YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

26 Kasım 2007 Pazartesi

AHİLİK ve ROTARY




Rotary, Meslek ve İş adamlarının Hizmet kuruluşudur. Amacı Hizmet, kaynağı ise İnsan Sevgisi'dir. Değişik mesleklerde deneyim kazanmış İş ve Meslek Adamları Rotary Kulüplerinde biraraya gelerek, birbirlerini tanırlar. Meslekleri ve İşleri hakkında birbirlerine bilgi aktarırlar. Mesleki yaşamlarında edindikleri bilgi ve deneyimi çevreleriyle, toplum yararı için paylaşırlar."

"Rotary'nin ABC'si" isimli kitapda Rotary tek cümlede şöyle tarif ediliyor: "Rotary; insanlığa hizmet vermek,meslek ve ahlak (etik) standartlarını yükseltmek ve yüceltmek, dünyada barış ve iyiniyeti yaymak amacıyla, her meslekten iş ve meslek adamlarının birleşmesinden meydana gelmiş bir kuruluştur."

Hangi açıdan bakarsanız bakınız Rotary'nin temel kurgusunun "Meslek", ana hamurunun, "sevgi, dostluk, kardeşlik" ve temel amacının ise her meslekte "yüksek ahlaki standartlara erişmek" olduğunu görürüz.

Bu amaçlarla 1905 yılında ABD'de kurulan Rotary'nin dünyada henüz 100 yıllık, ülkemiz Türkiyede ise 50 yıllık bir geçmişi vardır.

Kendi tarihimize baktığımızda, Rotary'ye benzer bir “Meslek ve Sanatkarlar örgütü”nün 800 yıl önce Türkler tarafından AHİLİK TEŞKİLATI adı altında Anadoluda kurulduğunu ve gerek Selçuklular ve gerekse de Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde Türk Esnaf ve Sanatkarları arasında güçlü bir Meslek, Ahlak ve Dayanışma örgütü oluşturduğunu görüyoruz.

Ahi nedir? Önce bu sorunun yanıtını açıklığa kavuşturmalıyım.

Ahi arapça bir kelime olup, "kardeşim" anlamına gelir. Bu yönüyle Rotaryenler arasındaki dostluk, sevgi ve kardeşlik bağlarını çok güzel bir biçimde tanımlamaktadır.

XIII.cü yüzyılda Anadoluda Türkler tarafından kurulan AHİLİK ÖRGÜTÜ, adını ayni zamanda güzel Türkçemizde "cömert", "eliaçık" anlamına gelen "Akı" sözcüğünden de almaktadır.

Bu yönüyle de biz Rotaryenleri anlamlı bir biçimde simgelemektedir kanısındayım.

Rotary XX.ci yüzyılın başlarında kurulurken prensiplerini büyük oranda etik prensiplere dayandırmıştır. Ahilik Örgütü ise XIII.cü yüzyılda kurulurken kökenini dinsel ve ahlaki bir prensipler zinciri olan "Fütüvvetname"ye dayandırmıştır. Fütüvvetname, iyi ve mükemmel insan olma kurallarını kapsayan İslami prensiplerdi. "Fütüvvet" kelimesi de Arapça olan "Feta" kelimesinden kaynaklanmaktadır ve delikanlı, yiğit, mert, gözüpek ve iyi huylu kişi anlamına gelmektedir.

Fütüvve, Prof.Dr. Neşet Çağatay'a göre eliaçıklık, başkasına yardım edicilik ve olgun kişilik demektir. Fütüvvet ise dostların yanlış ve eksikliklerini bağışlamak, hiç kimseye düşmanlık duygusu beslememektir. Bu yönüyle de yine kanımca günümüzdeki Rotaryenleri tanımlamaktadır.

Bu yönleriyle bakıldığında Ahilik;

1.Yiğitlik, eliaçıklık

2. İyi Ahlaklılık, dostluk, konukseverlik ve

3. Sanatkarlık (yani Meslek)

olmak üzere üç ana dayanak üzerine kurulmuştur.Bu temel elemanlardan biri eksik olsa Ahilik olmaz. Aynen Rotaryde olduğu gibi...

