YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

10 Eylül 2008 Çarşamba

"AZGIN KEÇİ" SENDROMU...


Yayla yaylaya bakar

Ortasından su akar

Delikanlı var iken

İhtiyara kim bakar…



Yavuz Doğan ve Metin Tüfekçioğlu.

Onları ilk kez, 2007 yılında yaptığımız Kilimanjaro tırmanışım sırasında tanıdım.

İkisi de benim gibi 1946 doğumluydu.

İkisi de İstanbul’da kauçuk imâlatı ile iştigal ediyorlardı.

68 kuşağındandık.

60’lardan 70’lerden bir çok ortak noktamız vardı.

Kısa zamanda dost olduk.

Üçümüz de 60 yaşından sonra dağlarda olmaktan büyük keyif alıyorduk.

5897 m. lik Kilimanjaro’ya birlikte tırmanmıştık.

Geçen yaz da 3937 m. lik Kaçkar Zirve tırmanışı yapmıştık.

Birçok şeyi paylaşmış, dost olmuştuk.

Bu yaz yine buluşmuş, Kaçkar dağlarında yeni rotalarda yürümüştük.


Dağlarda saatler boyu yürürken fazla yapacak bir şey yoktur.

Gece erkenden çadıra girdiğinizde de vaktiniz boldur.

Yoldaşlarınızla bol bol konuşursunuz.

Dere’den, tepe’den. Hava’dan, su’dan…


Yavuz ile Metin’in sohbetlerine doyum olmaz.

Öylesine güzel şeyler anlatırlar ki…

Bu kadar konuyu, bu kadar fıkrayı nereden bulup çıkartırlar şaşarım.


Son gezimizde birlikte yürürken bir benzetme yaptım.

Üçümüzü “Azgın Keçi”lere benzettim.

Bizleri, yaşı geçmiş ama hala dağlarda dolanan “keçi”lerle özdeşleştirdim.


Sevgili Metin, engin bilgisiyle müdahale etti.

Yanlışımı düzeltti.

“Keçi”nin genel bir terim olduğunu, dişi-erkek hepsine “keçi” denildiğini söyledi.

Bunların bir yaşından küçük olanlarına “oğlak” denilirmiş.

Bir yaşından büyük genç erkek keçiler içinse “teke” sözcüğü kullanılırmış.

Metin, sadece bu genç teke’lerin “Azgın Teke” olarak nitelendirilebileceğini söyledi.

Bizlerin ise yaşımız nedeniyle bu “Azgın Teke” gurubuna da giremeyeceğimizi lisan-ı münasiple anlattı.

Erkeklik bezleri çıkartılarak veya burularak iğdiş edilip, erkeklik görevini yapamayacak duruma getirilmiş üç yaşından büyük erkek keçilere ise “Erkeç” denilirmiş.

Yani, bizim gibi yaşı 60’ı geçmiş er keçi’lerin ancak “erkeç” olabileceğini, onların da çok az bir bölümünün “azgın erkeç” olarak nitelendirilebileceğini hatırlattı.


Yanlış düzeltilmiş, bir anda “Azgın Keçi” den Azgın Erkeç”e terfi etmiştik.

Kavram kargaşası sona ermişti.


Sevgili Metin, ardından Öküz’le Boğa’nın farkına değindi.

Meğerse Öküz, Boğa’nın hadım edilmişi imiş.

Sonrasında da “Öküz’le Boğa arasında fark nedir” diye bir soru yöneltti.

Meğerse biri ötekinin “zamparası” imiş.

Ve peşinden bir de Öküz’le Boğa’nın öyküsünü anlattı :


Efendim, sürünün yaşlı Boğa’sı çaptan düşmüş.

Faaliyetlerini yapamıyormuş.

Haliyle Öküz’lüğe terfi ettirmişler.

Tabii ki sürüye yeni bir Boğa alınmış.

Bu yeni ve genç Boğa sürünün bir ucundan girip, öbür ucundan çıkıyormuş.

Öküz, durumu gördükçe eski günlerdeki gibi ön ayaklarını yere sürterek tozutmaya başlamış.

Durumu gören bir inek yaşlı Öküz’e yaklaşıp sormuş.

