YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

29 Aralık 2011 Perşembe

EVLİYA ÇELEBİ HASTANESİ...


İstanbul’da, Unkapanı’nda doğdu.
25 Mart 1611’de.
Yani bundan tam 400 yıl önce.
Ünlü seyyahımız Evliya Çelebi

Rüyasında Peygamberi görmüştü.
Şefaat ya Resulallah” diyecekti.
Dili sürçtü.
Seyahat ya Resulallah” dedi…

Sonrasında hep gezdi.
50 yıl Osmanlı coğrafyasını inceledi.
Gezdiği yerleri bir bir anlattı.
Son derece basit ve sade bir dil kullandı…

Bu yıl 400. yıldönümü.
Dünyaya gelişinin.
Pirimizin, gezginimizin.
Evliya Çelebi’mizin…

Onun bu yıl 400. doğum yıldönümünü, her sene 14 Mart Tıp Bayramında çıkan, OMÜ Tıp Fakültesi gülmece dergisi “Kılçık”ın 27 sene önce, 1984 yılında yayınlanan 4. sayısında "onun anlatım biçimi ile" kaleme almaya çalıştığım “Evliya Çelebi Hastanesi” başlıklı yazımı yayınlayarak kutluyorum.

Ruhu şad olsun…

…………….

1684 senesinde Bafra tarıkiyle Samsoun nam kente vasıl oldum. Bu şehir Canik vilâyetinde bulunur. Kal’ası yoktur amma mamur bir liman şehridür. Limanı karayel rüzgârlarına açık olup, halkı umumiyetle ticaretle iştigal eyler. Ayan ve eşrafı azdur. Herkes kudretine göre akça, gökçe fakat pakça elbise giyer. İklimi nemli olup, güneşli gün ender-i nadirdür. Bu şehrin kıyma etinden mamûl pidesi, hamsisi ve de Darülfünûnu dünyaca maruftur. İmdi, yediğim pide ve hamsiyi bir kenara koyup, gördüğüm bu Darülfünun’un Tıb Medresesini dilimin döndüğü, kalemimin erdiğince tarife başlayalum.

Bu mektebin talebelerinin mevcudu beş yüz çocuktan fazladur. Bu medresenin ilk kesimi Rum papazlarından kalma “Matasion” deyu anılan gözden uzak, gönülden ırak bir mahalde olup, deryaya nazır geniş bir arazide durur. Burada sübyan tıb talebeleri felsefe, fen, riyaziye, hendese, hayati kimya, teşrih ve nebatat ilimlerinin esaslarını hıfzederler. Tıb mektebinin siftah sınıfı ben diyeyim üç yüz, siz deyun beş yüz neferlik kara perdeli geniş bir handa nazariyat dersleri alurlar. Müderris yamakları geniş bir sahanlığa çıkup, bağıra çığıra ders icra eylerler. Hocalarını duyan sübyanlar, arka sıralara çığırarak dersi tekrar eylerler ve de en arkadaki talebelere dersi duyururlar. Duymayanlar içün isem adeseli, ışıklı adavat icad olunmuştur ki iş bu alât, ilmin ve fennin en son keşiflerindendür. Bu usulle ak perdeye kara yazılar ve de şekiller resmedilerek ders talebenin kafasına adeta nakşedilür. Bu sınıfın danişmendi Kemaliddün Bey olup, kendisi sözü, sohbeti tadlı, mutedil hoş bir riyaziye Hocasıdır. İkinci sınıfın danişmendi isem Niyazî Bey olup, nev-i şahsına münhasır bir Hoca’dur. İkinci sınıf sübyanları dersleri kitablardan öğrenmekle kalmayıp, dirayetli muallimler tarafından ölüde kesip, teşrih ederek damar damar, sinir sinir görerek ve de elleyerek öğrenmekde, tıb ilminin daha derûnlarına dalmaktadurlar. Ancak bu sübyanlar içün mevta kesmekden müşkül olan Tıb Mektebine gidip gelmek olmaktadur. Zira, Tıb Mektebi belde merkezinden on ok atımlık mesafede bulunup, toplu münakalât, arabalarla ve ayakta yapıla gelmektedür. Ayrıca, cümle sübyanın beldede barınacağı yerleri olmadığı gibi, sığınacak kimseleri de yokdur. Tanrı cümlesinin encamını hayreyleye deyup, Tıp Medresesi'nin Darüşiffa'sını tasvire başlayalum.

Bu Darüşşifa, fenlerinde kâmil, sanatlarında mahir, ellerinde çabuk, her nevî yaraları tedavi etmeye kadir, ilâçda üstad, tedavi ederken tefekkürle hareket eden erbab-ı etibbanın cem olduğu bir hastanedür. Burası öyle şifalı bir yerdir ki dil ile tarifi, kalemle tasviri imkânsızdur. Fakat ummandan bir damla kabilinden bazı vasıflarını açıklayalum.

Hastane, katır terleten bir yokuşla çıkıldıktan sonra zümrüt yeşili çimenler ve erguvan kokulu çam ağaçları arasında mamur bir kargir binadur. Ön ve arka avluda tabiplerin darüşşifaya gelirken kullandukları hususi beygirlerini bağladıkları ahırı bin adet at ve katır alur. Hastanenin saadetli ön kapusundan içre girüldüğünde geniş bir avluya gelinür. Bu avlu beyaz mermer ile döşenmüş bir ak yayladır kim aydınlık, billura benzer bir meydandur. Şifa arayan hastalar, efsunlular, yaralı ve bereliler sabahın erinde buraya gelerek bu hastanenin hekimlerine muayene olmak içün hizaya girerler. Eğer feleğin felaketlerinden beden mülküne hastalık galebe eylese, buranın erbab-ı etibbası muhakkak anı men ederler. Bu hastanenin en maruf hekimleri İntan hastalıklarından nevmüderris Vasfî Bey, bebe cerrahüliyyesinden Nacî Bey ile etfal hastalıklarından Sabrî, Hulusî ve Dahilliye Hekim-i Uleması Kuddusî Beylerdir. Hepsi ilminde irfanında doğru sözlü, hâzik hekimlerdür. Hatta bunlardan bazıları bilgilerini küffara da öğretmek maksadıyla halen Britanya’nın Londra şehrinde ikâmet eylemektedürler.

Hastanenin duhuliyye katında muayene sofaları vardur. Buralarda Cildiye, Bevliye, Asabiye, Hariciye, Nisaiye ve Dahiliye hastalarının derdlerine derman aranılur. Bu darüşşifanın son derece usta hekim ve cerrahları vardur. Öyle ki Sultan hastalansa buraya gelür. Hekimleri sırma işlemeli beyaz kumaşdan mamûl önlükler giyerler. Tabiplerin elleri yumuşak olup, hastanın nabzına yapışdığı an mutlaka hastalığı teşhis edüp, ona göre ilâç verürler.

Bu darüşşifanın en maruf kısmı Kursak Hastalıklarına bakan yeridir kim başında Kapucuzâde Sait Bey namında lâtif bir zat vardur. Bu er kişinin tüm Karadeniz eyaletlerinde alttan ve üstten boru sokmadığı ve dahili taklavatını görmediği kişi kalmadığı rivayet edilmektedür. Bu tabip kendine müshilli gelen er kişiyi kabız ve kabız gelen er kişiyi de ishâl edip göndermekde mahirdür. Dahilliye Müderrislerinden İliçinzâde Gürler Bey de irfan ve kitab sahibi bir bilge kişi olup, özellikle nabız ilminde Aristo gibi bir zatdur.

Hastanede vazife yapan tabipler, ulema sınıfına dahil tabipler ve çırak tabipler olmak üzere iki sınıfa ayrılmışlardur. Bunlardan ulema sınıfına dahil olanlar da tecrübe ve kıdemlerine göre Müderrisler, Danişmendler ve Yardımcı Danişmendler olarak kademelendirilmüştürler. Darülfünunun Müderris ve Danişmendleri dilerlerse gün doğumundan gün batımına kadar hastanede çalışurlar. Bunlar hastane dahilinde gayetle güzel hususi muayeneler yapıp, geçimlerini temin için vakıfdan maaşlarının iki misline kadar akçe alurlar. Dileyenler ise gün ortasına kadar hastanede bulunup, daha sonra da hususi dükkânlarına yönelirler ve darüşşifadan da maddi yaşayışlarını temin için 35 dirhem maaşla taltif edilürler. Ulema sınıfına dahil tabipleri sevk ve idare eden Tedrisat-ı Alîyi İhsaniye Cemiyetidir ki merkezi pay-i taht Engürü vilâyetündedir. Buranın başına Doğramacı lâkabıyla maruf becerikli ve iri kıyım bir zat bulunur ki tüm ulemalar bundan cinden korkar gibin ürkerler.