Ahiliğin temel prensiplerini, anlamını öğrendik ama Ahiliğin ne olduğunu henüz anlatmadık.

Ahilik XIII.cü yüzyılda yani bundan yaklaşık 800 yıl önce Türklerin Anadolu'ya yerleşmeleri sırasında Kırşehirli Ahi Evran (1171-1261) tarafından kurulup, belli kurallarla işlemiş bir Meslek ve Sanatkarlar Örgüt ve Birliği'dir.

800 yıl önce böyle bir Örgüte acaba neden gereksinim vardı?

XIII.cü yüzyılda Asyadan gelip Anadoluya yerleşen Sanatkar ve Tüccar Türklerin, Anadoluda daha önceden yerleşmiş Tüccar ve Sanatkarlar karşısında tutunabilmeleri, onlarla rekabete girip yarışabilmeleri ve başarılı olabilmeleri ancak aralarında sağlam bir örgüt kurup, dayanışma sağlamaları ve bu şekilde iyi ve sağlam mal üretip, satmaları ile mümkün olabilirdi.

Bu zorunluluk, dini ve ahlaki kuralları zaten Fütüvvetnamede mevcut olan bir Esnaf ve Sanatkarlar dayanışma Örgütünün yani Ahiliğin kurulması sonucunu doğurdu. Bu prensiplerle yetişen Türk Esnaf ve Sanatkarları, aralarında güçlü bir dayanışma ve mesleki yardımlaşma geliştirip, iki büyük İmparatorluğun Ekonomik temelini oluşturdular.

Ahi Evran'ın sanatı Debbağlık yani Deri İşçiliği idi. Önce kendi sanat dalı olan Deri İşçiliğinde başlattığı girişimlerini, daha sonraları tüm Esnaf ve Sanatkarları kapsayacak biçimde bir Mesleki Ahlak ve Sanat Örgütü olan Ahilik kuruluşunda birleştirdi. Bu örgüt ahlak kurallarını tüm İslam Ülkelerinde bilinen Fütüvvetname'den alıyordu. Fütüvvetname iyi ve mükemmel insan olma kurallarını kapsayan eserlerdi.

Ahiliğin temel bir prensibi vardı ki, bu Örgüte ancak ve ancak bir İşi ve Mesleği olan, Esnaf ve Sanatkarlar katılabiliyorlardı. Yani bu Örgüte üye olabilmek için, kişinin bir ve sanatı olması ve bu işinde kendisini ahlaken ve kaabiliyetiyle kanıtlamış olması gerekiyordu. Tıpkı günümüzde Rotary'e üye olabilmek için ana şartın "İşinde ve mesleğinde başarılı olunması" koşulu gibi...

Rotary'deki Manual of Procedures (Yöntem Elkitabı)'nın benzeri olarak Ahilik Örgütü'ne girişleri düzenleyen ve burada uyulması gereken tören, töre ve kuralları kapsayan geniş bir yönetmelik vardı ve ve bu yönetmeliğe de son zamanlara kadar "Fütüvvetname" denilmekteydi.

Rotary'e kabul törenlerinde heryeni üyeye yapılan törenlerin benzeri Ahilik Örgütünde de yapılmaktaydı.Bu törenlere "Şed Kuşanma” ve “Hırka Giydirme Töreni" denilirdi. Bu törenler hakkında bakınız "Avarif-ül Maarif" isimli eserde neler anlatılıyor: "Şeyh bir Mürid'e hırka giydirse, öyle gerektir kim, Mürid'e hırka giymenin şartlarını ve edeplerini deyivere..." Bizler de Rotary'e giriş törenlerinde ayni şeyleri yapmıyormuuz acaba ?...

Ahiliğe kabül şartlarının başında iyi ahlaklılık, yardımseverlik ve cömertlik olduğundan, bu örgüte girenler de tıpkı Rotaryenler gibi seçkin, temiz ahlaklı ve iyiliksever kişilerden oluşurdu.

