YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

24 Şubat 2009 Salı

SAMSUN FOTOĞRAFÇILARI...


1950'li yıllarda Samsun'daydım.
23 Nisan İlkokulu öğrencisiydim.
O dönemde hiç kimsede fotoğraf makinası yoktu.
Dolayısıyla fotoğraflarımız da...

Fotoğraf çekilmesi gerektiğinde fotoğrafçılara gidilirdi.
Bunların sayıları da çok değildi.

Foto Adil Uçkan, Foto Venüs, Foto Soley vardı o dönemlerde.
Foto Paris gibileri daha sonraki dönemlerdendir.
Foto Hakkı, Foto Şevket ve Foto Halil ise daha öncelerdendir.
İsimsiz, ucuz sokak fotoğrafçıları da cabası tabii...

Ne kadar özenle, ne güzel fotoğraflar çekerlerdi bu stüdyolar.
Büyük spot ışıkları altında, poz vererek.
Belirli bir yere bakarak ve nefesimizi tutarak...

Fotoğrafçı ortho veya panchromatik filmini seçerdi.
Sonra da ayaklı Leica'nın arkasına geçerdi.
Kafasını makinanın arkasındaki torbaya sokardı.
Kocaman objektifin önündeki kapak kaldırılırdı.
3 saniye sonra flaş patlardı.
Birkaç gün sonra da alırdık 6X9'luk vesikalıklarımızı.
İlford, Ferrania veya Forte kartlara tab edilmiş olarak.

Bazen de bayramlarda fotoğraflarımız çekilirdi.
Bunlar küçük kartlara basılır ve vitrinde sergilenirdi.
Yüzlerce resim arasından kendinize ait olanları bulurdunuz.
Özel numaralarını belirler, siparişinizi verirdiniz.
Kenarları kırtişli kesilmiş resimler elinizde olurdu.
En geç bir-iki gün içinde.
İpek kartlara basılmış olarak...

Kolay değildi fotoğrafçılık.
Bir fotoğrafçının yanına çırak olarak girerdiniz.
Önce ayak işlerini yapardınız.
Mesleği giderek ustasından öğrenirdiniz.
Birçok kimyasalı sırasıyla seçmesini.
Uygun ölçekte su ile karıştırmasını.
I. ve II. banyoların hazırlanmasını.
Karanlık odada kırmızı ışık altında çalışmasını.
Filim çıkartmasını, filim takmasını.
Kart seçmesini, agrandisörde büyütmesini.
Uygun pozlamayı, kontrast vermeyi.
Filmleri yıkamayı, kurutmayı.
Sonrasında da rötuşlamayı.
Kartlara basmayı, kenarlarını kesmeyi...

Eskiden sayılıydı bu mesleği hakkıyla yapan ustalar.
Günümüzde ise herkes fotoğrafçı oldu.

Makinayı açmadan, bir kez olsun filim takmadan.
Filimin ASA'sını bilmeden, enstantenesini seçmeden.
Vizör'den hiç bakmadan, kadraj ayarlamadan, netlik ayarı yapmadan.
Fotoğrafın gizemini tatmadan ve o zevki yaşamadan...

Bu nedenle tadı da yok, ruhu da yeni resimlerin.
Yüksek çözünürlüklü, 8-10 megapikselli görüntülerin.

Eski fotoğraflar ise halâ duruyor albümlerimizde.
Olanca eskiliğiyle ve olanca güzelliğiyle...


20 Şubat 2009 Cuma

DAĞIN DAĞA ÖZLEMİ...


"Dağ dağa kavuşmaz" demişler.
Dağ, dağa kavuşmaz olur mu hiç.
Birbirlerini öyle kucaklarlar ki bazen.
Şaşarsınız...
Devamında da "insan insana kavuşur" demişler.
İnsan da insana kavuşmuyor.
Her zaman...


Karadenizde dağlar denize dik inerler.
Özellikle batı Karadeniz'de daha belirgindir bu durum.
Genelde tipik de bir yapılanma vardır bu dağlarda.
Biri birine paralel katmanlar halinde oluşmuştur bu dağlar.
Bazen 60-80 derece eğimle sıralanır bu katmanlar.
Çoğu yerde çıplaklaşır ve gözle görülürler.
20-30 cm. kalınlıkta tabakalar halinde.
Kırılgan, parçalanabilir, yumuşak dokular şeklinde.
Göze hoş görünen görüntüler verirler çoğu kez.

