YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

10 Ocak 2008 Perşembe

BİR PERİ KIZI...



Yurdumuzun en kuzey ucundaki güzel kentimiz Sinop! Küçük, şirin ama öylesine temiz ve güzel ki… Tarih, doğa ve insanların sıcaklığıyla dopdolu.

Otelimiz limanın hemen karşısında. Pencereye vuran yaramaz sabah güneşi bizi dışarıya davet ediyor. Bu davet karşısında çaresiziz. Fırlıyoruz dışarıya.

Gözlerimizin önünde parıl parıl yanan dalgalar. Mevsim kış, ancak ortalık bahar havasını aratmayacak kadar güzel. Limanda sıralanmış bir dizi tekne. Bu tekneler yazın turistik geziler yapmak için kullanılırmış. Çevremdekiler denizin güzelliğini öve öve bitiremiyorlar. Kış mevsiminde bile üzerinde uçuşan beyaz martıları ile o kadar canlı görünüyor ki... Martıların derdi ise başka, onlar balıkçıların verecekleri balıklardan pay kapabilmek için çırpınıyorlar.

Bir tarafımda denize paralel uzanan Atatürk Caddesi, öte yanda Şehir Kulübü ve Sinop Kalesi. Atatürk Caddesi gençliğin cıvıl cıvıl kaynadığı, insanların, çocukların yürüyüşe çıktıkları bir cadde. Bir taraf denizin mavisi öte taraf parkın yeşili. İnsanlar hep mutlu.

Kaleye ulaşmak için Şehir Kulübü ve etrafındaki yeşil parkın içinden geçiyoruz. Kulüp binası ilginç çatısıyla, beyaz duvarları, ahşap pencere ve kapısıyla eski ve görülmeye değer bir yapı. Park ise Atatürk heykelini çevreleyen yaşlı ağaçlarla dolu.

Kale, Sinop’un en heyecan verici yapılarından birisi. Bu duvarlar yüzyıllardan günümüze ulaşan bir ses, sanki bir ışık. Daha önce ne zaman bir kale gezmeye kalksam hep hevesim kursağımda kalırdı. Bana kale diye gösterilen şeyler genellikle yıkılmış, parçalanmış taş yığınları olurdu. Ama burası farklı. Bu kale gerçekten yaşıyor! Surları, merdivenleri sapasağlam. Tepesine, burçların arasına çıkabilmek insana bir mutluluk veriyor. Fazla yüksek değil belki ama yine de limanı, çevreyi, denizi daha bir güzel görüyorsunuz. Belki de yüzyıllara dokunmanın verdiği zevk…
Sinop’un her köşe bucağında tarih ve yeşili bulmak mümkün. Her sokağında korunmuş ahşap evler, her tarafta canlı yeşil.

Sinop’a geldiyseniz müzeyi de gezmeyi unutmayın. Zengin tarihin anıları müzede saklanıyor. Balatlar Kilisesinden getirilmiş freskler, eski kitaplar ve biri birinden değerli bir sürü tarihsel parça...

Efsaneye göre Sinop, Amazonlar tarafından kurulmuş. Şehri kuran kraliçesinin adı Sinope imiş. Belki de adı gibi, güzelliğini de Sinope’den almış Sinop. Bir peri kızı kadar parlak, yeşil, yumuşak, canlı ve eski. Bu periyi Karadeniz’e hediye ettiğin için teşekkürler Sinope!...

Tuğba Tanyeri, 26 Mart 1989 - Sinop


NOT : Bu satırların yazarı kızım Tuğba, bu yazıyı bir hafta sonu Sinop’a yaptığımız bir gezimiz sonrasında yazdı. Bu yazıyı kaleme aldığı 1989 yılında 15 yaşında ve bir Ortaokul öğrencisi idi. Tuğba, daha sonra Bilkent Üniversitesinde Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümünde okudu. Oradan, Arkeolojide “Master” derecesini aldıktan sonra da Boston’da Arkeoloji “Doktora”sı yaptı. Halen ODTÜ’nde Öğretim Üyesi olarak görev yapıyor.

9 Ocak 2008 Çarşamba

FENERBAHÇE İLE DÜNYA ZİRVELERİNE...


Fenerbahçe 1907 yılında kurulmuştu.
2007 yılı FB’nin 100. kuruluş yıldönümü idi ve 2007 yılı içerisinde FB tarafından bir dizi kutlama etkinlikleri yapılması düşünülüyordu.

