YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

29 Temmuz 2008 Salı

HACETTEPE'NİN TAPUSU...



Bir açık arttırma sitesinde gördüm onu.
Ankara Hacettepe Osmanlıca Tapu” diye satışa sunulmuştu.
12 YTL
da fiyat konulmuştu.
Hemen yatırdım 12 YTL’sını.
İki gün sonra "tapu" elimde idi.
Hacettepe
’nin tapusu.
1926
yılına ait.

Gençliğimde Hacettepe’de 10 yıl eğitim görmüştüm.
İyi, kötü oranın amblemini de yapmıştım.
Eh, artık Tapusu da elimde idi.

Şimdi bu Tapu ile Ankara Belediye Başkanlığı’na başvuruda bulunsam Hacettepe’yi geri alabilir miydim?

Tabii ki alabilirdim.

Ama ya sonrasında Hacettepe Öğretim Üyeleri ve Öğrencileri -bir hafta önce ODTÜ’de yapılanlar gibi- “Hacettepe’yi almak Güven, Özveri, Tecrübe gerektirir” yazan bir pankartla karşıma çıksalardı…
Evet, böyle bir pankartla karşıma çıksalardı.
Var mıydı bende o kadar Güven, Özveri, Tecrübe…

Tabii ki benim Ankara Belediye Başkanı kadar Güvenim, Özverim ve de Tecrübem olmadığı için başvuruda bulunmadım.

Otur oturduğun yerde” dedim.
Tapusu bende olsa da oradan eğitimimi almış olmak benim için en büyük onurdu.




25 Temmuz 2008 Cuma

BİR OCAKBAŞI HATIRASI...



Eski bir fotoğraf.
Yer ve tarihi belli değil.
Kızına ithaf edilmiş.
Güzel bir elyazısı ile not düşülmüş :
"Çoğu talebem olan meşhur okuyucularla Perihan Altındağ'ın evinde ocakbaşı hatırası..."

Kimler yok ki bu fotoğrafta...
Zehra Bilir, Safiye Aylâ, Müzeyyen Senar ve diğerleri.

Mis gibi kızaran şiş kebaplarını bir yana bırakın.
Yemekten sonraki koro'yu, fasılı, sohbeti, meşki ve de şarkıları, türküleri hayâl edebiliyor musunuz...

"Geçmiş zaman olur ki hayâli bile cihan değer"i boşuna söylememişler.

21 Temmuz 2008 Pazartesi

BURUN FARKIYLA ŞAMPİYON...



At yarışlarında sık olur burun farkıyla şampiyonluk.
Bazen birinci çıplak gözle belirlenemez.
Ancak foto-finişle belirlenir...

Ama bu bir “burun büyüklüğü şampiyonası” ise ve yarışmaya girenlerin hepsinin burnu kocamansa nasıl belirlersiniz şampiyonu?
Belki de kıl farkıyla.
Ama ona da ihtiyaç kalmadan belirlenmiştir Mehmet Özyürek’in burun şampiyonluğu.
10 yıl önce, 1998 de Rize’de .
Uluslararası bir yarışmayla.
8.8 x 4.5 cm büyüklüğüyle…
Hem de Guinness Rekorlar kitabına girerek.
Ve de “dünyanın en büyük burnu” diye tescillenerek.
Hem de “üç kez” üst üste…

Şampiyon olduktan sonra tanıdım Mehmet Özyürek’i.
Artvin’in Yusufeli ilçesindendi.
Artvin YSE’de çalışıyordu.
Dünya şampiyonu idi ama burnu hiç de büyük değildi.
Oldukça mütevazı idi.
Burnunun büyüklüğünden hiç gocunmuyordu.
Estetik ameliyat olmayı filân hiç düşünmüyordu.
Burnuyla barışıktı.
Birkaç kez Samsun’a geldi, konuğum oldu.
Gelirken “çam sakızı, çoban armağanı” diyerek minik bir armağan getirmişti.
Artvin’in nefis “çam sakızı”nı.
Bu kadar ince ruhlu, duygulu bir insandı.
Yanımda koca burnuyla herkesin ilgisini çekiyordu.