Geçen hafta Ankara'ya batı Karadeniz yoluyla gidiyordum.
Hava çok güzel, deniz pırıl pırıldı.
Çiçekler açmaya başlamış, bahar kapıdaydı.
Güzel manzaraları keyifle izliyordum.
İnebolu'ya yaklaşıyordum.
Birden gördüm dağın içindeki dağı...

Dağın eğimli yüzeyi oldukça düzgündü.
Düzgün bir duvar gibi...
Ama katmanlar düzensiz biçimde kırılmıştı.
Ve bu yüzde bir dağ görünümü oluşturmuşlardı.
Sanki ressamın biri, dağın yüzüne bir dağ resmetmişti.
Pastel renkleriyle ve tipik dağ görüntüsüyle...

Sanki dağın, dağa özlemiydi bu.
Dümdüz yüzey, zirveli bir dağ siluetine dönüşmüştü.
Bu görüntüsünü de tüm yoldan geçenlere sergiliyordu.

Daha sonra rastladığım bir yüzeyde daha bu olay yineleniyordu.
Bu kez sanki bir heykeltraş eli değmişti.
Katmanların erozyonuyla yine bir dağ oluşmuştu.
Üç boyutuyla, vadileriyle, yeşillikleriyle ve zirveleriyle...

"Dağ dağa küsmüş, dağın haberi olmamış" demişler.
Burada ise dağ, bırakın dağ'a küsmeyi, yeni bir dağ oluşturmuştu.

Dağ bu kez fare filân doğurmamış, yepyeni bir dağ yaratmıştı.
Doğal gücüyle ve içten sevgisiyle...


16 Şubat 2009 Pazartesi

SERAMİK PANO'LARIMIZ...


Hacettepe Tıp Fakültesi'ne 1964 yılında girdim.
Üniversite yaşamına yeni başlıyordum.
Hacettepe de yeni yeni kuruluyordu.
Her taraf bir inşaat alanı gibiydi.
Morfoloji binasında yapıyorduk derslerimizi.
Burada Kırmızı ve Siyah amfilerimiz vardı.
Renksiz binaların tek rengi bu amfilerin isimleriydi.
Günde 8 saat aralıksız ders dinlerdik bu amfilerde.
50 dakika dolduğunda "Ara verelim" istekleri gelirdi.
Nefes almak için dar ve ışıksız bir koridora çıkardık...

Yeni kurulmuş bir Fakülte olduğu için öğrenci sayısı azdı.
Hemen bütün öğrenciler biri birini iyi tanırdı.
İçten ve samimi bir ilişkimiz vardı.
Herkes bir bütünün parçaları gibiydi...

Koridorun başında Dekanlık birimi vardı.
İhsan Doğramacı ve ekibi çoğu kez burada çalışırdı.
Dekanlığın önündeki salon geniş ve aydınlıktı.
Hoca Bey bu alanı gösterişli yapmak istemişti.
1965 yılında renkli, seramik panolar yaptırttı buraya.
Yakın dostları olan Eren ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu'na...

Salon bir anda renklenmişti.
Sanki çiçek bahçesine dönmüştü.
Giderek daha çok sevdik bu alanı.
Ders ve öğlen aralarında daha çok kullanır olduk burasını...

Olmayan boş vakitlerimizde burada buluşurduk.
Sohbet eder, gırgırımızı geçerdik.
İlk üç yılımız burada geçti.
Burada ne çok eski anılarımız vardı...

Sonra araya zaman girdi.
Morfoloji binası daha sonra Diş Hekimliği'ne verildi.
Buraya 30 yıldır hiç gitmemiştim belki...

Geçen hafta Ankara'daydım.
Diş Hekimliği Fakültesinin önünden geçiyordum.
Birden seramik panolarımızı hatırladım.
Acaba yerlerinde duruyorlar mıydı?

Merakla kapıyı açıp, içeriye girdim.
Öylesine duruyorlardı.
Sanata değer verilmişti.
Panolar kaldırılıp bir köşeye atılmamıştı.
Bilemezdiniz ne kadar çok sevindim...

