YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

28 Eylül 2008 Pazar

NECDET TOKATLIOĞLU...


Necdet Tokatlıoğlu'nu ilk kez 1976 yılında tanıdım.
O dönemlerde Ankara Hastanesinde genç bir KBB uzmanı idim.
Kendisi Ankara Radyosu'nun beğenilen bir sesi idi.
Türk sanat müziğinin ustalarındandı.
Güzel ve sevilen besteleri vardı.

Sesi kısılmıştı.
Sesi, onun en önemli varlığıydı.
Ankara Hastanesi'nde gelip beni seçmişti.
Son derece mütevazi idi.
Hiçbir büyüklük kompleksi yoktu.
İçi sevgi dolu, gülen yüzlü, saygılı bir sanatçıydı.
Ses tellerinde polip vardı.
Ameliyat önerdim. Hemen kabul etti.

İnsanlara güveni tamdı.
Bilime inancı sonsuzdu.
Kısa sürede iyileşti.
Sesi, eski mükemmel şekline dönüştü.
Sonraki yıllarda sesini dilediği gibi kullandı.

İlerleyen günlerde güzel bir dostluğumuz oluştu.
Son derece nazik, kibar, beyefendi bir insandı.
İnsanlara sevgiyle yaklaşır, saygıyla davranırdı.
Bunu da gülen yüzüyle her dem gösterirdi.

O'nun "yüzündeki o tebessüm, o bahar" maalesef dün eksildi.

"Ne esmerinde vefa
Ne kumralında sefa

Hepsinde türlü cefa

Çekilmez oldu ömür..."


diyen bu güzel insanın ömrü "çisil çisil yağan yağmur"lu bir günde sona erdi.

Ben eski bir dostumu kaybettim.
Ülke ise yalnızca "bir sevgi isteyen" saygın bir sanatçısını...


Necdet Tokatlıoğlu'nu dinlemek için
lütfen tıklayınız :
http://www.youtube.com/watch?v=T0Z2u9BmI9Q&feature=related



26 Eylül 2008 Cuma

UZUN SAÇLI'NIN YERİ....


Nusret Doğan ismini çok kimse bilmez.
Karadenize seyahat edenler onu "Uzun Saçlı" olarak tanırlar..
Dizlerine kadar inen, uzun sapsarı saçları vardır.
Her nekadar son yıllarda biraz ağarıp, kırlaşsa da...

Çay yapmakta ustadır.
Perşembe, Medreseönü'nde yalnızca "çay" yapar.
"Uzun saçlı'nın yeri"nde.
Ama yalnızca çay.
Hem de ne çay!..
Tadı damağınızda kalır içtiğinizde.
Bir daha içmek istersiniz.

1968'den beri ayni yerde, ayni işi yapar.
40 yıldır ayni özenle, büyük bir titizlikle...

Buraya gelenlerin bayat çay içme şansı yoktur.
Çayı herkes için ayrı demler.
LPG tüp asla kullanmaz.
Çayların tümünü kömür alevinde yapar.
Yardımcısı yoktur.
Çay, 8 dakikada demlenir, 15. dakikada servis yapılır.
Cam bardaklarda ve de tavşan kanı renginde.
Kıtlama şeker eşliğinde...

Bardaklar elde ve tek tek külle temizlenir.
Deterjan asla kullanmaz.
Çayın suyu yukarıdan, dağlardan kaynak suyu olarak gelir.
Yalnızca Çaykur çayını kullanır.
Çay'dan başka birşey satmaz.
Prensip sahibidir.
Herkese servis yapmaz.
Burada yalnızca o'nun kaideleri geçerlidir.

Herkese taze demlenmiş çay getirir.
Beklemiş çayı asla servis yapmaz.
Çünki "Çay, şarap gibi yıllanacak bir madde değildir".

Birkaç yıl öncesine kadar herkes uğrardı Uzun saçlı'ya.
Samsun-Artvin arasında seyahat edenlerin hemen hepsi.
Ama son birkaç yıldır yol artık sahilden geçmiyor.
Duble yol olarak arkadan, tünellerden seyrediyor.
Zaman hız devri.
Artık kimse bu dünya güzeli sahil yolunu kullanmıyor.
Bu nedenle müşterisi azaldı Uzun saçlı'nın.
Ama o 40 yıllık ekmek teknesinde hâlâ müşterilerini bekliyor.
Tüm titizliğiyle, tüm ciddiyetiyle.