Hastanede Ulema sınıfından gayrı, hastaların durumunu yakınen takib eden, yaralarını bağlayıp, değiştiren çaylak Çırak Tabipler de vardur. Bunlar turfanda tabipler arasından hassas bir imtihanla seçülürler ve dört yıl boyunca usta-çırak usulüyle yetiştirülürler. Bu çırak tabiplerin en marufları Şinasî, İlhamî, Ruhî ve Farabî Beylerdür. Darüşşifada vaka gören tabip, medresenin kütübhanesinde tıb kitabları hatmeyler ve nazarî mütehassıslık bilgileri öğrenürler. Cerrah yamakları cerrahlıklarında kemâle ermeden kimseye el uramazlar. Bu çıraklar her gün iki kere hastalara uğrayarak hatırlarını sorarlar ve kütüb-ü tıbbıyede okuduklarını münasib ilâçlarla tedavi ederek uhdelerine verilmiş vazifeleri tamamen yaparlar ve bu hizmtlerine mukabil günde iki kez Ulemalarca kaşağılanurlar. Bunların nöbette geçen akşamın hemen akabinde vazifelerine devam etme zaruretleri vardur. Eğer hastanın vaziyyeti tekrar hastaneye gelmelerini icab ettirse, nöbette olmasa dahi ihmal etmeksizin o gece hastaneye koşarlar. Bu yamaklar tedrisatları hitamında Şefleri tarafından sınanurlar. Ulemalar eğer kabul ederlerse tabiplik ettirir ve bazısını da men ederler. Böylece kabiliyeti tasdik olunanlara vesikaları verilerek Sıhhiye Vekâletinde Hizmet-i Mecburiyyelerini ifaya gönderülürler.

Bu mamur hastahanenin Sertabibi Merzifonlu Karamustafapaşa ahfadından Alî Nakî Bey olup, kendisi dedesinin zapteyleyemediği Viyana’da bir sene konaklayup bilgüsün ilerletmişdür. Dirayetinde sayısız adam görev ifa eylerler. Bunlar hastanenin iaşe ve ibadesinden mesuldürler. Nakî Beyin emirleriyle hastanenin aş evinden günde üç öğün bol ve latif yemekler verülir. Vakıfları ol kadar kudretlidir ki şartnamesinde eğer mutfakda keklik ve sülün kuşlarının eti bulunmazsa bülbül, serçe ve martı pişürülüp verilür. Öyle ki hummaya yakalanan hasta hiç ilâç içmese dahi günde üç öğün bu yemekleri yise derhal iyileşür. Sertabibin odasının sol canibinde Tıb Mektebinin Şeyh-ül Müderrisi Erkoçakzâde Emin Bey’in makamı vardur. İç içe üç göz odadan mamûl bu makama mah yüzlü Kâmuran Hatun Efendi’den müsaade almadan dühul olmanın mümkünatı yokdur. Emin Efendi, gayetle meşgûl bir zat olup, her an birileriyle içtima halindedür. Kendileri kıymetli vakitlerini bahşidüp bir keresinde de bu hâkiri kabûl etme lûtfundabulundular. Ancak biz oturub hasbıhal ve işleri müzâkere ider iken, ansızın dışarıda iki eren biribiri ile kavga eyledi ve biri belinde taşıdığı kesküyü çıkarub diğerünün karnına sapladu. Vurulan şahsın bağırsağı bir mikdar dışarıu çıkdı. Heman bu hali göran Emin Efendi yaraluyu kaldurup, cerrahhaneye götürmelerini emreyledi ve kendisi de ameliyata girüp, ol dışarı çıkan bağırsak parçasından bir mikdar kesip, kalanı iğne ve urganla diküp cerrahlık sanatını icra eyledü. Bir nice gün geçtikte mezkûr yaralı tamamen iyileşüp, halk arasında göründü.

Hastanenin orta katında hastaların tahlili içün lüzumlu yerler bulunur. Burada öyle bir yer vardır ki hastanın kemikleri şuabat ile kara isli bir cam üzerine öyle bir çıkarılır kim bu usulle bütün iskeleti tetkikat edüp seyreylemek kabildür. Hayati Kimya şubesinde ise hastaların kan ve idrar tetkikatları yapulup, anında tefrik-i teşhis’e varulur. Eczane kısmında ise nane, baharat, misk ve anberden müteşekkil tertibler, terkipler, bin derde deva macûnlar, müshiller ve de zehirler hazırlayan Gül ve Semra Sultanlar bulunur. Bunların hazırladıkları ilâçlar hastalığa eğer uygun düşerse Allah’ın izniyle kurtuluş olur. Orta katta bunlardan maada hastanenin ilmî içtimalarının yapıldığı ve dördüncü sınıf talebelerinin tedrisatına ikâme edilmiş bir koca dershane vardır kim Tıp Medresesi'nin kurucularından Müderris Tuncalızâde Tahsin Efendi’nin adıyla anılur. Maroken iskemlelerden mamûl, herhalde 115 kişiyi barındıran şimâl kutbu gibi soğuk bir yerdür.Bu Tıp Medresesi talebelerinin her sene Mart ayı içerisinde, Etibba Bayramı dolayısıyle neşreyledikleri “Kitab-ül Gırgıriyye el Kılçıkiyye” nam bir mecmuaları vardır kim her kâmil insanı gülmekten fıtık edüp, altına işetür. Bu mecmua medresenin dertlerini öyle zarif bir mizahla dile getürür kim anlayana da anlamayana da davul-zurna sesi gibün az gelür…

Hastanenin zemin katında morg mevtalarının bulunduğu mahalde, tıb talebelerinin çay içmesi içün kahvehane inşa olunmaktadur. Buradaki gezüntü sahasında dört bacaklı çuha renkli kallavi bir masa üzerinde kırnap gerilerek kuş yumurtası hacminde zıp zıp zıplayan bir top ile icra edilen oyun vardır ki bu oyunun en yahşi muharipleri Cildiyeci Ahmed Bey ve Enfiyeci Ercivan Bey’dür. Onların müsabakalarını seyreylemek cümle tıb talebeleri için öyle bir keyifdir kim bazen müsabakayı seyreylemeyi aşevine gitmeye tercih eylerler. Ayni katta "Kulüp 19" nam maruf, tavanı sedir ağaçlarıyla, tabanı İsfahan halılarıyla kaplı bir salon vardır kim buradaki ihtişam Topkapı Sarayının Mabeyin Salonunda yokdur. Burada her mübarek Cuma günü ulemalar ilmî toplantılarından sonra içtima edüp, şerbet ve ayran içerler, lâhmacun yirler ve dahi hastanenin meselelerini hasbihâl eyleyerek müzakerelerde bulunurlar.

Üst katta ise hastanenin ehemmiyetli yerlerinden Cerrahhane vardur. Burada hastanenin cerrahları adeta biri birleriyle yarış ederek sanatlarını icra eylerler. İznik ve Kütahya’nın mavi çinileri döşenerek imar edilmiş olan iki ameliyat odasında kerpeten, testere, mengene, küskü, eye ve bunun gibi bir çok cerrahi alât ve edevat mebzul miktarda bulunur.

