YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

29 Aralık 2008 Pazartesi

HİCAZ DEMİRYOLU...


Şam tren istasyonu şehrin merkezinde bulunur.
Bu istasyon, Hicaz demiryolu'nun başlangıç noktasıdır.
Hicaz demiryolu tam 100 sene önce yapılmıştır.
Osmanlı döneminde, 1908 yılında.
Bu sene yapımının 100. yılı kutlanıyor.
2008' de...

Ancak burası artık görev yapmıyor.
Müze olarak ziyaret ediliyor.
Buraya gelen demiryollarının yerinde şimdi büyük bir çukur var.
Koca Osmanlı'yı gömmek için açılmış gibi.
Beş yıldızlı bir otel ve alışveriş merkezi yapılacakmış.

Hicaz Demiryolu Osmanlı'nın çok önemli bir projesi.
II. Abdülhamit döneminde yapılmış.
Çok büyük bir girişim.
Osmanlı'nın sonunu hazırlamış bir proje.

Ana amaç kutsal topraklara kolay ulaşım.
Yani Kudüs, Mekke ve Medine'ye...
Ama projenin askeri, siyasi ve ekonomik yönleri de var.
Hiç gözardı edilmemesi gereken...

Osmanlı buralara asker ve mühimmat taşımayı amaçlıyor.
Bu geniş coğrafyada ülkenin güvenliği önemli.
Almanlar ise bu yolla petrole ulaşmak istiyor.
Fransızlar, İngilizler ise buralarda egemen olmak istiyorlar.

İnşaat 1 Eylül 1900 tarihinde Şam'da başlıyor.
5 yılda Hayfa'ya kadar geliniyor.
1 Eylül 1908'de ise Medine'ye ulaşılıyor.
Hicaz hattı
dedikleri işte bu.
8 yılda tamamlanıyor.

İnşaatta 43 mühendisimiz ve 7500 askerimiz çalışıyor.
Yan bağlantıları ile 1766 km yol döşeniyor.
4 milyon Osmanlı altını harcanıyor.
Yapım sırasında binbir zorlukla karşılaşılıyor.

1916' da İngiliz Lawrence devreye giriyor.
İngiliz hükümeti destek veriyor.
Bu topraklarda isyan başlatılıyor.
Arap Emiri Şerif Hüseyin ayaklandırılıyor.
Mısır ve Yemen kışkırtılıyor.
Hicaz tren hattı bedevilerce tahrip ediliyor.
Askerlerimiz bölgeye ulaşamıyor.
Güvenlikleri ortadan kalkıyor.
6 ayda tüm arap toprakları elden çıkıyor.

Dört bir cephede savaşan Osmanlı yoruluyor.
30 Ekim 1918' de Mondros antlaşması imzalanıyor.
Suriye, Yemen, Irak
ve Hicaz'dan tümüyle çekiliyoruz.
Hicaz demiryolu böylece Osmanlının sonu oluyor.
Hat bitirildikten toplam 10 yıl sonra...

Neyse ki, günümüzde böyle ayak oyunları artık pek olmuyor...


25 Aralık 2008 Perşembe

ŞAM'DA ÜÇ KAHRAMAN...


"Bu yaz Meğri'deydim..." desem artık kimse anlamaz.
Meğri antik "Telmessos" kentinin adıdır.
1424 yılında Osmanlı'nın eline geçmesiyle "Meğri" adını almıştır.
Uzak şehir anlamındadır.
O dönemlerde ulaşılması hayli güç bir yerdir.
Bugünki ismi "Fethiye" olarak bilinir.
Muğla ilimize bağlı turistik bir beldedir.
Fethiye ismini 1934 yılında alır.
Tayyareci Fethi Bey'in anısına.

Fethi Bey 1907 yılında Bahriye Mektebi'ni bitirir.
1911'de İngiltere'nin Bristol kentine gider.
Burada havacılık eğitimi alır ve Pilot olur.
Dönüşte Yüzbaşılığa yükseltilir.

8 Şubat 1914'te uzun soluklu bir yolculuk plânlanır.
Tayyareci Nuri Bey ile birlikte.
İ
stanbul-Kahire-İskenderiye arasında uçulacaktır.
Tek motorlu, kırmızı-beyaz ay yıldızlı iki ayrı uçakla...

1914 yılında Osmanlı'nın hali perişandır.
Balkanlarda yenilgi üstüne yenilgi alınmıştır.
Millete biraz moral verilmesi gerekmektedir.
İstanbul-Kahire uçuşu büyük başarı olacaktır.
Milletin üzüntüsü, sevinç'e döndürülecektir.
Muavenet-i milliye ve Prens Celaleddin isimli uçaklar hazırlanır.
Yanlarında da birer rasıt (gözlemci) alırlar.
Sadık ve İsmail Hakkı Bey'ler...