Şampiyon olduktan sonra 1999 da emekli oldu.
27 yıllık çalışmasına karşılık emekli ikramiyesini aldı.
Bunu, bir Partinin Genel Başkanının ekonomik danışmanı olduğunu söyleyen bir kişiye verdi.
O kişi, oğlunu bir bankada kadrolu bir işe yerleştirecekti.
Verdikten sonra da o kişiyi hiç göremedi.
Dolandırılmıştı.
Sonrasında burnunu hiçbir işe sokamadı.

Cyrano de Bergerac’ın söylediği gibi ;

“Büyük bir burun
Büyük bir adamın göstergesidir.
İçten, kibar, bilgili
Güçlü ve cesur - benim gibi…”

diyerek mütevazı yaşamını sürdürüyor Artvin’de.
Burnuyla memleketini tüm dünyaya tanıtan M. Özyürek.


Burun Şampiyonunun videosu izlemek için lütfen tıklayınız :





17 Temmuz 2008 Perşembe

DÜŞ'HANE...


Diş Hekimi Yalçın Ergir arkadaşımdır.
Yolumuz bazı yerlerde zaman
zaman kesişmiştir.
Uzunca bir zamandır kalplerimiz ayni doğrultuda
atmaktadır.
Kendisi iyi bir eğitim görmüştür.

TED Ankara Koleji’ni bitirmiştir.

Hacettepe Diş Hekimliğinden 1980 de mezun olmuştur.

Diş ve yüz gelişim
bozuklukları ile ilgili Ortodonti’yi seçmiştir.
Bu zor dalda uzmanlığını
almıştır.
Başarılı bir Diş Hekimi ve Ortodontist’tir.

Birçoğunuz onu Düş Hekimi olarak tanırsınız.

http://www.ergir.com/ sitesinden veya yayınlanmış
kitaplarından.
İyi bir düşünürdür, iyi de bir yazar.

Doğayı sever, insanı sayar, hele de geçmişe tapar.
Sporcunun zeki, çevik ve
ahlâklısındandır.
Her çeşit sporu yapar, yapamadıklarına da takdirle bakar.

Ketencoğlu’nu da Jetro Tull’u da aynı keyifle dinler.
Görsel sanatları yakından izler.

El becerisi inanılmazdır.
Kafaya koyduğu şeyi muhakkak yapar.

Sözün kısası, doğa aşığı, insan dostu bir düşünür’dür.
( NOT: Bundan sonraki bölümü lütfen, ayrı bir sayfada
 https://photos.google.com/album/AF1QipOWj2WzTaGe5TdkOFGXEqynHuCN7YSgHAzBiIJx/photo/AF1QipNRXZzOSngMVgO6Gbd1n6JaetM6tEvBt7twTczC?hl=tr
adresini tıkladıktan sonra metinde belirtilen numaralarla fotoğrafları birlikte izleyerek okuyunuz. )

Yalçın’ın Bülten sokakta bir muayenehanesi vardır.(1)
Muayenehane demeye bin şahit gerekir.
Düş’hane demek daha yakışır buraya…
Bir apartmanın zemin katında.

