YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

23 Mart 2009 Pazartesi

BAFRA... AH BAFRA...


Sevgili Alptekin Ahıshalıoğlu yakın arkadaşımdır.
Doğma, büyüme Bafra'lıdır.
Uzun yıllardır tanışırız.
Sözü sohbeti tatlıdır.
Müthiş bir hafızası vardır.
Başından geçenleri ayrıntısı ile öyle güzel anlatır ki şaşarım.
Bu nasıl hafızadır, bu nasıl güzel anlatımdır anlamam.
Sohbetlerimizde Bafra ile ilgili birçok anekdot anlatmıştır.
Bu anlattıklarını yazmasını, belgelemesini çok söyledim.
Sonra bunları Bafra'da bir yerel gazetede yayınlamaya başladı.
Sonunda öyle güzel bir yazı dizisi ortaya çıktı ki...
Bunları kitap haline getirmesini önerdim.
Uğraştı, çabaladı, emek verdi.
Bu yazıları "Bafra... Ah Bafra..." başlıklı bir kitapta toparladı.
Artık, Bafra'nın son 50 yılına ait canlı bir belgeseli var.
Alptekin'in güzel anlatımıyla ve de eski Bafra fotoğraflarıyla...

Bu kitaptan "Bafralı'nın Bilmesi Gerekenler" başlıklı yazıyı sunuyorum :

..........

Cimbilikler, Gavaslar, Şapalaklar, Tokalaklar ve Tabaklar diye sıraladığımda, bıyık altından gülmeye başladığınızı görür gibi oluyorum. Gülmeniz gayet doğaldır, zira bu beş aile, aşağı yukarı Bafra’da her aile ile akrabalık bağları kuran, Bafra’nın en eski ve köklü ailelerinden yalnızca beş tanesidir.

Dikkat çeken bir husus, bildiğimiz kadarıyla bu beş aileden hırsız, uğursuz, ahlâksız adam çıkmadığıdır. Beşinin de birbirleriyle enteresan benzerlikleri vardır: Bu ailelerin mensupları, hep yüksek sesle ve kavga eder gibi konuşurlar. Dışarıdan bakanlar veya onları tanımayanlar bu ailelerin mensuplarını cabbar ve ceberut insanlar zannederler, ama gerçekte öyle değildirler. Gürültücülüklerinin ve bağırarak konuşmalarının sebebi doğrudan kendileri değil, genetik özellikleridir.
Bunları yazıyor olmamın onları rahatsız etmeyeceğinden emin olduğum gibi, hiçbirinin bana sitem etmeyeceği kanaatimde yanılmayacağımdan da eminim. İstisnalar olabilecektir, ama meşhur “İstisnalar kaideyi bozmaz” sözü ölçümüz oldukça bunun pek önemi yok.

Meselâ Tokalağın Bekir Ağabey , arastada, avda ve hayatının hemen her alanında ömür boyu kavga etmiştir! Ama Tokalağın Orhan Ağabey’in, bırakın kavgayı, hiç kimseye yüksek sesle hitap ettiği görülmemiştir. Orhan Ağabey’in kayınbiraderi olan ve ana tarafı Şapalaklar, baba tarafı Tenekeciler olan kuyumcu Yalçın Usta, ustası olan Tokalağın Bekir Ağabey’le sık sık kavga ederdi.

Müsekkin-i âsap


Cimbiliğin Ahmet Dayı’nın Cumhuriyet Meydanı’ndaki lokantası sadece bir lokanta değil, “kaşıntısı tutan” kişilerin Ahmet Dayı tarafından “en münasip lisan” ile kaşındıkları bir “sosyal terapi merkezi” gibiydi!
Ahmet Dayı’nın ortanca oğlu olan, Hacınabi Mahallesi’nin anlı-şanlı muhtarı Selâhattin’de aynı sosyal hizmeti üstlenmiştir! Rahmetli babasından tevârüs ettiği üzere, “kaşınanları lisan-ı münasip ile kaşımaya” büyük bir vukufla devam eder. Neyzen Tevfik;

Azizim, sövmek müsekkin-i âsaptır
Binâenaleyh herkese meşrû haktır


beytini sanki Cimbiliğin Selâhattin’e cevaz vermek için yazmıştır; yani o kadar güzel küfreder! Ben de kendisine her defasında takılırım, fakat bu güne kadar bana tek bir kötü söz söylememiştir. Bilir ki kendisini kalben severim.
Bu ailelere mensup birinin damarına gafilin biri basmayagörsün, gözleri dünyayı görmez! Gavas’ın Fikret Ağabey, bir defasında, Bafra Panayırı’nın meşhur Babuş’un Tiyatrosu’nda kendisine yapılan bir yanlışlığı affetmemiş, feleğin çemberinden bir değil birkaç kez geçmiş olan kabadayı gürûhunu önüne kattığı gibi darmadağın etmişti. Hatta zamanının mafyası olan o ünlü Babuş, fena halde madara olduğu için iki veya üç yıl Bafra Panayırı’na uğrayamamıştı. Ancak adamları gelip Fikret Ağabey’den özür diledikten sonra aff-ı şâhâneye uğrayıp Bafra’ya gelebilmişlerdi.

