YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

15 Ocak 2008 Salı

İKİ KISA, BİR UZUN...



Dr. Mikail Yüksel Hacettepe mezunu idi.
Hacettepe Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümünden Uzmanlığını almış ve sonrasında Tıp Fakültemize gelmiş, Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümümüze yeni bir ivme kazandırmıştı.

Ateş gibi bir gençti, yerinde duramazdı.
Hızlı düşünür, hızlı konuşur, hızlı hareket ederdi.
Sanki bir acelesi vardı…
El-kol hareketleriyle konuşur, herkese lâf yetiştirir, herkes tarafından sevilirdi.
Dış görünüşü hiç önemsemezdi.
İçi gibi dışı da tertemiz birisi idi.
Neşeliydi, dost canlısıydı. Hepsinden önemlisi iyi bir arkadaş, iyi bir hekimdi.
Sözün kısası, ismiyle mütenasip “melek” gibi bir insandı.

Mikail’in önemli özelliklerinden birisi çok iddiacı oluşuydu.
Hemen hemen her konuda, herkesle iddiaya girerdi.
Özellikle de maçların sonucuna…
“Galibiyet, beraberlik senin olsun, şu takımın mağlubiyeti bana” kabilinden iddialar.
Girilen iddiaların sonunda da önemli bir şey kazanılmaz veya kaybedilmezdi.
Lâf olsun, torba dolsun sonuçlu iddialardı.
İddia’nın sonuçlanmasıyla ateşli tartışmalar başlardı.
Bu tartışmalar en az bir hafta sürerdi.
Çoğu kez de kazanan Mikail olurdu.
Sonucun dedikodusunu tüm Hastaneye yayar ve bundan büyük keyif alırdı.

Ben kendisi ile hiç iddiaya girmemiştim.
Günlerden bir gün Ameliyathanede yine ateşli bir tartışma vardı.
Hafta sonunda Trabzonspor ile Fenerbahçe oynayacaklardı.
Mikail, kimiyle beraberliğine, kimiyle Trabzon’un mağlubiyetine iddialara giriyordu.
Etraf epey gürültülü, ateşli idi.
Önce sessizliği sağladım.
Mikail bir dakika” dedim.
Dikkat kesildi dinledi.
Onunla hiç iddiaya girmediğimi o da biliyordu.
Bak” dedim.
Trabzon’un galibiyeti senin, beraberlik de senin”.
Duraksadı, “Peki Ağabey ? dedi meraklanarak.
Fenerbahçe’nin galibiyeti de senin” dedim.
Şaşırdı. Üç olasılığı da ona vermiştim.
Eeee, ne olacak peki Ağabey ? dedi.
Maç yarıda kalacak… dedim.

Gerçekten de o dönemde iki takım arasında çok gergin bir hava vardı.
Ben maçta olay çıkıp, maçın sonuçlanmayacağını tahmin ediyordum.
Onun için üç olasılığı da ona vermiştim.

Olmaz öyle şey Ağabey” dedi.
Olacak” dedim. “Var mısın iddiaya…
Mikail, “yolunacak Kaz”ı bulmuştu… Hemen kabul etti.
Bir gömleğine iddialaştık.
O hafta sonu kar yağışı oldu.
Trabzon havaalanı kapandı.
Fenerbahçe kara yoluyla da maça gelemedi ve maç oynanamadı, ertelendi.

Pazartesi günü Mikail mızıkçılığa başladı.
Ama Ağabey, sen maç yarıda kalacak demiştin”.
İpe yine un seriyordu Mikail.
Her gittiği yerde de haklılığını anlatmaya çalışıyordu.
Hastanede karşılaştığı kişiler de “ti” ye alıyorlardı Mikail’i…
Yücel Ağabeyin gömleğini getir” diye.
Tabii, söylenilenler hiç tesir etmiyordu ona…
Bizim “gömlek” hiçbir zaman gelmedi, gelemedi.

Mikail’i çok genç yaşta, 26 Kasım 1992 tarihinde Ankara dönüşü bir trafik kazasında kaybettik.
Hepimiz çok üzüldük. Neş’e kaynağımızı yitirmiştik.

Mikail ile evlerimiz yan yana idi.
Onunla her hafta sonu Samsunspor’un maçlarını beraber izlerdik.
En çok sevdiği şey hakemin bitiş düdüğüydü.
Hakem, “iki kısa, bir uzun” düdüğünü çalıp, maçı bitirdiğinde hele bir de Samsunspor galipse keyfine diyecek olmazdı Mikail’in.

Yüce Hakem bu kez erken çalmıştı Mikail için düdüğünü…
Alıp, kendi katına taşımıştı onu.

Şimdi Ankara yolculuklarımda kazanın olduğu yer olan Sungurlu’ yakınındaki “Arifegazili” den her geçişimde otomobilimin kornasını “iki kez kısa, bir kez de uzun” çalarak anıyorum onu…