Giriş kapısı önüne sek sek kareleri çizilmiştir.
(2)
Sanki bir oyun salonuna giriyormuş gibi.
Kapıda elle yapılmış bir
tabela karşılar sizi. (3)
Kapıyı çalmak için bir el tokmağı konulmuştur.
(4)
Kaldırıp bıraktığınızda bir k
uş sesi yükselir gaz sayacının üzerindeki kuş yuvasından.(5)
Kapı açıldığında antikacı dükkânına düşmüş gibi
olursunuz. (6)
Çarpılır, nereye bakacağınızı şaşırırsınız.
(7)
Portmanto bir ağacın dallarından yapılmıştır. (8)
En alt dalda file içerisinde Vita tenekesi ve eski bir
Hürriyet gazetesi bulunur. (9)
Sekreterin masasının üzeri
çıfıt çarşısı gibidir. (10)
Kilim üzerinde eski bir daktilo, manyetolu telefon
vardır. (11)
Masaüstü lambası eski bir ispirto ocağıdır.
(12)
Sekreter sizi beklemeye
alacaktır. (13)
Dua edin yeşil geç yansın. Vaktin nasıl geçtiğini anlamazsınız.
(14)
Etrafta o kadar çok ilginç obje vardır ki…
(15)
Önce bir balığın dişleri karşılar sizi.
(16)
Denize ait materyal çok
boldur burada. (17)
Biraz çakılından almışlardır, biraz da tuzundan…
(18)
Bunların yanında gökyüzü havası da getirilmiştir. (19)
Dişlenmiş bir simit iyi tedavi edilmiş dişlerin göstergesidir. (20)
Uzay gemisi ile uzaya çıkmış bir objeyi de görebilirsiniz. (21)
NASA’nın uzay görmüş bir arma’sıdır bu…
(22)
Bir çalı demeti tavana asılmıştır. (23)
Çok ucuza anlamlı bir avize yaratılmıştır. (24)
Aydınlatma için salyangozlu
bir fener yapılmıştır. (25)
Heybe önünde bir su kabağı da burayı aydınlatır.
(26)
Ana ışık düzeni için bir elek kullanılmıştır.
(27)
Bu eleği tutan direkte yönlendirmeler vardır.
(28)
Bolivya 19 bin km. uzakta iken,Yalçın Ergir 8 m.
yakınlıktadır size. (29)
Çekirdekleri ile duran bir ayçiçeği tablo yapılmıştır.
(30)
Meral Özbek’
in “Günebakan” dizeleriyle süslenmiştir. (31)
Sigara içilmemesi için yalvarılmaktadır. (32)
Burada “diş çekimi” ve “kanal tedavisi” yapılmadığı da uygun bir lisanla duy’urulmaktadır. (33)
KDV
’nin ekleneceği de baştan ilân edilmektedir. (34)
Muayene odası daha bir ilgi çekicidir Düşhekimi’mizin. (35)
Diploma’nın kaç yıllık olduğu her sene değiştirilir. (36)
Ziyaretlerin en güzelinin en kısa olanı” usulünce hatırlatılır. (37)
Ayrıca “Park yasağı” da getirilmiştir.
(38)
Çünkü burada sürekli bir çalışma vardır. (39)
Hasta koltuğu rahattır, konforludur. (40)
Koltuğa oturanların önce tavandaki paspası kullanmaları gerekir. (41)
Çağdaş bir vinç koltuğa eşlik eder. (42)
Diş’i düzelmeyenler için çareler tükenmez. (43)
El yıkamak için lavaboda bir tulumba vardır. (44)
Burası yalnızca bir muayenehane değil, aynı zamanda bir hobi alanıdır. (45)
İç odada Yalçın’ın yaşamı ile ilgili her şey vardır. (46)
Motosiklet, tenis, fotoğraf, dağcılık... (47)
Gezi çantası (48) ve Dalış Sertifikası (49) ve Dağcılık. (50).
Duvarları tümüyle doludur burasının.
(51)
Dileyenin oynaması için dart bile vardır.
(52)
Zaman nasıl müzik gibi geçer anlamazsınız. (53)
Tuvalet’in kapı açacağı da değişiktir. (54)
Işığı da otomatik.
(55)
WC
’nin alan kodu belirlenmiştir. (56)

Sifonu çekmek için ise telefonu kaldırmak yeterlidir. (58)
Özetle, duvarları ile ilginçtir burası. (59)
Sergilenen kemençe, Pino Silvester kokusu ve kozalağıyla. (60)
Ve de ip’le bitiştirilmiş duvardaki çatlağıyla…
(61)

Sözün özü, Kültür Bakanlığı burayı “sit alanı” ilan etmelidir. (62)
Hatta “yangında, tufanda
ilk kurtarılacak bölge” statüsüne almalıdır. (63)


16 Temmuz 2008 Çarşamba

MEMLEKET YANIYOR...