40 yıllık anılar tazelendi.
Hemen fotoğraf çekmeye başladım.

Bizler bu salonda gençliğimizi yaşarken henüz doğmamış olduğunu sandığım ve beni hiç tanımayan 30 yaşlarında bir bayan görevli yanıma geldi.
Ben hevesle ve heyecanla fotoğraf çekmeye devam ederken, müstehzi bir eda ile "herhalde çok beğendiniz!" dedi.

Duraksadım.
"İlk göz ağrımızdı" dedim.

Ne anladı, halâ çok merak ederim...

4 Şubat 2009 Çarşamba

TELGRAFIN TELLERİ...

Durmadan sesler alacak 
Sesler vereceksin 
Uyuyamayacaksın 
Ta gün ışıyıncaya kadar... 
  Melih C. Anday, 
Telgrafhane şiirinden -

 . .-.. --. .-. .- ..-. ---. .-.. -.. ..-- ... - --- .--. 
  Telgraf, önemli bir haberleşme aracıydı. 
Kapınıza telgrafçı geldiğinde heyecanlanırdınız. 
İçiniz birden korkuyla dolardı. 
Heyecanla imzalardınız "alındı kâğıdı"nı. 
Sonra da çabucak açardınız içe kıvrılmış telgrafı. 

Bir çırpıda okurdunuz büyük harflerle yazılmış yazıları. 
Düşünürdünüz hüzünlü bir haber geldiyse nasıl paylaşacağınızı . 
Ya da korkulu bir haber gelmediyse içiniz rahatlardı ...

"ACELE" telgraf çekerdiniz bir zamanlar. 
Kelimeleri sayarak, ücretini hesaplayarak. 
Ya da "ELT" telgraflar alırdınız çoğu kez. 
Kapınızı çalan postacıya bahşişini de vererek. 

Telgrafınızın kısa metni yazar PTT'ye verirdiniz. 
Nasıl iletilir bilmezdiniz. 
Ne işlemlerden geçerdi, hiç düşünmezdiniz.
O heyecanla farkında bile olmazdınız...

Benim babam bir telgrafçıydı. 
Gençliği hep telgrafhane'lerde geçmişti. 
Telgrafçılık kolay bir iş değildi. 
Türkçe'yi, dilbilgisini iyi bilmek gerekirdi...

Telgrafçılar önce iyi bir eğitimden geçerlerdi. 
Mors alfabesi'ni öğrenirlerdi. 
Sonra da "maniple"yi tıkırdatmayı. 
Sabahlara kadar uyumamayı. 
Ve de en kısa sürede telgrafı karşı tarafa ulaştırmayı. 

Nokta ve çizgi'lerden oluşan Mors harflerini iletirlerdi. 
Durmamacasına, uyumamacasına. 
"Maniple" denilen elle kullanılan bir cihazla. 
Bu sinyaller telgraf direkleri ile nakledilirdi. 
Tellerle, kablolarla bir telgrafhane'den diğerine. 
Sonra oradan bir diğerine...
 
Telgrafçılar gece gündüz maniple başında olurlardı. 
Odadan bir an bile ayrılamazlard. 
Ya manipleleri ile tıkırdatırlardı. 
Ya da dinlerlerdi karşıdan gelen tıkırtıları.
Onları hızla çözümlerlerdi. 
Sonra da büyük harflerle yazıya dökerlerdi...
 
Emek yoğun bir işti telgrafçılık. 
Çekilesi birşey de değildi, biteviye tıklamak. 
Veya karşıdan gelen tıkırtıları dinlemek. 
Not almak, sonra onları yazıya dökmek... 

Günümüzde artık telgraf direkleri kalmadı. 
Telgraflar da, çalışkan telgrafçılar da... 

Telgrafın direkleri artık sema'ya bakmıyor. 
Yerlerine baz istasyonları kuruldu. 
Telgrafın tellerine bir süredir kuşlar da konmuyor. 
Mors alfabesini bilen zaten kalmadı...

Onları dinleyen de, çözümleyen de yok.
Manipleler de monoton sesleri ile tıkırdamıyor artık. 
Postacılar da artık kapımıza gelmiyorlar. 
Babamdan kalan "maniple" çalışma masamda öylece duruyor. 
Yalnız, sessiz ve hareketsiz!
 Bir daha hiç gelmeyecek dostunu halâ bekler gibi...