Yeğenim Tunç Fındık, oldukça pahalı bir spor dalı olan “dağcılık” ile profesyonel anlamda uğraşıyordu. Bu sporu yapabilmek için sponsor arıyordu. Tunç, futbolla hemen hemen hiç ilgilenmiyordu. Ben ise iyi bir FB taraftarı idim ve FB’nin kutlamalar için bir dizi etkinliklere hazırlandığını biliyordum. Tunç’u FB’nin 100. yılında dünyanın en yüksek dağlarına göndermek ve o zirvelere FB bayrağını dalgalandırmayı düşünüyordum. Bu fikrimi 2005 yılı ortalarında önce Tunç’a açtım. Tunç, fikri çok uygun buldu ve yapılabilir olduğunu söyledi.

İkinci aşamada bu fikrin FB yöneticilerine anlatılması geliyordu. Ankara’da Hacettepe’den dönem arkadaşım Diş Hekimi Prof. Dr. Kenan Araz, FB ikinci Başkanı Nihat Özdemir’in çok samimi arkadaşı idi. Yedikleri, içtikleri ayrı gitmiyordu. Bir Ankara seyahatim sırasında düşüncelerimi sevgili Kenan’a anlattım. Daha sonra Kenan bana, Nihat Özdemir’in de konuya sıcak baktığını ancak projenin FB Yönetim Kurulunda tartışılması gerektiğini iletti. Bir süre sonra bu düşünce “Fenerbahçe Dünya Zirvelerinde” projesi olarak FB Yönetim Kurulu ve Aziz Yıldırım tarafından kabul edildi. 2006 yılından başlanılarak FB bayrağı dünyadaki kıtaların en yüksek zirvelerinde dalgalandırılacaktı.

Yüksek dağlara tırmanmak “ha” diyince olmuyor. Bunların özenle plânlanması ve birçok engelin aşılması gerekiyor. Tunç ve bu projede ona yardımcılık yapacak olan koyu FB’li Mustafa Kalaycı hazırlıklara 1,5 yıl öncesinden başladılar. Tüm ayrıntılar gözden geçirildi. Sonunda 2006 yılının Ocak ayında tüm Amerika kıtasının en yüksek yeri olan Arjantin’deki 6969 m. yüksekliğindeki Aconcagua dağına tırmanılarak Projeye başlandı. Arjantin dönüşünde bu kez Türkiye’nin en yüksek zirvesi olan 5165 m. yüksekliğindeki Ağrı dağına tırmanıldı. Buraya zorlu bir kış tırmanışı gerçekleştirilerek FB bayrağı Türkiye’nin en yüksek yerinde dalgalandırıldı. Sonraki aşamada Tacikistan’daki Pamir Dağlarının 7105 m.lik Korjenevskaya ve 7495 m. yüksekliğindeki İsmail Somoni zirvesine FB bayrağı çıkartıldı. 2006 Eylülünde Avrupa kıtasının en yüksek zirvesi olan Fransa’daki 4807 m. lik Mont Blanc zirvesine çıkıldı. Proje’nin sondan bir önceki çıkışı Afrika’da olacaktı. 2007 yılının Ocak ayında Afrika kıtasının en yüksek zirvesi olan Tanzanya’daki 5895 m. yüksekliğinde Kilimanjaro dağına tırmanıldı. Bu tırmanışta Tunç ve Mustafa’ya ben de eşlik ettim ve Fenerbahçe bayrağımızı bu zirvede dalgalandırmanın keyfini onlarla birlikte ben de yaşadım. Bundan sonraki en önemli aşama dünyanın en yüksek zirvesi olan Everest dağına tırmanış idi. Dünyanın damı olarak nitelendirilen 8850 m. yüksekliğindeki bu dağa tırmanış hazırlıkları üç ay öncesinden başlamıştı. FB’nin bu iki genç sporcusu 3 ay Himalaya’larda çeşitli kamplarda kaldıktan sonra 20 Mayıs 2007 de FB’nin futbolda şampiyonluğunu ilân ettiği 19 Mayıs gününden bir gün sonra Everest’in zirvesine tırmanarak Fenerbahçe bayrağını orada da gururla dalgalandırdılar. Bu şekilde, benim de “fikir babalığı”nı yaptığım ve bayrağın bir ucundan tutarak -küçük de olsa- katkıda bulunduğum bir “Proje” tamamlanmış oldu.