Ben bu cerrahhaneyi teftiş eder iken, gözlerimle şahit oldum ki bir yaralı getirdüler. Başı Adana kabağı gibi, burnu Mora patlıcanı gibi her tarafı şişmiş idi. Zeynep Sultan ismiyle maruf narkoz şefi hatun kişi gelip, ol yaralıya bir tas su içirdü. Kaba etinden bir şırınga yaptı ki yaralı kendinden geçip, mest oldu. Sonra Beyin Cerrahiyesinden Cemil Efendi rahvan bir tarzda gelüp, yaralının başını kayış ilen bağladu. Keskin bir usturayı eline aldı ve yaralının önüne oturdu. Herifin alnının derisini iki kulağına varıncaya kadar çizdü ve de derisün bir miktar yüzdü. Bembeyaz kafa kemiği göründü. Amma bir damla dahi kan akmadu. Kulağın yanından, şakak kısmından kafayı deldü. Demir mengene sokup, mengenenin burgusun burdukça herifin başının kemiği ayrılmaya başladu. Yaralı ol an biraz hareket ettü. Sonra kafatasının kapağı diş diş açılıp, enseden tarafa beyni göründü. Başın içi, kulakları arasında sümük gibi sıvılarla dolu idü. Beyninin zarı yanında tüfenk kurşunu durur idi. Heman tutup, çıkarıverdü. Bana “gel bak, gör” dedü. Ben biraz ileri vardum. Ağzıma ve burnuma bir örtü koydum. Yaralının kafasının içüne nazar ettüm. Allahın büyüklüğü, insanın beyni kafa içinde durur. Amma üzerinde kalın, beyaz bir zarı vardur. Cemil Efendi, beni ağzım örtülü olarak adamın kafasının içine baktığımı görünce bana “ağzın ve burnun örtüp, niçün bakarsın” diye sual eyledü. Ben de “bakarsın belki ya aksırırım, ya öksürürüm , nefes verirken adamın başı içre rüzgar girmesin diye ağzımı ve burnumu kapadım” dedüm. Cemil Efendiaferim, sen bu ilmi öğrenseydin iyi bir cerrah olurdun. Bakışından annadım ki bu dünyada çok şey görmüşsün” dedü. Sonra, sarı sünger gibi bir şey ile kurşunun çıktığı yerde kan pıhtılarını, sarı sularını aldu. Süngeri şarap ile yıkayıp, yine kafanın içini ve beynin etrafını temizce sildü. Sonra yine kafayı yerine koyup, tepesi ve çenesi altından kayışlarlan sarıp, kafasını kapatdu. Tam bir saat doldukta, yaralı adam gözlerini açıp, yemek istedü. İşte bu ameliyathane içinde böyle bilgili ve usta cerrahlar vardır.

Hastanenin şimâle bakan deniz tarafındaki kâh üç, kâh altı kişilik hasta koğuşları bulunur. Bu koğuşlarda muhtelif hastalıklara yakalanmış olan zengin, fakir, ihtiyar ve genç hastalarla doludur. Buralarda döşekler ve sırmalı yorganlar üzerine oturup da ipek yasdıklara yaslanup feryad eden hastalar vardur. Hastalara deva, dertlilere şifa, divanelerin ruhuna gıda olmak üzere, her hastaya bir adet mezuniyeti yaklaşmış son sınıf tıb talebesi tahsis edilmiştür. Bunlar hastaların, illetli kimselerin ahvaline bakar, hastalıkların ve dertlerinin seyrini takib ede, nabızlarına bakar, idrarlarını muayene eder, her birine münasip ilâcın verüp hastalığın alâmetlerünü Hocalarının nezaretinde tetkik ederler. Bu son sınıf talebelerinden tıp kanunlarını bilen, onların bilumum meselelerini tafsilatıyla kavrayan, ilâç, şurup ve macun vermekde mahir olan, bir çok tecrübelerle ilimlerini pekiştirmiş ve türlü durumlar ve haller müşahedesiyle bildiklerini ilerletmiş, hastaların idrar ve gaytasını incelemeyi bilen, ilim, fen tahsilinde ve tatbikinde zamanlar geçirmiş, vakitler harcamış kimseler senenin sonunda Tabip olur.

Şimdi hamdolsun devletin sayesinde muasır tıp mekteplerinin açılmasından sonra, her yerde devlet hazinesinden hastaneler açılıp; vakitli vakitsiz bir hastaya gerektiğinde bakılması için devlet tarafından hekimler tayin edilmesi dolayısıyle evvelden olduğu gibi hekimlere artık pek muhtaç olunmamaktadur. Samsunda bu ilim ve irfan yurdunda gördüklerimi kaleme getirüp bu hikâyatı yazdum. Ben fakirin umudu odur ki bu şifa yurdunu kuran ve yaşatanlarla, atide terakki ettirerek yaşatacak olanlar hayırla yad edilürler inşallah…


Evliya Çelebi ve OMÜ Tıp Fakültesi eski resimleri:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/EvliyaCelebi#5690383662319229650

.

25 Aralık 2011 Pazar

GÖKYÜZÜNDE BİR ASIR...


Mahmut Şevket Paşa’dır.
Harbiye Nazırı.
Osmanlı döneminde.
1910 senesinde…

Geleceğine inanmıştır.
Tayyare’nin.
Ve de havacılığın.
Mahmut Şevket Paşa

O'nun tarafından görevlendirilir.
Kurmak için Havacılık Teşkilâtı’nı.
Yarbay Süreyya Bey.
1911 yılında…

Ayni yıl faaliyete geçirilir.
İlk resmî havacılık kuruluşu.
Türk Ordusu’nun.
Havacılık Komisyonu” adıyla.

Bir yarışma açılır.
Orduya Pilot yetiştirmek amacıyla.
Yüzbaşı Feza ve Teğmen Yusuf Kenan Beyler.
En yüksek notu alarak başarılı olurlar.
28 Haziran 1911’de yapılan sınavda…

Bu iki subay gönderilir.
Temmuz 1911’de.
Fransız Bléirot Fabrikası.
Uçuş okuluna…

Bir sene geçtiğinde.
Bir No.
lu Uçuş Brövesi verilir kendisine.
Yzb. Feza Bey'e, 1912 senesinde.
Fransa'dan yurda döndüğünde…

Ve ilk Türk uçağını havalandırır.
Yüzbaşı Feza Bey, 28 Nisan 1912’de.
Dünyada ilk motorlu tayyare’nin havalanmasının.
Ardından yalnızca 8 sene geçtiğinde…

Bu olayın 100. yıldönümüdür.
1911’de başlayan.
Ve bir hafta sonra bitecek olan.
2011 yılı, Türk Havacılık Tarihi'nin…

Her zaman gurur duymuşumdur.
Her zaman öğünmüşümdür.
100. yılını kutlayan, bu sene.
Türk Hava Kuvvetlerimizle…

Olmuştur hiç önemsenmeyecek bir hizmetim benim de.
Türk Hava Kuvvetlerimize.
Askerlik dönemimde.
Eskişehir Hava Hastanesinde…

Ve de saklarım büyük bir özenle.
Uçağının düşmesiyle şehit olan, 1958 senesinde.
Eniştem, Hv. Pilot Ütgm. Bedrettin Cevher’in.
Gümüş Brövesini en değerli köşemde…


THK 100. Yıl Fotoğrafları:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/TurkHavaKuvvetleri

.

19 Aralık 2011 Pazartesi

DÜLÜK...


Garip bir isim Dülük.
Ulaşılabilen bir köy, 10 km kadar uzaklıkta.
Gaziantep'ten tren yoluyla da.
Kara yoluyla da…

Antik ismi Doliche burasının.
İskân görmüş.
Taa Paleolitik dönemden.
Günümüze kadar…

En eski kentlerinden kabul ediliyor.
Burası Anadolu’nun.
İçinde halâ yaşanılan.
Ve halâ barınılan…

Hititler de yaşamış burada.
Asurlular da, Persler de, Romalılar da.
Medler de, Bizanslılar da.
Haçlılar da, Müslümanlar da…

Kutsal bir şehir burası.
Din merkezi.
Tanrı Teşup’un.
Hititlerden beri…

Fırtına tanrısıdır.
Teşup, 2500 yıl önce.
Hitit döneminde.
Bir elinde balta, öbüründe şimşek’le…

Yine önemli bir din merkezidir.
Doliche.
Hititler’den sonra da.
Helen meddeniyetinde de…

Tanrı, Zeus Dolicheus’dur.
Helenistik dönemde.
Jupiter Dolichenus’dur.
Roma medeniyetinde…

Simgelenir yine bir boğayla.
Ve bir elinde balta’yla.
Diğerinde de şimşek'le.
Tanrı Doliche bu dönemlerde…

Bulundu ilk Mithreum tapınağı burada.
Çok yeni bir zamanda, 1997 yılında.
En büyük kutsal alandır Roma’lılarda.
Kebertepe’nin altındaki mağaralarda…

Hititlerde Tanrı Teşup’a.
Helenlerde Tanrı Dolikhe’ye.
Romalılarda Tanrı Mitra’ya.
Günümüzde ise geliyorlar Dülük Baba’ya…

Ejderha öldüren Teşup’tan.
Tayfun öldüren Zeus’a.
Boğa kurban edilen Mitra’dan.
Dülüktepe’deki Ejder Baba’ya…

Değişen bir şey yok ortada.
Binlerce yıl atlansa da.
Dinî açıdan çok çok önemli bir yer aslında.
Dülük, ismi biraz garip olsa da…


Dülük Fotoğrafları:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/Duluk#5686252382146947698

.