Rotary'e yeni giren bir kişi nasıl deneyimli kişiler başkanlığındaki Avenüler, Komiteler ve Alt Komitelerde eğitilip kademe kademe deneyim kazanıyorlarsa; Ahiliğe adım atan kişi de önce Yiğit yanında, sonra Ahi yanında ve en sonra da Şeyh yanında yetiştirilerek eğitilirler. Bu konuda İmam Kuseyri; "Şeyhsiz yetişenler dağda yetişen ağaç gibidirler, meyvesi acı olur. Halbuki bağda yetişen ağacın yemişi lezzetli olur " diyerek Hizmetiçi Eğitimin önemini vurgulamıştır. Şeyh Bayezid de bu konuda; "Kimin ki Üstadı ve Şeyh'i olmazsa, onun imamı (yani önder'i) şeytan olur..." diye buyurmuşlardır.

Ahilik Örgütü günümüzde Türk Rotary'sinin pek başaramadığı biçimde Anadolu'nun tüm şehir, kasaba ve hatta "Yaren Teşkilatı" adı altında köylerde bile örgütlenmiştir.

Ahi Evran bu işe Debbağ, yani Ayakkabıcı ve Saraç esnafını çevresinde toplayarak başladı. Kısa zamanda üstün becerisi, ahlak sağlamlığı ve hakseverliği ile büyük saygı toplayıp, tıpkı Paul Harris gibi kurduğu Örgütün Başkanı ve "Ahi Babası" oldu. Sonradan, Örgütteki Sanat kollarının sayısı 32' ye kadar çıkmıştır ki günümüzde de bir Rotary Kulübünde Meslek Guruplamaları yaklaşık bu kadar bir sayı ile temsil edilmektedir.

Ahilik teşkilatı Anadolu'da geliştikten sonra yalnızca Anadoluya has bir kuruluş olmakla kalmadı , tıpkı Rotary gibi Balkanlar ve Kırım'da da gelişerek o döneme göre Uluslararası sayılabilecek bir Örgüt haline dönüştü.

Rotary'nin gençlere verdiği önemin sonucu ortaya çıkan Rotaract benzeri gençlik örgütlenmesi Ahilikde de vardı ve gençler, "Delikanlı Örgütleri" ve "Delikanlı Birlikleri" adı altında örgütlenmişlerdi.

Aynen Rotary'de olduğu gibi Ahiler'in de muntazam haftalık ve aylık toplantıları vardı. Ahi Sohbetleri çoğu kez Cuma akşamları yapılırdı. Şehirlerde ve köylerde bu toplantıların yapıldığı yerlere "Zaviye" ismi verilirdi. Bu Zaviyelere Ahi Teşkilatından olanların dışında, tıpkı Rotary'de olduğu gibi, Ahi olmayan kimseler, öğretmenler, müderrisler, kadılar, hatipler, vaizler, yani bölgenin faziletli ve ulu kişileri devam edebilirlerdi. Bu Zaviyelerde aynen Rotary'de olduğu gibi yemek yenildikten sonra, mesleki müzakereler yapılır; dini, ahlaki ve eğitim kitapları okunur, biribirleri ile dayanışma ilkeleri görüşülür, doğruluk-dürüstlük ve meslek ahlakı üzerinde sohbetler yapılır ve hatta bizlerin bazı eşli gecelerde yaptığımız gibi müzik eşliğinde raksedilirdi...

Zaviye'yi Başkan yaptırır, her zaviyeye kayıtlı sanatkarlar tıpkı Rotaryenler gibi kazançlarından bir bölümünü Başkan'a getirir ve bu para ile Rotary Kulüp Ofislerinin giderlerinin karşılanması gibi Zaviyenin bazı giderleri karşılanırdı.

Aynen Rotary'de olduğu gibi, Zaviyelerin ve yapılan toplantıların da başkanı olan,Sanatkar topluluğunun Ahi Baba'sı seçimle başa gelirdi ve bunun buyruklarına kesinlikle uyulurdu.

Rotary, bir Meslek Örgütü olmasının yanısıra -hepimizin bildiği gibi- ayni zamanda da bir "Hizmet" Örgütü”dür.