Geçen hafta Gülnar’da orman yangını oldu.
Hektarlarca orman yandı.
Yangın o denli büyüktü ki uzaydan bile görüntülendi.

Toroslar’ın o kesimini bilirim.
Güzelim sarıçam ormanlarının yanması benim de içimi yaktı.
Yemyeşil topraklar, bir-iki günde kıraç alanlara döndü.

TV’da yangın haberlerini izliyorum.
Başka haberler de var tabii…

İktidardaki Parti için kapatma davası açılmıştı.
Darbe söylentileri vardı.
Paşalar, gazeteciler birer birer tutuklanıyordu.
PKK azmıştı, ortada bir cihat vardı.
AB bizi Avrupa’ya almak istemiyordu.
Memleketin üstünde kara bulutlar dolaşıyordu.
Birden duraksadım.

Mavi üniformalı bir Polis memuru hızla bir Internet Cafe’ye girdi.
Girmesiyle de kükreyip, bağırdı.
Chat’i bırakın, memleket yanıyor” diyordu.

Polis memuru işi gücü bırakmıştı.
Internet Cafe’lerden gençleri chat’e değil “cihat”a çağırıyordu.

Polis memuru haklıydı.
Sözün kısası “memleket yanıyordu”.
Ama memleketin gençleri de Partilerin liderleri de “chat”leşiyorlardı.
Her akşam Başbakan soğuk bir çehreyle, muhalefet partisi lideri ise boyun damarlarını şişire şişire konuşuyorlardı.

Hekim olduğum için doğru teşhisin önemini iyi bilirim.
En iyi tanı’yı gariban bir Polis memuru koymuştu :
“Chat’leşmeyi bırakın, memleket yanıyor…” diyordu.

Herkes bu büyük lâftan ibret almalıdır.
Çünkü yangın hâlâ Ankara’dan görünmese de artık uzaydan bile görünmektedir.


15 Temmuz 2008 Salı

O GEMİDE OLMAK...

Pazar günü Sinop’da idik.
Bir deniz sefası yapalım istedik.
Hafiften bir poyraz esiyordu.
Liman tarafı durgundu.
Tarakçı teknesine bindik.
Adayı dönüp Hamsaros’a gidecektik.

Liman dışında dalgalar arttı.
Tekne’yi sallamaya başladı.
Adabaşı’nda dalgalar daha da çoğaldı.
Rüzgâr Karayel’e çevirdi.
Tam bu sırada karşılaştık onunla.
Koca bir turist gemisiydi.
Cruise dediklerinden, bilmem kaç katlı.
Mağrur, alımlı seyrediyordu.
Dalgalar bizim tekneyi sallıyordu.
Onunsa tındığı bile yoktu.
Yavaşça açığımızdan geçti.
Sinop’a en az 750 paralı turist getiriyordu.
Biraz sonra Sinop Limanına demirleyecekti.
Bizlerse minicik teknenin içindeydik.
Ceviz kabuğu gibi sallanmaya devam ediyorduk.

Şimdi o gemide olmak vardı…




11 Temmuz 2008 Cuma

ŞİRİN GÜMENEZ...