Her ne kadar Fenerbahçe henüz Avrupa Kupalarında zirvelere çıkamamış olmasa da inanıyorum ki yakın bir gelecekte FB’nin bu düşü de gerçekleşecektir. Futboldan önce dağcılık gibi zor bir spor dalında FB bayrağını dünyanın en yüksek zirvelerine başarı ile taşıtan Fenerbahçe Kulübü yöneticileri ile bu büyük proje’yi başarı ile gerçekleştiren genç sporcularımız Tunç Fındık ve Mustafa Kalaycı’yı yürekten kutluyor ve bu olaya en azından Afrika Tanzanya’da tanıklık yapmış olmaktan büyük keyif duyuyorum.

Tunç Fındık ve Mustafa Kalaycı ile Kilimanjaro'da Ocak 2007
Fenerbahçe Bayrağı Kilimanjaro'da Foto: Yücel Tanyeri

8 Ocak 2008 Salı

BEDEN EĞİTİMİNDEN İKMÂLE KALIŞIM...


1960 yılında ablamın Yükseköğrenimi ve benim de Lise öğrenimim için Samsun’dan kalkıp Ankara’ya geldik. O dönemlerde ucuz bir memur bölgesi olduğu için Yenimahalle’ye yerleştik. Yenimahalle Erkek Lisesi (ismi sonradan Mustafa Kemal Lisesi) yeni açılmıştı. Bazı dersler boş geçmesine rağmen oraya kaydımı yaptırdık. Benim için yeni ve farklı bir ortamdı.

Beden Eğitimi Hocamız, 1960 lı yıllarda ODTÜ’nün kurucu Rektörü olan Kemal Kurdaş’ın kardeşi Turgut Kurdaş idi. Öğrenciler tarafından sayılan, sevilen, iyi, disiplinli bir Hocaydı. Bizi ilkbahar ve sonbahar aylarında belediye otobüslerine doldurur –o dönemde henüz inşaatı sürmekte olan- ODTÜ Kampüs alanına götürür ağaç diktirirdi. ODTÜ’nün geniş arazisindeki çam ormanlarında MKL öğrencisi olarak benim de bir tutam katkım olduğu için, ODTÜ’deki o ağaçlıkları gördükçe halâ büyük keyif duyarım. 

Turgut Hocamızın en büyük tutkusu “havacılık”tı. Başarılı bir Havacılık Kulübü kurmuş ve Türkkuşu ile müşterek çalışarak genç paraşütçüler yetiştiriyordu. Her öğrencisinin bu Kulübe girmesi en büyük arzusu idi. İnanç ve Kıvanç Ayas kardeşler ile Tuna Atıcı o dönemde bizim Liseden yetişmiş büyük paraşütçülerdi. Turgut Hoca’nın bir diğer tutkusu da Jimnastik ve “kasa atlamaları” idi. Her öğrencisinin sadece düz değil, takla atarak, perende atarak kasadan atlamasını isterdi. Ben sporu çok sevmeme, top oynamama, iyi koşmama rağmen kasadan atlamayı bir türlü beceremezdim. Sonunda Hoca beni ve benim gibi “kasa özürlü” 10-15 öğrenciyi -sanki yazın kursuna gidip kasadan atlamayı becerecekmişiz gibi- ikmâle bıraktı. Bütünlemeler Ağustosta yapılacaktı. 

O dönemlerde öğrenciler bırakın marka spor eşyalar giymesini, üzerimize giyecek doğru dürüst bir eşofman bile bulamazdık. Ayağa geçirilen altı lâstik kaplamalı adi kes’ler vardı. Ayağımıza onu giyerdik. Hemen hepimizin anaları tarafından dikilmiş, beli yuvarlak lâstikli siyah donlarımız vardı. Şort niyetine de onu giyerdik altımıza. Üstümüzde de ya kirli bir fanila veya renkli bir gömlek olurdu en fazlası. Oynadığımız toplar da kalın meşinden yapılmış, dikişli ve bağcıklı toplardı. Kısa zamanda eskir, dikişleri açılır, meşini incelirdi. Yeni alındığında çok ağır, oynadıkça hafifleyip tüy gibi olan toplardı. Ama buna rağmen gece-gündüz mahalle aralarında, arsada, asfaltta top oynar ve büyük keyif alırdık. Sözün kısası yokluk içerisinde kendi çapımızda spor yapardık. 

