırmandık, geçtik
Karlı kayın ormanlarından...

Tanık olduk bu dağların heybetine.
Güneşlendik eteklerinde.
Titredik gölgelerinde.
Ve ezildik muhteşem görüntüleriyle…

Bizim işimiz kolaydı.
Geldiğimiz gibi indik Chaltén’e.
Kolaylıklar diledik.
Oralara tırmanmaya niyetlenen yüreklilere…

El Chaltén fotoğraflarım için:
http://picasaweb.google.com/tanyeri/Chalten#

.

20 Aralık 2010 Pazartesi

DÜNYANIN SONUNDAKİ TREN...


Ateş toprakları bomboşmuş.
Arjantin’in.
Sonuna gelindiğinde.
19. yüzyılın…

Bir karar almış.
Arjantin Hükümeti.
1884 yılında.
Buralara insan yerleştirmek için…

Azılı suçluları toplamışlar.
Gemilere doldurmuşlar.
Buralara göndermişler.
Yanlarında da birkaç muhafız eklemişler.

Bir hapishane açılmış önce.
Minik bir yerleşim yeri oluşmuş.
Arjantin’in ıssız topraklarında.
Ushuaia denilen yerde…

Ama ortada bir kent yokmuş.
Gereksinimleri olmuş.
Ev yapmak için.
Isınmak için…

Orman yanı başlarında.
1902’de başlamışlar.
Bir demiryolu hattı döşemeye.
Ormanın içlerine…

8 yılda tamamlamışlar.
Buharlı tren demiryolunu.
1910’da açmışlar.
Yani bundan tam 100 yıl önce…

Her gün çalıştırmışlar.
Tutuklu mahkûmları.
Yağmurda, karda, soğukta.
Ormandan ağaç kesimi için…

Bu arada Ushuaia gelişmiş.
Mahkûmların sayısına eşit olmuş.
Ushiaia'lıların nüfusu.
1930’larda…

1949’da deprem olmuş.
Buralarda.
Kullanılmaz olmuş.
25 km.lik bu tren yolu…

Tekrar açılmış.
1994’te.
Son 8 km.si.
Bu tren yolunun…

Turizm amaçlı kullanılıyor.
Günümüzde.
Bu tren.
Ve de bu tren yolu…

Dünyanın sonundaki tren” olarak tanınıyor.
Gerçekten de öyle.
Daha güneyde bir tren yolu mevcut değil.
Tüm yerkürede bundan başka…

Otobüslerle ulaşıyorsunuz.
Dünyanın sonundaki İstasyona.
Sıcak vagonlarına kuruluyorsunuz.
Dar hatlı bu tren yolunun.

İçinde seyrediyorsunuz.
Bu trenle ormanın, bataklıkların…
Ve şahidi oluyorsunuz.
100 yıl önce kesilmiş ağaçların.

Öylesine yerinde duruyor.
Mahkûmlar tarafından.
Parkın içinde kesilmiş gövdeleriyle.
Koskoca ağaçlar…

Ama ortada görünmüyor.
100 yıl önce burada çalıştırılan.
Ve Ushuaia’yı Ushiaia yapan.
Suçlu, suçsuz insanlar…

Dünyanın sonundaki Tren fotoğrafları için:

http://picasaweb.google.com/tanyeri/Tren#

.

16 Aralık 2010 Perşembe

USHUAİA...


Tam 5 saatte uçtuk.
3426 km yi.
En kuzeyinden en güneyine.
Arjantin’in…

Sadece Arjantin’in değil.
Dünyanın da en güneyi.
Burası.
Ushuaia

Fin del Mundo” demişler buraya.
Yani “dünyanın sonu”.
Boşuna da dememişler.
Dünyanın en sonunda çünkü burası…

Başkaca yerleşim yeri yok.
Bundan gayri.
Daha ilerisinde.
Güney yarı küremizde…

100 yıl öncesinde bomboşmuş.
Bu topraklar.
Suçluları getirmişler önce.
Birkaç da onlardan sorumlu kişiyi…

Son 30 yılda gelişmiş burası.
Turizmin artmasıyla.
Bir konaklama merkezi olmuş.
70 bin’lik nüfusuyla…

And dağlarıyla kaplı üç yanı.
Önünde de Beagle kanalı var.
İki okyanusu birleştiriyor.
Atlantik ile Pasifik’i…

Güzel bir havaalanı var.
Denizin üzerine inşa edilmiş.
Çağdaş terminali ahşaptan yapılmış.
Tek katlı, şirin mi şirin…

Oldukça gelişmiş.
Ushuaia Limanı.
Turistler buradan hareket ediyor.
Güney Kutbuna gitmek için…

İlkbahar yeni gelmişti.
Ateş toprakları”na.
Ama hava oldukça soğuktu.
Biz Ushuaia’ya indiğimizde…

Charles Darwin de gelmiş.
Buralara 1839’da.
170 yıl önce.
Beagle gemisiyle…

Araştırmalar yapmış.
Biyolojik, Antropolojik.
Ve ana fikrini oluşturmuş bu çalışmalar.
Türlerin Orijini” kitabının…

Biz de gezdik gemiyle.
Lacivert sularında.
Beagle kanalının.
Rüzgâr yedik, sallandık, üşüdük…

Ama değdi bu kanal gezisi.
Her şeye rağmen…
Fener’ine kadar seyahat.
Dünyanın sonundaki

1929 yılında yapılmış.
80 yıllık bir fener yani.
Çok büyük önemi var buranın.
Kanalda seyreden gemiler için…

Fener bahaneydi aslında.
Amaç flora ve faunasıydı buranın.
Yol boyunca dizili.
İrili ufaklı adaların…

İlginç bitki örtüsüne tanık olundu.
Kuşları gözlemlendi.
Deniz aslanları fotoğraflandı.
3 saatlik gezisi sırasında kanalın…

Güzel bir anı olarak kaldı.
Bu gezimiz.
Darwin’in de dolaştığı.
Kanalın soğuk, lacivert sularında…


Ushuaia fotoğraflarım için:
https://photos.google.com/share/AF1QipPTS2ha8yCjNjlRdckIr3IQIl3ljqxtazczYVXJd1tinDbRunnlJzReLwuV7PuTPg?key=RTJVVU9ueS05eUtjUUtQOEtWLWZLRXY1TE1BQ2lR

.

13 Aralık 2010 Pazartesi

İGUAZU...


İguazu çok büyük bir alan.
İki ülkede ve 275 şelaleden oluşuyor.
Olası değil.
Hepsini bir günde gezmek…

Yarım günde dolaşmıştık.
Brezilya bölümünü.
Ama bir gün daha lâzımdı.
Arjantin bölümünü gezmek için.

Burası da ayni Milli Park içerisinde.
Şirin bir trene biniyorsunuz.
Parka girdikten sonra.
Şelalelere ulaşabilmek için…

Sonra yürüyorsunuz.
İguazu nehri üzerinde.
Ahşap köprülerde 2-3 km. kadar.
Binlerce insanla…

İki ayrı dolaşım alanı var burada.
Aşağı ve yukarı gezinti alanları.
Her ikisini de geziyorsunuz.
Ayrı ayrı…

Yan yanasınız, iç içesiniz.
Yüzlerce şelale ile…
Seyrediyorsunuz yakından.
Tüm güzelliğiyle onlarca çağlayanı…

Garganta del Diablo” diyorlar.
Yani “şeytanın gırtlağı”.
Ya da “şeytanın boğazı”.
Bu çağlayanların en görkemlisine.
En korkuncuna…

Gerçekten bir boğaz gibi.
Tonlarca suyu içen.
Ama hiç doymayan.
Gerçek bir şeytanın yutağı…

İçine kadar giriyorsunuz gırtlağın.
Dibi görünmüyor.
Bir buhar tabakası yükseliyor.
Korkunç da bir homurtu…

Kendinizden geçiyorsunuz.
Islanıyorsunuz.
Seyrediyorsunuz hayranlıkla.
Ve onca kalabalıkla…

Geziyi, yürüyüşü tamamlıyoruz.
Tüm çağlayanları görerek.
Sırada botla gezinti var.
Şelalelerin altında…

Islanacağız biliyoruz.
Hem de sırılsıklam.
Ama dert değil.
Onca heyecanın içinde…

Giriyoruz botun içine.
Azgın nehirde yol alıyoruz.
Şelaleleri alttan gözlemliyoruz.
Görüntülüyoruz.