Çocukluğumda gerçekten şirin bir yerdi Gümenez.
Samsun-Sinop yolunun tam ortasındaydı.
1950’li yıllarda Sinop’a giderken içinden geçerdik.
Deniz kenarında minik bir balıkçı köyüydü.
Limanı yoktu, denize açıktı.
Sahil boyu dizili iki sıra ahşap evleri vardı.
Ortasından da bir yol geçerdi.
Samsun’dan burunlu Vabis veya Austin marka otobüslere binerdik.
Yorgun otobüs kısa bir süre burada soluklanırdı.
Tabii yolcuları da…
Sonra da zorlana zorlana kıvrımlı yollara vururduk.
Lastikler bir iki kez patlamazsa 12 saatte Sinop’a ulaşırdık.
Samsun’dan ayrıldıktan sonra denize ilk kavuştuğumuz noktaydı.
İlâç gibi gelirdi bize burası.
Yanımızdaki azıklar açılır bunu diğer yolcularla paylaşırdık.
O yıllarda minik, şirin bir yerdi Gümenez.
Yıllar sonra biraz büyümekle birlikte halâ balıkçı köyü özelliğini taşıyordu.
Yaşamımda gördüğüm en deneyimli taka kaptanını da orada tanıdım.
Hasan Reis tirolü’nün kaptanı Haşim Kaptan’ı…
Tüm Karadeniz’i avcunun içi gibi bilirdi.
Azgın dalgalarda koca tekneyi, limanı olmayan sahile nasıl yanaştırdığını anlatırdı.
Ben de hayretle dinlerdim.
Efsane gibi bir adamdı benim için.
Bu küçücük yerleşim yeri de gelişime dayanamadı.
1963 yılında burada Belediye teşkilâtı kuruldu.
İsmi de “kıyı şehri” anlamına gelen “Yakakent” olarak değiştirildi.
Yanına büyücek bir liman yapıldı.
Karadenizin en çok ve en iyi balıkları burada avlanır oldu.
Giderek büyüdü ve kalabalıklaştı.
Peş peşe balık yağı fabrikaları açıldı.
Kent dağ tarafına doğru büyüdü.
Şimdi ortasından beton-asfalt duble bir yol geçiyor.
Kıyı evleri betonarme evlerle değişti.
Buranın antik ismi olan Kominos’u da, Gümenos’u da, yakın ismi olan Gümenez’i de artık kimse hatırlamıyor.
1991 yılında ilçe oldu.
Şimdilerde Samsun’a 84 km. uzaklıkta ve Yakakent olarak biliniyor.
Ama halâ bir özelliği hiç değişmedi.
Güneşin hem doğuşunu hem de batışını denizden yalnız burada izleyebilirsiniz.
Sanırım bu özelliğini değiştirmeye de kimsenin gücü yetmeyecek…

Eski Gümenez fotoğrafları için :

10 Temmuz 2008 Perşembe

40 YILLIK FOTOĞRAF...


Elimde bir fotoğraf var.
40 yıllık…
Siyah-Beyaz bir resim.
Arkasına bir tarih düşülmüş:
4 Mayıs 1967.

Ve de bir not konulmuş :
Tren yolunun açılışını kutlayan amirler…

Anlaşılan, 4 Mayıs 1967 de bir heyelân olmuş.
Samsun-Çarşamba demiryolu güzergâhında.
Derbent mevkiinde.
Tren seferleri aksamış.
Yolcular mağdur olmuş.
Yoğun bir çalışma sonucu yol temizlenmiş.
Hat tekrar hizmete açılmış.
Kravatlı, düzgün giyimli dört amir oturmuşlar.
Önlerinde birer çay bardağı.
Görevini yerine getirmenin mutluluğu yüzlerinde.
Mütevazı bir biçimde kutluyorlar.
Bir Devlet memuruna yakışır biçimde.
Onurla, gururla ve de bir bardak çayla…

Kahve’ninkini bilirim 40 yıl hatırı olur da…
Çay’ınkini bilmem, bunca yıl hatırı olur mu.
Ama bu fotoğrafın olur.

Bence olur…

8 Temmuz 2008 Salı

YALNIZ BALIKÇI...


Ne hisseder bir balıkçı engin denizin ortasında
Ve ne düşünür acaba bu balıkçı tek başına.
Ne hayaller kurar kim bilir o ortamda,
Ne sorunlarını çözer kim bilir sonsuz gökyüzü altında.