Bu "Kendinden Önce Hizmet" sloganı ile dile getirilir ve yardıma gereksinimi olan kişi veya kuruluşlara bu hizmet iletilir. Rotary'nin bu yönden de Ahilerle özdeş olduğunu görüyoruz. Örneğin; 1524 yılında Bursa Kadısı tarafından kaleme alınmış bir el yazmasında bakın bu konuda ne deniliyor:

"Fütüvvet vasıflarını üzerinde toplayan kişinin esnaflık ya da sanatı, buna muhtaç Tanrı kulları için yaptığı fikrini benimsemiş olması gerekir. O, "onların" ihtiyaçlarını görüp, hizmetlerini yerine getireyim ve yaptığım bu hizmet karşılığında helalinden kazanacağım paraların bir kısmın kendi geçimim için, bir kısmını da fukara için harcayayım görüşünde olmalıdır..."

Sevgili dostlar, yüzyıllar öncesi Rotary Felsefesi ile kurulmuş olan ve 700 yıl boyunca Rotary benzeri kural ve düzenle yönetilmiş olan Ahilik Teşkilatını anlamaya çalışmak ve onun

özellik ve güzelliklerini herkese tanıtmak sanıyorum biz Rotaryenlere düşen önemli bir görevdir. Kanımca bu iş bir "Guvernörlük Projesi" olarak ele alınmalı ve önce Ulusal Rotary camiamızda ve daha sonra da Uluslararası Rotary'de tanıtımı yapılmalıdır.Dönemlerinde Rotaryen olamamış, ama onun felsefesiyle yüzyıllar boyu hizmet üretmiş atalarımızın bizlerden beklediği de budur.

************************

Ahiliğin Özellikleri

Ahi’nin üç şeyi açık, üç şeyi kapalı olmalı:

AÇIK

1. Eli açık olmalı, yani cömert olmalı

2. Kapısı açık olmalı, yani konuksever olmalı

3. Sofrası açık olmalı, yani geleni tok döndürmeli

KAPALI

1. Gözleri kapalı olmalı, kimseye kötü bakmamalı,

kimsenin ayıbını görmemeli

2. Dili bağlı olmalı, kimseye kötü söz söylememeli

3. Beli bağlı olmalı, kimsenin namusuna göz dikmemeli

*********

KİMLER AHİ OLAMAZLAR:

· Her yerde ve her işte, iyiliği emir ve kötülüğü men etmeye çalışmayanlar Ahi olamazlar.

· Geçimini temin edecek bir Meslek veya Sanatı olmayanlar, Ahi olamazlar

· Yardım etmeyen, yardımlaşmayan, başkasına yük olan ve başkasının sırtından geçinenler,Ahi olamazlar

· İnançsızlar, Falcı, Sihirbaz ve Büyücüler, Yalancı, Avcı, İçkici ve Vefasızlar, Hırsız, Dolandırıcı, Zalim ve Madrabazlar, Kalbi Taş bağlamış Cerrahlar, Tefeci, Stokcu, Fırsatcı ve Hilekarlar, Gösteriş Budalaları Ahi olamazlar

· Ahiliğe girmiş ve Ustalık şed’i bağlamış bile olsalar; Ahlaksızlık, ayyaşlık, zina, livata, sapıklık, iftira ve hıyanette bulunanlar, Ahilikten çıkartılır, bunların ustalıkları düşer. Bunların durum ve isimleri bir hafta içinde Menzil Teşkilatları ve ulaklar vasıtasıyla bütün Ahi Teşkilatına duyurulur. Ayni İş ve Ustalık için artık hiçbir yerden ruhsat alamazlar.

YAREN DEVAMSIZLIK YAPARSA...

Yaren efradından biri, meşru sayılabilecek mazeretini haber vermeden üst üste üç toplantıdan fazla odaya gelmezse; odadan ellerinde içinde küllü su bulunan bir kab verilen üç kişilik bir topluluk, yarenin hasta olduğunu varsayarak evinde hasta görmeye, ziyarete giderler. Bunlar : “Yaren Başkanının selamı var, hasta görmeye geldik” derler.

Gerçekten hasta olduğu veya gelmesine engel olacak bir mazereti olduğu görülürse, geri dönülür. Mazereti yoksa odaya gelmesi öğütlenip, geri dönülür. O da mendiline yeterince yemiş doldurup, odaya gelir ve verilecek cezayı kabül eder.