Sonra suların altında kalıyoruz.
Başımızdan aşağı sular dökülüyor.
Bir anda kovalar dolusu.
Göz gözü görmüyor…

Islanıyoruz.
Ama herkes mutlu.
Herkes memnun.
Bu muhteşem olayı yaşamaktan.

Fotoğraf makineme su girmiş.
Çalışmıyor bundan sonrasında.
Görüntüleyemiyorum.
Milli parkta kamyonla yaptığımız safariyi…

Ayrılırken dönüp tekrar tekrar bakıyoruz.
Hayranlıkla yeniden izliyoruz.
Dünyanın 7 doğa harikasından birisini.
İguazu’yu…


İguazu fotoğraflarım için:
http://picasaweb.google.com/tanyeri/Iguazu#5550125812813112194

.

7 Aralık 2010 Salı

İGUAÇU...


Brezilyalılar Portekizce “İguaçu” diyorlar.
Arjantinliler ise İspanyolca “İguazu”...
Kelime aslında Guarani yerlilerinin dilinden geliyor.
Ygua-su diye okunuyor, yani “büyük su”…

Aslında bu, 1320 km. uzunluğunda bir nehir.
Parana nehrine dökülüyor.
Güney Amerika’nın ikinci büyük nehrine.
Amazondan sonraki…

Büyük bir şelale oluşturuyor.
Parana nehrine dökülmeden önce.
Arjantin-Brezilya sınırında.
Görülesi, yaşanası bir şelaleler dizisi…

Uçakla ulaştık buraya.
Buenos Aires’ten 2 saatlik bir yolculukla.
Büyük bir kavis çizdi koca uçak.
Kanadını eğerek şelaleler üstüne geldiğimizde…

İnişe geçmiştik, pist başına çok az kalmıştı.
Keyifle izliyorduk görüntüyü.
Ben dahil solda oturanlar.
Kemerleri açıp görüntüye ortak oldu sağda kalanlar.

Brezilya tarafına geçiyoruz.
Şelaleleri görmek için
Kısa zamanda.
Otobüsle…

Sınırda hoş bir sürprizle karşılaşıyoruz.
Brezilyalılar vize istemiyorlar Türk'lerden.
Elimizi kolumuzu sallayarak geçiyoruz sınır ötesine.
Amerika'lılar, Avustralya'lılar, Alman'lar vize beklerken…

Büyük bir Mili Park içerisinde şelaleler.
Dünya Mirası” listesinde buralar.
1984’ten beri.
Unesco tarafından…

Tek bir şelale değil İguaçu.
275 tane farklı şelale varmış.
Bu sistemde.
Kim oturup, nasıl saydıysa…

60-80 m. yükseklikten düşüyor.
Bu şelaleler.
Bizim boğaz köprüsü yüksekliğinden.
Benzetmek gerekirse…

2.5 kilometreden fazla.
Şelale sisteminin uzunluğu.
Saniyede 7000 metreküp su dökülüyormuş.
Bu sistemden.

500 bin tona yakın su.
Sadece bir dakikada.
Müthiş bir debi.
Dile kolay…

Bir gezi parkuru oluşturulmuş.
Şelalelerin içerisinde dolanıyorsunuz.
Nemi yoğunluğuna yaşayıp.
Doyasıya ıslanıyorsunuz…

Doğal bir parktasınız.
Gürültülü bir ortamda.
Ilıman bir havada.
Yeşil bir yağmur ormanında...

Çevrenizde binlerce kelebek.
Quati denilen sırnaşık yaratıklar.
Timsah benzeri sürüngenler.
Ve yüzlerce renkli kuş

Keyifli bir panoramada geziyorsunuz.
Onlarca şelalenin içine giriyorsunuz.
Altından geçiyorsunuz birçoğunun.
Ve iliklerinize kadar ıslanıyorsunuz.

Tek boyutlu fotoğraflarından farklı burası.
Üç boyutlu yaşıyorsunuz olayı.
Birden beş boyuta çıkıyor durum.
Islaklık ve gürültü de işin içine girince…

Günün bitiminde bir helikoptere biniyoruz.
Şelalelere yukarıdan bakıyoruz.
Biraz önce içinde dolandığımız.
Altında ıslandığımız “büyük su”ya…

İguaçu fotoğrafları için:

http://picasaweb.google.com/tanyeri/Iguacu#5547852672239279650

Helikopterden (Rehahn'dan) : https://www.facebook.com/video.php?v=4216559694425&set=vb.179458868757461&type=2&theater 



.

3 Aralık 2010 Cuma

CAFE TORTONİ...


Süleyman ile sabah gezisine çıkmıştık.
Buenos Aires’te…

Otelimizin hemen yakınlarındaydık.
Süleyman gösterdi burayı bana.
Bak, Yücel Abi...” dedi.
Cafe Tortoni burası”.

Süleyman’ın kahve kültürü iyidir.
Otantik kahvelere bayılır.
En büyük keyiflerinden birisidir.
Oralarda oturup, havasını tatmak.

Sabahın eriydi, Kafe haliyle kapalıydı.
Sokaklardan daha çöpler bile temizlenmemişti.
Saat 09.00’da kenti gezecektik.
İyi, bir ara gelir, kahvemizi içeriz” dedim.

Ertesi gün akşam üzeri geldik.
Bir grup arkadaşımızla.
Cafe Tortoni’ye…

Önünde bir kalabalık.
Millet kuyruğa girmiş.
Sırasını bekliyor.
Cafe Tortoni’ye girebilmek için…

Biz de girdik sıraya.
Belki 50 kişi var kuyrukta.
Sırayla içeriye kabul ediyorlar.
İçeriden çıkan oldukça…

Ayakta epey bekledik.
Sonra bizi de aldılar içeriye.
İyi bir yer olduğu belli.
Daha içeriye girerken…

Bir binanın alt katında burası.
Loş ışıklı.
Yüksek tavanlı.
Eski eşyalı…

Meğerse 1858’de kurulmuş.
Bir Fransız göçmeni tarafından.
150 yıl önce.
Buenos Aires’in ilk Cafe’si imiş…


Bir kültür yuvası.
Ayni zamanda burası.
Uğrak yeriymiş sanatçıların.
Edebiyatçıların ve ressamların.

Kimler uğramamış ki buraya.
Garcia Lorca, Luis Borges, Carlos Gardel.
Arthur Rubinstein, Albert Einstein, L. Pirandello.
Hilary Clinton ve Kral Juan Carlos

Dili olsa da anlatsa.
Tavanları, duvarları.
Masaları, sandalyeleri.
Cafe Tortoni’nin…

Öylesine büyüleyici bir yer.
19. yüzyıl havasını yaşıyorsunuz.
Bir anda.
Buraya girdiğinizde…

Yiyecekleri, içecekleri çok güzel.
Servisi hızlı.
Garsonları nazik ve kibar.
Cafe Tortoni’nin…

Duvarlarındaki anılara bakıyorsunuz.
Kayboluyorsunuz.
150 yıllık geçmişi içerisinde.
Yüzlerce fotoğrafın, tablonun…

Önünde kuyruk halâ devam ediyordu.
Biz oradan ayrılırken gece saat 22.00’de.
Buenos Aires’in.
Bu en eski Kafe’sinin…

Cafe Tortoni resimleri için:
http://picasaweb.google.com/tanyeri/CafeTortoni#5546365301364892354

.