-“Hayrola! Genç Boğa geldi, sen de hallendin…”

Öküz ön ayaklarını yere sürtmeye devam ederken yanıtlamış :

-“Ondan değil. Kim Öküz, kim İnek belli olsun. Yanlışlığa gelmeyelim…”


Benim, Yavuz’un ve Metin’in 60 yaşımızdan sonra Erkeç’ler gibi dağda dolanmamız herhalde “yanlışlığa gelmemek” ten kaynaklanıyor olsa gerek…


3 Erkeç’in diğer resimleri için lütfen tıklayınız:

http://picasaweb.google.com.tr/tanyeri/Erceller



7 Eylül 2008 Pazar

ÇEVRECİNİN DANİSKASI...



17 Ağustos Pazar günü Çamlıhemşin’de idim.
Bu güzelim vadide dinlenip, yorgunluk atmak istiyordum.
Fırtına Pansiyon sahibi.
Sevgili Selçuk Güney sual etti:
Miting var, gelir misin” dedi.
Sordum “Hayrola, ne mitingi”?... 

Derelerin Kardeşliği” mitingi dediler.
Sonra da sebebini anlattılar.
Meğerse bir süredir çalışmalar başlamış.
Güzelim derelere gem vuracaklarmış.

Sonra da bunlar eğimli borularla, tünellerle.
Yüksekten dökülecek ve enerji üretilecekmiş.
Bunlara Hidroelektrik Santrali.
Kısaca (HES) deniliyormuş.

İkizdere’de çalışmalar sürüyormuş.
Tüneller açılmış bile.
Yöre halkı buna tepkiliymiş.
Derelerinin hür akmasını istiyorlarmış.
Bunun için miting yapacaklarmış.

Keyifi, tatili, dinlenmeyi bıraktım.
Varım” dedim.
Ne de olsa 68 kuşağıyız.
Miting, boykot, işgal iyi biliriz...

Hava sıcak mı sıcak…
Mitingi de öğle vaktine ayarlamışlar.
Şoför Selçuk'un yönetiminde.
Vatandaş Mustafa yan canibinde.
Lazaloğulları aile kütüğüne.
Kayıtlı 67. kişi ben de.
Arka koltukta koyulduk yola keyifle...

Çamlıhemşin’de kalabalık bir gurup buluştuk.
Ortalık bayram yeri.
Tulumlar, horonlar gırla gidiyor.
Halk coşkulu en azından dereleri kadar...

Çayeli’ne doğru yola çıktık.
Diğer beldelerden gelenlerle birleştik.
Sesimiz daha gürül gürül çıkıyordu.

Mitingin başlangıcında yoklama yapıldı.
Karadere, Askaroz deresi, Çataldere, Seslidere, Büyükdere, Cimil deresi, Senoz deresi, Hemşin deresi, Fındıklı deresi, Papart deresi, Fırtına deresi, Tar deresi, Kürtün deresi, Palovit deresi, İkizdere, Kabahor deresi, Çağlayan deresi, Hala deresi.
Hepsi orada olduklarını belirttiler.
Tüm dereler Çayeli'nde birleşmişti.
"Derelerin Kardeşliği" oluşmuştu.

Konuşmalar yapıldı.
Kemençeler, tulumlar eşliğinde horonlar tepildi.
Yerel giysileri içindeki bacılarım hakürledi.
Büyük bir dayanışma içinde, bayram havasında tepkiler konuldu.

O güzelim derelerin olduğu yerlerde ikamet etmiyordum.
60 yaşımı çoktan geçmiştim.
Buna rağmen tatilimin bir Pazar gününü.
Sıcakta mitinge katılarak geçirmiştim...

Dereler Özgür Aksın” pankartını taşımıştım.
Sloganların tümüne katılmıştım.
Yapılacak HES’lere “hes’tir” demiştim.
Daha ne yapmalıydım.

Çevreci’nin daniskası” bendim.
Her ne kadar başkaları da.
Bu iddiada olsalar da…


Derelerin Kardeşliği miting fotoğrafları için :
.


5 Eylül 2008 Cuma

SOSYAL BİLİMCİLERLE GEZİ...


Sosyoloji, toplumun davranışları inceleyen ve bunlardan eğri, doğru bir takım sonuçlar çıkaran bir bilim dalı.
Sosyal Bilimlerle uğraşan bu bahtsızlara da “sosyolog” deniliyor.