Sonunda Ağustos ayı geldi, çattı. Sınav günleri açıklandı. Bizler tüm yaz boyu futbolumuzu oynayarak sporumuzu yapmış, bütünleme sınavına bu şekilde hazırlanmıştık. Oldukça sıcak bir yaz gününde Spor Salonunun önünde toplandık. Turgut Hoca da “kasa fobimizi” ve tabii ki kasa çalışmadığımızı biliyordu. Bizleri topladı ve üzerindeki otlar kurumuş, çoraklaşmış bomboş arazideki bir yüksek gerilim hattı direğini işaret parmağı ile göstererek “Oraya kadar koşup, direğin çevresinde döndükten sonra buraya geleceksiniz, ilk üç dereceye girenler sınıfı geçer. Gerisi kalır. Haydi marş, marş !” dedi. Koşacağımız mesafe en azından 6-8 km. kadardı. “Hocam, bizler Muharrem Dalkılıç mıyız o kadar mesafeyi koşalım” dediysek de dinletemedik. Çaresiz, hep birlikte kurulmuş zemberekten boşanır gibi uzun “kır koşusu”na başladık. Fakat gel gör ki daha yarı yola gelmeden susuzluk başladı, enerji depoları tükendi. Başlangıçta hızla başlayıp önde gidenlerin de dilleri dışarı çıkıp yavaşlayınca hep birlikte grup oluşturduk. Sonra aramızda konuşarak “Ulan, gelin finişe hep beraber el ele girelim. Bakalım Turgut Hoca o zaman kimi geçirip, kimi bırakacakmış görelim…” denildi. Öneri büyük tasvip gördü. Bu öğrencilerle başa çıkılmazdı. Ne de olsa “avcı nice yol bilse, tilki de onca hâl bilirdi…” O sıcakta kendimizi fazla sıkmadan, zaman zaman durup dinlenerek parkuru el birliğiyle tamamladık. Turgut Hoca’nın bu ittifak karşısında ne yapacağını da çok merak ediyorduk. Gerçi koşuyu “fair-play” ruhuyla bitirmesine bitirmiştik ama ortalıkta Turgut Hoca filân gözükmüyordu. Araştırdık, soruşturduk “Öğretmen Odasındadır” dediler. Oraya gidip, Turgut Hoca’yı gördüğümüzde Hoca bize “Ben zaten hepinizin o parkuru koşabileceğinizi biliyordum. Hepiniz geçtiniz çocuklar…” diyerek müjdeyi verdi. Sevincimiz sonsuzdu. Bu müjdeli haberi gidip birer şişe soğuk gazoz içtikten sonra o akşam Ankara’nın doyum olmaz gece serinliğinde, mahallenin oğlanları ile sokak lâmbalarının ışığında gece yarısına kadar asfaltta top oynayarak kutladık.

O günden beri “kasa”yı sadece olimpiyat oyunlarından yapılan naklen yayınlarda gördüm. Koşmaktan, top oynamaktan, spor yapmaktan ve seyretmekten halâ büyük keyif alıyor ve Turgut Hoca’mı da hep sevgiyle, şükranla anıyorum…


Turgut Hocamız, 19 Mayıs gösterileri Ankara-1961
.

6 Ocak 2008 Pazar

GALLER'DE BİR PAZAR GÜNÜ...


Aras Şenvar ve ben 1969 yılında, Hacettepe Tıp Fakültesi son sınıf öğrencisi ve 23 yaşında zıpkın gibi iki delikanlı idik.

İngiltere’nin Bristol kentinde Prof. Middlemiss ve Dr. Rhys Davies gözetiminde Radyoloji bölümünde staj yapıyorduk. Beatles’in yeni yeni ortaya çıktığı, mini etek modasının yaygınlaştığı, gençliğin için için kaynadığı 68 dönemi

O dönemlerde zar zor 200 dolar bulup buralara gelmişiz. Üç ay buralarda kalacağız. Aras, uzun saçları, favorileri ve geniş paçalı pantolonu ile benden daha janti bir oğlan. Bense gelişmekte olan bir ülkenin, az gelişmiş bir genci. Üzerimizde derli toplu bir elbise ve yeni alınmış iskarpinler var. Spor giysiler filan hak getire…

Neyse, aylardan Kasım, günlerden bir gün Hastanede staj gören kızlardan biri sohbet sırasında o hafta sonu pikniğe ve ardından diskoteğe gidileceğini, gelip gelemeyeceğimizi sordu. “Hah, şimdi voleyi vurduk” düşüncesi ile Aras’la biri birimize bakıştık. Serde gençlik var. “Oturun oturduğunuz yerde” diyen de yok. Cevabımız hemen olumlu oldu. Aldı bizi bir düşünce. Ne de olsa deplâsmanda ilk kez “millî” olacaktık. Ne yapmalıydık… Haftayı heyecan içinde geçirdik. Kafamızdan senaryolar kurguladık. Sonraki günlerde plân belli oldu. Pazar sabahı otobüsle gelip, bizi alacaklardı. Peşinden Galler’de bir gezinti vardı. Sonra da disko’ya gidilecekti. Belki arada bir “trekking” filân denilmişti ama o dönemde bizim “trekking”i anlayacak ne bilgimiz ne de görgümüz vardı.