29 Kasım 2010 Pazartesi

BOCA JUNIORS...


La Boca’yı anlatmıştık son yazımızda.
Buenos Aires’in yoksul mahallesini.
Liman işçilerinin ve denizcilerin yapılandırdığı bölgeyi.
Renkli resimleriyle…

Bu rengârenk bölgede öne çıkan iki renk vardı.
Sarı ve lâcivert.
Öncelikler bu renklerdeydi.
Sonradan öğrendik bunun anlamını…

CABJ’yi öğrendiğimizde.
Club Atletico Boca Juniors demek bunun açılımı.
Kısaca, “Boca Juniors” diyorlar.
La Boca bölgesinin bu futbol takımına.

1905’te kurulmuş bu takım.
Renk bulamamışlar başlangıçta bu takıma.
Bu kadar çok renkli mahallede.
Sonunda karar vermişler.

Limana gidelim” demişler.
Limana giren ilk geminin bayrağına bakalım”.
O bayrak hangi renkse onu kabul edelim…
Olur” demişler.

Limana gitmişler.
Drottning Sophia” isimli bir gemi yanaşmış limana.
Bakmışlar ki bir İsveç gemisi.
Bayrağı da “sarı ve lâcivert…”

Kesin karar vermişler.
Azul y Oro” olmuş renkleri.
Boca Juniors’un.
Yani lâcivert ve altın sarısı

O da bir dere ağzında kurulmuş.
Aynen Fenerbahçe gibi.
Kuruluş yılları da hemen hemen ayni.
Yani 1900'lü yılların başında...

Bir benzerlik daha.
Republica de la Boca” olarak biliniyor.
Bu kulüp.
Tıpkı, “Fenerbahçe Cumhuriyeti” gibi…

Buenos Aires’in iki ünlü kulübü var.
Tabii ki Arjantin’in de...
Birisi Boca Juniors.
Diğeri de River Plate.

River Plate zenginlerin takımı.
Yani “los millionaros”ların kulübü.
Boca Juniors ise fakirlerin takımı.
Ya da “halkın” kulübü…

Müthiş bir çekişme var.
Buones Aires’in bu iki takımının.
Boca Juniors ile River Plate’in arasında.
100 yıldır süren…

Bunların maçına “Derby” filan denilmiyor.
İspanyadaki gibi “el Clasico” da denilmiyor.
Bu savaşlara.
el Superclasico” olarak adlandırılıyor bu karşılaşmalar…

Yani, “Derby’lerin Derby’si”.
Bu maçlar.
Dünyada görülmesi gereken 10 spor olayından birisi.
Forbes” dergisine göre…

100 yıldır sürmekte.
Bu ezeli rekabet.
Zengin-fakir ayrıcalığı sonucu ortaya çıkan.
Bu “el Superclasico” çatışması.

Karşılıksız seviyorlar takımlarını.
La Boca’lı taraftarlar.
Onlar için bir maç değil bu karşılaşmalar.
Sahada yapılan gerçek bir savaş

Bu savaşların yapıldığı stadı gezdim.
La Boca’ya gittiğimde.
61 bin kişilik koca bir stadyum.
La Bombonera” denilen…

La Bombonera “şeker kutusu” demek İspanyolca.
Ama River Plate maçlarında hiç de öyle değil.
Tam bir cehenneme dönüyor burası.
River Plate’liler ne kadar “tavuk kümesi” deseler de bu stada…

Buraya girmesi yasak.
Kırmızı-beyaz renklerin.
River Plate’in renkleri.
Çünkü bu renkler…

İlk gördüğümde fark etmiştim.
Coca Cola reklâmları vardı.
La Bombonera’nın dışında.
Ama siyah-beyaz renklerle.

Açıklamışlardı nedenini.
Niçin bunlar siyah-beyaz” diye sorduğumda.
Çünkü” demişlerdi.
Kırmızı-beyaz” giremez buraya…

Güzel bir müze var.
La Bombonera’nın altında.
Geçmiş tarihini izleyebiliyorsunuz.
Bu görkemli kulübün…

Boy boy resimleri, heykelleri.
Hediyelik eşyaları.
Diego Armando Maradona’nın.
CABJ’nin yetiştirdiği en ünlü futbolcunun…

Başkaları da var tabii.
Riquelme, Carlos Tevez, Caniggia, Oscar Cordoba.
Batistuta, Veron, Martin Palermo.
Gibi ünlülerin top koşturduğu CBAJ’de…

Yıldız içerisinde ayaklarının kalıbı resmedilmiş.
La Bombonera’nın önündeki kaldırımda.
Bunların çoğunun.
Hollywood’da olduğu gibi…

Neyse ki ben de futbol oynadım.
Bu futbol arenasının hemen yakınındaki.
Bir basketbol sahasında.
La Boca’lı çocuklarla…

Boca es mi religion, Maradona es mi dios, la Bombenera es mi iglesia
Yani “Boca benim dinim, Maradona tanrım, la Bombonera kilisem…
Diyerek yetişen,
Boca Juniors fanatiği bu çocuklarla…

Artık ne kadar öğünsem yalan olmaz.
Ben de futbol oynadım” desem.
"Arjantin’de" hem de "Boca'nın junior'larıyla".
"Gençliğimde" diye…

Boca Juniors fotoğraflarım için:
https://photos.google.com/album/AF1QipNICv6BoNLLe0zX_knyPmC0EEx8EwF8Fvcun3hw/photo/AF1QipMa7YIzk_z077idqs2EbGqJZ2vvnetoiAuZbEot?hl=tr

.

26 Kasım 2010 Cuma

LA BOCA...


La Boca, İspanyolca “ağız” demekmiş.
40 yıldır içinde çalıştığımız “ağız”.
Mesleğimiz gereği...

Gerçi biz bunun Latincesini öğrenmiştik.
45 yıldır “bucca” olarak zaten biliyorduk.
Buenos Aires’e gidince öğrendik.
La Boca’nın ağız demek olduğunu…

La Boca, Buenos Aires’in bir mahallesi.
Buenos Aires’in güneyinde yer alıyor.
Deniz kıyısında.
La Plata nehrinin körfezinin kenarında…

Buenos Aires’in liman bölgesi burası.
İtalyanlar buranın ilk sakinleri.
1800’lü yılların ortalarında yerleşmişler buraya.
Genova’dan gelip…

Riachuelo nehrinin ağzında bir bölge.
Onun için “ağız” denilmiş buraya.
Yani bir nehir ağzının açıldığı yer.
La Boca

Liman olmak için güzel bir bölge.
Zaten ilk yerleşimcileri de denizciler.
Ve de Liman işçileri…

Hep böyle kalmış burası.
Halâ Buenos Aires’in en yoksul mahallesi.

Başlangıçta gelen liman işçileri evler yapmışlar.
Tek katlı evler.
Batık ve eski gemilerden artakalan
Saclarla, çinkolarla, tenekelerle örtülen...

Evlerini başlangıçta boyamışlar.
Rengârenk.
Yine teknelerden artakalan.
Renk renk boyalarla…

Doğal olarak kadınlar da yer tutmuş burada.
Tango ilk kez bu bölgede gelişmiş.
Liman işçilerinin yoğun olduğu,
La Boca’da…

El Caminito en güzel caddesi.
Eskiden beri La Boca’nın.
"Küçük sokak" veya "sokakçık" anlamında.
Ama dünyaca bilinen bir yer.

Gürültülü, kalabalık, cıvıl cıvıl bir sokak.
Buenos Aires’in bütün turistleri burada.
Geziyorlar, yiyip içip, eğleniyorlar.
Müzik dinliyorlar, tango gösterilerini izliyorlar.

