
YÜCEL TANYERİ
Ben, Yücel TanyeriDuydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...
Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...
10 Ocak 2008 Perşembe
BİR PERİ KIZI...

9 Ocak 2008 Çarşamba
FENERBAHÇE İLE DÜNYA ZİRVELERİNE...

Fenerbahçe 1907 yılında kurulmuştu.
https://photos.google.com/share/AF1QipOxovlTu2D0-KouSX95WzJ-vFdcZPDH6OkT2Vtd7Hic-VxxXfRTgdf_3AU0p8wr1g/photo/AF1QipMMk-YBS01YNTnagfMB0SLF59Xm0gdStZXiMyN-?key=cEtPUHZnbWlMdDlfUHhDenFWUndnakJuYk54c0RR&hl=tr
.
8 Ocak 2008 Salı
BEDEN EĞİTİMİNDEN İKMÂLE KALIŞIM...
6 Ocak 2008 Pazar
GALLER'DE BİR PAZAR GÜNÜ...

Aras Şenvar ve ben 1969 yılında, Hacettepe Tıp Fakültesi son sınıf öğrencisi ve 23 yaşında zıpkın gibi iki delikanlı idik.
O dönemlerde zar zor 200 dolar bulup buralara gelmişiz. Üç ay buralarda kalacağız. Aras, uzun saçları, favorileri ve geniş paçalı pantolonu ile benden daha janti bir oğlan. Bense gelişmekte olan bir ülkenin, az gelişmiş bir genci. Üzerimizde derli toplu bir elbise ve yeni alınmış iskarpinler var. Spor giysiler filan hak getire…
Kızlar, doğal olarak diğer arkadaşları ile sohbette idiler. Bize pek fazla pas vermeseler de arada bir gelip, "çok güzel bir gezi olacağını" filan anlatmaya çalışıyorlar. Bizler sıcak ve kurak bir iklimden gelmişiz. Burada ise soğuk ve yağmurlu bir hava var. Bu havada nasıl piknik yapacağız diye düşünürken, dağlarda yürüyeceğimiz müjdesini(!) alıyoruz. Bizim çıktığımız en kaba yükseklik 864 rakımlı Çankaya tepesi. Daha yükseğini görmemişiz bile… “Ulan, bu dağ gezisi de nereden çıktı” derken otobüs bir göl kıyısında durdu. O soğukta gölde sürat motorlarının arkasına takılmış, su kayağı yapan bir çok kişi var. Gençlerden büyük bir bölümü otobüsten indi. N’oluyor filan derken onların da su kayakçısı olduklarını öğrendik. Bu soğukta, lâstik elbiselerini giyip, akşama kadar su kayağı yapacaklarmış. Eh, Allah akıl fikir versin diyip biz, nispeten daha sıcak olan otobüsümüzde tekrar yerlerimizi aldık. 10-12 kişi kadar kaldık. Bir de yaşlı, beyaz saçlı, zayıftan bir adam var. O da “dağ rehberi” imiş. Ne iş yapar, ne işe yarar anlamadık ama olsun ondan bize bi zarar gelmez. Derken bir saat kadar daha yol aldık. Sonra otobüs dağlık bir yerde durdu. Hepsi yağmurluklu, kapşonlu, çizmeli gençlerle otobüsten indik. Bizlerse iskarpinliyiz, filânız ama azimliyiz… En zor şartlarda bile olsa Türk gençliğinin ne olduğunu onlara göstereceğiz. Güzel takım elbiselerimizin “doğaya saygımızın” bir eseri olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Anlıyorlar. “Tamam, tamam. Anlaşıldı…” diyorlar. Yoldan çıkıp, ahmak ıslatan bir yağmurla yürüyüşe başlıyoruz. Geniş çimenlik bir arazide tek sıra yürüyoruz. Gözünü seveyim memleketimin. Yürüyüşümüz bile dağınıktır bizim.Baştaki rehber göz açtırmıyor kimseye. Sık sık uyarıp, hizaya koyuyor gençleri. Onlar da kuzu kuzu uyuyorlar adamın dediklerine. Neyse, dere-tepe düz gidip biraz tırmandık ve zaman zaman yoğunluğu artan yağmurda epey de ıslandık. Ortada manzara neyim de yok. Zaten hava puslu. Bir de yağmur göz açtırmıyor. Sabahtan beri bir şeyler de yememişiz, karnımız zil çalıyor. İngilizlerse mutlu. “Böyle güzel bir dağ havasını bir daha yakalayamayız” diyorlar. Nesi güzelse… Ben diyeyim üç mil, siz diyin