Hazırlıklar yapılır.
İzlenecek rotalar özenle belirlenir.
Meşin ceketler giyilir.
Eldivenler, gözlükler takılır.
Soğuk, yağmurlu bir kış gününde motorlar gürültüyle çalıştırılır.
Ve 18 Şubat 1914'te yolculuk başlar.
İstanbul,Eskişehir,Afyon,Konya,Ulukışla üzerinden Toroslar aşılacaktır.
Sonrasında Adana,Halep,Humus,Beyrut ve Şam geçilecektir.
Kudüs ve Kahire üzerinden İskenderiye'ye kadar gidilecektir.
2515 km lik uzun bir yoldur bu.
70 beygir gücünde uçaklarla yapılacaktır bu yolculuk.
Saatte ancak 100 km hızla gidebilen bez kanatlı uçaklarla...

Yolda birçok sorunla karşılaşılır.
Toroslar zorlukla geçilir.
Fethi ve Sadık Beyler 10 günde Şam'a gelirler.
27 Şubat'ta da Şam'dan havalanırlar.
Kudüs'e kadar uçulacaktır.
Golan tepeleri üzerinde türbülansa yakalanırlar.
Uçak Taberiye gölü yakınlarında düşer.
İkisi de şehit olurlar.

Sorunlarla boğuşan Nuri Bey'in uçağı bir gün gecikmeyle Şam'a gelir.
Onları hüzünlü bir kalabalık karşılar.
Kötü haberi orada öğrenirler.
Arkadaşlarını Şam'da toprağa verirler.

Artık bu yolculuğun tamamlanması şart olmuştur.
Bir hafta sonra sonra Nuri Bey'in uçağı yeniden yola koyulur.
Yafa'ya kadar gelirler.
8 Mart 1914 günü Yafa'dan havalanırlar.
Fakat ters bir rüzgarla denize çakılırlar.
İsmail Hakkı Bey kurtarılırsa da Nuri Bey şehit olur.
Fethi, Nuri ve Sadık Beyler ilk Hava Şehitlerimiz olarak tarihe geçerler.

Mezarları Şam'dadır.
Emeviye Camisinin avlusunda.
Selahaddin Eyyubî türbesinin hemen yanında.
Bembeyaz müşterek mermer kabirlerinde.

Ayrı ayrı uçaklarla başlamışlardır bu yolculuğa.
Yürek yüreğe aşmışlardır onca yolu.
Şimdi, kol kola, yan yana yatmaktadırlar Şam'da.
Kırmızı-beyaz, ay yıldızlı simgelerin altında...


23 Aralık 2008 Salı

NE ŞAM'IN ŞEKERİ...


Şam, dünyanın en eski başkenti.
4 milyon nüfusu var.
Suriye'nin güneyinde bulunuyor.
Geniş bir düzlükte.
Doğusunda "Kasyon dağı" birden yükseliyor.
1200 metre yükseklikte.

Habil ve Kabil, Adem ile Havva'nın ilk çocukları.
Kabil, kardeşi Habil'i işte bu dağda öldürüyor.
Dünyada işlenmiş ilk cinayet bu.
Polis, araştırma, soruşturma, yargı, ceza yok.
Sonuç; Ortadoğuda kardeş kavgası halâ sürüyor...

Günbatımında Şam'ı kuşbakışı seyredebiliyorsunuz buradan.
Anatomisini anlayabiliyorsunuz yukarıdan.
Ancak kentin geçmişini anlamak kolay değil.
Tarihi de aynen Şam'ın sokakları gibi.
Karmakarışık...

Şam, güngörmüş, medeniyetlere beşiklik etmiş bir kent.
Bizans ve Roma milattan önce burada egemen olmuş.
Sonra Emeviler, Memluklular, Eyyubi'ler tarafından yönetilmiş.
400 yıl da Osmanlı kenti olarak kalmış.

Sultan II. Abdulhamit bir kapalıçarşı yaptırmış burada.
Hamidiye Çarşısı.
Renkli, büyülü bir atmosferi var.
Kalabalıktan geçilmiyor.
Uzunluğu 1200 metre.
Çıkış kapısında Roma döneminden kalıntılar var.
Jupiter tapınağının görkemli üç sütunu...

Bu kalıntının hemen yanında muhteşem bir cami var.
Emeviye Camisi.
İslamın ilk camilerinden.
MS 705 yılında Hz. Yahya kilisesi yıkılarak yapılmış.
Jupiter tapınağının kalıntılarından...
Çok geniş bir avlusu var.
Mimari özelliği ve süslemeleri müthiş.
Namaz vakitlerinde 4 imam birden ezan okuyorlar.
Kerbelâ'da şehit edilen Hz. Hüseyin'in türbesi de burada.