Muhakkak gidip, görülesi bir yer.
La Boca.
Parlak renkli, teneke evleriyle.
Canlı, neşeli ama yoksul yaşantısıyla…

La Boca’nın renkli fotoğraflarım için:
https://photos.google.com/album/AF1QipMEjoAn48E0g5bRCq5-g8c0i3TP58szGA9GFrrL/photo/AF1QipOfzacYjpiHQyWWptbGOx2gR5sWw9pOaiLanMoV?hl=tr

.

23 Kasım 2010 Salı

AMERİKA'NIN GÜNEYİ...


Yeniden keşfetmeye gerek yok” derler.
Amerika’yı”...

Ama biz yeniden keşfettik bu Amerika’yı.
Amerika’nın güney’ini.
Macellan’dan 500 yıl sonra.
2010 yılında…

Sonsuz bir doğal güzellikler cenneti burası.
Özellikle de “Patagonya” denilen,
Gitmeye, görmeye, keşfetmeye değen…

Patagonya, hem Arjantin’in topraklarında.
Hem de Şili’nin.
1810 yılında kurulmuş.
Bu iki ülke de…

Bicentennial” olmuşlar her ikisi de.
Bu yıl.
200. kuruluş yıldönümlerini kutluyorlar.
2010’da…

İki ülkenin Başkenti de çok gelişmiş.
Çağdaş bir başkent havasına bürünmüş.
Küçük yerleşim yerleri de çok güzel.
Şirin ve de sevimli…

Ama tüm bunların dışında.
Doğası bir başka güzel buraların.
Şili’nin de, Arlantin’in de.
Patagonya’nın da…

Bahar yeni gelmişti ülkelerine.
Bizler oraya ulaştığımızda.
Çiçeklerle karşıladı bizi doğa.
Sıcak bir güneşle de uğurladı…

Hayran kaldık Patagonya’sının.
Dağına, denizine, gölüne, buzuluna.
Çayırına, çimenine, kuşuna, kurduna.
Savan’ına, otlağına, ormanına, ırmağına…

Renkli sokakları, şirin evleri.
Neşeli insanları, güzel yemekleri.
Ilıman havası, sert rüzgârları var buranın.
Sözün kısası…

Yediğin içtiğin senin olsun” diyor dostlar.
Sen, gördüklerini anlat”...
Ama ciltler sürer.
Yalnızca yediğimiz, içtiğimizi anlatmak…

Onun için yavaştan başlayalım.
Gördüklerimizi yazmaya.
Sizler şimdilik,
Şu fotoğraflara bakarken…


Güney Amerika fotoğraflarım:

http://picasaweb.google.com/tanyeri/GuneyAmerika#5542378107875799282

.

26 Ekim 2010 Salı

ABBAS YOLCU...


Bu kez yolumuz uzun.
Hem de çok uzun.
İnanmayacaksınız ama.
Dünyanın öbür ucuna...

Güney Amerika’ya.
Patagonya’ya.
Oranın da en güney ucuna.
Dünyanın ucundaki fener’e…

Dünyanın Ucundaki Fener”i biliyorsunuz.
Bir Jules Verne romanı…
1905 yılında yazıldı, sonra film de yapıldı.
Kirk Douglas oynamıştı başrolde.

Bir fener’de geçiyordu olaylar.
Cape Horn’da.
Güney Amerika’nın en ucundaki fenerde…
Yolumuz işte oraya kadar uzanacak.

Tabii önce Buenos Aires var.
14 saatlik duraksız bir uçuştan sonra.
Arjantin’in başkenti.
Tango’nun anavatanı, tabii ki et’in de…

Sonrasında İguazu şelaleleri.
Dünyanın en görkemli çağlayanları.
Bir dizi halinde.
Arjantin-Brezilya sınırında…

Sonrasında dünyanın sonuna uçuş.
Ushaia’ya.
Yeryüzünde daha güneyde bir yerleşim yeri yok.
Bundan başka…

Tierra del Fuego denilmiş bu topraklara.
Ateş toprakları” anlamında.
Macellan koymuş bu ismi.
Gün batımında dağlarda ışının yansıması nedeniyle…

Sonra da Ateş Toprakları’nın kuzeyine gideceğiz.
Patagonya’ya.
Çoğumuzun sanal bir yer sandığı bölgeye.
Dünyanın en güzel doğal parkı’na…

Dağ yürüyüşleri, kano gezileri.
At binmeleri, buzul yürüyüşleri.
Torres del Paine’de.
Muhteşem dağ kulelerinin olduğu yerde…

Ardından Chalten’de yürüyüş.
Viedma buzulunda.
Cerro Torre ve Fitz Roy dağlarında.
Ve nefes kesici panoramalar eşliğinde…

Sonra Calafate’ye transfer.
Patagonya’nın en büyük buzulunda gezinti.
Los Glaciares’de…

Sonrasında Şili'ye geçiş.
Şili’nin balıkçı kasabası Puerto Natales’e.
Oradan Macellan boğazındaki Punta Arenas’a.
Oradan Puerto Varas’ta Calbuco volkanına tırmanma…

Sonrasında Santiago’ya geçeceğiz.
And dağları üzerinden Şili’nin başkenti’ne.
Ünlü Şili şaraplarını tadacağız.
Ve Pablo Neruda’nın evini ziyaret edeceğiz.

Santiago’dan uçağa binip döneceğiz.
Toplam 33.156 km.lik bir uçuşla.
20 gün sonra.
Kısmetse…


Patagonya resimleri (internetten):
http://picasaweb.google.com.tr/tanyeri/Patagonya#5531912173847437314
.

22 Ekim 2010 Cuma

MİLAS...


İçinden geçeriz.
Bodrum’a giderken.
Her seferinde.
Milas’ın…

Giderken yorulmuşuzdur.
Durmayı pek canımız istemez.
Dönüşte ise yolumuz çok uzundur.
Yine hiç duraksamayız...

Bodrum’da iken de düşünmeyiz.
Gidip, şöyle bir bakmayı.
Denize, eğlenceye ara vermeyi.
Koylardan, barlardan çıkıp da buraları görmeyi…

Aslında kişiliği olan bir kent burası.
Adını rüzgâr tanrısı’ndan almış.
Mylasos’dan…

3000 yıllık bir kültür birikimine sahip.
İki uygarlığa Başkent’lik yapmış.
Antik Karia’ya ve Menteşe Beyliği’ne…

Ancak içine girince anlıyorsunuz.
Kültürel zenginliğini.
Ne denli renkli bir şehir olduğunu.
Milas’ın…

Tek sütunlu Zeus tapınağı da var.
Gümüşkesen anıt mezarı da…

Çift ağızlı balta simgeli kapısı da var.
Antik taşlı duvarı ile Belen camisi de…

Sokakları, evleri bozulmamış.
Milas’ın.
Yörüklerden, Türkmenlerden oluşan.
Halkı da…

Milas’ı dolaşmak bir keyif.
Renkli sokaklarını, kalabalık pazarını.
Aş evlerini, kahvehanelerini.
Müzesini, ören yerlerini…

Milas’ı görmek kadar güzel.
Antik yerlerini Milas'ın.
Euromos’u, Labranda’yı, İassos’u.
Herkül’ün kenti Herakleia’yı…

Dağlarından bal akarmış.
Ovalarından da yağ
Tabii ki zeytinyağı.
Milas’ın.

Gidip, görmek gerek.
Görüp de tadını çıkartmak.
Milas’ın.
Yanından, yöresinden geçmeden…



Milas fotoğrafları için:
https://photos.google.com/share/AF1QipM-Y3NstBtmDcWprkuCRTsxy4AiVrLEiewdBSwK6k5iXDBj-CmpftWZ1blzemjV_A/photo/AF1QipOZ_ZqEgRR_OqqAFgTx416XZRA_lr22am8Hg1nn?key=T21UdTRQSElWQzlsd2RGajk4YXZxY3E2RE5zal93

.