13 Aralık 2011 Salı

PİRİN MAĞARALARI...


Doğma büyüme Adıyaman’lıdır.
Babam, Yusuf Besim Tanyeri

Anlatırdı çocukluğumuzda.
Adıyaman’daki Pirin mağaraları’nı.
Ve vurgulardı bize.
Onların ne denli önemli olduğunu…

Adıyaman’a gitmiştim.
1957 yılı yaz tatilinde.
11 yaşındaydım o dönemde.
Birlikte gitmiştik Pirin mağaraları’na.
Amcamın oğlu Hasan ile…

Oldukça sıcaktı o gün.
Kent’e çok yakındı Pirin.
Bir takım boşluklara girip, çıkmıştık.
Öyle fazla bir şey de görememiştik…

Sadece tadını hatırlıyordum.
Bağından kopartıp, sıcak sıcak yediğimiz.
Koca taneli beyaz üzümün.
Ve de üzerine içtiğimiz buz gibi suyun…

Meğerse nekropol alanıymış burası.
Perre Antik Kenti'nin.
Perre de 5 büyük şehrinden biriymiş.
Kommagene Medeniyeti'nin…

Bu nekropolü tekrar gezdik.
Son Bayram tatilinde.
Adıyaman’da.
Tam 54 yıl sonra…

Adıyaman’ın hemen yanı başında.
3 km kadar uzağında.
Antik mezarlar oyulmuş kayalara.
Birçok sayıda...

Gün batımına yakın ulaştık buraya.
Perre mezarlıklarına.
Kısa sürede gezdik, dolaştık.
Mezarların mimarisine hayran kaldık…

Adıyaman’a gelen çoğu kimse bilmiyor.
Buranın önemini.
Yalnızca Nemrut dağına tırmanıyorlar.
Burayı hep pas geçiyorlar…

Ben de buranın değerini anladım sonunda.
54 sene sonra.
Rahmetli babam anlatmıştı da.
Ben anlamamıştım gençlik çağımda…


Pirin Mağaraları fotoğrafları :
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/PirinMagaralari#5685232317811927570
.

9 Aralık 2011 Cuma

ADANA SİNEMA MÜZESİ...

Bizim kuşaktan sorulur.
Türk Sineması'nın.
Son 60 yılı…

Heyecanla izlemişizdir.
Bazen beğenmişizdir.
Bazen de beğenmemişizdir.
1950’lerden beri.
Türk filmleri'ni…

Nelerine tanıklık etmemişizdir.
Güzel'lerine de çirkin'lerine de.
Siyah-beyaz'larına da renkli'lerine de.
Hüzünlü'lerine de komedi'lerine de…

Gözdelerimiz olmuştur Ayhan Işık, Fikret Hakan.
Sadri Alışık, Vahi Öz, Belgin Doruk, Süleyman Turan.
Erol Taş, Kenan Pars, Fatma Girik, İlyas Salman.
Orhan Günşiray, Eşref Kolçak, İzzet Günay, Efkan Efekan

Sinema Müzesi'ni gezdim.
Dikkatle inceledim.
Geçen hafta.
Adana’da…

2 ay önce açılmış.
Sinema Müzesi burada.
Seyhan nehri kıyısında.
Hilton Oteli'nin karşısında...

Eski bir konağı onarmışlar.
İçini belgelerle doldurmuşlar.
Sinema tarihini ortaya koymuşlar.
Gezilesi, görülesi bir yer yapmışlar…

1969 yılından beri yapılan.
Altın Koza Festivallerine yoğunlaşmışlar.
Yılmaz Güney ve Şener Şen’i hiç unutmamışlar.
Afişler, fotoğraflar ve belgelerle donatmışlar…

Güzelce geziyorsunuz.
Film şeridi gibi anımsıyorsunuz.
Türk Sineması'nın 60 yılı hatırlıyorsunuz.
Sinema’yı özlemle yad ediyorsunuz…


Adana Sinema Müzesi Fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/SinemaMuzesi#5682905721877333890
.

5 Aralık 2011 Pazartesi

66.666...

Önemli bir sayı.
66.
33’ün iki katı.
11’in ise tam altı katı…

24 ile 42’nin toplamıdır.
Yozgat’ın plâka numarasıdır.
Bir iskambil oyunudur.
Kahvehanelerde sevilerek oynanır…

66, Atom numarasıdır.
Disporsiyum elementinin.
66 ünlü bir otoyol adıdır.
Arasında Chicago ile Los Angeles’in…

Yazılıyor Allah kelimesi ebced'le.
Arapçada Elif (A), Lâm (L) ve He (H) harfleriyle.
Denk geliyor Elif 1'e, Lâm 30'a ve He de 5’e.
Ebced hesabı ile…

Toplarsanız 1+30+30+5'’i.
Ediyor tam 66.
Belirliyor 66, “Allah” kelimesini.
Ebced hesabına göre Allah’ın simgesi…

66’ya bağlamak” buradan kaynaklanıyor.
Allah”a bağlamak anlamını taşıyor.
Yani “en sağlam yere bağlamak” anlamında.
İşi garantiye almak” manasında…

Web sitem ulaştı bu hafta.
İzleyen sayısı rakamla.
Tam 66.666’ya.
Defalarca tıklayanlarımla…

Bağlanmıştı en sağlam yere.
İyi bir okuyucu kitlesine.
Onlar tıkladı 66.666 kere.
Ben de çıktım kerevetime…

Tık’layan, tık’lamayan.
Okuyan, okumayan.
Beğenen, beğenmeyen.
Herkese yürekten şükran

.

4 Aralık 2011 Pazar

HOTEL BOSNALI...


En önemli zenginlerindendi.
Bir zamanlar.
Adana’nın.
Bosnalı Salih Efendi

1865 yılında doğmuştu.
Mostar’da.
1876’da göç etmişti.
Anadolu’ya…

Dolaştı.
Çeşitli yerleri.
Sonunda,
Adana’ya yerleşti…

Yüzlerce dönüm arsa aldı.
Tarımla uğraştı.
Un ve çırçır fabrikaları açtı.
Fırıncılık, taşımacılık yaptı…

Büyük rol oynadı.
Çukurova’nın tarıma açılmasında.
Adana’nın gelişmesinde.
Bu bölgede sanayinin ilerlemesinde…

1889’da bir ev edindi.
Bosnalı Salih Efendi.
Seyhan nehri kıyısında.
Çırçır fabrikası'nın tam karşısında…

Mutlu bir yaşam sürdü burada.
İki katlı konağında.
12 çocuğuyla.
Ve yaşama veda etti 1940 yılında…

Varisleri ortak oldular Sabancı’ya
Bosnalı Salih’in BOS’u ve Sabancı’nın SA’sıyla.
Çırçır fabrikası dönüştü BOS-SA’ya.
1954 yılında…

1997’de tümüyle kapandı BOS-SA.
Alanı satıldı Tur-SA’ya.
650 dönümlük alanıyla.
Burada yapıldı Adana Hilton-SA

Ölümünden sonra boşaldı.
Bosnalı Salih Efendi’nin konağı.
Uzun yıllar harap kaldı.
Yüzüne kimse bakmadı…

Sonunda kısmet oldu bu bina.
Adana’lı müteahit Halil Avcı’ya.
O da dönüştürdü burayı 2009’da.
Butik Otel’e “Hotel Bosnalı” adıyla…

Dolaştım burayı geçen hafta.
Adana’da bir Kongremiz sırasında.
Bosnalı Salih Efendi’nin torunuyla…

Anlattı bu evin anılarını bana.
Diş Hekimi arkadaşım Mehmet Dura.
Çocukluğu geçmişti burada.
Seyhan nehri kıyısındaki bu konakta…

Bu eski konak şimdi hüzünle bakmakta.
Tüm anılarıyla karşısındaki alana.
Çırçır fabrikasından kalan tek fabrika bacasına.
Ve o alanda 20 katıyla yükselen Adana Hilton-SA’ya…

Hotel Bosna fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/OtelBosnali#5682159813382443250

.

29 Kasım 2011 Salı

TARSUS...