Bozkurt Güvenç’in Türk Kimliği Kitabından

AHİ DESTURU

Sevgi göster herkese ha!
Selamdan kaçınma sa
kın
İnsanları ayırma ha!
Hepsine adil ver hakkın

Niyetin iyi olsun ha!
Herşeyin gerçeğini söyle
Hayırlıdan ayrılma ha!
İyi anlaş herkes ile

Etrafına dostluk saç ha!
Eser kalır sen gidersin
İyi belle, unutma ha!

Önce hizmet, sonra sen’sin...

BİN DOST AZ, BİR DÜŞMAN ÇOK...



Güzel bir Gaziantep Atasözümüz
Bin dost az, bir düşman çok” diyor.

Bunca dostumuzun olduğu şu dünyada hiç düşmanımız yok mu acaba? Kanımca var! Neyse ki bir tane!.. 

Ancak, atasözümüzün de vurguladığı gibi bu bir tane düşman bile çok... Üstelik çoğumuz onu hala iyi bir dost belleyip, yanımızdan ayırmıyoruz. Aşık Veysel Dost dost diye nicesine sarıldım diyor. Bizler de sıkıntıları, günlük sorunlar içerisinde dost edinmişiz bunu... Dostluğuna da öylesine inanmışız ki, bir türlü söküp atamıyoruz içimizden. Bu müşterek dost görünen düşmanımızın ismi Sigara”.

Öncelikle belirtmeliyim ki benim hiçbir zaman dostum olmadı bu nebat. Aksine, meslek yaşantımda düşmanlığına çok tanık oldum, dumanının etkilerini yakından izledim... Gördüğümüz gırtlak kanserli hastalarımızın tümünün sigara içiyor olması herhalde bir rastlantı değildi. Bu hastaların, hastalıklarının önemini anladıktan sonra sigaraya veda etmeleri, onlara bu çok önemli organlarını geri getirmelerine yetmiyordu. Çoğu organlarıyla birlikte bir süre sonra yaşamlarını da yitiriyor ve düşenin dostu da olmuyor” du...

Bin dost az diyor Atasözümüz değerli dostlar... Bir diğer Atasözümüz de Dost acı söyler diyor... Beni de bir dostunuz olarak kabul ederseniz son söyleyeceğim :

Dostunuzu da düşmanınızı da iyi tanıyın olacak.

Sevgilerimle...



BATUM'UN YAYLASINA...




Ben giderim Batum’a
Batum’un batağına
Bahçenizden içeri
Al beni otağına

Nazlı yarim geldim sana
Fistanını toplasana
Kemençeler çalınıyor
Bize horun oynasana...

............

       Güneş pembe bulutların ardında ilk ışıklarını nazlı nazlı gösterirken başladı gezimiz...                       

Akşam, kıpkızıl gökyüzünde son ışıklarını yollarken biz henüz Borçka’yı arkamızda bırakmıştık ve daha gidilecek en az üç saatlik yolumuz daha vardı.
Macahel veya yeni ismiyle “Camili” Türkiye’nin en kuzey doğu köşesinde, Artvin ili içerisinde ve Gürcistan sınırı üzerinde yer alan minik bir yerleşim yeri. Doğal güzellikleriyle ünlü... Macahel, zamanında Batum’un 21 köyünden birisi imiş. Günümüzde Batum’un beş köyü Artvin sınırları içerisinde bulunuyor. 16 köy ise Gürcistan’da kalmış. Amacımız, Otingo ormanları içerisinden geçerek, bir zamanlar Batum’un köylerinin yaylası olan “Beyazsu” yaylasına ulaşmak. Gece karanlığında, bozuk bir yolda ilerleyerek yoğun orman dokusu arasında yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. 45 km.lik yol 3.5 saatte bitiyor ve önce Beyazsu yaylasına ismini veren ve 2800 m.den büyük gürültü ile çıkan derenin suyu bize “hoş geldin” diyor. Yaylaya ulaşıp arabamızdan indiğimizde bu kez de simsiyah gökyüzünden milyarlarca yıldız bizi selamlıyor... Kalacağımız yayla evinin sahibi Hızır Bey bizi içtenlikle karşılıyor ve “acıkmışsınızdır” diyerek özenle hazırladığı akşam sofrasına davet ediyor. Konuk evinde, Malkara’lı bir doğa düşkünü gezginle tanışıyoruz. Yanındaki rehberi ile birlikte ayni gün Macahel’den Beyazsu yaylasına, Gorgit ormanları içerisinden geçerek ve 7.5 saat yürüyerek çıkmışlar. Güzellikleri anlata anlata bitiremiyorlar. Biz ise karanlıktan daha henüz çevreyi bile göremedik... Her şeyi sabaha bırakıp, yol yorgunluğunu atmak istiyoruz. Hava çok güzel. Ben, açık havada uyku tulumum içerisinde yatmak istiyorum ama “Doktor adam dışarıda mı yatarmış...” diyerek isteğime karşı çıkıyorlar. O güzelim havada ve yıldızların altında yatmak varken, tıkışıyoruz çam kokulu ahşap bir odanın karanlıklarına...