20 Ekim 2010 Çarşamba

ŞPRESA HANIM'IN KAFTANLARI...


Şpresa, arkadaşımın eşidir.
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden.
Meslektaşım ve KBB Uzmanı.
Dr. İbrahim Hızalan'ın...

Şpresa, Makedonya doğumlu.
1956 yılında göç etmişler.
İstanbul’a yerleşmişler.
İstanbul Kız Lisesi mezunu.

Yükseköğrenimi için Belçika’ya gitmiş.
Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirmiş.
Brüksel’de.
Hem de birincilikle…

Hocası dünya çapında önemli birisi.
Macar asıllı.
Victor Vasarely.
Dünyada "Op-Art" hareketinin öncülerinden…

İki alanda çalışmış.
Şpresa.
İç dekorasyon.
Ve Kumaş deseni kreasyonu alanlarında.

Kumaş desenleri üretmiş Şpresa.
İbrahim ile evlendikten sonra.
Bursa’ya geldiğinde...

Özenle ve severek.
Bursa’daki birçok tekstil kuruluşu için.

Bu arada karakalem çizimlere yönelmiş.
Eğitim almış.
Uludağ Üniversitesi’nde.
Güzel Sanatlar ve Resim Bölümünde…

Padişah Kaftanları
üzerinde olmuş.
Şpresa’nın son çalışmaları.
Sultanların günlük giysileri.
Ve törensel kaftanları konusunda…

Karakalemle çalışmış bunları.
Ayrıntılarıyla, modelleriyle.
Özenle, el emeğiyle ve göz nuruyla.
Ve de büyük boy tablolarla…

Bu eserlerini geçen hafta sergiledi.
Sevgili Şpresa.
Olması gereken bir mekânda.
Dolmabahçe Sarayı'nda...

52 tablo hazırlamış Şpresa.
Karakalemle.
Bakmaya doyamıyorsunuz.
Hepsi de biri birinden güzel…

Sevgili İbrahim tek renk bulmuş tabloları.
Biraz renk katmasını önermiş Şpresa’ya.
O da kırmamış sevgili eşini.
Bordu-kırmızı bir leke eklemiş tablolarına.

Rengârenk görüntü veriyor bana sorarsanız.
Tüm tablolar.
Dikkatle baktığınızda.
Hepsi karakalemle yapılmış olmasına rağmen…

Üç gününüz var.
Benden hatırlatması.
Bu güzel eserleri görmeniz için.
Hem de Sarayın Hazine-i Hassa salonunda…


Şpresa Hanım’ın Kaftanları fotoğrafları için:
http://picasaweb.google.com.tr/tanyeri/Spresa#5529959781794242978

.

17 Ekim 2010 Pazar

KOS...


Geçen hafta Kos adasındaydım.
Bodrum’un karşısındaki adada.
Bizlerin İstanköy dediğimiz.
Yunan adasında…

Bodrumda bir Tıp Kongresi vardı.
Bir açılış Konferansı yapmam istenmişti.
Hipokrat’tan bahsedecektim.
Tıbbın babası Hipokrat’tan.

Hipokrat bu adada doğmuştu.
MÖ 460-370 yıllarında burada yaşamıştı.
Tıbbı batıl inançlardan arındırmıştı.
Modern tıbbın temellerini burada atmıştı…

Bazı belgelere gereksinim vardı.
Konuşmam için.
Sunumdan bir gün önce gittim Kos’a.
Günü birlik, altı saatliğine…

Kos, bizim sahillerimize yalnızca 4500 metre uzaklıkta.
Bodrum’dan tekneyle bir saatte ulaşılıyor.
Turgut Reis’ten ise daha da kısa.
40 dakika kadar sürüyor…

Kos, 12 adalardan birisi.
Rodos’tan sonra en büyüğü.
Adanın toplam nüfusu 60.000 kadar.
Ama yılda bir milyon yabancı turist ağırlıyor…

Huzurlu, şirin bir ada, minik bir limanı var.
Bodrum benzeri bir de kalesi.
O da St. Jean Şövalyeleri'nce yapılmış.
Ayni yıllarda…

Güzel bir havada başladı yolculuğumuz.
Yaz’dan kalma bir güneşle.
Sımsıcak bir günde.
Ve masmavi bir denizde…

Minik trenlerle gezebiliyorsunuz adayı.
Küçük ve büyük turlar düzenlemişler.
Dilerseniz bisiklet kiralayabiliyorsunuz.
Dilerseniz de küçük motorsiklet…

Ama yürümek en güzeli.
Her tarafı görebilmek için.
Hele de hava böylesine güzelse.
Ve de çok sıcak değilse…

Kenti birkaç saatte gezebiliyorsunuz.
Antik eserleri ve Osmanlı yapılarını.
Ama zaman yetmiyor.
Adanın daha uzak yerlerini görmek için…

Muhakkak bir-iki gün daha kalınmalı.
Çiçeği, böceği görülmeli.
Dağı, taşı gezilmeli.
Adanın güzellikleri daha iyi yaşanılmalı…

Mini trenle de gezdik.
Yürüyerek de.
Motorsikletle de burada.
Bu sıcak, güzel atmosferli adada.

Güzel yerler gördük.
Arap Restoran'da yedik öğlen yemeğimizi.
60 yılı aşkın bir Türk Restoran'ında.
Hem de ne yemekler…

Sonra bizi Asklepion’a ulaştırdı.
Vespa motorsikletiyle.
Kos’ta doğup, Kos’ta yaşayan.
Yaşar Memiş kardeşimiz.

Kos, Türkler tarafından henüz keşfedilmemiş.
Ama yakındır.
Buranın da Türkler tarafından fethi.
Ve “Bodrum tipi” sitelerin yapılması…

Çünkü geniş arsalar var bu adada.
El değmemiş ne antik alanlar.
Hem de 40 dakika mesafede.
Türkiye’ye…


Kos gezisi fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com.tr/tanyeri/Kos#5529035703236858706

.

6 Ekim 2010 Çarşamba

SONER ÖZKAN...


Soner Özkan eski bir arkadaşımdı.
Hacettepe'den.
Neredeyse 50 yıllık.

Hacettepe
Tıbbî Teknoloji Bölümünde okumuştu.
Tıbbî Teknoloji, Doğramacı Hoca'nın bir eseriydi.
Kaliteli yardımcı Tıbbî Teknisyen yetiştirmeyi amaçlayan.
4 yıllık iyi bir eğitimin ardından...

Hacettepe KBB
'da Asistan olarak göreve başladı Soner.
1967 yılında.
Tıbbî Teknoloji'yi bitirdikten sonra.
Odyoloji Bölümünde...

"Odyoloji" duyma ile ilgili bir Bilim Dalıydı.
Türkiyede ilk kez böyle bir eğitim başlıyordu.
Ancak onu eğitecek birileri de yoktu.

Bir yıl sonra ABD'ne gitti.
1971 de Odyoloji Uzmanlığı'nı burada tamamladı.
Uzman olduktan hemen sonra Türkiye'ye döndü.

1975
'de bu dalda Doktora'sını da aldı.
1982 yılında Odyoloji Doçenti oldu.

Bir süre Suudi Arabistan'da çalıştı.
King Saud Üniversitesi'nde.
Burada Odyoloji Bölümü'nü kurdu.

Sonra yurduna geri geldi.
Bir süre İstanbul'da çalıştı.
Sonra Hacettepe'ye döndü.
1993 de Profesör oldu.

Bu Bilim Dalında hep ilkleri yaşadı.
Mükemmel bir Bilim adamıydı.
Birçok Odyoloji Uzmanı, Doçent'i, Profesör'ü yetiştirdi.
Çok sayıda hastaya yararlı oldu.