Bafra’da hemen hemen her mahallede ve her köyde darb-ı mesel olmuş deyimler, atasözleri ve tekerlemeler vardı. Keşke ihmal etmeyip, derin bir kültürel birikimin ipuçları olan bu harika sözleri toparlasak ve bir kenara kaydedebilsek. Hepsi çok önemli yaşanmışlıkların ardından ortaya çıkan ve kuşaklar boyunca söylenegelen bu sözler, hayatın şablonu gibiydiler.

Bafralı’nın mâşerî dehâsı


Meselâ Martaala’da, yani Martıkale köyünde, “Tomaloğlar’dan yer alınmaz / Çakıroğlar’dan kız alınmaz” diye bir tekerleme vardı. Bu sözün temel teşkil ettiği yaşanmış gerçekler vardı. Tomaloğlar, hesaplarını-kitaplarını pek bilen varlıklı ailelerdi. Kolay kolay, hele de dışarıdan birine, asla arazi satmazlardı. Çakıroğlar ise aristokrattırlar; kimseleri beğenip zahmetsizce kız verdikleri görülmemişti, ya kendi denkleri ararlar veya o kızı kimseye vermezlerdi.

Meselâ bir yerde yiyenin içenin hesabı yoksa, yani kontrolsüz bir şekilde her gelenin istismarına açıksa, “Burası Hacicco’nun Çiftliği’ni geçti” denirdi.
Eğer biri çıkıp da “Bizi Enbiyalı’da eşkıya soymadı” sözünü söylüyorsa, anlaşılması gereken şey, o şahsın işlerinin dış etkenlerden dolayı değil, kendi eş-dostunun veya akraba ve taallûkatının istismarlarıyla bozulmuş olduğuydu.
“Yer, adamı yer” sözü ise, sonu daima ya hapishanede veya mezarda son bulan arazi kavgaları için kullanılan harika bir dersti.
Mülk edinmenin zor, satıp yemenin kolay ama sonuçlarının acı olduğu ise, “Evlek evlek hep sattık / Biz işte böyle battık” tekerlemesiyle yüzyıllar boyunca ders gibi anlatılmıştı.

Herhangi bir olayda muhatabınız olan kişi hiç gerekmediği halde lüzumsuz sakınmalar ve çekinmeler içindeyken, bu lüzumsuz davranışıyla çamlar deviriyorsa, “Bizim gelin bizden kaçar / Önünü kapatır arkasını açar” derlerdi.
Kafiyeli deyimler ille de ders yüklü olmak zorunda değildi. Meselâ özellikle seçim dönemlerinde siyasetin kızıştığı günlerde, “politika hastaları”ndan söz etmek gerektiğinde, “Aktekke’den Hidayet / Göltepe’den Naci / Kaygusuz’dan Raci” denilerek lâfa girilirdi. Çünkü bu isimler, gerek kendi köylerinde, gerek civar köylerde ve Bafra’da, sözü geçen politikacılar arasında ilk akla gelen isimlerdi.

Besmele kadar önemli!


Bafra’nın tarihine mâlolmuş önemli isimlerden ikisi Çakıroğun Rahim ile Göldepeli İbrahim’dir. Bu iki kişi öyle nüfuzlu, öyle önemli, zengin ve baskın kişiliklermiş ki Bafra halkı arasında yerleşen bir tekerleme, bu durumu uzun yıllar boyunca çok anlamlı bir incelikle günümüze kadar nakletmiş: “Bismillâhirrahmânirrahîm / Çakıroğun Rahim / Göldepeli İbrahim”.

