YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

5 Eylül 2008 Cuma

SOSYAL BİLİMCİLERLE GEZİ...


Sosyoloji, toplumun davranışları inceleyen ve bunlardan eğri, doğru bir takım sonuçlar çıkaran bir bilim dalı.
Sosyal Bilimlerle uğraşan bu bahtsızlara da “sosyolog” deniliyor.

Bizlerden büyük bir farkları yok.
Kafa çevreleri ölçümü de bizden farklı değil.
Bunlar elle tutulur, gözle görülür bir iş yapmazlar.
Bizler tek tek uğraştığımız hastaları çözememişken, bunlar toplumu toptan inceleyip bir sonuca ulaşmaya çalışırlar.
Tabii sonunda hep çuvallarlar.
Bunların kimseye pek zararları dokunmaz.
Pek tabii faydaları da…

ÖSYM’de sözelden iyi puan alan çocuklar arasından seçilir.
Lâf Bilimleri okuyup, bir diplomaya kavuşurlar.
Diplomalarının geçerliliği yoktur.
Evde Feng Shui düzenlemesi sırasında iyi bir aksesuar olarak kullanılır.

Bunların biraz daha beceriklileri Doktora yaparlar.
Bütün amaç bir Üniversiteye kapağı atmaktır.
Oraya ulaşanlar da toplumu araştırıp, karıştırmaya başlarlar.

Bunlardan bir grupla bu yaz beraberdim.
Faik Karakılıç, Hacettepe Sosyoloji mezunu.
Kızı Zeynep Karakılıç, ODTÜ Sosyoloji Bölümü doktora öğrencisi.
Ve damadım Aykan Erdemir, ODTÜ Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi.

Üçü de az-çok okumuş, yazmış kimseler.
Giresun’un Yağlıdere ilçesinde konuşlanmışlar.
Buradan New York’a göç edenleri araştırıyorlar.

Araştırma için öyle pahalı alet-edevata gerek duymuyorlar.
Bir hırka, bir gömlek yeterli.
Bahçelerden aşırdıkları fındık ve böğürtlenle karınlarını doyuruyorlar.
Alan çalışması için altlarında bir Renault 12’leri bile yok!
Neyse ki benim altımda iyi-kötü bir araç var.
Sen buraları iyi bilirsin” diye lâfa girip Pazar günü “bizi gezdir” dediler.

Olur” deyip, üç sosyolog’la birlikte sabahın köründe yola koyulduk.
Amacımız Giresun'dan şöyle bir içerilere girip, turlamak.
Aksu adasının karşısından Dereli istikametine dönerken, “Amazonların, Laz kadınlarının anaerkil davranışlarına etkisinin yansıması” tartışması başlamıştı bile…
İtler uyanmadan Kümbet Yaylası’nda idik.
Ben tulum peyniri, nar gibi kızarmış sabah pidesi ve çay ile açlığımı giderirken onlar “yaylacılığın gelmişini geleceğini” tartışıyorlardı.

2200 m. de Eğribel Geçidi geçilirken Topal Osman’ın heykelinin önünde, onun “yörenin sosyal yapısı üzerine etkileri” gözden geçirildi.
Sonra, Tamzara üzerinden Şebinkarahisar’a gelindi.
Ben güzelim Dut Pestilini mideye indirirken onlar “sahil ile iç kesimin toplumsal değişimi ve iletişimini” gözden geçirmekle meşgûldüler.
Alucra’da verilen molada ben nefis “soğuk oğlak eti” lezzetini tadarken onlar “bunun ihraç edilmesiyle yörenin kalkınması arasındaki ilişkiyi” çözümlemişlerdi bile.
Daha sonra anayoldan ayrılıp içerilerde Kırıntı köyü'ne gidildi.
Girişte “Willkommen” ve “Welcome” yazıları karşıladı bizi.
Köy halkının çoğu Almanya’da yaşıyor.
Onlar, Karadeniz’in iç kesiminde yerleşik bu “Alevî köyünün sosyal yapısını gözlemlerken” can dostları beni bir güzel yedirip, içirdiler ki o kadar olur…
Benim karnım doymuş ama onların sosyal açlığı sürüp gidiyordu.
Kelkit yakınlarındaki Ünlüpınar’a gidildi.
Burada bir sürü GB plâkalı otomobil dikkatlerini çekti.
Neyse ki benim bir hastam tesadüfen beni tanıdı da bu İngiliz arabalarının çokluğunun nedenini ondan öğrenebildiler.
Meğerse bu kentten de Londra’ya çok göç varmış.
Ayak üstü, gelecek sene yapılacak araştırmanın “materyel ve metod”unu belirlediler.
Oradan ayrılıp, Gümüşhane’de ben taze cevizli nefis köme’nin tadına bakarken onlar artık gümüş çıkartılmayan bu kentte “köme üretiminin toplumsal kalkınmaya pozitif etkisini” gözden geçiriyorlardı.

Sonra Torul üzerinden Kürtün yöresinde Doğu Karadeniz’de 15. yüzyıldan beri yörenin en önemli Alevî ocağını barındıran Güvenç Abdal’ın köyüne ulaşıldı.
Ben güzel manzarayı içime sindiriken onlar “Karadeniz’in bu tek Alevî köyünün toplumsal değerlendirmesi”ni yapmışlardı bile…

İnanılmaz güzellikteki Harşit vadisini geçerken onlar bu güzellikten habersiz günün analizini yapıp, hangi dergilerde neler yazacaklarının paylaşımını yapmakla meşguldüler.
14 saatin sonunda yaklaşık 500 km. yol yapmış ve sonunda Tirebolu’ya ulaşmıştık.
Hava kararmıştı.

Bildiğim bir balıkçıda “yemek yiyelim” teklifimi geri çevirdiler.
Öğretmenevi’nde bir çay içeriz, yeter” dediler.
Ardından da konularla ile ilgili makaleleri taramaları gerekiyormuş…
Ne haliniz varsa görün” dedim.

Damadım ve meslektaşları ile yaptığım güzel bir Pazar gezisine yazık olmuştu.
Üzüldüm.
Hem de neye biliyor musunuz.
Kızımın bahtsızlığına…

Neyse, boşuna söylememişler:
Kızını dövmeyen, dizini döver” diye…