Dost canlısı, mükemmel bir insandı.
Güler yüzlü, kibar, saygılı.
Sevecen, nazik ve çelebi...

Bazen uzun aralıklarla görüşemezdik.
Görüştüğümüzde beni muhakkak evine davet ederdi.
Oturmaya, yemek yemeye.
İçten bir heyecanla, büyük bir ısrarla...

Bir türlü kısmet olmazdı.
Sonraki görüşmemizde yine ısrar ederdi.
Her zaman gülen çehresiyle.
"Öbür gelişinde muhakkak bekliyorum" diyerek.

En son 9 gün önce birlikteydik.
İzmir'de Odyoloji Kongresi'nde.
Birlikte çok güzel zaman geçirdik.
Geçmiş güzel günleri andık...

Orada da ısrarla yine evine davet etti beni.
Sevgili eşi Tülin'in yanında "söz" aldı benden.
"Peki, Soner" dedim.
"İlk gelişimde muhakkak ziyaretinize geleceğim"...

Nihayet bugün Soner'in evindeydim.
Söz verdiğim günden tam 9 gün sonra.
Ankara'ya ilk gittiğimde...

Ama bu kez o evde değildi.

Üç saat önce toprağa vermiştik onu.
Yenimahalle Karşıyaka’da.
Hacettepe’de yapılan duygu yüklü bir törenin ardından.
Kocatepe’de kılınan öğlen namazından sonra...

İki gün önce yitirmiştik.
Bu dost canlısı sevgili arkadaşımızı.
Doğum gününde, Bodrum'da.
Ani bir kalp krizi ile...



.

1 Ekim 2010 Cuma

SHİSHAPANGMA...


Shishapangma.
Söylemesi bile zor bir kelime.
Tibetçe.
Shi sha sbang ma kelimelerinden oluşuyor.

Otlu düzlükten yükselen büyük beyaz dağ” demekmiş.
Dünyada 8000 m. üzerinde 14 dağ bulunuyor.
Bunlardan en küçüğü Shishapangma.
Ama yine de 8000’lik bir dağ…

8000 metreyi çok az geçiyor.
8012 m. yüksekliğinde.
Ama en kolay tırmanılanlarından değil.
8000’likler içerisinde.

İlk tırmanış 1964’te gerçekleştirilmiş.
Çin’li dağcılar tarafından.
1980’de izin verilmiş.
Yabancıların tırmanışına…

Bugüne kadar 285 kişi zirve yapabilmiş.
24 dağcı da yaşamını yitirmiş.
En az tırmanış gerçekleştirilmiş olan dağ aslında.
8000’likler arasında.

İki zirvesi var.
Alt zirve 8008 m. yükseklikte.
Ana zirve ise 8012 metrede.
Yani arada 4 metrelik bir fark var.

İşte esas zorluk da burada…
Bu, 4 metrelik yükseklik farkında.
50 metre kadar yol gitmelisiniz.
Dağın ana zirvesine tırmanmak için.

Ancak bu çok zor bir iş…
Yürüyerek gidemiyorsunuz.
Bıçak sırtı gibi bir geçit var.
Oturarak, emekleyerek geçmek zorundasınız.

Çok keskin bir buz traversini aşmalısınız.
Derin kar varsa çok zor ve riskli oluyor.
Bu geçiş denemeleri.
Bu nedenle çoğu dağcı ana zirveye çıkamıyor.

İşte bu dağı denedi.
Yani Shishapangma’yı.
Yeğenim Tunç Fındık.
Bu yıl Eylül ayında…

6 kez 8000 üzeri tırmanış yapmıştı Tunç.
Everest’e 8850 m. (iki kez), Lhotse’ye 8516 m.
Cho Oyu’na 8205 m. Dhaulagiri’ye 8167 m.
Ve son olarak da 8463 m. lik Makalu’ya...

Eylül başında yola koyuldu Tunç.
Yani bir ay önce.
14X8000 projesinin 6. ayağı için.
Shishapangma’ya tırmanmaya.

Geniş bir dağ bu Shishapangma.
Önce 38 km. yürümeniz gerekiyor.
Tabanından ana kampa kadar.
Zirve hazırlıkları sonra başlıyor…

Tunç, başlangıçta arıyordu bizleri.
Shishapangma’dan.
Uydu telefonuyla.
İyi haberlerini alıyorduk.

Önceleri yerini bile izleyebiliyorduk.
Uydu telefonundaki chip’ten.
Yer belirleyiciyle.
Google haritasından…

Sonra telefonu bozuldu.
Önce sesli iletişimi kaybettik.
Sonra da dağdaki görüntüsünü…

Arkadaşının telefonundan haberleştik.
Birkaç kez.
İyi olduğuna seviniyorduk.
İlişki kurabildiğinde…

Son haberi bugün aldık.
7900 m.den geri dönüş yapmış Tunç.
Aşırı kar ve çığ tehlikesi nedeniyle…

Yani, geçit vermemiş Shishapangma.
En küçük 8000’lik.
Bu kez Tunç’a…

Shishapangma fotoğrafları için:
http://picasaweb.google.com.tr/tanyeri/Shishapangma#5523004799991776706

.

27 Eylül 2010 Pazartesi

AHMET'İN TEKNESİNDE...


Ahmet Bölükbaşı sınıf arkadaşımız.
Lise’den, Hacettepe’den.
50 yıllık…

Ahmet, yeni bir tekne almış.
Tekne sahibi bir arkadaşımız hiç olmamıştı.
Gelin lan, medeniyet görün Ayı’lar” diyor.
Tabiatıyla bu nazik davete icabet ediyoruz.

Alles inklusif tekne gezisi kolay bulunmaz.
Ben zaten İzmir’deyim, bir Kongre nedeniyle.
Eyüp Selahattin İstanbul’dan geliyor.
Ahmet topluyor bizi.
25 Eylül Cumartesi günü sabahın erinde…

Önce Beyaz Ev’e gidiyoruz.
Ürkmez-Gümüldür’de…
Üç katlı saray yavrusu bi şey.
Mandalina bahçesi dahil…

Ahmet birer mandalina ikram ediyor.
Eyüp lâfı sıkıştırıyor.
Ahmet, bunu yanımıza alalım” diyor.
Balığa sıkarız!..

Gümüldür sahilinde ufak bir tur atıyoruz.
"Hera" da yanımızda.
Hera dediğin ufak boyut bir kurt.
Neyse ki aram iyi onunla…

Sonra ver elini Seferihisar.
Cittaslow kenti.
Tekne buranın Marina’sında demirli.
Sığacık’daki Teos Marinasında…

Marina yeni yapılmış.
Çağdaş bir kayıkhane.
Akülü arabayla karşılıyorlar bizi.
Teknemize kadar da götürüyorlar.

Bu yatların hepsi biri birine benziyor.
Tek farklılık boylarında.
Yat sahipleri bununla öğünüyorlar.
Ahmet’inki de 33 feet imiş. İnanmıyoruz…

Yat dediğin kayığın biraz uzun boylusu.
Yüksek direklisi.
Biraz da yelkenlisi.
Kocaman yuvarlak dümenlisi…

Ahmet’in teknesinin ismi Wadi.
Hiçbir lisanda karşılığı yok.
Zaten ismini Ahmet koymamış.
Çünkü bu ikinci el bir yatmış.
İkinci el alınca daha ucuza geliyormuş...

Neyse, önce yatı şöyle bir tanıyoruz.
Zaten el kadar bir şey.
Üç kişi zor sığıyor.
Dördüncü kişi için zodiac motor ekliyorlarmış.

Benim deniz tecrübem yok.
Ahmet, yoğunlaştırılmış kurslara katılmış.

60 yaşından sonra yat sahibi olmuş.
70 yaşından sonra kaptanlık ehliyeti almış.
Kaptanlık ehliyeti olduğu söyleniyor.
Ben görmedim.