En güzel elbiselerimizi seçip, favori kravatlarımızı taktık. İskarpinlerimizi bir güzel cilalayıp ayağımıza özenle geçirdik. Ana-babalarımız “üşütmeyin gurbet ellerde…” dedikleri için kalın pardüsölerimizi de kuşandık. Pazar sabahı, denilen yerde ve denilen zamanda otobüsü beklemeye başladık. Geziyi önemsemiyoruz. Bizim aklımız açılış seremonisinde değil, kapanış finalinde. Hep akşamı düşünüyor, disko’yu hayal ediyoruz. Kondisyonumuza güveniyoruz.

Neyse otobüs geldi. İçeri girdik ki bir sürü bizim yaşımızda kızlı-erkekli genç; renkli spor kıyafetleri, çizmeleri, montları, sırt çantaları, bere ve eldivenleri ile içeride yerlerini almışlar. Sohbeti koyultmuşlar. Biz, az gelişmiş ülkenin az gelişmiş gençleri siyah pardüsölerimizle onların arasında -jilet gibi giyinmiş film artisti gibi- otobüse dahil olduk. Bu giysilerimizle kendimizi uzaydan gelmiş iki yabancı gibi hissetmeye başlamışken, bizi bi güzel alkışladılar. Ülkemiz adına gurur duyduk ve daha birinci dakikada gol atmış deplasman takımı gibi moralimiz bir anda düzeldi. Sonra Aras’la biri birimize sokulup, yanlış otobüse binip, binmediğimizi sorguladık. Milletin giysileri pek diskotek kıyafetine benzemiyordu...

Kızlar, doğal olarak diğer arkadaşları ile sohbette idiler. Bize pek fazla pas vermeseler de arada bir gelip, "çok güzel bir gezi olacağını" filan anlatmaya çalışıyorlar. Bizler sıcak ve kurak bir iklimden gelmişiz. Burada ise soğuk ve yağmurlu bir hava var. Bu havada nasıl piknik yapacağız diye düşünürken, dağlarda yürüyeceğimiz müjdesini(!) alıyoruz. Bizim çıktığımız en kaba yükseklik 864 rakımlı Çankaya tepesi. Daha yükseğini görmemişiz bile… “Ulan, bu dağ gezisi de nereden çıktı” derken otobüs bir göl kıyısında durdu. O soğukta gölde sürat motorlarının arkasına takılmış, su kayağı yapan bir çok kişi var. Gençlerden büyük bir bölümü otobüsten indi. N’oluyor filan derken onların da su kayakçısı olduklarını öğrendik. Bu soğukta, lâstik elbiselerini giyip, akşama kadar su kayağı yapacaklarmış. Eh, Allah akıl fikir versin diyip biz, nispeten daha sıcak olan otobüsümüzde tekrar yerlerimizi aldık. 10-12 kişi kadar kaldık. Bir de yaşlı, beyaz saçlı, zayıftan bir adam var. O da “dağ rehberi” imiş. Ne iş yapar, ne işe yarar anlamadık ama olsun ondan bize bi zarar gelmez. Derken bir saat kadar daha yol aldık. Sonra otobüs dağlık bir yerde durdu. Hepsi yağmurluklu, kapşonlu, çizmeli gençlerle otobüsten indik. Bizlerse iskarpinliyiz, filânız ama azimliyiz… En zor şartlarda bile olsa Türk gençliğinin ne olduğunu onlara göstereceğiz. Güzel takım elbiselerimizin “doğaya saygımızın” bir eseri olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Anlıyorlar. “Tamam, tamam. Anlaşıldı…” diyorlar. Yoldan çıkıp, ahmak ıslatan bir yağmurla yürüyüşe başlıyoruz. Geniş çimenlik bir arazide tek sıra yürüyoruz. Gözünü seveyim memleketimin. Yürüyüşümüz bile dağınıktır bizim.Baştaki rehber göz açtırmıyor kimseye. Sık sık uyarıp, hizaya koyuyor gençleri. Onlar da kuzu kuzu uyuyorlar adamın dediklerine. Neyse, dere-tepe düz gidip biraz tırmandık ve zaman zaman yoğunluğu artan yağmurda epey de ıslandık. Ortada manzara neyim de yok. Zaten hava puslu. Bir de yağmur göz açtırmıyor. Sabahtan beri bir şeyler de yememişiz, karnımız zil çalıyor. İngilizlerse mutlu. “Böyle güzel bir dağ havasını bir daha yakalayamayız” diyorlar. Nesi güzelse… Ben diyeyim üç mil, siz diyin 8 km. gittikten sonra, rüzgârlı, kayalık bir yere geldiğimizde yaşlı rehber “işte tam mola yeri…” diyerek grubu durdurdu. Herkes sırt çantalarından termoslarını, keklerini, “ham”lerini çıkarttılar. O rüzgârda, sicim gibi yağan yağmurda karınlarını doyurmaya başladılar. Bizde zırnık yiyecek yok. Ramazan olsa “biz oruçluyuz” diyip, yemeyip, yutturacağız ama öyle bir şansımız da yok. Neyse halimize acımış olacaklar ki bir süre sonra “yardım paketi” geldi. Sıcak Seylan çayı eşliğinde kalıntı tostlarımızı yiyip, kendimize geldik. Dönüşte farklı bir rotadan ama durmaksızın yağan yağmur altında “it gibi” ıslanmış olarak tekrar göl kenarına ulaştık. Su kayakçılarını topladık. Dönüş yolunda onların maceralarını dinledik.