Bizlerden büyük bir farkları yok.
Kafa çevreleri ölçümü de bizden farklı değil.
Bunlar elle tutulur, gözle görülür bir iş yapmazlar.
Bizler tek tek uğraştığımız hastaları çözememişken, bunlar toplumu toptan inceleyip bir sonuca ulaşmaya çalışırlar.
Tabii sonunda hep çuvallarlar.
Bunların kimseye pek zararları dokunmaz.
Pek tabii faydaları da…

ÖSYM’de sözelden iyi puan alan çocuklar arasından seçilir.
Lâf Bilimleri okuyup, bir diplomaya kavuşurlar.
Diplomalarının geçerliliği yoktur.
Evde Feng Shui düzenlemesi sırasında iyi bir aksesuar olarak kullanılır.

Bunların biraz daha beceriklileri Doktora yaparlar.
Bütün amaç bir Üniversiteye kapağı atmaktır.
Oraya ulaşanlar da toplumu araştırıp, karıştırmaya başlarlar.

Bunlardan bir grupla bu yaz beraberdim.
Faik Karakılıç, Hacettepe Sosyoloji mezunu.
Kızı Zeynep Karakılıç, ODTÜ Sosyoloji Bölümü doktora öğrencisi.
Ve damadım Aykan Erdemir, ODTÜ Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi.

Üçü de az-çok okumuş, yazmış kimseler.
Giresun’un Yağlıdere ilçesinde konuşlanmışlar.
Buradan New York’a göç edenleri araştırıyorlar.

Araştırma için öyle pahalı alet-edevata gerek duymuyorlar.
Bir hırka, bir gömlek yeterli.
Bahçelerden aşırdıkları fındık ve böğürtlenle karınlarını doyuruyorlar.
Alan çalışması için altlarında bir Renault 12’leri bile yok!
Neyse ki benim altımda iyi-kötü bir araç var.
Sen buraları iyi bilirsin” diye lâfa girip Pazar günü “bizi gezdir” dediler.

Olur” deyip, üç sosyolog’la birlikte sabahın köründe yola koyulduk.
Amacımız Giresun'dan şöyle bir içerilere girip, turlamak.
Aksu adasının karşısından Dereli istikametine dönerken, “Amazonların, Laz kadınlarının anaerkil davranışlarına etkisinin yansıması” tartışması başlamıştı bile…
İtler uyanmadan Kümbet Yaylası’nda idik.
Ben tulum peyniri, nar gibi kızarmış sabah pidesi ve çay ile açlığımı giderirken onlar “yaylacılığın gelmişini geleceğini” tartışıyorlardı.

2200 m. de Eğribel Geçidi geçilirken Topal Osman’ın heykelinin önünde, onun “yörenin sosyal yapısı üzerine etkileri” gözden geçirildi.
Sonra, Tamzara üzerinden Şebinkarahisar’a gelindi.
Ben güzelim Dut Pestilini mideye indirirken onlar “sahil ile iç kesimin toplumsal değişimi ve iletişimini” gözden geçirmekle meşgûldüler.
Alucra’da verilen molada ben nefis “soğuk oğlak eti” lezzetini tadarken onlar “bunun ihraç edilmesiyle yörenin kalkınması arasındaki ilişkiyi” çözümlemişlerdi bile.
Daha sonra anayoldan ayrılıp içerilerde Kırıntı köyü'ne gidildi.
Girişte “Willkommen” ve “Welcome” yazıları karşıladı bizi.
Köy halkının çoğu Almanya’da yaşıyor.
Onlar, Karadeniz’in iç kesiminde yerleşik bu “Alevî köyünün sosyal yapısını gözlemlerken” can dostları beni bir güzel yedirip, içirdiler ki o kadar olur…
Benim karnım doymuş ama onların sosyal açlığı sürüp gidiyordu.
Kelkit yakınlarındaki Ünlüpınar’a gidildi.
Burada bir sürü GB plâkalı otomobil dikkatlerini çekti.
Neyse ki benim bir hastam tesadüfen beni tanıdı da bu İngiliz arabalarının çokluğunun nedenini ondan öğrenebildiler.
Meğerse bu kentten de Londra’ya çok göç varmış.
Ayak üstü, gelecek sene yapılacak araştırmanın “materyel ve metod”unu belirlediler.
Oradan ayrılıp, Gümüşhane’de ben taze cevizli nefis köme’nin tadına bakarken onlar artık gümüş çıkartılmayan bu kentte “köme üretiminin toplumsal kalkınmaya pozitif etkisini” gözden geçiriyorlardı.