Şam, sahabeler kenti olarak biliniyor.
Sahabe, Hz. Muhammed'i görmüş, onunla konuşmuş kişi demek.
Kentte o kadar çok sahabe ve evliya kabri var ki.
Gezmekle bitirilemez.

Şam'ın şekeri meşhur.
Tadı nefîs.
Eğer "Ne Şam'ın şekeri, ne de arabın yüzü" diyorsanız.
O zaman kendi yüzümün resmini koyuyorum.
Eh !.. "Bundan iyisi de Şam'da kayısı..."


18 Aralık 2008 Perşembe

HALEP ORADAYSA...


"Arşın" eski bir uzunluk ölçüsü birimidir.
60-70 cm kadardır.

Eski dönemde adamın biri atıp tutuyormuş.
"Ben, bin arşın öteye atlarım" diye...
"Peki, o halde atla da görelim" demişler.
"Burda olmaz, ben Halep'de atlarım" demiş adam.
Getirmişler arşın'ı ortaya.
"Halep oradaysa, arşın burada..." demişler.
Bu deyim böylece yerleşmiş dilimize.

Halep orada.
Ben de oradaydım.
9 günlük Bayram tatilinde.
Uzatmadan, palavra atmadan başlayalım :

Halep, ülkemizden bir kuş uçuşu mesafede.
Cilvegözü kapısından çıkıyorsunuz.
Bab el Hava kapısından Suriye'ye giriyorsunuz.
45 km sonra Halep'e ulaşıyorsunuz.

Mistik bir kent.
Nüfusu 500.000 civarında.
Kalesi ile ünlü.

Kalenin geçmişi MÖ 3000'li yıllara uzanıyor.
Düzlükte yerleşmiş bir kentin tam ortasında yükseliyor.
Tüm kalenin çevresi derin bir hendekle çevrili.
Görüntüsü keyifli, gezmesi zevkli.

Çevrede "kayşani" denilen sarı-beyaz bir taş çıkıyor.
Kaleden bakıldığında tüm kent bir taş yığını biçiminde.
Tüm yapılar bu taşla yapılmış.
Yeşillik hak getire.
Arada bir palmiye ağaçları mevcut.
Bunun dışında her taraf kayşani bina...

Kentte çok sayıda cami, medrese, hamam ve kilise var.
Bu kültür mirası Unesco tarafından korumaya alınmış.
Hepsi ayrı bir mimari güzellikte, tarihi değerde.

Ama en ünlüsü kapalı çarşısı.
Toplam uzunluğunun 14 km olduğu söyleniyor.
Çarşı orada.
İnanmayan için de arşın burada...
Kalabalıktan ölçebilirlerse ölçsünler.
Kötü kalitede turistik eşyalar, baharat, dokuma satılıyor.
Daracık, karanlık, kalabalık sokaklar.
İnsanlarla, eşeklerle birlikte dolaşıyorsunuz.
Arada motosikletler de sizi sollamıyor değil.

Halep'in en güzel tarafı yemekleri.
Meze'leri, etleri, tatlıları.
Yemeye doyamıyorsunuz.
O denli güzel ve nefisler...

Daracık sokaklarında dolaşıyoruz.
İnsanlarını anlamaya çalışıyoruz.
5000 yıllık kenti bir günde tanımak istiyoruz.
Sayılı gün hızla geçiyor.
Tabii ki olmuyor.

İşte geldik, gidiyoruz.
Şen olasın Halep şehri.


Her ne kadar gizemini öğrenemediysek de...


15 Aralık 2008 Pazartesi

ESKİ VATAN TOPRAKLARINDA...


Bayram tatilinde Suriye'de idim.
36 kişilik bir Türk kafilesiyle birlikte.
Halep, Şam, Hama, Hums, Tartus ve Lazkiye'yi gezdik.

Suriye 1517 yılında katılmış Osmanlı topraklarına.
Tam 402 yıl bu topraklara egemen olmuş Osmanlı.
Alırken de çok şehit vermişiz, kaybederken de...
O dönemlerde Suriye diye bir yer yok.
Osmanlı burayı "bilâd-ül Şam" olarak tanımlamış.
Yanisi Şam Eyaleti...