3 Ocak 2008 Perşembe
ÇAKI GİBİ YAVRUKURT...
İlköğrenimimi Samsun 23 Nisan İlkokulu’nda yaptım. 1952 yılında girdiğim bu okuldan 1957 yılında mezun oldum. İlkokulda iken vasat bir öğrenciydim. Hocalarımı sever, derslerime çalışır ama sosyal yaşantımı da ihmâl etmezdim.. O dönemlerde “İzcilik” kavramı ilkokullar için henüz gelişmemişti. İzcilik, Ortaokul ve Lise yıllarına ait bir faaliyetti. İlkokul öğrencileri “Yavrukurt” olurlar ve resmî geçit törenlerinde boy gösterirlerdi. 23 Nisan İlkokulundaki son iki senemde Yavrukurt’luk işine soyundum.
Yavrukurt’ların görkemli elbiseleri vardı. İlkokul öğrencisi olduğumuz için o dönemlerde zaten kısa pantolon giyerdik. Ama genelde göğsümüzde çift cepli ve düğmeli küf renginde asker gömleği olurdu. Siyah kısa pantolon ve uzun çoraplar ve ayakta gıcır gıcır bir iskarpin buna iştirâk ederdi. Boynumuzda “siyah-yeşil” renkte bir fular bulunurdu. Kemerimizde de her zaman kalın bir çakı vardı. Bir de ne işe yaradığı belli olmayan ve de hiç kullanmadığımız kalın bir ip tomarımız bulunurdu. Kafamızıda da ortasında bir tane yıldızı olan bir asker şapkası bulunurdu. Bu donanım bizlere görkemli bir asker görüntüsü verirdi. Benim o dönemdeki en büyük idealim bir “Jet pilotu" olabilmekti. Belki de askeri üniformaya olan bu özentim nedeniyle bu yavrukurtluk işini seçmiştim.
Yavrukurtlukta en önemli iş, Resmî bayram törenlerinde ortalıkta kendinizi göstermekti. O dönemde Samsunda çok az İlkokul olduğu için, doğal olarak okullar arasında da büyük bir rekabet vardı. Millî günlerdeki törenlerde çakı gibi yürümek çok önemliydi. Bunun için trampet ve borular eşliğinde sıkı bir eğitim görür, derslerden sıyırmış olmaktan da büyük keyif alırdık. Ama geçit törenleri ciddî bir işti. Orada tüm dikkatimizi toplar, uygun adım yürümeye büyük özen gösterir ve çoğu kez de öğretmenlerimiz ve anne-babalarımız tarafından takdir alırdık. Çünkü törenlerde en yakın izleyicilerimiz onlar olurdu.
Törenler bittikten birkaç gün sonra Foto Hasan Soley’in vitrinine gider, minik kartlara basılmış sayısız tören fotoğrafları arasından kendi resimlerimizi bulur, arkasındaki şifreli numaraları Hasan Amca’ya yazdırır -pahalı oldukları için hepsini alamasak da- birkaç tanesinin siparişini verir, bir hafta sonra onları alır ve özenle saklardık.
İlkokuldaki son senemde, herhalde boyum uzun olduğu için beni Yavrukurt Başkanı yapmışlardı. 50 yıl önce, 1957 yılı 23 Nisan'ında Cumhuriyet Meydanındaki geçişimiz sırasında çekilen aşağıdaki fotoğrafta 20 erkek izcinin başında idim. Kızlar her zamanki gibi bizden öndeki sırada bulunuyorlardı.
Bu fotoğrafta görülen arkadaki binaların hepsinin yerinde bugün yeller esiyor. Muhtemelen arkadaki coşkulu kalabalığın birçoğu da bugün hayatta değil. Cumhuriyet Meydanının yapısı da tümüyle değişti. 23 Nisanlar artık orta yerde, ailelerle iç içe kutlanmıyor. Zaten törenlerin konu mankeni “yavrukurtlar” da kalmadı.
Geriye kalan tek şey, Foto Hasan Soley’in siyah-beyaz fotoğraf kartının üzerinde babamın güzel el yazısı ile ve mavi mürekkepli dolmakalemi ile yazdığı “23 Nisan 1957, Samsun” yazısı…
2 Ocak 2008 Çarşamba
PAPİŞ...

Çiğdem Papatya ile geçirdim.
Çiğdem Papatya benim torunum.
Annesi onu kısaca “Papiş” diye çağırıyor.
Henüz daha 14 aylık mini mini bir yaratık…
Ağzı var, dili yok.
Alt ve üst çenesinde ikişer dişi olsa da, artık yardımsız ayakta durabilse de, poposunu sallaya sallaya peltek adımlar atabilse de henüz iki kelimeyi yan yana getiremiyor.
Gerçi anlamsız sesler çıkartıyor ama yine de bağırarak, ağlayarak yaptırtabiliyor her istediğini. Öylesine çıkarsız, öylesine umursamaz, öylesine sevecen bakışları var ki nadiren yaptığı bu huysuzlukları da anında unutturuveriyor insana…
Çok canı sıkıldığında da döndü oyuncaklarıyla, balonlarıyla oynadı.
Şımardı ve hünerlerini gösterdi onlara kendi dilediği zaman.
İlk kez giyeceği arkadan fiyonk kemerli, kısa kollu bu kıyafeti önceleri çok yadırgadı. Huysuzlandı. Giymek istemedi.
Giydikten sonra hiç de fena olmadığını anlayıp, bir daha da üstünden çıkartmadı.
Her ne kadar oldukça uzun eteğine basarak yürümede zorlansa da, hareketi kısıtlansa da sonraları pek sevdi bu giysiyi. Ne kadar da çok fotoğrafçı vardı kendisini görüntülemek isteyen. Ama hiç birisine yüz vermedi.
Evreni de, ekseni de kesişmedi bizlerle...
Dilediğince oyuncakları ile ilgilenmeye devam etti.
Karnı doyduktan sonra da gözleri kapanmaya başladı.
Annesi onu yatağına götürdükten sonra da bir süre boğuştu kendisiyle uyumamak için.
Ama yorgundu.
Kendisine getirilmiş onca armağan paketini açamadan, sonraki yılbaşlarında daha zinde olabilmek için elinde biberonuyla daldı minik Papatya derin uykusuna.
Yarınların ona neler getireceğini pek bilmeksizin...
27 Aralık 2007 Perşembe
SEZEN AKSU'LU GÜNLER...