Sonra Torul üzerinden Kürtün yöresinde Doğu Karadeniz’de 15. yüzyıldan beri yörenin en önemli Alevî ocağını barındıran Güvenç Abdal’ın köyüne ulaşıldı.
Ben güzel manzarayı içime sindiriken onlar “Karadeniz’in bu tek Alevî köyünün toplumsal değerlendirmesi”ni yapmışlardı bile…

İnanılmaz güzellikteki Harşit vadisini geçerken onlar bu güzellikten habersiz günün analizini yapıp, hangi dergilerde neler yazacaklarının paylaşımını yapmakla meşguldüler.
14 saatin sonunda yaklaşık 500 km. yol yapmış ve sonunda Tirebolu’ya ulaşmıştık.
Hava kararmıştı.

Bildiğim bir balıkçıda “yemek yiyelim” teklifimi geri çevirdiler.
Öğretmenevi’nde bir çay içeriz, yeter” dediler.
Ardından da konularla ile ilgili makaleleri taramaları gerekiyormuş…
Ne haliniz varsa görün” dedim.

Damadım ve meslektaşları ile yaptığım güzel bir Pazar gezisine yazık olmuştu.
Üzüldüm.
Hem de neye biliyor musunuz.
Kızımın bahtsızlığına…

Neyse, boşuna söylememişler:
Kızını dövmeyen, dizini döver” diye…

3 Eylül 2008 Çarşamba

FÜSUN...

Füsun, Arapça kökenli bir kelime. 
Efsun” kelimesinden kaynaklanıyor. 
Bu da “büyülü, sihirli” anlamını taşıyor. 
Gerçekten de “büyüleyici, ışıltılı” bir arkadaşımızdı Füsun. 

Hacettepe’den 40 yıllık arkadaşımdı. 
 Acı bir kahve bile 40 yıl hatırlanırken, bizler onu hep sevgisiyle ve güler yüzüyle hatırladık. 
 Altında ezilirdiniz onun sevgisinin ve de güler yüzünün… 

Gülmeyi sevdiği kadar şiiri de, öğretmeyi de çok severdi Füsun. 
Şairin dediği gibi; Bilim gitmeliydi, bilenden bilmeyene Ve varlıklı olmalıydı bilen Karanlığı delen ışıklar gibi Hep gülmeliydi öğreten… 

Zaten öyle birisiydi Füsun
Gülümseme hiçbir zaman eksilmezdi yüzünden. 
Öğretmeyi sevdiği kadar, yemek yapmayı da yemek yemeyi de çok severdi.
Örneğin ona bir kap yemek yap deseniz olaylar şöyle gelişirdi : 

Önce, masmavi bir gökyüzü altında "güleryüz"le işe başlardı. 
Hiç kuşkusuz pembe bir tencere seçerdi. 
Bu tencerenin alt kısmını çiçeklerle doldurur, rengârenk sebzeleri içine atardı. 
Bir bardak dolusu gülümseme koyardı. 
İrice bir parça coşkunluk alıp, kocaman bir kap da dostluk ilave ederdi. 
Bir tutam yumuşaklık, bir bölüm sürpriz, bir kaşık ümit, bir büyük yardımlaşma
bir kısım alçak gönüllülük’le bunları çırpardı. 
Kendi sıcaklığı ile bunları eritir, bir tutam da güzellik serpiştirirdi. 
Tüm bunları kuvvetlendirmek için bir çorba kaşığı güven eklerdi. 
Bir ölçü inanç, iki ölçü aklıselim ve bol miktarda hoşgörü’ü katar ve bolca sevgi ile karıştırırdı. 
İki kaşık gülücük, bir kaşık sabır ve çokça da övgü ilâve ederdi. 

Bunları şevkle karıştırır, bir müzik eşliğinde pişirir ve şükranla tatlandırır, soğuduktan sonra üzerine bol şiir sosu dökerdi. 
Bunun üzerine bir avuç iyilik ve kalın bir tabaka neşe sürer ve güler yüzüyle dostlarına, sevdiklerine servis yapardı...

Böyle bir arkadaş, böyle bir dosttu Füsun

Bedri Rahmi Eyüpoğlu, sanki onu anlatmıştı şiirinde :

İnsan dediğin bir buğday tarlası gibi olmalı 
Esti mi rüzgâr, bir değil milyonlar için esmeli 
Bir tek meyve veren dalı, kesmeli 
İnsan dediğin derya misali 
Üstünde milyonlarca dalga, 
İçinde kıyametler kopmalı. 
İnsan dediğin derya misali 
Uçsuz bucaksız olmalı. 

Çok özleyeceğiz onu…
 
.