Ben, hâlâ her seferimde bu yolu kullanıyorum.
Karadeniz'in tek doldurulmamış, bozulmamış sahil yolunu.
17 km. lik Bolaman-Ordu karayolunu.
Ve her seferinde de uğruyorum "Uzun saçlının yeri"ne.
Keyifle yudumluyorum onun özel yapıtını.
"Dudak renginde, dudak buran ve dudak yakan" çay'ını...

Zaten ne demişler :

Hayat dediğin bir çay
İnsan ise sadece bir şeker
Karıştırdıkça hayattan tat aldığını sanırsın
Oysa ki, hayatın seni erittiğini çay bitince anlarsın...

22 Eylül 2008 Pazartesi

İKİ TAŞ ARASINDA...


Yaz geldi bahar geldi
Açtı yeşil yapraklar
Ben sana doyamadum
Doysun kara topraklar…

........................

Ali oğlu Zülküf Demirbaş.
19 Ağustos 1984 akşamı Tahpur yaylasında doğdu.
Akşam ezanında ismini kulağına okudular.
20 Ağustos 1984 sabahı öldü.

Ebe yüzü görmedi.
Doktor desen zaten yoktu.
Belki o gece biraz ağladı.
Sonra 3000 metrede soluksuz kaldı.

Oksijen azdı.
Soluklansın diye sırtına birkaç kez vurdular.
Hastaneden çok ıraktılar.
Kader böyleymiş dediler.

Kayıtlara ismi hiç geçmedi.
Nüfus Cüzdanı çıkartılmadı.
Kimlik numarası hiç olmadı.
Ne yaşadı, ne de yaşamadı.

Kıbleyi belirlediler.
Yaylanın en yüksek yerine koydular.
Başına da iki taş diktiler.
Doğumunu-ölümünü yazdılar.

Anasının yüzünü göremedi.
Babasını hiç tanımadı.
Yaşamın tadını da alamadı.
Acılarını da tadamadı.

Şimdi Zülküf yatıyor bu panoramada
İki küçük taş arasında.
Minicik mezarda.
Ve de tek kişilik kabristanında…

16 Eylül 2008 Salı

KOÇİRA...



Koçira, Lazca bir sözcük.
Yaylada, evde kalarak günlük ev işlerini toparlayan kadına verilen isim.

Yaylada emek yoğun bir çalışma ve görev bölümü söz konusu.
Sabah kalkıldığında her bireyin görevi farklı.
Herkes kırsala dağılıyor.
Evin en hamarat kadını ise evde kalıyor.

Evin işlerini çekip, çeviriyor.
Evi düzene koyuyor.
İşte bu kimseye deniliyor “koçira...

Bu kelimeyle yaşamımda ilk kez bu yıl karşılaştım.
Anlamını da yeni öğrendim.

Sonra kafama dank etti.
Bizim de bir “koçira”mız vardı.

Bizim koçira’mızın üçü de farklı yaşta, üçü de farklı davranışta üç çocuğu vardı.
Sabah bunların her türlü sorununu çözümler, kahvaltılarını yaptırır, onları giydirir, hazırlar ve okullarına gönderirdi.

Sonra kocasının sade kahvesini pişirir, onu da vazifesine yolcu ederdi.
Gündüzleri evde tek başına kalırdı.

Odunu, kömürü, gazyağını o temin eder, sobayı yakar, etrafı süpürür, evi temizler, çarşı-pazar alış verişini yapar, ocağa yemeği koyar, suyu ısıtır, çamaşırları, bulaşıkları elde yıkar, elbiselerimizi diker, söküklerini tamir eder, çoraplardaki delikleri yamalar, elbiseleri ütüler, sofrayı hazırlar, evin turşusunu, reçelini, salamurasını, salçasını yapar, namazını kılar, kuranını okur, boş zamanlarında da konu komşuya örgü ve dantel örerek aile bütçesine katkıda da bulunurdu.

Tüm bunları hiç yakınmadan, sızlanmadan, sesi çıkmadan yapardı.
Akşamları da derslerimize yardımcı olurdu.
Gece belli bir saatten sonra çayı demler, hepimize tek tek dağıtırdı.
Bazı akşamlar ya misafirliğe gidilir veya misafir ağırlanırdı.
Büyük bir ekonomistti.
Borsadan, hisse senedinden hiç haberi olmamıştı ama kocasının ev harcamaları için verdiği üç kuruşu, son meteliğine kadar düşünerek, ölçerek, tartarak harcardı.

O kadar güzel pilav, börek, kurabiye, tatlılar yapardı ki şaşardınız.
Kısıtlı ev bütçesine rağmen pazardan meyvenin, sebzenin en iyisini, en güzelini seçer, soframıza koyardı.

Bizleri yetiştirdiği yetmiyormuş gibi torunlarımızın bakımını da o yaptı ve onları da o yetiştirdi.

Bu güzel insan, annem 25 yıl kadar önce aramızdan ayrıldı.
Koçira unvanını ise bu yıl ben “koçira” kavramını idrâk ettiğimde edinebildi…


12 Eylül 2008 Cuma

BULUTLARIN ÜSTÜNDE...


Bu yayla iyi yayla
Üstü duman olmasa…



"Evdeki hesap, pazara uymaz".
Dağda da öyledir.
Düzde yaptığınız hesap çoğu kez dağa hiç uymaz…


Ağustosta Marsis dağına tırmanmayı plânlamıştık.
Marsis dediğin heybetli bir dağ.
Kaçkar’ların en doğu ucunda.
3334 metre yükseltide.
Uygun çıkışı Yusufeli’nden.
Bizlerse çıkışı ters yönden, Arhavi’den deneyeceğiz.
Tümüyle farklı bir rota’dan…

Birinci gün Salikvan yaylasına ulaşmayı plânlıyoruz..
İkinci gün de zirve yapacağız.
Ama harita üstünde yaptığımız plân, dağa uymuyor.

Dağda yol yapımı var.
Kullanacağımız patika, Demirkapı geçidinde uçmuş.

Mecburen rotayı değiştiriyoruz.
Zorlu bir yürüyüş yapıyoruz.
Yağmurda kapağı Kayadibi yaylasına zorlukla atıyoruz.
Geceleme burada.

Sabah güç bir parkurdan Sırtyayla’ya ulaşabiliyoruz.
Kampımızı kuruyoruz ama öğlen oluyor.
Bundan sonra zirve yapıp dönmek olası değil.

Manzara muhteşem.
Sıradağlar arasındaki Abu vadisi’ni bulutlar basmış.
Sırtyayla’da ise hava günlük güneşlik.

Hacca gidemese de yolunda ölmeyi göze alan karınca misali koyuluyoruz yola.
Amacımız, çıkamayacağımızı bildiğimiz Marsis dağı.
Hiç olmazsa onun eteklerine kadar ulaşmak istiyoruz.
Bulutlarıyla öylesine ihtişamlı ki…

Yolda bulutlar bize eşlik ediyor.
Ayağınızı atsanız üzerinde yürüyeceğiniz bulutlar.
O denli yakınlar bize.
Bembeyaz giysileriyle altımızda dans ediyorlar.

3 saatte Salikvan’a ulaşıp, soluklanıyoruz.
Sonrasında kayaların üzerinde sekiyoruz.
Küçük Marsis dağına varıyoruz.
Çivit rengindeki buzul gölünde duman basıyor.
Dönüşe geçiyoruz.

Bulutlar bu kez yanımızda salınıyorlar.
Kâh altımızda, kâh üstümüzde.
Bazen de kol kola giriyoruz onlarla.
Sanki bizi daha yakından tanımak istiyorlar.
Bulutların rapsodisini izleyerek yürüyüşü sürdürüyoruz.
Marsis dağları ile bir olup inanılması güç bir gösteri sunuyorlar.
Sanki dans ediyorlar.
Sessiz, müziksiz…

Sahne, dekor ve ışık muhteşem.

Gün batı yönünde ağarıyor.
Akşam serinliğinde tekrar ulaşıyoruz kampımıza.
Gün batımı ile ısı 10 dereceye kadar düşüyor.
Çadırımıza yerleşiyoruz.
Sıcak kaz tüyü uyku tulumlarımıza giriyoruz.
Duman yeniden bastırıyor.
Yoğun sisin içerisinde uykumuza dalıyoruz.

Bu kez de bulutlarla koyun koyuna…



"Bulutların Üstünde" videomu seyretmek icin lütfen tıklayınız :

video


10 Eylül 2008 Çarşamba

"AZGIN KEÇİ" SENDROMU...


Yayla yaylaya bakar

Ortasından su akar

Delikanlı var iken

İhtiyara kim bakar…



Yavuz Doğan ve Metin Tüfekçioğlu.

Onları ilk kez, 2007 yılında yaptığımız Kilimanjaro tırmanışım sırasında tanıdım.

İkisi de benim gibi 1946 doğumluydu.

İkisi de İstanbul’da kauçuk imâlatı ile iştigal ediyorlardı.

68 kuşağındandık.

60’lardan 70’lerden bir çok ortak noktamız vardı.

Kısa zamanda dost olduk.

Üçümüz de 60 yaşından sonra dağlarda olmaktan büyük keyif alıyorduk.

5897 m. lik Kilimanjaro’ya birlikte tırmanmıştık.

Geçen yaz da 3937 m. lik Kaçkar Zirve tırmanışı yapmıştık.

Birçok şeyi paylaşmış, dost olmuştuk.

Bu yaz yine buluşmuş, Kaçkar dağlarında yeni rotalarda yürümüştük.


Dağlarda saatler boyu yürürken fazla yapacak bir şey yoktur.

Gece erkenden çadıra girdiğinizde de vaktiniz boldur.

Yoldaşlarınızla bol bol konuşursunuz.

Dere’den, tepe’den. Hava’dan, su’dan…


Yavuz ile Metin’in sohbetlerine doyum olmaz.

Öylesine güzel şeyler anlatırlar ki…

Bu kadar konuyu, bu kadar fıkrayı nereden bulup çıkartırlar şaşarım.


Son gezimizde birlikte yürürken bir benzetme yaptım.

Üçümüzü “Azgın Keçi”lere benzettim.

Bizleri, yaşı geçmiş ama hala dağlarda dolanan “keçi”lerle özdeşleştirdim.


Sevgili Metin, engin bilgisiyle müdahale etti.

Yanlışımı düzeltti.

“Keçi”nin genel bir terim olduğunu, dişi-erkek hepsine “keçi” denildiğini söyledi.

Bunların bir yaşından küçük olanlarına “oğlak” denilirmiş.

Bir yaşından büyük genç erkek keçiler içinse “teke” sözcüğü kullanılırmış.

Metin, sadece bu genç teke’lerin “Azgın Teke” olarak nitelendirilebileceğini söyledi.

Bizlerin ise yaşımız nedeniyle bu “Azgın Teke” gurubuna da giremeyeceğimizi lisan-ı münasiple anlattı.

Erkeklik bezleri çıkartılarak veya burularak iğdiş edilip, erkeklik görevini yapamayacak duruma getirilmiş üç yaşından büyük erkek keçilere ise “Erkeç” denilirmiş.

Yani, bizim gibi yaşı 60’ı geçmiş er keçi’lerin ancak “erkeç” olabileceğini, onların da çok az bir bölümünün “azgın erkeç” olarak nitelendirilebileceğini hatırlattı.


Yanlış düzeltilmiş, bir anda “Azgın Keçi” den Azgın Erkeç”e terfi etmiştik.

Kavram kargaşası sona ermişti.


Sevgili Metin, ardından Öküz’le Boğa’nın farkına değindi.

Meğerse Öküz, Boğa’nın hadım edilmişi imiş.

Sonrasında da “Öküz’le Boğa arasında fark nedir” diye bir soru yöneltti.

Meğerse biri ötekinin “zamparası” imiş.

Ve peşinden bir de Öküz’le Boğa’nın öyküsünü anlattı :


Efendim, sürünün yaşlı Boğa’sı çaptan düşmüş.

Faaliyetlerini yapamıyormuş.

Haliyle Öküz’lüğe terfi ettirmişler.

Tabii ki sürüye yeni bir Boğa alınmış.

Bu yeni ve genç Boğa sürünün bir ucundan girip, öbür ucundan çıkıyormuş.

Öküz, durumu gördükçe eski günlerdeki gibi ön ayaklarını yere sürterek tozutmaya başlamış.

Durumu gören bir inek yaşlı Öküz’e yaklaşıp sormuş.

-“Hayrola! Genç Boğa geldi, sen de hallendin…”

Öküz ön ayaklarını yere sürtmeye devam ederken yanıtlamış :

-“Ondan değil. Kim Öküz, kim İnek belli olsun. Yanlışlığa gelmeyelim…”


Benim, Yavuz’un ve Metin’in 60 yaşımızdan sonra Erkeç’ler gibi dağda dolanmamız herhalde “yanlışlığa gelmemek” ten kaynaklanıyor olsa gerek…


3 Erkeç’in diğer resimleri için lütfen tıklayınız:

http://picasaweb.google.com.tr/tanyeri/Erceller



7 Eylül 2008 Pazar

ÇEVRECİNİN DANİSKASI...



17 Ağustos Pazar günü Çamlıhemşin’de idim.
Bu güzelim vadide dinlenip, yorgunluk atmak istiyordum.
“Miting var, gelir misin” dediler.
“Hayrola, ne mitingi” diye sordum.

Derelerin Kardeşliği” mitingi dediler.
Sonra da sebebini anlattılar.
Meğerse bir süredir çalışmalar başlamış.
Güzelim derelere gem vuracaklarmış.

Sonra da bunlar eğimli borularla, tünellerle.
Yüksekten dökülecek ve enerji üretilecekmiş.
Bunlara Hidroelektrik Santrali.
Kısaca (HES) deniliyormuş.

İkizdere’de çalışmalar sürüyormuş.
Tüneller açılmış bile.
Yöre halkı buna tepkiliymiş.
Derelerinin hür akmasını istiyorlarmış.
Bunun için miting yapacaklarmış.

Keyifi, tatili, dinlenmeyi bıraktım.
Varım” dedim.
Ne de olsa 68 kuşağıyız.
Miting, boykot, işgal iyi biliriz.
Hava sıcak mı sıcak…
Mitingi de öğle vaktine ayarlamışlar.

Çamlıhemşin’de kalabalık bir gurup buluştuk.
Ortalık bayram yeri.
Tulumlar, horonlar gırla gidiyor.
Halk coşkulu en azından dereleri kadar...

Çayeli’ne doğru yola çıktık.
Diğer beldelerden gelenlerle birleştik.
Sesimiz daha gürül gürül çıkıyordu.

Mitingin başlangıcında yoklama yapıldı.
Karadere, Askaroz deresi, Çataldere, Seslidere, Büyükdere, Cimil deresi, Senoz deresi, Hemşin deresi, Fındıklı deresi, Papart deresi, Fırtına deresi, Tar deresi, Kürtün deresi, Palovit deresi, İkizdere, Kabahor deresi, Çağlayan deresi, Hala deresi.
Hepsi orada olduklarını belirttiler.
Tüm dereler Çayeli'nde birleşmişti.
"Derelerin Kardeşliği" oluşmuştu.

Konuşmalar yapıldı.
Kemençeler, tulumlar eşliğinde horonlar tepildi.
Yerel giysileri içindeki bacılarım hakürledi.
Büyük bir dayanışma içinde, bayram havasında tepkiler konuldu.

O güzelim derelerin olduğu yerlerde ikamet etmiyordum.
60 yaşımı çoktan geçmiştim.
Buna rağmen tatilimin bir Pazar gününü.
Sıcakta mitinge katılarak geçirmiştim...

Dereler Özgür Aksın” pankartını taşımıştım.
Sloganların tümüne katılmıştım.
Yapılacak HES’lere “hes’tir” demiştim.
Daha ne yapmalıydım.

Çevreci’nin daniskası” bendim.
Her ne kadar başkaları da.
Bu iddiada olsalar da…


Derelerin Kardeşliği miting fotoğrafları için :



5 Eylül 2008 Cuma

SOSYAL BİLİMCİLERLE GEZİ...


Sosyoloji, toplumun davranışları inceleyen ve bunlardan eğri, doğru bir takım sonuçlar çıkaran bir bilim dalı.
Sosyal Bilimlerle uğraşan bu bahtsızlara da “sosyolog” deniliyor.

Bizlerden büyük bir farkları yok.
Kafa çevreleri ölçümü de bizden farklı değil.
Bunlar elle tutulur, gözle görülür bir iş yapmazlar.
Bizler tek tek uğraştığımız hastaları çözememişken, bunlar toplumu toptan inceleyip bir sonuca ulaşmaya çalışırlar.
Tabii sonunda hep çuvallarlar.
Bunların kimseye pek zararları dokunmaz.
Pek tabii faydaları da…

ÖSYM’de sözelden iyi puan alan çocuklar arasından seçilir.
Lâf Bilimleri okuyup, bir diplomaya kavuşurlar.
Diplomalarının geçerliliği yoktur.
Evde Feng Shui düzenlemesi sırasında iyi bir aksesuar olarak kullanılır.

Bunların biraz daha beceriklileri Doktora yaparlar.
Bütün amaç bir Üniversiteye kapağı atmaktır.
Oraya ulaşanlar da toplumu araştırıp, karıştırmaya başlarlar.

Bunlardan bir grupla bu yaz beraberdim.
Faik Karakılıç, Hacettepe Sosyoloji mezunu.
Kızı Zeynep Karakılıç, ODTÜ Sosyoloji Bölümü doktora öğrencisi.
Ve damadım Aykan Erdemir, ODTÜ Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi.

Üçü de az-çok okumuş, yazmış kimseler.
Giresun’un Yağlıdere ilçesinde konuşlanmışlar.
Buradan New York’a göç edenleri araştırıyorlar.

Araştırma için öyle pahalı alet-edevata gerek duymuyorlar.
Bir hırka, bir gömlek yeterli.
Bahçelerden aşırdıkları fındık ve böğürtlenle karınlarını doyuruyorlar.
Alan çalışması için altlarında bir Renault 12’leri bile yok!
Neyse ki benim altımda iyi-kötü bir araç var.
Sen buraları iyi bilirsin” diye lâfa girip Pazar günü “bizi gezdir” dediler.

Olur” deyip, üç sosyolog’la birlikte sabahın köründe yola koyulduk.
Amacımız Giresun'dan şöyle bir içerilere girip, turlamak.
Aksu adasının karşısından Dereli istikametine dönerken, “Amazonların, Laz kadınlarının anaerkil davranışlarına etkisinin yansıması” tartışması başlamıştı bile…
İtler uyanmadan Kümbet Yaylası’nda idik.
Ben tulum peyniri, nar gibi kızarmış sabah pidesi ve çay ile açlığımı giderirken onlar “yaylacılığın gelmişini geleceğini” tartışıyorlardı.

2200 m. de Eğribel Geçidi geçilirken Topal Osman’ın heykelinin önünde, onun “yörenin sosyal yapısı üzerine etkileri” gözden geçirildi.
Sonra, Tamzara üzerinden Şebinkarahisar’a gelindi.
Ben güzelim Dut Pestilini mideye indirirken onlar “sahil ile iç kesimin toplumsal değişimi ve iletişimini” gözden geçirmekle meşgûldüler.
Alucra’da verilen molada ben nefis “soğuk oğlak eti” lezzetini tadarken onlar “bunun ihraç edilmesiyle yörenin kalkınması arasındaki ilişkiyi” çözümlemişlerdi bile.
Daha sonra anayoldan ayrılıp içerilerde Kırıntı köyü'ne gidildi.
Girişte “Willkommen” ve “Welcome” yazıları karşıladı bizi.
Köy halkının çoğu Almanya’da yaşıyor.
Onlar, Karadeniz’in iç kesiminde yerleşik bu “Alevî köyünün sosyal yapısını gözlemlerken” can dostları beni bir güzel yedirip, içirdiler ki o kadar olur…
Benim karnım doymuş ama onların sosyal açlığı sürüp gidiyordu.
Kelkit yakınlarındaki Ünlüpınar’a gidildi.
Burada bir sürü GB plâkalı otomobil dikkatlerini çekti.
Neyse ki benim bir hastam tesadüfen beni tanıdı da bu İngiliz arabalarının çokluğunun nedenini ondan öğrenebildiler.
Meğerse bu kentten de Londra’ya çok göç varmış.
Ayak üstü, gelecek sene yapılacak araştırmanın “materyel ve metod”unu belirlediler.
Oradan ayrılıp, Gümüşhane’de ben taze cevizli nefis köme’nin tadına bakarken onlar artık gümüş çıkartılmayan bu kentte “köme üretiminin toplumsal kalkınmaya pozitif etkisini” gözden geçiriyorlardı.

Sonra Torul üzerinden Kürtün yöresinde Doğu Karadeniz’de 15. yüzyıldan beri yörenin en önemli Alevî ocağını barındıran Güvenç Abdal’ın köyüne ulaşıldı.
Ben güzel manzarayı içime sindiriken onlar “Karadeniz’in bu tek Alevî köyünün toplumsal değerlendirmesi”ni yapmışlardı bile…

İnanılmaz güzellikteki Harşit vadisini geçerken onlar bu güzellikten habersiz günün analizini yapıp, hangi dergilerde neler yazacaklarının paylaşımını yapmakla meşguldüler.
14 saatin sonunda yaklaşık 500 km. yol yapmış ve sonunda Tirebolu’ya ulaşmıştık.
Hava kararmıştı.

Bildiğim bir balıkçıda “yemek yiyelim” teklifimi geri çevirdiler.
Öğretmenevi’nde bir çay içeriz, yeter” dediler.
Ardından da konularla ile ilgili makaleleri taramaları gerekiyormuş…
Ne haliniz varsa görün” dedim.

Damadım ve meslektaşları ile yaptığım güzel bir Pazar gezisine yazık olmuştu.
Üzüldüm.
Hem de neye biliyor musunuz.
Kızımın bahtsızlığına…

Neyse, boşuna söylememişler:
Kızını dövmeyen, dizini döver” diye…

3 Eylül 2008 Çarşamba

FÜSUN...


Füsun, Arapça kökenli bir kelime.
Efsun” kelimesinden kaynaklanıyor.
Bu da “büyülü, sihirli” anlamını taşıyor.

Gerçekten de “büyüleyici, ışıltılı” bir arkadaşımızdı Füsun.
Hacettepe’den 40 yıllık arkadaşımdı.

Acı bir kahve bile 40 yıl hatırlanırken, bizler onu hep sevgisiyle ve güler yüzüyle hatırladık.

Altında ezilirdiniz onun sevgisinin ve de güler yüzünün…

Gülmeyi sevdiği kadar şiiri de, öğretmeyi de çok severdi Füsun.
Şairin dediği gibi;

Bilim gitmeliydi, bilenden bilmeyene
Ve varlıklı olmalıydı bilen

Karanlığı delen ışıklar gibi
Hep gülmeliydi öğreten…


Zaten öyle birisiydi Füsun.
Gülümseme hiçbir zaman eksilmezdi yüzünden.
Öğretmeyi sevdiği kadar, yemek yapmayı da yemek yemeyi de çok severdi.

Örneğin ona bir kap yemek yap deseniz olaylar şöyle gelişirdi :

Önce, masmavi bir gökyüzü altında "güleryüz"le işe başlardı.
Hiç kuşkusuz pembe bir tencere seçerdi.
Bu tencerenin alt kısmını çiçeklerle doldurur, rengârenk sebzeleri içine atardı.
Bir bardak dolusu gülümseme koyardı.
İrice bir parça coşkunluk alıp, kocaman bir kap da dostluk ilave ederdi.
Bir tutam yumuşaklık, bir bölüm sürpriz, bir kaşık ümit, bir büyük yardımlaşma, bir kısım alçakgönüllülük’le bunları çırpardı.
Kendi sıcaklığı ile bunları eritir, bir tutam da güzellik serpiştirirdi.
Tüm bunları kuvvetlendirmek için bir çorba kaşığı güven eklerdi.
Bir ölçü inanç, iki ölçü aklıselim ve bol miktarda hoşgörü’ü katar ve bolca sevgi ile karıştırırdı.
İki kaşık gülücük, bir kaşık sabır ve çokça da övgü ilâve ederdi.

Bunları şevkle karıştırır, bir müzik eşliğinde pişirir ve şükranla tatlandırır, soğuduktan sonra üzerine bol şiir sosu dökerdi.
Bunun üzerine bir avuç iyilik ve kalın bir tabaka neşe sürer ve güler yüzüyle dostlarına, sevdiklerine servis yapardı.

Böyle bir arkadaş, böyle bir dosttu Füsun.
Bedri Rahmi Eyüpoğlu, sanki onu anlatmıştı şiirinde :

İnsan dediğin bir buğday tarlası gibi olmalı
Esti mi rüzgâr, bir değil milyonlar için esmeli

Bir tek meyve veren dalı, kesmeli

İnsan dediğin derya misali

Üstünde milyonlarca dalga,

İçinde kıyametler kopmalı.

İnsan dediğin derya misali

Uçsuz bucaksız olmalı.


Çok özleyeceğiz onu…



Dr. Füsun Sayek'in yazıları için lütfen tıklayınız :
http://www.fusunsayek.org/yazilari.htm