En büyük ilçesi.
Ülkemizin.
Tarsus

Sıkışmış arasına.
Adana ile Mersin’in.
Ama olamamış.
Ne Adana ne de bir Mersin

Ancak önde.
Her ikisinden de.
Tarih penceresinden görüldüğünde…

Kurulmuş geç Neolitik çağda.
MÖ 7000 yıllarında.
Uzanıyor geçmişi 9000 yıla.
Her nereden bakılsa…

Eshab-ı Kehf mağarası'nda.
309 yıl uyuyan yedi uyurlar da burada.
Yılanların şahı Şahmeran da öldürülmüştür.
Tarsus’ta bir hamamda…

Başkenti Roma döneminde.
Antik Kilikya bölgesinin.
Merkezi o dönemde.
Çeşitli kültür ve medeniyetlerin…

Bir de Felsefe Okulu var burada.
O dönemde Tarsus’ta.
Kol germiş çok önemli ozanlara.
Ve de çeşitli filozoflara

Aziz Paulus da buralı.
Tarsus doğmalı.
Hıristiyanlığın şekillenmesinin.
Ve güç kazanmasının baş mimarı…

Karşılaşıyorlar ilk defa.
Antonius ile Cleopatra.
Tarsus’ta MÖ 41 yılında.
Yine burada…

Ulucami’de gömülü.
Abbasi Halifesi.
Harun Reşit’in evladı.
Halife Memun’un mezarı…

Hz. Şit’in mezarı da burada.
Pirimiz, üstadımız.
Lokman Hekim’in de…

Yine burada.
Her gün 40 yoksulun beslendiği.
1579 tarihli ve Ramazanoğlu Beyliği eseri..
Kırkkaşık Bedesteni

Nusret mayın gemisi bile burada.
Çanakkale’yi dar eden düşman armadasına.
40 metrelik boyuyla.
Üç zırhlıyı gömen boğazın sularına…

Adana’daydık geçen hafta.
Ulusal bir Kongre nedeniyle.
Hafta sonunda gittik Tarsus’u ziyarete.
Tarsus’lu Can Ağabey’in önderliğiyle…

Götürdü, getirdi.
Yedirdi, içirdi.
Bir de güzel gezdirdi.
Tarsus hakkında bilgilendirdi bizi…

Uluslararası bir havaalanı yapılmak üzere bu bölgede.
Sahil bölgesi de açılıyor yakında turizme.
Tarsus yeniden buluşacak eski görkemiyle.
Benden söylemesi, çok yakın bir gelecekte…


Tarsus gezisi fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/Tarsus#5680067559203116338


.

22 Kasım 2011 Salı

ZEUGMA MOZAİK MÜZESİ...

Beş yıl önce gitmiştim.
2006 senesinde.
Mozaik Müzesi'ne.
Gaziantep’te…

Hemen karşısındaydı.
Kamil Ocak Stadyumu’nun.
Çok güzel bir Müze idi.
Keyifle gezmiştim…

Yeniden gittik.
Bu Müze’ye.
Gaziantep’e.
Son gidişimizde…

Taşımışlardı.
Koca Müze’yi.
İki ay önce.
Yepyeni bir yere…

30 dönümlük bir alan ayırmışlar.
İki blok bina yapmışlar.
Çağdaş bir mimari anlayışla tasarlamışlar.
Muhteşem bir yapı oluşturmuşlar…

Toplamışlar mozaikleri.
Nizip yakınlarından.
Roma villalarından.
Şu anda suların altında kalan Zeugma’dan…

Güzel bir mekânda.
Güzel bir ışıklandırma.
Güzel bir sergileme.
Güzel bir bilgilendirme…

Önce nerede olduğunuzu anlatıyorlar size.
Girdiğinizde.
Bu Müze'ye.
Bir video gösterimiyle…

Sonra geziyorsunuz.
Pırıl pırıl ortamlarda.
Işıklı mekânlarda.
Rahat salonlarda…

Özel bir önem verilmiş.
Çocuklara.
Daha girişte ayrılmış en güzel saha.
Onlara…

Müze anlatılıyor basit bir yolla.
Kitaplarla, oyunlarla çocuklara.
Puzzle’larla, havuzlarla.
Yap bozlarla sanal bir ortamda…

Erişkinler de geziyor rahatlıkla.
Bir bölümü üç boyutlu alanlarda.
Antik Mozaik panolar arasında…

En büyük Mozaik Müzesi burası.
Dünyada.
1700 metrekarelik.
Toplam mozaik alanıyla…

Tam bitirilememiş aslında.
Eklenecek 1000 metrekare mozaik daha.
Sergi alanına.
Bu yılın sonunda…

Gidin, gezin, görün.
Keyif alın ve övünün.
Dünyanın bu en büyük Mozaik Müze’siyle.
Ve de mükemmel sergilenişiyle…


Zeugma Mozaik Müzesi fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/Zeugma#5677058537545378354

.

18 Kasım 2011 Cuma

TANRILARIN TAHTINDA...


İki tane Nemrut dağı vardır.
Ülkemizde.

Bir tanesi.
Sönmüş bir yanardağdır.
Bitlis’in Tatvan kazasında..
Van gölü'nün kıyısında…

Benim doğduğum topraklardadır.
Diğeri.
2150 m yükseltisiyle.
Adıyaman’da…

Yazın çıkılır bu dağa.
Sıklıkla.
Temmuz ve Ağustos aylarında.
Tanyeri ağarmadan daha…

Hava çok soğuk olur.
Güneş doğana dek tir tir titrersiniz.
Üzerinizdeki battaniyelerle.
Yaz aylarında bile...

Bu dağa tırmanacaktık.
Kurban Bayramı'nda.
Strabon grubumuzla.
Yapılandırılmış bir programla…

Taa Besni’den görmüştük.
Bu yüce dağı.
Hava açıktı.
Ama zirvesi de karlıydı…

Kâhta’da bizi bilgilendirdiler.
Sabah çıkamazsınız dediler.
Çok soğuk olacağını söylediler.
Ayrıca buzlanma için de uyardılar.

Programı değiştirdik.
Karakuş tümülüsü'nü gezdik.
Önce.
Sonra da Cendere köprüsü'nü…

Epey zaman aldı.
Nemrut Dağı Milli Parkı'na ulaşmak.
Bir süre de buralarda dolandık.
Komagene uygarlığının izlerini araştırdık.

Tırmanma başlangıcına gelindi.
Yer tümüyle kar ile örtülüydü.
Hava oldukça güneşliydi.
Isı da çok fazla düşük değildi…

Toplam 34 kişiydik.
Çıkalım diye karar verdik.
Biraz ilerleyince yerin buzlu olduğunu gördük.
Bir bölümümüz hemen geri döndük…

Küçük bir grup yola koyuldu.
Yer tümüyle buzluydu.
Baton’larımız da yoktu.
Eğim nedeniyle ayakta zor duruluyordu…

İlk kez ben eriştim batı terasına.
Zorlu bir tırmanış sonrasında.
Kalmıştım bir anda.
Apollon, Zeus ve Herakles’lerin arasında…

Yarım saat kaldım onlarla.
2000 yıl aradan sonra.
Batı terasında.
Tek başıma, saygıyla...

Ağırlanmasını isterdi.
Kral Antiochos vasiyetinde.
En iyi biçimde.
Gelenlerin burayı ziyarete…

Şarap sunmalarını emretmişti.
Antiochos yazılı belgelerinde.
Din adamlarına, buraya gelenlere.
En iyisinden hem de...

Gelmiştim zaten bin bir zorlukla.
Buraya, batı terasına.
Ortada ne Antiochos vardı.
Ne de onun din adamları…

Bırakın en iyisinden şarabı.
Esirgediler benden.
Bu soğukta bir bardak.
Sıcak çayı…

Ama Allah’ları var.
İnişte kol, kanat gerdiler bana.
Eğimli, kaygan ve buzlu yolda.
Tüm Tanrılar yanımdaydı Nemrut dağı'nda…



Nemrut dağı fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/Nemrut#5675843113021349250

.

15 Kasım 2011 Salı

BESNİ...


Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında

Yekpare, geniş bir anın

Parçalanmaz akışında


Ahmet Hamdi Tanpınar

……………

Ben Gönen’de doğdum. Yirmi yıldır görmediğim bu şehir yavaş yavaş hayalimden silinmeye başladı…

Cümleleri ile başlar.
Ömer Seyfettin’in.
Pek güzel.
Ant” isimli öyküsü…

Ben Besni’de doğdum.
Hayalimde zaten hiç yoktu.
Çünkü altı aylıkken ayrılmıştım.
Bu şehirden…

Bu Bayram’da gördüm.
İlk kez Besni’yi.
65 yıl aradan sonra.
Doğduğum bu yeri…

Malatya’ya bağlı bir kazadır.
Besni.
19. yüzyılın.
Sonlarında…

Gaziantep’e bağlanır.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında.
Tekrar Malatya’ya verilir.
1933 yılında…

Adıyaman’a bağlanır.
Sonunda.
Adıyaman vilayet olduğunda.
1954 yılında…

Malatya’lı da diyebilirsiniz.
Bana.
Ya da.
Adıyaman'lı da…

Peki.
Besni’li diyebilir misiniz.
Acaba.
Bana ?