Hiç geçmeyeceğini mi sanır acaba zamanın
Veya hayalini mi kurmaktadır acaba
Saat kaçta ulaşacağını bilmediği bir limanın.
Düşlemekte midir acaba tadını
Akşam arkadaşıyla içeceği bir kadeh rakının
Veya kurmakta mıdır acaba hayalini
Kıble’ye dönüp kılacağı bir yatsı namazının.
Düşünmekte midir dersiniz
Teknenin nasıl ödeyeceğini bilmediği borcunu
Ya da keyiflenmekte midir acaba düşünüp
Lokantacıdan akşam tahsil edeceği alacağını…
Mırıldanmakta mıdır dersiniz neşeli bir şarkı
Ya da tutturmuş mudur mu acaba yanık bir türkü.
Kızmakta haklıdır muhtemelen
Top peşinde koşmakta olan haylaz oğluna
Ya da dua etmektedir belki de
Hastanede yatmakta olan torununa…
İlgilenmekte midir acaba geçen bir karabatakla
Veya dalga mı geçmektedir acaba peş peşe gelen dalgalarla…
Farkında mıdır acaba çalkantılı dalgaların sesinin
Sıcağından korunmaya çalışmakta mıdır acaba üstündeki güneşin.
Korkar mı acaba derinliğinden denizin
Veya ürperir mi dersiniz serinliğinden bir meltemin.
İşitir mi acaba sesini akşam çıkan rüzgârın
Veya kuşkusunu duyar mı acaba
Peşinden gelecek bir fırtınanın.
Hisseder mi acaba ısısını dudağındaki sigaranın
Acıktığının farkında olur mu dersiniz karnının...
Sever mi sanırsınız her gün gördüğü engin koyu lacivert’i
Veya özlemekte midir dersiniz nadiren gördüğü pembe’yi.
Tuzunu fark eder mi dersiniz dudağına değen suyun
Ya da kokusunu hissetmekte midir acaba yosunun…

Ne yapar gerçekten bir balıkçı
Engin denizin ortasında.
Hele bi de iki saatlik yolu varsa
En yakın limana…

Sahi neler hisseder dersiniz
Bir balıkçı yalnız ve tek başına
Kuşluk vakti,
Denizin ortasında…

Yücel Tanyeri, Sinop 2008



7 Temmuz 2008 Pazartesi

SİNOP PTT'si...

Yunus Nadi'nin sahibi olduğu "Cumhuriyet" Gazetesinde bundan 80 yıl önce, Cumhuriyetin kuruluşundan 5 yıl sonra 9 Eylül 1928 tarihinde Şemsettin Sami'nin "Sinop'tan Gerze'ye Posta ve Telefon" başlıklı bir yazısı yayınlanır.

O zamanki durumu tüm çıplaklığıyla tanımlayan bu yazıdan 4-5 yıl sonra, babam Yusuf Besim Tanyeri Sinop PTT'sinde göreve başlar.

Babamın, bu durumun değişmesinde ne kadar rolü oldu bana hiç anlatmamıştır.

Artık, anlatması da mümkün değildir zaten...

........................................

Gerze 4 (Muhabir Mahsusundan) Evvela Sinop’un Postahanesinden ve Posta işlerinden bahsedeceğim. Postahane Sinop’un Tersane Caddesi Çarşısında çok güzel bir binadır. Sinop esasen baştan başa bütün emlakin resmiyesiyle cidden iftihar edebilir.

Cumhuriyet devrinin fersaz ve kudretli inkişafı sayesinde, memleket bu güzel ve iftihara değer binaları kazanmıştır. İşte o Cumhuriyettir ki yeni yeni mektepler açmış, güzel binalar yaptırmış, yollar yaptırmış, asayiş ve inzibatı tamamıyla temin etmiş, hülasa alî ve muzaffer, temiz ve yüksek Türk milletinin feyz inkişafı için lazım gelen icraatı yapmaktan çekinememiştir.

Sinop Postahanesi Müdürü Müslim Beyin vazifeye başladığı günden beri terakki etmekte ve işler yolunda yürümektedir.

Bu defa Sinop Posta işlerinde, memnuniyetle haber aldığımız ve kayda şayan gördüğümüz iki cihet daha vardır. Birisi kazalarımızdan Gerze ve Ayancık’a haftada bir defa gidip gelen Kara postalarının iki defa gidip gelmesine resmen karar verilmiş olmasıdır.

