YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

5 Mart 2009 Perşembe

OKU DA CERRAH OL BENİM GİBİ...


Mantar, Hacettepe'de biter.
Bu, Tıp Fakültesi öğrencilerinin çıkarttığı bir gülmece dergisidir.
1964 yılından beri her 14 Mart Tıp Bayramı'nda düzenli olarak yayınlanır.
İlk sayısından beri bu dergiye benim de yazılarımla, karikatürlerimle epey katkım olmuştur.

1968 yılında Güney Afrika'dan Dr. Christian Barnard dünyada ilk kez bir kalp nakli ameliyatını Blaiberg isimli hastasında gerçekleştirdi. Bu, o dönem için çok büyük bir olaydı ve büyük yankıları olmuştu.

1968 yılının Mantar'ı için Dr. Barnard ile sanal bir röportaj yaptım.
O dönemlerde fotoshop filan olmadığından bir de fotomontajla yaptığım fotoğraf koydum.
Bu röportajı 41 yıl sonra da olsa bilgilerinize sunuyorum :

..........

Dr. Barnard bana dedi ki :
Oku da Cerrah ol benim gibi Don Juan olma…

Röportaj : Yücel Tanyeri

Spiker “bir numarada Petula Clark söylüyor” dedi “Cape Town…” Biraz duraklamadan sonra da “afedersiniz” dedi. “Down Town”.

Daha beş ay öncesine kadar sadece Masa Dağı ile şöhret bulmuş, ekvatorun bile altında kalmış, az gelişmiş bir kıta’nın çok gelişmiş bir kasabasıydı Cape Town. Geçirdiği bir kalp ameliyatı sayesinde dünya çapında meşhur olmuş, her gün gazetelerde, radyolarda ve son zamanlarda da televizyonda ismi sık sık geçer olmuştu. Fakat, esas olan spikere olmuş, binlerce dinleyici önünde “Down Town” yerine “Cape Town” diyip, rezil olmuştu…

..........

Benim gibi ortaokul sıralarından geçen tıp talebeleri bilirler. Cape Town’ı ilk defa Arhur Amca, Gatenby’in kitabında anlatmıştı bizlere. O zamanlar Groote Schuur Hastanesi bugünkü kadar meşhur olmadığı için Tomo’nun hikâyesini anlatmakla yetinmişti hatırlarsanız.

Gerçi, o zamanlar Groote Schuur Hastanesi filan bizim için yabancıydı ama bugün bu Hastanenin en olmadık yerini, Blaiberg’in öğle yemeğinde kaç kilo aldığını, Dr. Barnard’ın ameliyatlarının en teknik yönlerini ilkokul çocukları bile ezbere biliyor artık.
..........

Kalp nakli ameliyatlarının hâlâ birçok yönlerinin aydınlanmamış olmasını göz önünde bulunduran mecmuamız, Dr. Barnard’la görüşmek ve olayların gerçek yönünü yerinde görüp, değerlendirmek için şimdiye kadar bir defa insandan insana kan nakli yapmış bendenizi Güney Afrika’ya yolladı. İmtihanlarımız sebebiyle iki gün içinde gezimi tamamlayıp döndüm ve…
ve ben de yazdım!
..........

Seyahatim 30 Şubat günü Esenboğa’dan hareketle başladı. İki saat sonra Kıbrıs üzerinden geçerken bizim jet’lere rastladık. Günlük mutad uçuşlarını yapıyorlarmış. Selâmlaştık ve ayrıldık. Daha sonra Sina çölü üzerinden geçerken miğfer giymiş iki kızın, entariler giymiş bir grup erkeği kovaladığını gördük. Ne yapıyorlardı pek anlayamadım uzaktan… Daha sonra Afrika’nın Job girmemiş ormanları üzerinden uçarken biraz kulak kabarttım; aşağıda yamyamlar “Zabadak”ı çalıyorlardı. Neyse, uzatmayalım. Akşamüzeri 17.00 sıralarında Masa Dağı’nın ayakları arasından geçerek Cape Town havaalanına indik.