Öbürü ondan da cahil.
Denizcilik terimlerine yatkın olduğunu söylüyor.
Kurslara kısmen devam etmiş.
Hastalar, ameliyatlar derken yarıda bırakmış.

Ama denize yatkın kişiler.
Eyüp, Dicle nehrinde salla karşıdan karşıya geçmiş.
Ahmet’in de kürek çekmişliği var.
Gençlik Parkında…

Deniz gibidir bu kaptanlar” diyorum.
Hiç güven olmaz ha…” diye de ekliyorum.

Çaresiz can yeleğimi takıyorum.
Düdüğümü, işaret fişeğimi kontrol ediyorum.
Kendimi sağlama alıyorum.
Daha motor çalışmadan…

Yanımda olduklarına inancım tam.
Poseidon’un, Okeanos’un…

Ahmet top’un sahibi.
Tabii ki Kaptan o oluyor.
Eyüp de Miço’luğa getiriliyor.
Ben ise yelkenlerden sorumlu Devlet Bakanı.

Ahmet ve Eyüp aralarında konuşuyorlar.
Camadan, iskata, mandar, usturmaça diyorlar.
Kamança, cenova, orsa, apaz’dan bahsediyorlar.
Klos, flog, istralya gibi şeyler söylüyorlar…

Amaçları hava atmak, bana bir şeyler bildiklerini göstermek.
Aralarında bazen tartışma çıkıyor.
Neyse ki benim okuma-yazmam var.
Doğru anlamını söylüyorum.
Teknedeki “Denizcilik Terimleri” kitabından.

Örneğin elde bir kas olduğunu biliyorlar.
Palmaris longus’un varlığından haberdarlar.
Ama bir türlü karar veremiyorlar.
Vücudun iskele mi sancak mı tarafında olduğuna…

Neyse, alıyoruz demiri.
Vira bismillah” diyip.

Yavaş yavaş geçiyoruz.
Güzelim yatlar arasından.
Aheste aheste gidiyoruz.
Açık denize doğru.

Niye bu kadar yavaş gidiyoruz" diye soruyorum.
Buranın "Cittaslow kenti" olduğunu söylüyor Eyüp.
Bilimsel bir açıklama getiriyor.
Kendince…

Allahtan deniz düzgün.
Bunlara zorluk çıkartmıyor.
İlk deneyimlerinde…

Limandan çıkıyoruz.
Haritada görünen ilk yer Eşek Adası.
Beni buraya bırakın” diyorum.
Çünkü en uygun yer burası.
5 yıldızlı oteli bırakıp, bunlara katılan birisi için…

Ahmet dümende duruyor gibi yapıyor.
Zaten otomatik dümen var.
Eyüp’e emirler yağdırıyor.
Yerleri sil, sintineyi boşalt” diye…

Dışarıda 9-10 knot rüzgâr var.
Bizimkiler yelken açmaya niyetleniyorlar.
Cenova dedikleri ön yelkeni.
Başarıyorlar da…

Ama süratimiz 1-2 mili geçmiyor.
Yelkenler doğru cenahtan açıldı mı?
Onu da bilemiyorum…

Düşük bir süratle seyrediyoruz.
Öyle ki dağda ben bile daha hızlı yürürüm.
Yokuşu tırmanırken.

Ama Ahmet bu işten keyifli.
Ne de olsa ilk kez açık denize çıkıyor.
Yanında bir kobayla…

Bu arada bir türlü cesaret edemiyorlar.
İkinci yelkeni açmaya.
Başlarına ne geleceğini de bilemiyorlar.
İkincisini açtıklarında bu göl gibi denizde…

Tremola yapmaya yelteniyorlar.
Yelkeni sağdan sola geçirmeye denilirmiş.
Tremola

Teknede en az üç kişiye ihtiyaç varmış.
Tremola yaparken.
Çaresiz beni de alıyorlar aralarına…

İşim basit.
Karşı ipi gevşeteceğim.
Basit gibi görünüyor.

Ama uyarıyorlar.
Dikkat et” diyorlar.
Fatih Terim de parmağını kopartmıştı
Tremola yaparken…

Üç kez tremola yapıyoruz.
Açık denizde.
Parmaklarımda hiçbir sorun yaşamadan…

İki saat sonra çok yoruluyorlar.
Durgun, açık denizde.
Geri dönelim” diyorlar.
Burunları zaten liman yönündeyken…

Limana giriyoruz yavaşça.
Kıçtan yanaşacağız.
Limandakiler deneyimli.
Daha ilk teşebbüste notlarını veriyorlar bunlara.

Zodiak'lılar yanaşıyorlar pruvadan.
Yardımcı olacaklar manevralarına.
Ama bizimkiler bodoslama giriyorlar rıhtıma…

Geri vitesimiz bozuktu” diyor Ahmet.
Yutuyor gibi yapıyor deneyimli kaptanlar.

Gemi tornistan ediliyor, kıçtan sıkıca bağlanıyor.
Kalın dubalara.
İkinci bir emre kadar yasaklanıyor.
Ahmet’in seyrü sefer etmesi…

Neyse, can yeleğimi çıkartıyorum.
Rahat bir nefes alıyorum.

Biralar çıkartılıyor.
Keyifle yudumlanıyor.

Akşam burada yatacağız.
Altta üç kamara var. Paylaşıyoruz.
En büyüğünü bana tahsis ediyorlar.
Dağdaki çadırımız bundan daha büyüktür.

Herhalde buradan daha aydınlıktır.
Sarcophagus’lar.
Daha da iyi ses yalıtımlı…

Sen bırak 5 yıldızlı oteli.
Gel burada gecele.
Gaz çıkartmak da yasak burada.
Limanda sintine suyu bırakmak kadar…

Neyse, sabahı ediyoruz.
Kahvaltıyı teknede neşeyle yapıyoruz.
Börekler, domates ve hıyarlarla…

Güzel bir 24 saat geçirip, ayrılıyoruz.
Wadi’den.
Teşekkürler edip Ahmet’e…

Ahmet'in rüzgarları kolayına, pruvası hep neta olsun
Allah başını karadan, kıçını da boradan korusun.


Ahmet’in Teknesinde fotoğraflarım için :
http://picasaweb.google.com.tr/tanyeri/Wadi#5521481685012092130

.

20 Eylül 2010 Pazartesi

MADEN'DE ZAMAN...


Şu Maden'in daşları
Yüksek uçar kuşları
Tarihin bakır çağı
Bu diyarda başladı


*****

Çocukluğumla ilgili anılarımın ilkleri Maden ile ilgilidir.
Daha öncesinden hiçbir şey hatırlamam...

Maden bakırın ilk kez bulunduğu yer olarak biliniyor.
İnsanlık tarihinde.
MÖ 7000-8000 yıllarında.
Fırat-Dicle vadileri arasında...

Osmanlı döneminde bakır çıkartılan bir mutasarrıflık Maden.
Bir ara Valilik olarak yönetiliyor.
Cumhuriyetin ilk yıllarında.
1924-27 yılları arasında...

1927'den sonra Elazığ'a bağlanıyor.
Kaymakamlık oluyor.
Bakır çıkartılması ve işletmesi Etibank'a devrediliyor.

1937 yılında tren hattı geçiriliyor.
Atatürk tarafından.
Bakır madenlerinin değerlendirilmesi için...

Babam buraya 1949 yılında tayin ediliyor.
Ben henüz üç yaşımda iken.
PTT Müdürü olarak...

O zamanlar Elazığ'a bağlı küçük bir ilçeydi Maden.
Yalnızca trenle ulaşılabilen.
İki dik dağın yamaçlarının arasında...

Bugün Elazığ-Diyarbakır yolunun tam ortasında bulunuyor.
Elazığa 80 km.
Diyarbakıra da 75 km. uzaklıkta...