İkincisi de: Dahilde hububat, pirinç ve yağ gibi ihracatıyla meşhur Sinop’un kazalarından Boyabat’a postanın bu günden itibaren gidip gelmesine karar verilmiştir.

Bu nakliyatın aylığı 148 lirada mutemed İstanbullu Ahmet Celaleddin Bey’de kalmış ve kefili de Boyabatlı Asım Beyzade Hayrettin Bey olmuştur.

Posta otomobilinin yolcuda alabileceği şart ve mukavelenamede muharer ve mukayiddir.

Burada Gerzelilerle temas ettim. Diyorlar ki postanın haftada iki sefer olmasına çok memnun olduk. Yalnız Baş müdüriyete de başvurduğumuz halde bir dolu nazarı itibara alınmayan cihet şudur:

Gerze, karadan Sinop’a orta bir at yürüyüşüyle tam sekiz saat denizden ise motor ile tam bir saattir.

Denizde hiçbir tehlike yoktur. Çünkü Gerze Sinop Limanı dahilindedir. Karadan otomobil şimdilik gidemez, çünkü yollar ikmal edilmemiştir.

Binaen aliye postahanenin deniz cihetiyle motorla gelmesini talep ve rica ediyoruz. Bugün göz göre göre tam yedi saat tehirle postayı almak, ticaretimize çok ağır bir darbedir. Yalnız gün doğuşu fırtınaları olduğu vakit, bu da senede ancak bir iki defa olabilir. O vakit karadan gider. Nitekim geçen sene kar çokça yağdığı vakit karadan gidemeyip de denizden gittiği gibi…


(Bilgi ve belgeyi bana ileten Tarih Araştırmacısı dostum Baki Sarısakal'a içten teşekkürlerimi sunuyorum)




4 Temmuz 2008 Cuma

SİNOP PTT BİNASI...

Sinop, Karadeniz kıyısında şirin mi şirin bir kentimizdir.
Annem, Sinop doğumludur.
Buranın tek geliri, yazın iki ay süren turizm sezonudur.
Sinop Posta ve Telgrafhane binası ise hiç kuşkusuz Sinop’un en güzel binasıdır.
Cumhuriyet’in Sinop’a kazandırdığı yapılarından birisidir.
Antik limanın hemen arkasında bulunur.
Ön cephesi denize bakar.
Sayısız kayığının bağlandığı balıkçı limanına…
Ana girişi olan arka cephe ise Tersane caddesine açılır.

Babam, Yusuf Besim Tanyeri, bu binada görev yapmıştır.
Cumhuriyet’in 10. cu yıldönümünde 1932-37 yılları arasında.
Bir PTT memuru olarak.
Gençlik yıllarında burada zor şartlarda ancak keyifle çalışmıştır.
Daha sonra Kâhta’ya tayini çıkmış ve Sinop’tan ayrılmıştır.

1970’lerin sonuna kadar bu güzelim bina Sinop PTT’si olarak göreve devam etmiştir.
Sonra, şehirde asrî bir PTT binası yapılınca da burası boşaltılmıştır.
Bir süre PTT mensuplarının misafirhanesi olarak kullanılmıştır.
“PTT Evi” olarak…
Çok yakın bir tarihte bu Sinop PTT Evi, TAEK (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu)na devredilmiştir.
Sinop’a kurulacak “Nükleer Enerji Santrali”nin ilk çekirdeği olması amacıyla.

Sinop Milletvekili Mustafa Öztürk, Sinop'a Nükleer Enerji Santrali yapılması konusunda şu veciz açıklamayı yapmıştır :


Nükleer santralle birlikte turizmimiz de nükleer hızla gelişecek. Nükleere kazmayı vurduğumuz an Sinop çağ atlamış olacak…"


Sinop'un çağ atlama öncesi fotoğrafları için :
http://picasaweb.google.com/tanyeri/Sinop