- . .-.. --. .-. .- ..-. .. -. - . .-.. .-.. . .-. .. -. . -.- ..- .-.. .- .-. -- .. -.- --- -. .- .-. .... . .-. -.- . ... ... . ...- -.. .. .. -. . -... ---. -.-- .-.. . -- .. -.-- .- -. .- .-. .


.

28 Ocak 2009 Çarşamba

CARNİVORE RESTAURANT...


Tanzanya'daki son günümüzde Manyara gölünde safari yaptık.
Etobur sayısız hayvanların içerisinde dolaşarak.

Öğleden sonra Tanzanya'dan ayrıldık.
Uzun bir yolculuktan sonra Kenya'ya ulaştık.
Başkent Nairobi'ye...
Nairobi, Afrika'daki son gecemizdi.
Kilimanjaro tırmanışımızı kutlamamız gerekiyordu.
Akşam "Carnivore Restaurant"da yer ayırttık.

"Carnivore" kelimesi et ile beslenen vahşi hayvanlar için kullanılıyor.
Son iki günümüzde karnivor'larla bol bol karşılaşmıştık.
Arslanlar, çakallar, sırtlanlarla bir olmuştuk.
Bu kez de onlar gibi beslenecektik.

Burası dünyaca meşhur bir et lokantası.
Dünyaca meşhur ilk 50 restoran arasında yer alıyor.
Burada yalnızca et yeniliyor.
Bizdeki Beyti Restoran benzeri bir yer burası.

Girişte metal bir çita heykeli karşılıyor sizi.
İçeriye adım attığınızda da kocaman, yuvarlak bir ocak.
Nar gibi kömür ateşi.
Ve üzerinde şiş'e geçirilmiş bir sürü et.
Sürekli kızartılıyor.

Servis 19.00 da başlıyor, 22.00 de de bitiyor.
Üç saat boyunca sürekli et yiyorsunuz.
Hem de ne etler...
Devekuşu'ndan zebra'ya, bizon'dan timsah'a...
Antilop'tan zürefa'ya olmadık etler.

Şişlere takılı et parçaları sırayla servis ediliyor.
Etler büyük bir kılıçla kesiliyor.
Kocaman bir dilim et, tabağınıza bırakılıyor.
Daha nefes almadan bir başkası geliyor.
"Aman bre, dur" diyemeden bir diğeri getiriliyor.

Masada herkesin önünde küçük bir bayrak var.
Onu dik tuttuğunuz sürece etler sürekli tabağınıza konuluyor.
Doyduğunuzda bayrağı devirmek gerekiyor.
Aksi takdirde sormadan etleri servis ediyorlar.

Dağda yeterince beslenememiştik.
Beş günün acısını burada çıkarttık.
Türlü çeşitli etleri tıka-basa mideye indirdik.

Kendisine carnivore denilen hayvanlardan özür dileyerek.
Ve de insanlığımızdan utanarak...


23 Ocak 2009 Cuma

NGORONGORO...


İki yıl önce bugünlerde.
2007 senesinde.
Tırmanmıştık Kilimanjaro'nun zirvesine.
5895 metre yüksekliğe...

4 günde zirveye çıkmış, bir günde inmiştik.
Yaklaşık 90 km. yol yürümüştük.
Epey yorulmuştuk.
Otele dönüp bir güzel dinlenmiştik...

Önümüzde yeni bir macera vardı.
Programa göre kalan iki günümüzde "safari" yapacaktık.
"Safari" Swahili dilinde "yolculuk" anlamında.
Kökeni Arapça "safar" veya "sefer" kelimesinden geliyor...

İlk sefer'imiz bir Kaldera'ya olacaktı.
Ngorongoro'ya...
Ngorongoro, Masai lisanında.
Kâse, çanak anlamında...

Burası aslında dev bir volkan ağzı.
Zamanında Kilimanjaro kadar yüksek bir volkanmış.
Ancak 2-3 milyon yıl önce patlamış, sonra da çökmüş.
İşte böyle alanlara "kaldera" deniliyormuş...

Burası 6000 km.lik büyük Rift vadisi'nin en güney bölümü.
Dünyanın en büyük fay hattı burası.
Hatay'daki Amik ovasından başlayıp, buraya kadar uzanıyor.
Bu bölgede birçok sönmüş volkan mevcut.
Bir tanesi de Ngorongoro...