Küçük bir yerleşim yeridir.
Ben doğduğumda.
Besni, 1946 yılında.
Dar bir vadide ve iki dağ arasında…

Yolu yokuştur, seli boldur.
Sokakları dardır, evleri topraktır.
1933 yılında Devlet bir karar alır.
Besni buradan kaldırılacaktır…

Besni tümüyle taşınır.
1965 yılında.
Daha kuzeyde bir alana.
Yeni Besni” adıyla…

Uğradık son gezimizde.
Besni’ye.
Geniş caddeleriyle.
5 katlı modern evleriyle…

Benim doğduğum yer yok olmuştu.
Bir antik köprü kalıntısı.
İki de minare artığı kalmıştı.
Başka da hiçbir şey yoktu…

Bethesna” denilmiş.
Antik dönemde.
Benim doğduğum alana.
Cennete eş” anlamında…

Sonra Bihisni olmuş.
En sonunda da Besni.
Şimdilerde “Eski Besni” deniliyor buraya.
Tümüyle yok olduktan sonra…

Ne doğduğum düz damlı kerpiç ev.
Ne de kulağıma ilk ezanın okunduğu cami.
Ne suyunu içtiğim tarihi çeşme.
Ne de gölgesinde belki de serinlediğim meşe.

Hiç birisi yok yerinde…


Besni fotoğraflarım için:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/Besni#5674847655923438770

Besni Eğitim Festivali videosu:
http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=NBRm62R96cc

.

12 Kasım 2011 Cumartesi

GÜNEYDOĞU ANADOLU'DA...


Kısa bir tatil vardı.
Son Kurban Bayramı’nda…

Güneydoğu’ya gidecektik.
Doğu Toros’lar boyu gezecektik.
Birçok antik yer görecektik.
Sonunda da Nemrut’a çıkacaktık…

Kozan yakınlarından başladık geziye.
Bayram sabahının erinde.
Anavarza denilen yerde.
Çukurova’nın ortasındaki kalede…

Sonra Karatepe’ye geldik.
Açıkhava Müzesi'ni gezdik.
Hitit kabartmalarını gördük.
Halet Çambel’e saygı sunduk…

Sonra ver elini Kastabala.
Eserleri Roma’lılardan kalma.
Muhteşem bir kal’a.
Ve antik kalıntılarıyla…

Günbatarken İslahiye’deydik.
Yesemek Açıkhava Müzesi’ndeydik.
Hitit’lerin heykel mektebindeydik.
Yüzlerce taş heykel gördük…

Gaziantep’e geldik.
Güzel yemekler yiyecektik.
Ama olmadı.
Tüm kebapçılar kapalıydı…

Gezdik Antep’in pazarlarını.
Bakırcılar, baharatçılar çarşısını.
İçtik yuvalama çorba'mızı.
Ardından yudumladık menengiç kahve'mizi.

Sabah hazırdık Zeugma’da.
Fırat’ın kıyısında.
Büyük kısmı kalan sular altında.
İki antik Roma villasında…

Birecik’te kelaynakları gördük.
Sonra Halfeti’ye geldik.
Teknemizle Fırat üzerinde gezindik.
Heybetli yapı Rumkale’yi inceledik…

Akşamüzeri Zeugma Mozaik Müzesi’ndeydik.
Yeni yapılmış bu muhteşem Müze’yi gezdik.
Biri birinden güzel mozaikleri.
Hayranlıkla seyrettik…

Ertesi gün Dülük köyündeydik.
Antik “Doliche” kentindeydik.
Geç Hitit dönemi kült merkezindeydik.
3 oda, bir hol “kaya mezarları”nı gezdik...

Sonra Adıyaman topraklarına girdik.
Eski Besni’yi gördük.
Paşa Konağı'nda.
Güzel bir yemek yedik…

Sonra Üçgöz köyüne geldik.
Burada Sofraz tümülüsü'nü gezdik.
Komagene Kral mezarının.
Muhteşem girişini görüntüledik…

Perrhe antik kentindeydik.
Günbatımında.
Adıyaman’ın hemen 5 km kuzeyinde.
Bu muhteşem Nekropol’de…

Sabah ilk ışıklar kızarırken tanyerinde.
Hepimiz hazırdık Karakuş höyüğü’nde.
Komagene Krallık ailesine ait anıt mezarda.
Yapılmış olan MÖ 1. yüzyılda…

Sonra ver elini Nemrut Dağı Milli Parkı.
Önce gezdik parktaki antik kalıntıları.
Sonra tırmandık Nemrut dağına.
Karlı ve buzlu bir ortamda…

Hava günlük, güneşlikti tüm gezimizde.
Şans ve Kader Tanrısı Tike.
Ve Güneş Tanrısı Helios birlikteydi bizimle.
Bu seyahatimizde...

Bu Bayram tatilinde tüm gezenler oldu mutlu.
Söylemek gerekiyorsa doğruyu.
Bilinki bin bir güzellikle dolu.
Güneydoğu Anadolu



Güneydoğu Anadolu gezisi Fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/GuneydoguAnadolu#5673644277594190130

.

10 Kasım 2011 Perşembe

AĞLAYALIM ATATÜRK'E...


9 yıl kadar önceydi.
Bir sunum yapacaktım.
Atatürk ile ilgili.
Samsun’da…

Bir ağıtı ile karşılaştım.
Aşık Veysel’in.
Bu saz ve söz ustasının.
"Ağlayalım Atatürk'e" başlıklı...

Ben ilk kez duyuyordum.
Çok etkilenmiştim.
Bunu kullanmalıydım.
Yapacağım sunumumda…

İlgili fotoğrafları buldum.
Kurgusunu yaptım.
Müziği ekledim.
Sözlerini de altına yazdım...

Sizler için tekrar sunuyorum.
Düzenlediğim bu videoyu.
Atatürk'ün ölümünün.
79. yıl dönümünde...

Ağlayalım Atatürk'e Videom:


.

2 Kasım 2011 Çarşamba

NUSRET FİŞEK...


Çok severdik.
Hacettepe’nin.
Tüm öğrencileri.
Nusret Fişek Hocamızı…

Güzel yüzlüydü.
Sevimliydi.
Hoşgörülüydü.
Ve bir baba gibiydi…

Barışçı bir kişiliği vardı.
Hem kendisi ile barışıktı.
Hem çevresiyle.
Ve hem de bizlerle…

Her şeyini paylaşırdı.
Anılarını.
Bilgisini.
Sonsuz deneyimlerini…

En çok sevdiğimiz stajdı.
Toplum Hekimliği.
İlgilenirdi bizlerle.
Ayrı ayrı hepimizle…

Müsteşarlık yapmıştı.
Sağlık Bakanlığı'nda.
Sağlık hizmetlerini sosyalleştirmişti.
Nüfus Plânlamasını düzenlemişti.

Savaşım vermişti.
Ulaştırılması için.
Sağlık hizmetlerinin.
Tüm toplum kesimine…

Tam demokrat bir insandı.
Başkanlığını yaptı.
Uzun bir süre.
Türk Tabipleri Birliği'nin…

Oğluydu.
Kurtuluş Savaşı Komutanlarından.
Tümgeneral.
Hayrullah Fişek’in…

"Kalpaksız bir Kuvayı milliyeci" idi.
Halk sağlığı için.
Tanımlamasıyla.
Uğur Mumcu’nun…

21 yıl önce kaybettik.
O’nu.
3 Kasım 1990’da.
Yaşamının son baharında…


Nusret Fişek fotoğrafları:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/NusretFisek#5670350793357145330


.

31 Ekim 2011 Pazartesi

İSKİLİP DOLMASI...


En önemli yiyeceklerinden.
İskilip’in.
Ve belki de dünyanın…
İskilip Dolması.

Dağıtılıyor pişirilmeye başlandıktan.
Tam 15 saat sonra.
Dünya rekoru bu…
Bir yemeğin pişirilmesi için.

500 yıllık bir geçmişi var.
Geleneksel olarak öğretiliyor.
Hazırlanması ve pişirilmesi.
Nesilden nesile...

