YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

4 Şubat 2009 Çarşamba

TELGRAFIN TELLERİ...


Durmadan sesler alacak
Sesler vereceksin

Uyuyamayacaksın

Ta gün ışıyıncaya kadar...


Melih C. Anday, Telgrafhane şiirinden

- . .-.. --. .-. .- ..-. ---. .-.. -.. ..-- ... - --- .--.

Telgraf, önemli bir haberleşme aracıydı.
Kapınıza telgrafçı geldiğinde heyecanlanırdınız.
İçiniz birden korkuyla dolardı.
Heyecanla imzalardınız "alındı kâğıdı"nı.
Sonra da çabucak açardınız içe kıvrılmış telgrafı.

Büyük harflerle yazılmış yazıları bir çırpıda okurdunuz.
Nasıl paylaşacağınızı düşünürdünüz hüzünlü bir haber geldiyse.
Ya da içiniz rahatlardı korkulu bir haber gelmediyse...

"ACELE" telgraf çekerdiniz bir zamanlar.
Kelimeleri sayarak, ücretini hesaplayarak.
Ya da "ELT" telgraflar alırdınız çoğu kez.
Kapınızı çalan postacıya bahşişini de vererek.

Telgrafınızın kısa metni yazar PTT'ye verirdiniz.
Nasıl iletilir bilmezdiniz.
Ne işlemlerden geçerdi, hiç düşünmezdiniz.
O heyecanla farkında bile olmazdınız.

Benim babam bir telgrafçıydı.
Gençliği hep telgrafhane'lerde geçmişti.
Telgrafçılık kolay bir iş değildi.
Türkçe'yi, dilbilgisini iyi bilmek gerekirdi.
Telgrafçılar önce iyi bir eğitimden geçerlerdi.
Mors alfabesi'ni öğrenirlerdi.
Sonra da "maniple"yi tıkırdatmayı.
Sabahlara kadar uyumamayı.
Ve de en kısa sürede telgrafı karşı tarafa ulaştırmayı.

Nokta ve çizgi'lerden oluşan Mors harflerini iletirlerdi.
Durmamacasına, uyumamacasına.
"Maniple" denilen elle kullanılan bir cihazla.
Bu sinyaller telgraf direkleri ile nakledilirdi.
Tellerle, kablolarla bir telgrafhane'den diğerine.
Sonra oradan bir diğerine.

Telgrafçılar gece gündüz maniple başında olurlardı.
Ayrılamazlardı ondan bir an bile.
Ya manipleleri ile tıkırdatırlardı.
Ya da karşıdan gelen tıkırtıları dinlerlerdi.
Onları hızla çözümlerlerdi.
Sonra da büyük harflerle yazıya dökerlerdi.

Emek yoğun bir işti telgrafçılık.
Çekilesi birşey de değildi, biteviye tıklamak.
Veya karşıdan gelen tıkırtıları dinlemek.
Not almak, sonra onları yazıya dökmek.

Günümüzde artık telgraf direkleri kalmadı.
Telgraflar da, çalışkan telgrafçılar da...

Telgrafın direkleri artık sema'ya bakmıyor.
Yerlerine baz istasyonları kuruldu.

Telgrafın tellerine bir süredir kuşlar da konmuyor.
Mors alfabesini bilen zaten kalmadı.
Onları dinleyen de, çözümleyen de yok.
Maniple'ler de monoton sesleri ile tıkırdamıyor artık.
Postacılar da artık kapımıza gelmiyorlar.

Babamdan kalan "maniple" çalışma masamda öylece duruyor.
Yalnız, sessiz ve hareketsiz!
Bir daha hiç gelmeyecek dostunu halâ bekler gibi...


- . .-.. --. .-. .- ..-. .. -. - . .-.. .-.. . .-. .. -. .
-.- ..- .-.. .- .-. -- .. -.- --- -. .- .-.
.... . .-. -.- . ... ... . ...- -.. .. .. -. .
-... ---. -.-- .-.. . -- .. -.-- .- -. .- .-.

.