Sabah gün doğmadan kalkıyorum. Buralarda gözünü açan kişinin ilk yaptığı iş, dışarıya çıkıp havayı koklamak. Günün planlaması havaya göre yapılıyor çünkü... Hava serin ve koyu lacivert gökyüzünde tek bulut yok. Bu iyiye işaret. Gün iyi geçeceğe benziyor... Başımı çevirdiğimde inanılmaz bir yüce dağ silsilesi ile karşılaşıyorum. Yükseklikleri 3000 m.yi geçen Karçhal dağları hemen yanı başımda duruyor. Nasıl da mağrur, nasıl da gururlular... Gün, henüz dağlardan başını kurtarıp ilk ışıklarını bizlere ulaştıramamış. Limonata gibi bir serinlikte ve yarı aydınlıkta, ileride ormanlarla örtülü ard arda sıralanan dağ gruplarına bakıyorum. Hızır Bey yanıma yaklaşıp, çok yakındaki bir tepeyi ve onun üzerindeki beyaz bir kulübeyi gösterip, oranın “Gürcistan sınır karakolu” olduğunu söylüyor. Şaşırıyorum. Kuş uçuşu 4 km ya var ya yok, o kadar yakın... Daha yüksekçe bir tepeye çıkıp, etrafı tanımaya çalışıyorum. Çevrede geniş çimen düzlükler ve yakın bölgede mavi-mor sıra dağlar var. Hemen arkamda ise yalçın kayalıklı Karçhal’lar... Hangi sivrinin zirve olduğunu kestiremediğiniz 5 tane görkemli, dik kayalık...

O kadar güzeller ki gözlerimi ayıramıyorum. Neyse ki Hızır Bey kuşluk beslenmesi için çağırıyor. Büyük bir iştahla süt, kuymak ve bal’dan oluşan kahvaltımızı yapıyoruz. Bu arada güneş doğuyor. Etraf daha aydınlanıyor. Çevrenin anatomisi daha iyi algılanıyor.
Vakit kaybetmeden yola koyulmamız gerekiyor. Sis’e yakalanmamak için gerekli bu... Bugün zorlu bir
parkuru geçip, “Yıldız Gölü”ne gideceğiz. Rehberimiz yok. Yol tarifi alıp, yürüyüşe başlıyoruz. Önce düzgün çimenli bir düzlükten geçip, sonra yanlamasına geçitleri aşıyoruz.