Akşam Bristol’e vardığımızda hava kararmıştı. Kızlar, gece 20.00 de Disko’da buluşacağımızı söylüyorlardı. Bizler ise açlık ve yorgunluktan bitmiş ve iliklerimize kadar ıslanmış olduğumuz için bu güzel Pazar’ın akşam seansına katılamayacağımızı lisân-ı münasiple kendilerine bildirdik. Aras’la “bir daha mı dağa gitmek, tövbe…” deyip ayrıldık ve odalarımıza çekildik. Sıcak bir duş alıp, kendimize geldikten sonra -çalınmasın korkusu ile hep pantolonumuzun arka cebinde taşıdığımız- ve yağmurdan ıslanıp, su gibi olmuş birkaç  Pound’umuzu saç kurutma cihazı ile kurutup, onları İngiliz ekonomisine yeniden kavuşturduktan sonra bizler bir güzel uykuya daldık.

Her ne kadar İngiliz kızlar Disko’da tepiniyor olsalar da…

Yücel Tanyeri ve Aras Şenvar, Ekim 1969-Bristol
.

3 Ocak 2008 Perşembe

ÇAKI GİBİ YAVRUKURT...

İlköğrenimimi Samsun 23 Nisan İlkokulu’nda yaptım. 1952 yılında girdiğim bu okuldan 1957 yılında mezun oldum. İlkokulda iken vasat bir öğrenciydim. Hocalarımı sever, derslerime çalışır ama sosyal yaşantımı da ihmâl etmezdim.. O dönemlerde “İzcilik” kavramı ilkokullar için henüz gelişmemişti. İzcilik, Ortaokul ve Lise yıllarına ait bir faaliyetti. İlkokul öğrencileri “Yavrukurt” olurlar ve resmî geçit törenlerinde boy gösterirlerdi. 23 Nisan İlkokulundaki son iki senemde Yavrukurt’luk işine soyundum.

Yavrukurt’ların görkemli elbiseleri vardı. İlkokul öğrencisi olduğumuz için o dönemlerde zaten kısa pantolon giyerdik. Ama genelde göğsümüzde çift cepli ve düğmeli küf renginde asker gömleği olurdu. Siyah kısa pantolon ve uzun çoraplar ve ayakta gıcır gıcır bir iskarpin buna iştirâk ederdi. Boynumuzda “siyah-yeşil” renkte bir fular bulunurdu. Kemerimizde de her zaman kalın bir çakı vardı. Bir de ne işe yaradığı belli olmayan ve de hiç kullanmadığımız kalın bir ip tomarımız bulunurdu. Kafamızıda da ortasında bir tane yıldızı olan bir asker şapkası bulunurdu. Bu donanım bizlere görkemli bir asker görüntüsü verirdi. Benim o dönemdeki en büyük idealim bir “Jet pilotu" olabilmekti. Belki de askeri üniformaya olan bu özentim nedeniyle bu yavrukurtluk işini seçmiştim.