Denizden yüksekliği 2300 metre.
Volkanın ağzı 260 kilometre kare.
600 m. yüksekliğinde dağ bir duvarla çevrili.
Sanki dev bir çanak.
İçerisinde 2 milyon dolayında vahşi hayvan barındırıyor.
Arslan, gergedan, buffalo ve çakal'lardan oluşan...

Sabah erkenden 4 ayrı jiple yola koyulduk.
Güzel bir yolla doğal parkın girişine ulaştık.
Yolda birçok Masai köyünü arkamızda bıraktık.

Kaldera'ya yukarıdan baktığınızda inanılmaz bir görüntü var.
Tüm çöküntü alanını izleyebiliyorsunuz.
Yemyeşil akasya ağaçları ve geniş otlaklar.
Göller, sulak alanlar ve bataklıklar.
Bir süre bu olağanüstü panoramayı seyrettik...

Sonrasında 600 m. inip kalderanın tabanına ulaştık.
Nereye baksanız yaban hayvanları.
Maymunlar, filler, ceylan sürüleri.
Yaban domuzları, leoparlar, çakallar...

Başka bir tarafta hipopotam, antilop ve sırtlanlar.
Siyah-beyaz çizgili pijamalarıyla sayısız Zebra'lar.
Binlerce su kuşu, ördek ve flamingo sürüleri.
Nuh'un gemisi gibi bir çöküntü alanı.
Kıpır kıpır, fıkır fıkır bir hayvanat bahçesi.
Muhakkak gezilip, görülesi bir doğa harikası...

Üstü açık jiplerle çamurlara bata çıka ilerliyoruz.
Biraz önce bardaktan boşanırcasına yağmur yağdı.
Sonrasında da sıcak bir güneş çıktı.
Dört bir yanımız vahşi hayvanlarla çevrili...

Volkanın tabanında sürekli yer değiştiriyoruz.
Nereye bakacağımızı şaşırıyoruz.
Herkes çok memnun, çok mutlu.
Gördüklerimizi resimlemeye çalışıyoruz.
Büyük bir hevesle ve iştahla...

Yıllar önce beyaz derililer gelirmiş buraya.
Güçlü tüfekleri ile avlarlamışlar aslanları, filleri.
Sonra da elde tüfek fotoğraflatırlarmış kendilerini.
Yerde yatan güzelim hayvanın başında.
Adına vahşet değil de "safari" demişler bu işlemin.

Bu kez de biz yaptık bu güzel "safari"yi.
Elimizde fotoğraf makinelerimizle.
Yabanıl hayvanlara nişan alarak ama onları öldürmeden.
Doğal yaşama saygı duyarak.
Fotoğraflarımızla onları ölümsüzleştirerek...

Güneş batımından önce krateri terkediyoruz.
Kurda, kuşa yem olmamak için.
Zaten doğal parkın yasası da böyle.
Geceleri tümüyle onlara bırakılıyor koca alan.
Orada simbiyoz yaşantılarını sürdürüyor binlerce yaratık.
Milyonlarca yıldan beri biri, bir diğerini besleyerek.
Ve de doğa'nın dengesine hürmet ederek...


20 Ocak 2009 Salı

CİTİUS, ALTİUS, FORTİUS...


Citius, Altius, Fortius üç Latince kelimedir.
"Daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü" anlamındadır.
Olimpiyatların resmî sloganıdır.
Pierre de Coubertin'in önerisiyle 1894'ten beri kullanılır.
Bu amaçla Olimpiyatlara katılır sporcular.
Daha hızlı, daha yüksekte ve daha güçlü olmak için...

..........

1968 yılı dünyada çalkantıların olduğu bir yıldı.
Protestocu bir Hippi gençliği ortaya çıkmıştı.
Vietnamda savaş sürüyordu.
Rusya Çekoslavakya'yı işgal etmişti.
Paris'te Üniversite öğrencileri ayaklanmıştı.
Nelson Mandela hapisteydi.
Siyah hakları savunucusu Malcolm X, üç yıl önce öldürülmüştü.
Zenci lider Martin Luther King ise yeni katledilmişti.
Irkçılık ve ırk ayrımı ileri boyutlardaydı.
Amerikada zenciler ikinci sınıf vatandaştılar.