Bu arada doğanın bizler için hazırladığı bir gösteriyi izliyoruz. İleride Gorgit ormanları üzerinde kısa bir yaz yağmurunun oluşturduğu enfes gökkuşağını büyük bir heyecanla görüyor ve resimliyoruz. Daha sonra, bize tarif edilen iki boğazı da arkada bıraktıktan sonra Salerno Deresi boyunca 60-70 derecelik zorlu bir yokuşu zik zaklar çizerek tırmanıyoruz. Bu arada değişik yüksekliklerde farklı çiçeklerle karşılaşıyoruz. Sarı ile beyazın bu kadar güzel uyuştuğu, pembe ile morun bu kadar güzel anlaştığı ve yeşil ile mavinin bu kadar güzel uzlaştığı isimsiz çiçekleri arkamızda bırakarak kısacık çimenlerle ve rengarenk çiçeklerle kaplı bir düzlüğe ulaşıyoruz. Buradan aşağıya baktığımızda yalçın kayalıkların tabanında yerleşmiş turkuvaz renkli minik bir krater gölü ile karşılaşıyoruz. Görmeyi amaçladığımız “Yıdız Gölü”... Rengi, tonu ve koyuluğu sürekli değişiyor. Birazdan hafif bir meltem çıkınca bu göle neden Yıldız Gölü dendiğini daha iyi anlıyoruz. Rüzgarla üzerinde oluşan minicik çırpıntılar, güneş ışınlarını yansıtarak inanılmaz bir yıldız pırıltısı sunuyorlar... Herhalde kapalı bir havada bu gösteriyi izleyemezdik diye düşünüyoruz. İçimizden buralardan ayrılmak gelmiyor. Yakın tepelerden birinden ve 360 derece açıdan, Karçhal silsilesini sonsuza kadar seyrediyoruz. Sonra göl kenarına inip bir süre soluklanıp, dönüş yoluna koyuluyoruz. Ayni yolları izleyerek, ayni keyifli renk dokusu arasından geçerek 7 saat sonra akşam serinliğinde ve yorgun biçimde Yaylaya dönüyoruz.

Dağların ardında gün batımını seyretmek ve yorgunluğumuzu atmak için akşam üzeri yaylada yerimizi seçiyoruz. Güneş gökte alçaldıkça serinlik daha da artıyor, üzerlerimize bir şeyler almak zorunluğu doğuyor. Köylülerle sohbet ederken bölgedeki Gürcü lisanındaki isimlerin çokluğu dikkatimizi çekiyor. Yaşlı köylülerin çoğu, çok iyi anlaşamasalar da Gürcülerle konuşabildiklerini söylüyorlar. Bu arada Otingo vadisi üzerinde ve sıra dağların ardında gün yavaş yavaş kaybolurken kuvvetli bir rüzgar ortaya çıkıyor. Vadinin derinliklerinde bulutlar birikiyor. Bu kötü havanın habercisi... En azından hava sonraki gün, bugünkü kadar güzel olmayacak.

Akşam yemeğinde kara lahana yemeği ve pilav yiyoruz. Yanında kavun, karpuz da cabası...
Yorgunluktan erkenden odalarımıza çekiliyoruz. Gece çinko damda yağmur damlalarının sesi ve gök gürültüsü sessizliği bozuyor. Sabah yoğun bir sis bulutu içerisinde gözlerimizi açıyoruz. Küçücük pencereden hiçbir şey görünmüyor. Yerler ıslak. Hızır Bey’in evinde yer minderi üzerinde kahvaltımızı yaparken planımızı değiştiriyoruz. Oradan ayrılıp, Kaçkar dağlarının güney yamaçlarına gideceğiz. Orada havanın açık olacağını düşünüyoruz. Halbuki burada daha görecek, dolaşacak ve yapacak çok şey vardı... Hızır Bey’e veda edip ayrılırken, güneşin çıkması ve havanın biraz ısınmasıyla sis bulutu yavaş yavaş yükseliyor. Yola koyulup yayladan aşağı hareket ettiğimizde, bulutlarla ormanın oynaşısını önce uzaktan sonra da yakından, büyük bir hayranlıkla izliyoruz. İnanılmaz hareketli bir gösteri bu... Yeşille beyazın ve sis kümeleri ile ulu ağaçların bir rapsodisi, mistik bir birleşimi.
Yolumuza devam edip, bir gece önce içerisinden geçerken göremediğimiz Otingo ormanları ve vadisini bu kez içimize sindirerek yaşıyoruz. Yanı başımızda çağlayarak akan coşkun bir dere ve Ormanın derinliklerinden gelen tılsımlı bir koku... Zaman zaman durarak doğayı derinliğine gözlemleyip, yaşıyoruz. Sonunda Borçka’ya ulaşıp, bu vadilerin sularıyla beslenen Çoruh nehrinin azgın ve çamurlu sularıyla birleşip güneye doğru yolculuğumuza başlıyoruz.

6 Ağustos 2005

.

HAKUNA MATATA...