31 Ağustos 2008 Pazar

FÜSUN'UN ÇİÇEKLERİ...



Dr. Füsun Sayek
, Hacettepe’den sınıf arkadaşımızdı.
Türk Tabipler Birliği Başkanı iken iki yıl önce aramızdan ayrılmıştı.
İçi sevgi dolu, sevecen bir dostumuzdu.
Güzel olan her şeyi severdi.
Yakasında her zaman mutlaka bir çiçek taşırdı.

Eşi ve iki kızı, iki yıldır onun anısını yaşatıyorlar.
İskenderun Arsuz'da Füsun’un doğum gününü çeşitli etkinliklerle kutluyorlar.
Bu etkinliklerde Füsun’un tüm özelliklerini yansıtmaya çalışıyorlar.

Bu etkinliklerin ikincisi bu yıl yapıldı.
Sanatsal, kültürel, medikal çok güzel aktiviteler vardı.
Bunlardan birisi de çocuklar ve çiçeklerle ilgili olanı idi.

Arsuz’lu 40 kadar çocuk aile evinin avlusunda bir araya geldiler.
Asma çardağı altında kartonlarla, boyalarla çiçekler yaptılar.
Tüm özgürlükleriyle dilediği gibi çizdiler, boyadılar, kestiler, yapıştırdılar.
Füsun’un iki kızı Selin ve Aylin onlara yardımcı oldular.
Sonunda yapıtlarını gururla sergilediler.
Eserlerini bir araya getirdiler ve Füsun Abla’larına sundular.

Ortam öylesine neşeli, öylesine güzeldi ki…
Sanırım Füsun da oralarda, onlarla birlikte idi.
Ya da bana öyle geldi…



7 Ağustos 2008 Perşembe

100, DALYA...


Hep yakınırız hiç okumadığımızdan.
Aslında öyle değildir.
Okuruz biraz…

Çocuklukta ya Tom Miks ya da Teksas okumuşuzdur.
Gençliğimizde Hayat ve Ses mecmualarını hatmeylemişizdir.
Bir iki Polisiye muhakkak kıraat eylemişizdir.
Hiç okumayanlarımızın bile evinde 24 ciltlik bir Meydan Larus muhakkak bulunur.
Hepimiz günlük bir gazete alırız.
Almasak bile bir okuyanın yanına park edip yan gözle muhakkak günlük haberleri öğreniriz.
Günümüzde internet aracılığıyla gelen lüzumlu lüzumsuz binlerce iletiye en azından bir göz atarız.
Bir kesim ise “ikra” sûre’sinin emrini yerine getirir.
Anlasın veya anlamasın zaten sürekli okur.
Sözün özü, az veya çok bir şeyler okuruz.
Sorun burada değildir.
Sorun hiç yazmayışımızdadır.
Okuruz ama hiç yazmayız…

Çoğumuz çok konuşuruz.
Çok da güzel şeyler anlatırız.
Ama “gel bunları yaz” desen yazmayız.
Kalem’den ve yazmaktan silahtan korkar gibi korkarız.
Eskiden böyle değildi.
Kişiler hem okurdu, hem de yazardı.
Böyle kişilere “kalem erbabı” denilirdi.
Bunların yazılarını da mektuplarını da okumak bir zevkti.
Geçmişte ulaşımdaki onca zorluğa rağmen yazışılırdı.
Güzel bir hitapla başlayıp, uzun ve düzgün cümlelerle devam eden gerçek mektuplar yazılırdı.
Sonra yavaş yavaş bu özelliğimizi yitirdik.
Mektup yazmaz olduk.
Pratik şeylere yöneldik.
Önce Kartpostal’lar sökün etti.
Buna rağmen onun arkasına epeyce şey yazılırdı.
Sonra kartvizitler ortaya çıktı.
Bayramınızı en içten dileklerimle kutlarım” yazan.
Veya “Hamili kart yakınımdır” diye not düşülen…

Sonra o kartlardan da yazı kalktı.
Matbaada basılmış “Yeni Yılınız Kutlu Olsun ” yazan.
Adresleri sekreterler tarafından daktilo ile yazılan ya da etiketlenen.
Hiçbir “kıymet-i harbiyesi” olmayan…
Günümüzde iş daha da mekanik hale geldi.
Cep telefonları ile SMS’ler yaşamımıza girdi.
Tbrklr” yazan, kimden geldiği bile belli olmayan.
Bir tuşa basmakla herkese iletilen…