60 yıl aradan sonra ilk kez gittim Maden'e.
Geçen hafta.
Elazığ'daki bir KBB Kongresi sırasında...

Elazığ'dan yola koyuluyorum.
Virajlı bir yola giriyorum.
Vahşi, sarp dağlar arasında yol alıyorum.
Masmavi Hazar gölünün kıyısının bitiminden sonra.

Tren yolu bana eşlik etmeye başlıyor.
Bazen sağımda, bazen solumda seyrederek.
Sanatsal değeri yüksek köprülerden geçerek.
Güzelim tünellere girip, çıkarak...

Cumhuriyetin bir hediyesi bu tren yolu.
Bu yöreye.
Aşık Veysel'in söylemiyle Atatürk'ün yapımı.
"Fabrikalar icat ettiği, tren hatları yaptırdığı..."

Çocukluğumdan fazla anım yok Maden'e ilişkin.
Yalnızca düz damlı kerpiç evler.
Ve babamın elimden tutup çıkarttığı.
Dar yokuşlu merdivenler...

Karşıda kocaman bir fabrika vardı.
Bacasından beyaz dumanlar çıkan.
Bakır çıkartıldığı söylenilen.
Ve kesif bir koku yayan...

Hayalimdeki silik anıları canlandırabilecek miydim.
Acaba bu küçük kasabada.
Ben de merak ediyordum...

Sanki ikinci kez dünyaya geliyormuş gibiydim.
Kentin yapısını hatırladım.
Ama anımsadığım evler artık yoktu.
Düz damlı, kerpiçten yapılmış evler...

Kışın çok kar yağardı.
Hatırımda kaldığına göre.
Babam da elinde kürek bunları kaldırırdı.
Boyumdan büyük kar koridorları oluşurdu.

Maniple ve manyetolu telefonlarla oynardım.
Basit ve küçücük PTT binasında.
Yazın da damda yatardık.
Cibinlikler altında...

Bunlar tabii ki artık yok olmuşlardı.
Binalar yine küçük ve bakımsızdı.
Ancak kerpiç evler kaybolmuştu.
Betonarme yapılara dönüşmüştü...

Ama dik yokuşlar olduğu gibi duruyordu.
Yer yer merdivenleriyle...

Babamın Cuma'ları gittiği cami hala yerindeydi.
Onun altındaki kerpiç PTT binası yok olmuştu.
Yerine 4 katlı koca bir bina kondurulmuştu.
Eski sevimliliği de hiç kalmamıştı...

Etibank Bakır İşletmeleri de kapanmış.
1996'da.
Birkaç yıl önce de Özel Sektör'e verilmiş.
Özelleştirme kapsamında...

Minik çarşısında Kola'lar, Nescafe'ler vardı.
Ve de Bosch, Tefal, Arçelik, Turkcell panoları...

Herşey benim hatırladıklarımdan çok fazla değişmişti.
Değişmeyen tek şey saat kulesi idi.

Çoğu kişide saatin olmadığı dönemlerde.
Saatin kaç olduğunu hatırlatmak için yapılan.
100 yıllık tarihi saat kulesi yerindeydi.
Kırık, dökük perişan haliyle.

Bozuk her saat bile doğru gösterirdi zamanı.
Günde iki kez.
Ama bu saatin akrebi de yelkovanı da yoktu.
Bir kez bile doğru zamanı gösteremiyordu artık...


......

Bloğumdaki “Maden” ile ilgili eski yazım:
http://yucel-tanyeri.blogspot.com/2008/01/iki-resim-arasindaki-7-fark.html

Maden fotoğrafları için:

http://picasaweb.google.com.tr/tanyeri/Maden#5518720432116433170

.

13 Eylül 2010 Pazartesi

HATAY YEMEKLERİ...


Her yerde yaşamak için yenilir
Hatay’da yemek için yaşanılır


********

Son yazımda “Abdigör Köftesi”ni anlatmıştım.
Süleyman telefon açtı.
Yücel abi güzel yazmışsın” dedi.
Ve ekledi “ama annem daha güzelini yapar…

Annesi Zeynep Hanımı tanımıştım.
Önceki yıl, Suriye gezimizde.
Sessizdi, sakindi, mütevaziydi.
Son derece de hanımefendi birisi idi…

Zeynep Hanım, doğma, büyüme Hataylıydı.
Güzel yemekler yaptığını duymuştum.
Bu bir söylenti değildi.
Objektif kanıt Süleyman ortadaydı.

Abdigör köftesinin benzeri “martadella” imiş.
Hatay yöresinde.
O da benzer yöntemlerle yapılırmış.
Ve de ayni güçlüklerle…

Yapsın da görelim” dedim Süleyman’a.
O zaman bayramda gel, beraber yiyelim” dedi.
Köfteden dönenin kaşığı kırılsın” diye yanıtladım.
Ve koşa koşa gittim Hatay’a, bu Bayramda…

Yanıma sevgili Burak’ı da aldım.
Ne de olsa Sayıştay denetçisi.
Usul, erkân bilir.
Denetim işlerden anlar...

İlk yemekte karar verdik.
Gerçekten bu daha nefisti.
Ve de daha leziz.
Zeynep Hanım’ın yaptığı köfte.

İnanılmaz bir emek.
İnanılmaz bir tad…

Diğer yaptıkları da anlatılamaz.
Zeynep Hanımın.
Masayı donatmış.
İnanılmaz bir zenginlikle…

Hepsinden biraz tadıyoruz.
Lübye’den, Babagannuç’tan, Zahter’den.
Alinazik’ten, Oruk’tan, Bamya salatası’ndan.
Şaka şuka’dan, Kısır’dan, Kekik salatası’ndan…

Hepsi biri birinden güzel.
Biri birinden farklı.
Yapımını anlaması zor.
Tadını anlatması daha da zor yemekler…

Zeynep Hanım bu işin gerçek bir Profesörü.
Hatta Ordinaryüs Profesörü.
Bu konuda inanılmaz bilgi ve beceri sahibi.
Tüm yöresel yemekleri yapıyor.

Ekşi aşı, Seyh Mualla, Maklube, Arap Kebabı
Tuzlu yoğurt, Nar ekşisi, Su zeyti, Humus
Cevizli köfte, Küflü çökelek, Cevizli biber

Mumbar, Kabak borani, Firik pilavı ve Aşur

Ayrıca deneysel yemek çalışmaları da yapıyor.
Yeni tadlar, yeni lezzetler yaratıyor.
Zeynep Hanım.
Her ne kadar kendisi Eti Form yese de…

Her başarılı erkeğin arkasında bir hanım vardır derler.
Tam tersi, Zeynep Hanım’ın arkasında eşi var.
Emin Askargenç.
Süleyman’ın babası.

Evlerinin arkasında geniş bir bahçe var.
Emin Bey işte burada üretiyor.
Yemeklerin ham maddesini…

Gözlerinize inanamazsınız.
Bu bahçenin güzelliğine ve zenginliğine.
Her çeşit meyve ve sebzeyi yetiştiriyor.
Emin Bey burada…

Domatesler, patlıcanlar, kekikler, biberler.
Mandalinalar, portakallar, narlar, incirler.
Organik yöntemlerle.
Yıllardan beri…

Güzel bir ürün ortaya çıkıyor.
Sonuçta her zaman.
İşbirliğiyle.
Emin Bey ve Zeynep Hanım’ın…

Tam anlamıyla bayram yaptı.
Midelerimiz bu Bayram’da.
Üç gün boyunca.
Hatay’da, Antakya’da…

Yediklerin, içtiklerin senin olsun
Gördüklerini anlat” derler ya adama.
Biz bir şey mi gördük ki
Hatay’da.

Sofra’dan, tabak'tan maada…


Hatay fotoğraflarım için:

http://picasaweb.google.com.tr/tanyeri/Hatay#5515965766027018162

.