Ertesi sabah 08.40 da sizler Ankara’da 2 mm. karda titreyerek hala troleybüs beklerken, övünmek gibi olmasın ama ben serinlemek için Cocataş Cola içiyordum Groote Schuur Hastanesinin Kafeteryasında. “Yediğin içtiğin senin olsun, kapağından Volkswagen çıktı mı” diye soracaksınız ama nerede o şans bu fakirde yine “bedava” çıkmıştı…

Neyse uzatmayalım, saat 09.00 da Dr. Barnard’ın ofisinin kapısını çiftleşmiş ikinci kalp sesi gibi tıkırdatıp içeriye girdiğimde, Dr. Barnard dizlerini tutarak zorlukla yerinden doğruldu ve büyük bir nezaketle :
-“Hoş geldinz” dedi. Kusura bakmayın romatizmalarım yine azdı da…Buyurun böyle oturun.
-“Teşekkür ederim Efendim” dedim. “Mantar Mecmuamız için sizinle bir röportaj yapmamız mümkün mü acaba?”
-“Tabii... Buyurun sorularınızı bekliyorum”.
Taş gibi bir soruyla röportaja başladım.
-“Nasılsınız?”
-“Vallahi şu romatizmalarım olmasa çok iyiyim. Bir de günde 8 tane Aspirin almak yok mu en zor organ nakli ameliyatından zor geliyor bana… Hele Aspirin’in yan tesiri olarak kulak çınlaması yapması deli ediyor beni”.
-“Bence” dedim, “ismi her gün milyonlarca kişinin ağzında dolaşan birisinin kulaklarının çınlaması normal olsa gerek…”
-“Evet, haklısınız belki”.
-“Romatizmalarınızı tedavi ettirmek için Türkiye’ye geleceğiniz söyleniyor. Doğru mu acaba”?
-“Valla, doktorlarının üçte ikisi yurt dışında olan bir memlekete tedavi için gitmek ne dereceye kadar doğru olur bilmem ama çok methini işittiğim döner kebabınızı yemek için uğrayabilirim zannediyorum”.
-“Bekleriz efendim” dedim.
Bu sırada telefon çaldı. İtalya’dan Cine-Citta’dan arıyorlarmış. Barnard izin isteyip, telefonla uzunca bir müddet İtalyanca konuştu. Konuşması bittikten sonra “İtalya’dan Gina arıyordu da…” dedi. Doğrusu bu ya İtalya’da da Gima mağazası olduğunu bilmiyordum. Herhalde Barnard yine son taksiti yatırmamıştı. Neyse…
-“Efendim, kalp nakli ameliyatlarınız hakkında bize bilgi verir misiniz”.
-“Kalp, herkesin zannettiği gibi bir aşk organı değildir” diye söze başladı. “Bizce kalp, bir emme-basma tulumbasıdır. Bugün bizim memleketimizde ölümlerin % 25 i kalp yetmezliklerinden olmaktadır. Sizin memleketinizde de böyle değil midir?”
-“Vallahi” dedim, “bizim memlekette bir adam başlık parası biriktirmek için açlıktan ölmezse, bir kan davasında cinayete kurban gitmezse, stadlarda aşırı tezahürattan pnömotoraks olmazsa veya bir trafik kazasında vefat etmezse ancak kalp hastalığından ölebilir.”
-“Herneyse” dedi. “Bizim görüşümüz kalbi yetersiz hale gelen bir kişiye bir noktadan yardım edilmesi gerektiği merkezindedir. Biz, insandan insana kalp naklini uygun buluyoruz”.
-“Sizi tenkit edenlerin görüşü, neticesinden emin olmadığınız bir ameliyata girişip, insan hayatını bilerek tehlikeye attığınız merkezindeydi. Ne dersiniz?”
-“Vallahi, ben bu ameliyatların neticesinden emin olmasaydım önce kayınvalidemin kalbini değiştirmeye kalkardım değil mi?”
-“Haklısınız. Haklısınız efendim” dedim. “Peki, bize biraz da ameliyat tekniğiniz hakkında bilgi verir misiniz”.
-“Vallahi, ameliyatlarımızın tekniği hakkında gazetelerde o kadar farklı bilgiler verildi ki bizler de şaşırdık. Şimdi, bir arkadaşımız bu çeşitli teknikleri köpeklerde deniyor ve işin garibi hepsinde de sonuçlar iyi çıkıyor…”
-“Peki efendim. Ameliyat ettiğiniz hastalarınız lâfın gelişi bir enfarktüs geçirseler bu enfarktüsün ağrısı yeni kalbin sahibinin mi yoksa eski kalbin sahibinin mi sol koluna vurur?”
-“Güzel bir soru. Fakat biliyorsunuz tıpta % 100 kati bir şey söylenemez. Her iki söylediğiniz şık da varit olabilir…”
Bu sırada yine telefon çaldı. Barnard, uzun süren gayet samimi bir telefon konuşmasından sonra dönüp:
-“İtalya’dan Sophia Loren arıyordu” dedi. “Blaiberg’in son elektrolit durumunu ve idrarında aseton çıkıp çıkmadığını merak etmiş de…”