Yavrukurtlukta en önemli iş, Resmî bayram törenlerinde ortalıkta kendinizi göstermekti. O dönemde Samsunda çok az İlkokul olduğu için, doğal olarak okullar arasında da büyük bir rekabet vardı. Millî günlerdeki törenlerde çakı gibi yürümek çok önemliydi. Bunun için trampet ve borular eşliğinde sıkı bir eğitim görür, derslerden sıyırmış olmaktan da büyük keyif alırdık. Ama geçit törenleri ciddî bir işti. Orada tüm dikkatimizi toplar, uygun adım yürümeye büyük özen gösterir ve çoğu kez de öğretmenlerimiz ve anne-babalarımız tarafından takdir alırdık. Çünkü törenlerde en yakın izleyicilerimiz onlar olurdu.

Törenler bittikten birkaç gün sonra Foto Hasan Soley’in vitrinine gider, minik kartlara basılmış sayısız tören fotoğrafları arasından kendi resimlerimizi bulur, arkasındaki şifreli numaraları Hasan Amca’ya yazdırır -pahalı oldukları için hepsini alamasak da- birkaç tanesinin siparişini verir, bir hafta sonra onları alır ve özenle saklardık.

İlkokuldaki son senemde, herhalde boyum uzun olduğu için beni Yavrukurt Başkanı yapmışlardı. 50 yıl önce, 1957 yılı 23 Nisan'ında Cumhuriyet Meydanındaki geçişimiz sırasında çekilen aşağıdaki fotoğrafta 20 erkek izcinin başında idim. Kızlar her zamanki gibi bizden öndeki sırada bulunuyorlardı.

Bu fotoğrafta görülen arkadaki binaların hepsinin yerinde bugün yeller esiyor. Muhtemelen arkadaki coşkulu kalabalığın birçoğu da bugün hayatta değil. Cumhuriyet Meydanının yapısı da tümüyle değişti. 23 Nisanlar artık orta yerde, ailelerle iç içe kutlanmıyor. Zaten törenlerin konu mankeni “yavrukurtlar” da kalmadı.

Geriye kalan tek şey, Foto Hasan Soley’in siyah-beyaz fotoğraf kartının üzerinde babamın güzel el yazısı ile ve mavi mürekkepli dolmakalemi ile yazdığı “23 Nisan 1957, Samsun” yazısı…


2 Ocak 2008 Çarşamba

PAPİŞ...



2007 yılını bitirip 2008’e girdiğimiz yılbaşını, genç bir kızla,
Çiğdem Papatya ile geçirdim.

Çiğdem Papatya benim torunum.
Annesi onu kısaca “Papiş” diye çağırıyor.
Henüz daha 14 aylık mini mini bir yaratık…
Ağzı var, dili yok.
Alt ve üst çenesinde ikişer dişi olsa da, artık yardımsız ayakta durabilse de, poposunu sallaya sallaya peltek adımlar atabilse de henüz iki kelimeyi yan yana getiremiyor.
Gerçi anlamsız sesler çıkartıyor ama yine de bağırarak, ağlayarak yaptırtabiliyor her istediğini. Öylesine çıkarsız, öylesine umursamaz, öylesine sevecen bakışları var ki nadiren yaptığı bu huysuzlukları da anında unutturuveriyor insana…

Çiğdem Papatya, yılın son gününde tüm gün kendisi için hazırlanan kendi boyundaki çam ağacının düzenlenmesini seyretti. Rengârenk ışıklı ağacın, kırmızı kukuletalı Noel babaların ne anlama geldiğini çözemese de onlara büyük bir merakla, sevgiyle yaklaştı, dokundu ve anlamaya çalıştı.
Çok canı sıkıldığında da döndü oyuncaklarıyla, balonlarıyla oynadı.
Akşam evlerindeki insan kalabalığını da anlayamadı bir türlü. Her akşam anne ve babası ile birlikte sessiz, sakin geçen gece pek gürültülü idi onun için. Ama etrafta kendisine şaklabanlık yapan birçok büyüğün olması hiç de fena değildi.
Şımardı ve hünerlerini gösterdi onlara kendi dilediği zaman.
Annesi bu akşam için ona pastel renkte pembe-mor bir gece kıyafeti almıştı.
İlk kez giyeceği arkadan fiyonk kemerli, kısa kollu bu kıyafeti önceleri çok yadırgadı. Huysuzlandı. Giymek istemedi.
Giydikten sonra hiç de fena olmadığını anlayıp, bir daha da üstünden çıkartmadı.
Her ne kadar oldukça uzun eteğine basarak yürümede zorlansa da, hareketi kısıtlansa da sonraları pek sevdi bu giysiyi. Ne kadar da çok fotoğrafçı vardı kendisini görüntülemek isteyen. Ama hiç birisine yüz vermedi.
Evreni de, ekseni de kesişmedi bizlerle...
Dilediğince oyuncakları ile ilgilenmeye devam etti.