Sözün özü:
Çok konuşuyoruz, az okuyoruz amma yazmaktan hiç hoşlanmıyoruz!
Son bir senedir bu sitede yazılar yazıyorum.
Bu yazıyla birlikte 100. yazıyı tamamlıyorum.
Yani “dalya” diyorum yazılarımla.
Bazen “incir çekirdeğini” bile doldurmuyor bu yazılar biliyorum.
Ama ben zaten bunları “incirin çekirdeğini doldursunlar” diye yazmıyorum ki…
Altmış küsur yılda dağarcığımda birikmiş anıları, iyi kötü görüşlerimi kendimle ve siz dostlarla paylaşmak için yazıyorum.
Yazmaya da devam edeceğim.
Size de öneririm.
Parmaklarınız kalem tutuyorken, parmaklarınız tuşlara basabiliyorken yazın.
Çekinmeyin, utanmayın, sıkılmayın.
Yazın! Ne yazarsanız yazın!

Ama mutlaka yazın…




5 Ağustos 2008 Salı

NEREDEN NEREYE...



55 yıl öncesine ait bir toplu resim.
Babamın en küçük kız kardeşi
yani, halam Nuriye Tanyeri evleniyor.
Arapkirli eniştem Şerif
Genç ile…
Samsun’daki nikâh töreninden hemen sonra ma-aile Foto Venüs’e gidilmiş.
Herkes en güzel elbiselerini
giyinmiş.
Titiz bir sıralanma yapılmış.
Bu an ölümsüzleştiriliyor.
Kimler yok ki resimde…
Babam ve annemle birlikte halamın üç ağabeyi ve
hepsinin eşleri.
Ailenin yakın akrabaları.
Ve en ön sırada çocuklar.
Amcamın kızı Fatoş,
kardeşim Esra, amcamın kızı Ayşe ve de ben.
Fotoğrafçı merceği göstermiş ve komutu vermiş.
Buraya bakın! Sakın kımıldamayın!” diye.
Nefesler tutulmuş, ayni
noktaya odaklanılmış.
Herkes olabildiğince
gülümsemeye çalışıyor.
Ama en ön sırada en haşarı iki çocuk hareketsiz duramamış.
Fotoğrafın bu bölümü net
değil.
Ama olsun, anısı bile cihan değer...
Ön sıradaki sevimli çocuklardan birisi Fatoş.
Amcam Abdülkadir
Tanyeri’nin kızı.
Şimdilerde yakışıklı bir oğlan ve pek güzel iki kız sahibi.

Fatoş, geçen hafta oğlunu evlendirdi...

Yavuz ile Özge birlikte yaşamlarına ilk adımı attılar.
İstanbul’da boğaz kıyısında Ajia Otel’de, görkemli bir yalı’da.
Pek güzel, pek çağdaş bir düğün oldu.
Aileden, dostlardan geniş bir katılım vardı.
Yenildi, içildi, eğlenildi.
Gençlerin mutluluğuna ortak olundu.
Sonunda mutluluklar dilenip, düğünden ayrılındı.
Çağ değişmişti.
Artık akrabalar, dostlar düğün sırasında veya sonrasında birlikte bir anı fotoğrafı çektirmiyorlardı.
Dolayısıyla geride -50 yıl öncesindeki gibi- bir grup fotoğraf kalmadı.
Birçok kimsenin dijital kamerasında belki anlık birkaç enstantane kalmıştı.
Onlar da bir süre birilerine gösterilecek, gönderilecek ama kısa bir süre sonra sanal alemde yok olup kaybolacaklar.
Ama dilerim Yavuz ile Özge’nin mutlulukları hep sonsuz olacaktır...

Fotoğraftaki kişiler :Üst sıra; Amca oğlu C. Ülkü Tanyeri, babam Y. Besim Tanyeri, amcam Beşir Tanyeri, yengem Saime Tanyeri, amcam A. Kadir Tanyeri, aile dostu Tevfik İleri’nin kardeşi Sebati İleri ve eşi Münevver İleri, teyzemin kızı Huriye Aydın.
Orta sıra; Yengemin yardımcısı Cemile, yengem Lütfiye Tanyeri, gelin halam Nuriye Tanyeri, damat Şerif Genç, annem Fahriye Tanyeri, ablam Gülümser Tanyeri,
Ön sıra; amca kızı Fatoş Tanyeri, kardeşim Esra Tanyeri, amca kızı Ayşe Tanyeri ve ben Yücel Tanyeri.