Sophia Loren ismini duyunca çağrışımla aklıma geldi:
-“Yakında göğüs değiştireceğiniz söyleniyor. Doğru mu acaba?”
-“Evet” dedi. “Böyle bir projemiz var. Kalb ve akciğerlerle bütün torax boşluğunu değiştirmeyi deneyeceğiz. Fakat şu sıralarda o kadar meşgulüm ki emin olun bir çorap bile değiştirmeye vakit bulamıyorum bazen.”
-“Tahmin ediyorum efendim” dedim. “Okurlarımıza ameliyatlarınız esnasında neler hissettiğinizi açıklar mısınız.”
-“Vallahi, ameliyatlarımda ellerimdeki osteoarhrit’in sızılarından başka bir şey hissetmediğimi söyleyebilirim.”
-“Kalp nakli ameliyatlarınız sırasında elektrikler kesilse ne olur?”
-“Etraf karanlık olur…”
-“Doğru. Bunu düşünmemiştim.”
-“Peki, Profesör Barnard. Size bir soru: Bize öyle bir tıp dalı söyleyebilir misiniz ki yıllar bile geçse bu tıp dalında organ nakli ameliyatı yapmak mümkün olmasın.”
-“Psikiatri…”
-“Bilemediniz. Biokimya! Peki, ‘bir berber bir berbere ne demiş’ biliyor musunuz?”
-“Bilmiyorum.”
-“Bre berber gel beraber bir transplantasyon dükkânı açalım demiş”.

Baktım ki Barnard biraz sıkılmışa benziyor. Kendisine ileride yapacağı ameliyatlarda başarılar dileyip yanından ayrıldım. O sırada Barnard’ın telefonu yine çalmaya başlamıştı.
..........

Dönüşte uçakta Tıp Tarihi isimli bir kitap elime geçti.
Orada bir makale okudum. Sizlere de anlatayım :

Efendim, günlerden bir gün eski İtalya’da ihtilâl çıkıyor. Brütüs, eski efendisi Sezar’ı Senatonun büyük mermer sütunları arasında sıkıştırıyor ve her nasılsa eline geçirdiği bir bistüriyi büyük bir hışımla Sezar’ın göğsüne saplayıp, bıçağına bir iki yumuşak kavis çizdiriyor. Sezar biraz sonra kendine geliyor. Elini göğsünün sol tarafına sokup, kalp atışlarını palpe edemeyince gözlerini açıp, yalvaran bir bakışla Brütüs’e bakıyor ve “Sende mi Brütüs” diyor. Brütüs gayet sakin : “Vallahi bende yok abi” diye cevaplandırıyor. "Blaiberg’de…"