Kestaneli Hindi etli Yılbaşı yemeği yenilmek üzere sofraya oturulduğunda o da biberonundaki sütle eşlik etti bizlere.
Karnı doyduktan sonra da gözleri kapanmaya başladı.
Annesi onu yatağına götürdükten sonra da bir süre boğuştu kendisiyle uyumamak için.
Ama yorgundu.
Kendisine getirilmiş onca armağan paketini açamadan, sonraki yılbaşlarında daha zinde olabilmek için elinde biberonuyla daldı minik Papatya derin uykusuna.
Yarınların ona neler getireceğini pek bilmeksizin...

Çiğdem Papatya fotoğrafları için lütfen tıklayınız :


27 Aralık 2007 Perşembe

SEZEN AKSU'LU GÜNLER...


Hacettepe’den 1970 yılında mezun olan bizim sınıfın büyük çoğunluğu yine Hacettepe’de dört yıl süreyle ihtisas yapıp 1974-75 yıllarında hemen hemen hepimiz Uzman olmuştuk. Birçoğumuz meslek yaşantımızı Ankara’da sürdürüyorduk. Ankara’da bulunan Hacettepe 70 mezunu sınıf arkadaşlarımız zaman zaman bir araya gelir hatta bu toplantılarımızdan yakın çevrede bulunan arkadaşlarımız da haberdar edilir ve onlardan zamanı uygun olanlar da toplantılarımıza katılırdı.

1978 yılı başlarında da böyle bir toplantı düzenlenmişti. O sıralarda Ankara’da gidilecek pek az Müzikhol vardı. Bunlardan bir tanesi de Küçükesat, Bestekâr sokaktaki “Yeni Süreyya” Gazinosu idi. Bir gece buraya gidilmesi plânlandı. Hem hasret giderecek, hem de müzik dinleyecektik. Yeni Süreyya’da İzmir’den gelen, Sezen adında genç bir şarkıcı olduğu ve çok güzel sesi olduğu söyleniyordu. Aslında müzik ya da müzisyen kimsenin umurunda değildi. Bir araya gelinip, gır gır yapılacak ve hoşça bir vakit geçirilecekti. Haydi bakalım denilip, 13 Ocak 1978 Cumartesi akşamı Yeni Süreyya’da buluşuldu. Yeni Süreyya, merdivenlerle inilen yer altında basık, izbe, küçük bir yerdi ve o akşam orada bizden başka kimsecikler de yoktu.
 
Yemekten sonra 20 yaşlarında mini mini bir genç kız sahneye çıktı. Kara gözleri, dolgun dudakları ve çok güzel şarkıları ile hepimizin dikkatini çekti. İsminin Sezen olduğunu öğrendik. Birkaç 45’lik plâğının dışında birikimi, büyük bir ismi yoktu ve kimseler tarafından tanınmıyordu. Programın sonunda -bayanlarla her zaman sıcak ilişkiler kurabilen- sevgili sınıf arkadaşımız Dr. Rüstem Olga ve  –her kişi ile her zaman yakın ilişkiler kurabilen-  Dr. Hikmet Pekcan kulis’e gidip onu kaptığı gibi aramıza getirdiler. Özellikle bizim sınıfın kızları ve de en az Sezen Aksu kadar güzel Dr. Süheylâ Bölükbaşı onunla sıkı bir dostluk geliştirdiler. Kısa sürede Sezen’in öz geçmişini ve aile öyküsünü öğrendiler. Sezen ile sohbet bir saat kadar sürdü. Sonra dağıldık.
 
Sezen Aksu’ya daha sonra yürü ya kulum denildi. Yeni Süreyya’daki programından sonra plâklar plâklarını kovaladı. Kısa bir süre sonra da ülke çapında ün kazandı. İsmi “Minik Serçe” olarak anılmaya ve her kes tarafından tanınmaya başladı. Sevenleri çoğaldı.

Gençlik çağımızda beğeni ile izlediğimiz minik serçe’yi bugün bile hala büyük keyifle dinliyor ve tüm sınıf uzaktan da olsa  -eski günleri özlemle anarak-  zevkle izliyoruz onu…
 
Sezen Aksu ve hcttp 70 mezunları