1968 Olimpiyatları yaklaşıyordu.
"İnsan Hakları için Olimpiyat Projesi" (İHOP) gündemdeydi.
Olimpiyatların tümüyle boykot edilmesi düşünülüyordu.
Özellikle Afrika'lı ve Amerika'lı siyah sporcularca...
Ancak bu gerçekleşmedi.

12 Ekim 1968'de Olimpiyat Oyunları başladı.
Meksika'da 2250 m. yükseklikteki Meksiko City'de.
Her branştan 5530 sporcu kıyasıya yarıştı.

Bu yarışlardan en zorlusu 200 metre erkekler yarışı idi.
İnanılmaz hızlı geçti bu yarış.
Amerikalı zenci bir atlet "dünya rekoru" kırarak birinci oldu.
Tommie Smith.
200 metre'yi 19.83 saniyede koşmuştu...

İkinciliği Avustralya'lı beyaz bir atlet kazandı.
20.06 saniye ile Peter Norman.
Son 100 metreye beşinci girmişti.
Son metreleri inanılmaz koştu fakat ancak ikinci olabildi.

Üçüncülüğü de zenci bir Amerikalı atlet aldı.
20.10 saniye ile John Carlos.
4 salise farkla üçüncü olmuştu.

200 metre yarışı sonlanmıştı.
Sıra, yarışın Madalya Töreni'ne gelmişti.
Amerikalı iki zenci atlet kararlıydılar.
Madalya töreninde ırk ayrımını protesto edeceklerdi.
Ama aralarında bir beyaz vardı.
Eylem plânlarını ona anlattılar.
Peter Norman, onurlu bir beyazdı.
Siyahların protestosuna destek verecekti.

Törende birlikte hareket edeceklerdi.
Üçü de göğüslerinde İHOP arması ile kürsüye çıkacaklardı.

Smith ve Carlos siyah eldivenlerle kürsüye çıktılar.
Bulabildikleri bir çift siyah eldiveni paylaşmışlardı.
Smith sağ elini yumruk yaparak kaldırmıştı.
Bu, siyahların gücünü anlatıyordu.
Carlos'un sol yumruğu ise siyah Amerika'nın birliğini.
Smith'in boynundaki siyah fular zencilerin gurunu simgeliyordu.
Carlos ve Smith ayakkabılarını çıkartmışlardı.
Uzun kara çoraplar da siyahların yoksulluğunu vurguluyordu.
Smith ve Carlos bu eylemleriyle dinlediler ulusal marşlarını.
Boyunlarını öne eğerek, kıpırdamadan dimdik durarak.

Bu içten protestoya tepkiler hemen oluştu.
Smith ve Carlos Amerikan takımından çıkartıldılar.
Olimpiyat köyünden kovuldular.
Norman Avustralya Olimpiyat Komitesince kınandı.
Üçünün de spor hayatı bir anda sona erdi.
Bir daha ulusal takımlarının yüzünü göremediler.

Bu üç atletin müthiş eylemi hiç unutulmadı.
Bu eylemden sonra ırk ayrımı yavaş yavaş geriledi.
Tören fotoğrafları çok çarpıcıydı.
20. yüzyılın en etkileyici fotoğrafları arasına girdi.
Tommie Smith, 1999 yılında "20. yüzyılın sporcusu" seçildi.

Peter Norman, bu olaydan 38 yıl sonra Avustralya'da öldü.
İki zenci eylem arkadaşı, Norman'ı yalnız bırakmadılar.
Beyaz arkadaşlarını bembeyaz olmuş saçlarıyla uğurladılar.
Tabutuna omuz verdiler, birlikte taşıdılar.

..........

Tommie Smith, Peter Norman ve John Carlos.
Citius, Altius ve Fortius'a yürekten inanmış üç atletti.

Pistte çok hızlı idiler.
Kürsüde en yüksekte idiler.
Protestolarında da müthiş güçlü idiler.

Öylesine güçlü, öylesine kuvvetli idiler ki...
Eylemlerinin üzerinden tam 40 yıl geçti.
Bugün, Beyaz Saray'a zenci bir Başkan gönderiyorlar.