YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

7 Ağustos 2008 Perşembe

100, DALYA...


Hep yakınırız hiç okumadığımızdan.
Aslında öyle değildir.
Okuruz biraz…

Çocuklukta ya Tom Miks ya da Teksas okumuşuzdur.
Gençliğimizde Hayat ve Ses mecmualarını hatmeylemişizdir.
Bir iki Polisiye muhakkak kıraat eylemişizdir.
Hiç okumayanlarımızın bile evinde 24 ciltlik bir Meydan Larus muhakkak bulunur.
Hepimiz günlük bir gazete alırız.
Almasak bile bir okuyanın yanına park edip yan gözle muhakkak günlük haberleri öğreniriz.
Günümüzde internet aracılığıyla gelen lüzumlu lüzumsuz binlerce iletiye en azından bir göz atarız.
Bir kesim ise “ikra” sûre’sinin emrini yerine getirir.
Anlasın veya anlamasın zaten sürekli okur.

Sözün özü, az veya çok bir şeyler okuruz.
Sorun burada değildir.
Sorun hiç yazmayışımızdadır.
Okuruz ama hiç yazmayız…

Çoğumuz çok konuşuruz.
Çok da güzel şeyler anlatırız.
Ama “gel bunları yaz” desen yazmayız.
Kalem’den ve yazmaktan silahtan korkar gibi korkarız.

Eskiden böyle değildi.
Kişiler hem okurdu, hem de yazardı.
Böyle kişilere “kalem erbabı” denilirdi.
Bunların yazılarını da mektuplarını da okumak bir zevkti.

Geçmişte ulaşımdaki onca zorluğa rağmen yazışılırdı.
Güzel bir hitapla başlayıp, uzun ve düzgün cümlelerle devam eden gerçek mektuplar yazılırdı.
Sonra yavaş yavaş bu özelliğimizi yitirdik.
Mektup yazmaz olduk.
Pratik şeylere yöneldik.

Önce Kartpostal’lar sökün etti.
Buna rağmen arkalarına epeyce şey karalanırdı.

Sonra kartvizitler ortaya çıktı.
Bayramınızı en içten dileklerimle kutlarım” yazan.
Veya “Hamili kart yakınımdır” diye not düşülen…
Sonra o kartlardan da yazı kalktı.
Matbaada basılmış “Yeni Yılınız Kutlu Olsun ” yazan.
Adresleri sekreterler tarafından daktilo ile yazılan ya da etiketlenen.
Hiçbir “kıymet-i harbiyesi” olmayan…

Günümüzde iş daha da mekanik hale geldi.
Cep telefonları ile SMS’ler yaşamımıza girdi.
Tbrklr” yazan, kimden geldiği bile belli olmayan.
Bir tuşa basmakla herkese iletilen…

Sözün özü:
Çok konuşuyoruz, az okuyoruz amma yazmaktan hiç hoşlanmıyoruz!

Son bir senedir bu site’de yazılar yazıyorum.
Bu yazıyla birlikte 100. yazıyı tamamlıyorum.
Yani “dalya” diyorum yazılarımla.

Bazen “incir çekirdeğini” bile doldurmuyor bu yazılar biliyorum.
Ama ben zaten bunları “incirin çekirdeğini doldursunlar” diye yazmıyorum ki…
Altmış küsur yılda dağarcığımda birikmiş anıları, iyi kötü görüşlerimi kendimle ve siz dostlarla paylaşmak için yazıyorum.

Yazmaya da devam edeceğim.
Size de öneririm.
Parmaklarınız kalem tutuyorken, parmaklarınız tuşlara basabiliyorken yazın.
Çekinmeyin, utanmayın, sıkılmayın.
Yazın! Ne yazarsanız yazın!

Ama mutlaka yazın…