Öncelikle ustası özel.
Eti de özel, Pirinci de özel.
Kazanları bile özel.
Hatta Odunu da özel…

Hazırlıkları 3 saat alıyor.
12-15 saatte pişiriliyor.
Dev kazanlarda.
Dünyanın ilk düdüklü tencerelerinde…

Topluca yenilen bir yemek.
Düğünlerde, davetlerde.
Mevlütlerde.
Asker uğurlamalarında…

Kazanlar dolusu yapılıyor.
150 kişiyi doyuruyor.
1 metre yüksekliğindeki.
Bir tek kazan…

Dualar edilerek başlanıyor.
Pişirilmeye.
Yine dualarla başlanıyor.
Yenilmeye…

Akçeltik pirinci kullanılıyor.
Tereyağ ve soğanla kavruluyor.
Bu pirinç öncelikle.
Sonra da bez torbalara dolduruluyor.

Kazanın dibine et ve su konuluyor.
Üzerine de Ca denilen bu torba yerleştiriliyor.
Kazanın altında meşe odunu yakılıyor.
Kazanın kenarları hamurla kapatılıyor.

Küçük bir açıklık bırakılıyor.
Kazanın kenarında.
Sabaha kadar ısıda tutuluyor.
Ustası delikten çıkan buharı gözlüyor…

Isı azaltılıyor.
Ya da arttırılıyor.
Çıkış durumuna göre.
Delikten gelen buharın...

Bu gözlem 15 saat kadar sürüyor.
Alttaki etin su buharı ile pişiyor.
Ve pilav haline geliyor.
Torbanın içindeki pirinç...

Önce şehriye çorbası sunuluyor.
Konuklara.
Ardından da sirke salatası veriliyor.
İştah açıcı olarak…

Sonra da servis ediliyor.
Ortaya, 12 kişilik masalara.
Tek bir lenger içerisinde.
İskilip’in dolması

Ardından da sıyrılıyor.
Hep beraber lenger'ler.
Biri birinizle kaynaşırcasına.
Tadı da damağınızda kalırcasına…



İskilip Dolması Fotoğraflarım:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/IskilipDolmasi#5669265581757221090
Bağlantı
İskilip Dolması Belgeseli (video) :
http://www.dailymotion.com/video/xjb5d6_yskilip-dolmasy-tanytym-belgeseli_shortfilms#rel-page-11

.

27 Ekim 2011 Perşembe

ÇATALKARA...


"Karadutum, çatalkaram, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem…"

Dizeleriyle başlar.
Karadut” şiiri, Bedri Rahmi’nin…

Uzun süre bilememiştim.
Çatalkara’nın anlamını…

Son İskilip gezimizde öğrendim.
Çataklara”nın ne olduğunu…

Meğerse bir üzüm türü imiş.
Çataklara.
İskilip’te yetişen.
Kara bir üzüm…

İki salkımı bir sapta olan.
Bu salkımı çatal’a benzeyen.
İki avuca zor sığan.
Kapkara, tatlı bir üzüm imiş…

Meşhur edememişler.
Bu Çatalkara’yı İskilip’liler.
Ama duyurmuş tüm ülkeye ismini.
Şair Bedri Rahmi

Aslında özlemiymiş şairin.
Olması bir “sanat beldesi”.
Bu güzel kentin.
Yani, İskilip’in…

Bu yıl tüm İskilip’liler vermişler ele ele.
Kaymakam’ıyla, Belediye Reisi’yle.
Bedri Rahmi’nin gelini Hughette ile.
Ve sahip çıkmışlar Şair’lerine.
O’nun 100. doğum senesinde…

Bir “Sergi Salonu” yapmışlar.
İsmini “Bedri Rahmi Eyüpoğlu” koymuşlar.
İçini Bedri Rahmi ile doldurmuşlar.
O'nun tanıtımını sağlamışlar…

Bu kadarla kalmamışlar.
Sanatçılar için bir konukevi oluşturmuşlar.
İsmini “Yazmalı Konak” koymuşlar.
Şair’in desenlerinden yazmalarla bezemişler…

Sanmayın bu hepsi.
Hazırlıkları devam etmekte.
İskilip üzümüne nazire.
Çatalklara Kültür Sanatevi...

Çocuklara atölyeler olacak burada.
Bu konağın zemin katında.
Bir de Sanat Galerisi var plânda.
Evin hemen ikinci katında…

Eğitim yapılacak burada çocuklara.
Çataklara üzümü adı altında.
Kültürel ve Sanatsal alanlarda.
Ve de olabildiğince özgür bir ortamda…

Getirmem gerek” demişti.
Bir ressamlar beldesi haline”.
İskilip’i…”, Bedri Rahmi.
1942 senesi Ekim’inde…

Dönüşecek mi dersiniz, ne?
İskilip, ressamlar beldesine.
Aradan geçen de.
Tam tamına 70 sene…


İskilip’te Bedri Rahmi Fotoğraflarım:
https://photos.google.com/share/AF1QipPXdTeGbbplX6WNraIQFpE1MOnEplc12OzUbHBaNIOVbcHtkbM1NeO2aJeSmOw1gQ/photo/AF1QipP63VGcnbY2LM3jWguXP5qs_3tKpBonokDzhubD?key=UGlSUUtTQllVTFFrczluNGRUb0I1NDFSaDdSRXFB

Bedri Rahmi İskilip’te Belgeseli:
http://www.iskilip.gov.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=114&Itemid=124

.

24 Ekim 2011 Pazartesi

İSKİLİP...


“Resim için bundan harikulade bir yer düşünemezdim. Dere boylarında salkım saçak sıralanan ortaçağ evleri. Burası ressamlar için yaratılmış bir ülke. Daha doğrusu, sadece ressamlar için bir köşeye saklanmış bir çevre. Gönderdiğin filmler eğer İskilip’te imdadıma yetişselerdi olağanüstü bir şey olacaktı. Filmler postanede bekliyormuş. İskilip’ten ancak bir tek fotoğraf çekerek döndüm…”

Böyle yazmış Bedri Rahmi.
Ağabeyi Sabahattin Eyüpoğlu’na.
6 Ekim 1942’de.
İlk kez geldiği İskilip’te…

İki hafta kalmış.
Çok sayıda resim yapmış.
Ancak bir tek kare fotoğraf çekebilmiş.
Üstadımız İskilip’te.

Bedri Rahmi’ye inat.
Yüzlerce kare fotoğraf çektik.
Her birimiz dün İskilip’te.
Gerçekten senfonik bir kentte…

Davetlisi idik.
İskilip Kaymakamlığı’nın.
Fotoiz grubumuzla.
50 kişilik bir fotoğrafçı topluluğuyla...

Güzel ağırlandık.
Güzel anılarla ayrıldık.
Sevgiyle kucaklandık.
Dostlukla uğurlandık…

Tipik bir Anadolu kenti.
İskilip.
Krallık kalesi imiş.
Bir zamanlar Paflagonya’nın…

Yolları sapaymış.
Ulaşımı zorcaymış.
Bu nedenle ırak kalmış.
Gözlerden de gönüllerden de…

Dün gezdik bu kenti.
Evlerini, camilerini, kalesini.
Daracık sokaklarını, kaya mezarlarını.
Artık sessiz olan arastasını…

Tek tük kalmış artık çarşısında.
Semerciler, sepetçiler.
Keçeciler, yüncüler, demirciler.
Urgancılar, bakırcılar, kalaycılar…

Ama halâ yaşıyor.
Geçmişini, zerafetini.
İskilip.
Bir sonbahar güzelliğiyle…


İskilip Fotoğraflarım:
https://photos.google.com/share/AF1QipPhNw78HBycez5LN1h3otyQr1JRnRDjFOyryVF6nHqYmp0-oTWyJdUmfyeziHupPA/photo/AF1QipNyHf0O-k7Z2_yyjFDE-j_ihj5_LfwAOX-P_sHS?key=TFg0MW9ycWFCT0hmOTJNQmIzUVRfWUdtd2s5cnB3
.

18 Ekim 2011 Salı

OTEL BOSSİNOP...


Annem 1907 yılı doğumludur.
Doğma büyüme Sinop’ludur.
Babamla Sinop’ta evlenmişlerdir.
1933 yılında…

Murtazaoğulları’nın kızıdır.
Annem, Fahriye Hanım.
Zehra Hanım’dır onun da annesi.
Babası ise Ahmet Tevfik Bey...