Değerli Dostlarım,

"HAKUNA MATATA" Swahili dilinde "her şey yolunda" anlamına kullanılıyor.

Kilimanjaro Dağı tırmanışımız, 10 Ocak tarihinde Klimanjaro dağı, 5895 m. yüksekliğindeki Uhuru (Özgürlük) zirvesinde Türk bayrağının dalgalanması ile sonlandı.

Bu belki "insanlık için küçük bir tırmanış" idi amma takdir edersiniz ki benim gibi 60'inı geçmiş bir dostunuz için "büyük bir tırmanış" idi.

19 kişilik Türk dağcılık ekibimizden 18'i zirve yapabildi.

Ayni gün zirve niyeti olan 10 kişilik Fransız dağcılık ekibinden ancak iki kişi, o da yarı yolda bizim ekibe katılarak zirve yapabildiler.

Ekibimiz oldukça deneyimli kişilerden oluşuyordu.

Tunç, Mustafa ve Ertuğrul Melikoğlu ekibi gayet iyi yönettiler.

Zirvede, bu yılın ilk günlerinde Demirkazık'ta yitirdiğimiz iki genç ODTU'lü dağcı kardeşimiz için saygı duruşu yaptık ve İstiklal marşımızı söyledik. Duygulu, hazin bir anma oldu...

Sonunda 60. yaşımda 6000 metrelik bir dağa çıkmış oldum.

Şimdi 88. yaş günümde 8848 m. lik Everest tırmanış planı var.

Neden olmasın... İnsan hayal ettiği sürece yaşamıyor mu?

Tekrar sizlerin aranızda olabilmek büyük mutluluk...

Bizleri merak eden, bizler için kaygı duyan herkese teşekkürler.


Değerli dostlar, dağa çıkmanın gerçekten farklı bir duygusu var.

Uzaktan her dağ herkese çok güzel görünür. Etklenebilirsiniz, hatta onu uzaktan çok da sevebilirsiniz. Ancak, onun zirvesine ulaşmanın getirdiği duygu farklı oluyor. 3-5 gün onun sinesinde kaldığınızda, onunla iç içe oluyorsunuz. Girdisini çıktısını, iyi ve kötü yönlerini gözlemliyor, onunla bütünleşiyorsunuz. Hele hele sonunda zirveye vardığınızda artık onunla el sıkışıp, dost oluyorsunuz. Kendinizi onun dostluğunu kazanmış hissediyorsunuz. Artık, o sizin bir kardeşiniz, bir yakınınız gibi oluyor.

Hele hele dağdan inip onun görkemli görüntüsünü bir kez daha gördüğünüzde, o arkadaşınızla artık gurur duyuyor, onun büyüklüğünü gördükçe "ben artik bu dağın arkadaşıyım" diye içten bir sıcaklık hissediyorsunuz...

Belki o dağı bir daha hiç görmüyorsunuz ama biliyorsunuz ki sizin tanıdığınız, güvenebileceğiniz bir kişilik hala orada bütün heybetiyle durmakta, belki de sizi yeniden kucaklayabilmek için can atmakta...

Neyse, insan 6000 m. de biraz oksijensiz kaldı mi böyle saçmalamaya başlıyor. Herşeyimiz hoş görüle...

Bu ekspedisyonun sonunda 60. yaşımda 6000 metrelik bir dağa çıkmış oldum.

Şimdi 88. yaş günümde 8848 m. lik Everest tırmanış planı var.

Neden olmasın... İnsan hayal ettiği sürece yaşamıyor mu?

Tekrar sizlerin aranızda olabilmek büyük mutluluk...

Bizleri merak eden, bizler için kaygı duyan herkese teşekkürler.

Hepinize en azından benimki kadar sağlıklı günler dilerim.

Gözleriniz hep yukarılarda olsun...

Yücel Tanyeri 16 Ocak 2007

23 Kasım 2007 Cuma

ATATÜRK'E AĞIT...

Aşık Veysel'in inanılmaz güzellikteki "Ağlayalım Atatürk'e..." başlıklı şiiri ve ağıtından yola çıkarak düzenlediğim sunumu izlemek için lütfen aşağıdaki videoyu tıklayınız: