YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

10 Eylül 2008 Çarşamba

"AZGIN KEÇİ" SENDROMU...


Yayla yaylaya bakar

Ortasından su akar

Delikanlı var iken

İhtiyara kim bakar…



Yavuz Doğan ve Metin Tüfekçioğlu.

Onları ilk kez, 2007 yılında yaptığımız Kilimanjaro tırmanışım sırasında tanıdım.

İkisi de benim gibi 1946 doğumluydu.

İkisi de İstanbul’da kauçuk imâlatı ile iştigal ediyorlardı.

68 kuşağındandık.

60’lardan 70’lerden bir çok ortak noktamız vardı.

Kısa zamanda dost olduk.

Üçümüz de 60 yaşından sonra dağlarda olmaktan büyük keyif alıyorduk.

5897 m. lik Kilimanjaro’ya birlikte tırmanmıştık.

Geçen yaz da 3937 m. lik Kaçkar Zirve tırmanışı yapmıştık.

Birçok şeyi paylaşmış, dost olmuştuk.

Bu yaz yine buluşmuş, Kaçkar dağlarında yeni rotalarda yürümüştük.


Dağlarda saatler boyu yürürken fazla yapacak bir şey yoktur.

Gece erkenden çadıra girdiğinizde de vaktiniz boldur.

Yoldaşlarınızla bol bol konuşursunuz.

Dere’den, tepe’den. Hava’dan, su’dan…


Yavuz ile Metin’in sohbetlerine doyum olmaz.

Öylesine güzel şeyler anlatırlar ki…

Bu kadar konuyu, bu kadar fıkrayı nereden bulup çıkartırlar şaşarım.


Son gezimizde birlikte yürürken bir benzetme yaptım.

Üçümüzü “Azgın Keçi”lere benzettim.

Bizleri, yaşı geçmiş ama hala dağlarda dolanan “keçi”lerle özdeşleştirdim.


Sevgili Metin, engin bilgisiyle müdahale etti.

Yanlışımı düzeltti.

“Keçi”nin genel bir terim olduğunu, dişi-erkek hepsine “keçi” denildiğini söyledi.

Bunların bir yaşından küçük olanlarına “oğlak” denilirmiş.

Bir yaşından büyük genç erkek keçiler içinse “teke” sözcüğü kullanılırmış.

Metin, sadece bu genç teke’lerin “Azgın Teke” olarak nitelendirilebileceğini söyledi.

Bizlerin ise yaşımız nedeniyle bu “Azgın Teke” gurubuna da giremeyeceğimizi lisan-ı münasiple anlattı.

Erkeklik bezleri çıkartılarak veya burularak iğdiş edilip, erkeklik görevini yapamayacak duruma getirilmiş üç yaşından büyük erkek keçilere ise “Erkeç” denilirmiş.

Yani, bizim gibi yaşı 60’ı geçmiş er keçi’lerin ancak “erkeç” olabileceğini, onların da çok az bir bölümünün “azgın erkeç” olarak nitelendirilebileceğini hatırlattı.


Yanlış düzeltilmiş, bir anda “Azgın Keçi” den Azgın Erkeç”e terfi etmiştik.

Kavram kargaşası sona ermişti.


Sevgili Metin, ardından Öküz’le Boğa’nın farkına değindi.

Meğerse Öküz, Boğa’nın hadım edilmişi imiş.

Sonrasında da “Öküz’le Boğa arasında fark nedir” diye bir soru yöneltti.

Meğerse biri ötekinin “zamparası” imiş.

Ve peşinden bir de Öküz’le Boğa’nın öyküsünü anlattı :


Efendim, sürünün yaşlı Boğa’sı çaptan düşmüş.

Faaliyetlerini yapamıyormuş.

Haliyle Öküz’lüğe terfi ettirmişler.

Tabii ki sürüye yeni bir Boğa alınmış.

Bu yeni ve genç Boğa sürünün bir ucundan girip, öbür ucundan çıkıyormuş.

Öküz, durumu gördükçe eski günlerdeki gibi ön ayaklarını yere sürterek tozutmaya başlamış.

Durumu gören bir inek yaşlı Öküz’e yaklaşıp sormuş.

-“Hayrola! Genç Boğa geldi, sen de hallendin…”

Öküz ön ayaklarını yere sürtmeye devam ederken yanıtlamış :

-“Ondan değil. Kim Öküz, kim İnek belli olsun. Yanlışlığa gelmeyelim…”


Benim, Yavuz’un ve Metin’in 60 yaşımızdan sonra Erkeç’ler gibi dağda dolanmamız herhalde “yanlışlığa gelmemek” ten kaynaklanıyor olsa gerek…


3 Erkeç’in diğer resimleri için lütfen tıklayınız:

http://picasaweb.google.com.tr/tanyeri/Erceller