Evi, Sinop’un merkezindeydi.
Dedem, Ahmet Tevfik Bey’in.
Hemen Halkevi’nin yanında.
İki katlı ahşap bir ev…

Burada geçmişti.
35 yıllık yaşamı annemin.
Ablası Veliye.
Ve ağabeyi Mahmut ile…

Ben de kalmıştım.
Bir kaç kez, bu evde.
1950-1955 senesinde.
Yaz tatillerimde…

1954’te onarıldı.
Arkasında güzel bir bahçesi olan.
Bu ahşap ev.
Ve 1969 yılında da satıldı…

Özlemle anarım.
Her gidişimde Sinop’a.
Bu evi.
Ve de geçmiş anıları…

Geçen hafta burada kaldım.
Uzun bir aralıktan sonra.
Eski ev artık yoktu.
Güzel bir Otel yapılmıştı yerine...

İsmini BOSSİNOP koymuşlar.
Güzel bir otel olmuş.
Temiz ve bakımlı.
Keyifle kalınası…

Sinop’un merkezinde.
Her yere yürüme mesafesinde.
Sevgiyle karşılanıyorsunuz.
Dostlukla uğurlanıyorsunuz…

Konakladım geçen hafta burada.
Otel BOSSİNOP’ta.
Geçmiş anılarla.
Ve de farklı duygularla…


BOSSİNOP Oteli Fotoğrafları:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/Bossinop#5664788573577062706

.

14 Ekim 2011 Cuma

HARRINGTON KUPASI...


I. Dünya Savaşından yenik çıkmıştı.
Osmanlı İmparatorluğu.
Tüm Orduları dağıtılmıştı.
Mondros Mütarekesi ile…

İstanbul’a girdi bunun üzerine.
İtilaf Devletleri.
55 düşman gemisi ile.
13 Kasım 1918’de…

Üzüntüyle seyretmişti.
Bu tabloyu.
Mustafa Kemal.
Haydarpaşa Rıhtımı'ndan…

Üzülerek baktı tabloya.
Sonra söylendi içinden.
Geldikleri gibi giderler…

General Harrington’du.
İşgal Kuvvetleri’nin Komutanı.
5 yıla yakın yönetti.
İşgal altındaki İstanbul’u…

Kurtuluş Savaşı kazanılmıştı.
Beş yıllık bu dönemde.
Mudanya Mütarekesi yapılmıştı.
15 Ekim 1923’te…

Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu.
Artık terk etmesi gerekiyordu.
İtilaf Kuvvetleri’nin.
İstanbul’u…

Bir futbol maçı düzenledi.
Ve gümüş bir kupa ortaya koydu.
General Sir Charles Harrington.
Kendi adına…

Aşağıdaki gazete ilânıyla duyurdu.
Bu organizasyonu.
General Harrington.
Tüm İstanbul’a…

"Guard’lar Muhteliti Türk kulüplerine meydan okuyor.
Galibine, Başkumandanın adını taşıyan büyük bir kupa verilecek. Bu maça Türk kulüpleri diledikleri gibi takviye de alabilirler…"

Maçlar yapmış, kök söktürmüştü.
Fenerbahçeli sporcular.
İşgal kuvvetlerinin futbolcularına.
Bu geçen beş yılda…

50 maç yapmıştı Fenerbahçe.
İngiliz ve Fransız askerleriyle.
41 tanesinde galip gelmişti.
4’ünde de berabere kalmıştı…

Tek tek yenmişti.
İşgal takımlarını Fenerbahçe.
İstanbul halkını sevindirmiş.
Ve onlara umut vermişti…

Fenerbahçe hemen yanıt verdi.
Bu mağrur Komutan’a
Yine bir gazete ilânıyla.
Onun meydan okumasına…

“Fenerbahçe Kulübü,
yalnız kendi kadrosuyla, 
bu maçı şartsız olarak,
oynamayı kabul eder…”

Büyük bir olaydı bu maç.
O günlerin ortamında.
Karar verilecekti sonunda.
Kimin büyük olduğuna…

İngilizler karma bir takım yaptılar.
Maça hırsla hazırlandılar.
Ayrıca 4 profesyonel futbolcu aldılar.
Cebelitarık ve Mısır’dan…

Oynandı bu maç.
29 Haziran’da.
1923 yılında.
Taksim Stadı’nda…

Büyük bir kalabalık vardı.
General Harrington da oradaydı.
Gümüş kupa bir metre boyundaydı.
Duruyordu Şeref tribünündeki masada…

Çıktı Fenerbahçe bu tarihi maça.
Hiç gol yemeden İstanbul Şampiyonluğu'nu kazanan
şu kadrosuyla:
Şekip-Hasan Kamil, Cafer-Kadri, İsmet, Fahir-
Sabih, Alaeddin, Zeki Rıza, Ömer (Tanyeri) ve Bedri.

1-0 mağluptu Fenerbahçe.
Bu çekişmeli maçın ilk devresinde.
Ama sonunda galip gelmesini bildi yine de.
Zeki Rıza’nın iki golüyle…

Bir metre boyundaki kupayı aldı Fenerbahçe.
Büyük bir sevinçle.
Omuzlarda taşındı sporcular Beyoğlu caddelerinde.
Coşkuyla ve de sevgi gösterileriyle…

O gece Lozan’dan geldi bir ELT.
Fenerbahçe Kulübüne.
İsmet İnönü’nün tebrikleriyle.
“Heyetimiz namına hepinizi meserretle tebrik eder,
gözlerinizden öperim” diye…

“Geldikleri gibi giderler” demişti M. Kemal.
Gittiler, geldikleri gibi gerçekten de.
4 ay sonra, 6 Ekim 1923’te.
Şerefli bir yenilgi ile…


General Harrington Kupası video filmi:
http://www.youtube.com/watch?v=RkgxqSaHi4A&feature=share

.

10 Ekim 2011 Pazartesi

TAKSİM KIŞLASI...


The Marmara Oteli’nde kalmıştım.
İstanbul’a en son gittiğimde.
Bir oda vermişlerdi.
Elmadağ yönünde…

Perdeyi açtım.
Tam aşağıdaydı.
Taksim Gezi Parkı.
Satranç tahtasına benzer düzeniyle…

Boştu koca Park.
Belki birkaç insan vardı.
Bank'larda oturan.
Ya da köpeklerini dolaştıran…

Öylesine duruyordu.
Eski görkeminden uzak.
Sessiz, durağan.
Dümdüz ve bomboş…

Aslında muhteşem bir yapı vardı.
Burada.
Ve bu düzlükte.
70 yıl öncesine kadar…

Taksim Topçu Kışlası’ydı.
Osmanlı döneminde burası.
1806 yılında yaptırılmıştı.
III. Selim tarafından…

Dört kenarı binalarla çevrili.
Ortasında avlusu bulunan.
Ve görkemli bir kapısı olan.
İnanılmaz güzel bir yapıydı…

Balyan ailesinin bir başka eseriydi burası.
İstanbul’u süsleyen Çırağan ve Dolmabahçe Sarayları,
Ortaköy Camisi, Dolmabahçe Camisi ve
Selimiye Kışlası, Dolmabahçe Saat Kulesi gibi…

Burada yapılmıştı.
Ordunun modernleştirme çalışmaları.
31 Mart vakası da burada gerçekleşmişti.
Meşrutiyet'in ilânına neden olan…

Sonra bakımsız kaldı.
Askerlerin talimgâhı olarak kullanıldı.
Bir süreliğine.
Taksim Kışlası’nın orta avlusu…

Daha sonra tribünler yerleştirildi.
Taksim Stadı” ismi verildi buraya.
Futbol maçlarının yapıldığı tek yerdi.
1939 yılına kadar, koca İstanbul’da…

Burada yapmıştık.
İlk millî maçımızı…

1923 yılında.
Romanya ile.
Ve 2-2 berabere kalmıştık.
Burada, Taksim Stadında…

İstanbul’un imarı gündeme getirildi.
Vali Lütfi Kırdar tarafından…
1939’da ilk yıktırılan yer burasıydı.
İnönü Gezi Alanı yapıldı.

Yerinde yeller esiyor.
Günümüzde.
Bu görkemli binanın.
Ve de tarihi alanın…

Koca bir mezar gibi burası.
İstanbul’un ortasında.
Üzerini betonla örttüğümüz.
Ve koca bir tarihimizi gömdüğümüz…


Taksim Kışlası ve Stadı Fotoğrafları:
http://picasaweb.google.com/105371707000908378020/TaksimKislasi#5660363872731164226

.