‘Her işin başı besmeledir’ diye bir söz vardır ya, Bafralı’nın mâşerî dehâsı, besmelenin ölümsüzlük ifadesinin hemen ardından sıraladığı bu iki fâninin adıyla, esprinin en incesini yapmış.
Tam burada, bizim rahmetli Manav Turgut Ağabey’in oğlu Mehmet’in naklettiği hoş bir hatırayı nakletmeden geçmek olmaz:

Mehmet, İstanbul’da bir gün eşi ve oğluyla balık lokantasına gitmiş. Siparişleri gelince, manzaranın güzelliği karşısında aşka gelen Mehmet, çok keyiflendiği için babaannesinden duyduğu “Bismillâhirrahmânirrahîm / Çakıroğun Rahim / Göldepeli İbrahim” tekerlemesini söylemiş ve balığa girişmiş.
Yemeğin üzerine kahvelerini içerlerken, yan masadan kalkan 70 yaşlarında bir bey selâm vererek yaklaşmış ve “Efendim, affedersiniz… Bafralısınız değil mi?” diye sormuş. Mehmet, “Evet efendim, ama bunu nereden anladınız?” diye hayretle cevap vermiş. Yaşlı beyefendinin sözü gerçekten harikaymış: “Çünkü o tekerlemeyi sadece bir Bafralı bilebilir.” Kısa bir sohbette bulunmuşlar ve yaşlı bey müsaade isteyip ayrılırken, “Ha, unutmadan… Bendeniz o tekerlemedeki ‘Göldepeli İbrahim’in torunuyum” demiş!

Sınırsız ve sonsuz…


Bu arada Tabaklar’dan hiç bahsetmedik… Gelin, Tabaklar’la ilgili küçük hikâyeme kulak verin:
İsmail Siper ve Nihat Tabak, çocukluk yaşlarından itibaren ayni mahallede yetişen ve yedikleri-içtikleri ayrı gitmeyen canciğer arkadaşlardı. Birbirlerini görmeye bir gün dahi ara veremezlerdi. Bu kardeşlikten ileri samimiyetin dâhilinde bazen de birbirlerine kantarın topunu kaçıracak ölçüde şakalar yaparlardı.
İsmail Siper, bir gün Nihat Ağabey’in damarına öyle bir basmıştı ki, Nihat Ağabey’in tepkisi her zamankinden ağır olmuş ve “Bundan soora bennen gonuşma!” diye çizgiyi çekip son sözünü söylemişti.
Nihat Ağabey ertesi sabah, her gün olduğu gibi kargalar dahi kahvaltı yapmamışken dükkânı açmış. Açar açmaz da İsmail Ağabey damlamış. Hiç oralı olmayan Nihat Ağabey, sanki Siper orada yokmuş gibi davranarak, küslüğünü ciddi biçimde sürdürüyor, ama İsmail Ağabey, “La Nihat, bi acı gaave sööle de barışalım” gibi pişkin sözlerle bastırıyormuş.
Bir müddet direndikten sonra, Siper’in ısrarlı ve kararlı yaklaşımıy
la yüreği yumuşamaya başlayan Nihat Ağabey, sonunda istenen kahveyi söylemiş. Fakat kahveyle yetinmeyen İsmail Ağabey, “La Nihat, bi de soda sööle lan; yüreem yanî, ölmüşleriin ruhuna deysin” deyince, çay ocağına seslenilip, soda siparişi de verilmiş.
Kahveci kahveyle sodayı getirmiş. İsmail Ağabey kahvesini içtikten sonra soda şişesini alıp dükkânın önüne çıkmış. Bir tabureye yerleşmiş. Önce ayakkabılarını, ardından çoraplarını ağır ağır çıkarmış ve buz gibi soda ile ayaklarını yıkamaya başlamış!
Nihat Ağabey, “Naapin la sen ööle?!” diye bas bas bağırmaya başlamış. İsmail Ağabey ise gayet sakine, “Ne baarin oolum sen baa? Sodî ısmarladın ya, ister içerim, ister çimerim, ister ayaamı yıkarım; sen ne garışîsin” diye bir cevap vermesin mi?! Nihat Ağabey zaten oldukça seyrelmiş saçlarını yolup bas bas bağırarak ağzına geleni saymış. Ama İsmail Ağabey karşısına geçip sevimli göbeğini hoplata hoplata kahkahalar atarak büyük bir keyifle eski dostunun asabî hallerini izlemenin zevkini yaşamış.
Ne geçmişte, ne günümüzde, Bafra’da şakanın ve nüktenin sınırı veya sonu olmaz. Ama buna mukabil aynı sınırsızlık ve sonsuzluk, tahammül ve hoşgörü kavramları için de geçerlidir.

Ve en önemlisi, bunun farkında ve anlattıklarımızı anlıyor olmak, “Bafralıyım” diyebilmenin ön şartları arasındadır.