Osmanlı ArabKürd'ü, Süryani'si Rum'u, Keldani'si Yahudi'si, Çerkez'i Dürzi'si ile tam 400 yıl yönetmiş bu coğrafyayı.
Sonra gün gelmiş, işler iyi gitmemiş.
Yedi düvel bir araya gelip dört bir yandan harmanlamışlar Osmanlı'yı.
Filistin, Lübnan, Ürdün, Hicaz, Irak, Yemen elden çıkmış.
Fransızı, İngilizi cetvelle sınırları belirlemişler.
Güneyimizde Suriye diye bir ülke oluşturmuşlar.
32 millet ve bir o kadar da dinden, mezhepten oluşan.
1946 da bağımsız kalmışlar.
Günümüzde Cumhuriyet'le yönetiliyorlar.

İlginç bir ülke, güzel bir coğrafya.
Görkemli Osmanlı eserleri var bu topraklarda.
Zamanı gelmiş terketmişiz bu eserleri de, bu toprakları da...
İlk sahibini arar gibi mahzun ve yalınız bu eserler.

Bunlardan birisi de Süleymaniye Külliyesi.
Mimar Sinan tarafından yapılmış.
1554 yılında.
Kapıları kapalı, mahzun ve yalınız.
Türkler geldiğinde özel izinle açılıyor kapıları.
Arka bahçesinde küçük bir kabristan var.
Son Osmanlı Padişahı Vahdettin'in mezarı.
Ve yanı başında 17 tane Hanedan ailesi fertleri.

Bizim gibi bayramdan bayrama gelenleri oluyor.
Gelenler koruyucu Ahmed Muhammed tarafından gezdirilip, bilgilendiriliyorlar.
Görkemli İmparatorluğun son Padişahının basit ve bakımsız mezarını görüyorlar.
Gurup halinde mezarların fotoğraflarını çekiyorlar.
Sonra da gidiyorlar.
Yıllar önce terkedip gittiğimiz eserler gibi.
Eski vatan topraklarımız gibi...

4 Aralık 2008 Perşembe

ARGONOT'LARLA...


Mitolojik bir olaydır Altın Post'un öyküsü.
MÖ 1200'lü yıllarda geçer.
Altın bir Post Yunanistan'dan Kolhis ülkesine kaçırılmıştır.
Burası doğu Karadeniz'deki şimdiki Gürcistan bölgesidir.
Kral Pelias, krallığı zorla kardeşinden almıştır.
Pelias kardeşinin oğlu Jason'dan bu postu geri getirmesini ister.
Eğer bunu başarırsa Krallığı ona devredeceğini söyler.

Cesur Jason "Argo" adını verdikleri bir tekne yaptırır.
Tek yelkenli ve 55 kürekli bir gemidir Argo.
Gemide olanlara "Argonot" denilir.
Jason'a 50 yürekli Argonot yardımcı olur..
Hepbirlikte Ege'ye açılır, boğazları geçerler.
Karadenizin hırçın dalgaları ile boğuşurlar.
Uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra Kolhis ülkesine varırlar.
Ancak postu almak için buraya ulaşmak yetmemektedir.
Jason'un ateş püskürten bir ejderhayı öldürmesi gerekmektedir.

Kolhis ülkesinin Kralının kızı Medea, Jason'a yardımcı olur.
Postu bekleyen ejderhayı uyutur ve postu ele geçirirler.
Jason, Medea'yı da yanına alarak hızla ülkesine geri döner.

Ve bu mitolojik öykü 1984 yılında yeniden gerçekleştirilir.
İngiliz Tim Severin, Argo teknesinin bir benzerini yapar.
Yanına 50 yürekli, kuvvetli genci alır.
Basit bir pusulanın dışında teknolojiden hiç yaralanmazlar.
Yalnızca kürek çekip, yelken açarak ayni yolu yaparlar.

Tim Severin ve uluslararası ekibi Samsun Limanına geldiler.
İki gün süreyle Yelken Kulübü'nün rıhtımına bağlandılar.
Hepsi de yürekli, cesur gençler burada biraz soluklandılar.

20. yüzyıl Argonot'larıyla kısa bir süre birlikteliğimiz oldu.
Sonra, bir sabah gün doğarken onları Samsun'dan uğurladık.
Tek yelkenle ve küreklerle tekrar yola koyuldular.

Onlar da amaçlarına ulaştılar.
Kolhis ülkesine vardılar.
Altın postu bu kez bulabildiler mi hiç sanmıyorum.
Ama tümü hepimizin kalbini kazandılar.

Ama şimdi ne zaman Medreseönü ile Perşembe arasındaki Yason Burnu'ndan geçsem hem Jason'u ve hem de T. Severin'i ve de onların gözüpek Argonot'larını saygıyla anıyorum.



Argonot'lar Samsun'da fotoğraflarım için :
http://picasaweb.google.com/tanyeri/Argonotlar#