YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

19 Ocak 2015 Pazartesi

TAHRAN...


Hiç bilmediğiniz, hiç tanımadığınız.
Bir kenti gezmenin.
En iyi yolu.
Orayı bir rehber eşliğinde gezmektir...

Bir rehber yoksa.
Daha iyisi.
O kenti iyi bilen.
Bir tanıdık ile dolaşmaktır...

O da yoksa.
Yeterli olur.
İyi bir broşür ve harita da.
Çoğu defa...

O ülkede konuşulan.
Dili anlıyorsanız.
Yazılanları okuyabiliyorsanız.
Önemli bir sorunla karşılaşmazsınız...

Eğer o ülkenin dilini bilmiyorsanız.
Başka bir lisanla anlaşabiliyorsanız.
Yine büyük bir zorluk çıkmaz.
Gezinizde büyük problem yaratmaz...

Ama bir rehberiniz, arkadaşınız yoksa.
Kenti anlayacak bir harita bulamadınızsa.
Hele de bir lisanla irtibat kurulamıyorsa.
Cep telefonunuz da kapalıysa...

Hele hele.
Google da yasaklıysa.
O ülkede.
İşiniz oldukça zordur bana kalırsa bu seyahatte...

Ben bunları tümüyle yaşadım aslında.
Her koşuluyla İran'da.
Son seyahatimde.
Tahran kentinde...

Yoldaşım Doğan Çelebi iş adamıydı.
Yoğun iş takipleri vardı.
Gündüzleri işi başından aşkındı.
Haliyle bana ayıracak vakti kısıtlıydı...

Çaresiz yalnız gezecektim.
Arap harflerini, rakamlarını sökemezdim.
Üstüne Farsça bilmezdim, konuşamazdım.
İngilizce temas kuracak kişi de bulamadım...

Bir harita olsa elimde.
Yine de gezebilirdim kendimce.
Haritaların tümü Arap harfleri ileydi.
Latin harfleriyle bir harita bulmak, hak getireydi...

Otelde oturacak halim yoktu.
Görülecek yerler hakkında bilgim vardı.
Gideceğim yeri Arap harfleriyle.
Yazdırıyordum Otelin görevlisine...

Taksiye biniyordum.
Yazıyı gösteriyordum.
Gideceğim yere gidiyordum.
Sonrasında kenti yürüyerek geziyordum...

Her gün en az 10-15 km yürüyordum.
Yolda ilginç yerleri fotoğraflıyordum.
Akşam karanlığında bir taksiye atlıyordum.
Bu kez de Otelin ismini ve adresini veriyordum...

Kaybolmak söz konusu değildi.
Taksi ücretleri oldukça düşüktü.
İşin en iyi yönü.
Türkçe konuşan çok kişi bulmak da mümkündü...

Tahran, kurulu düz bir sahada.
Sırtını dayamış Elbruz dağlarına.
Karmaşık, hareketli, zor bir kent aslında.
18 milyon'a ulaşan nüfusuyla...

Bir köymüş burası 150 yıl öncesinde.
Başkent seçilmiş Kaçkar Türkleri'nce.
Trafik sorunu ve hava kirliliğiyle.
Boğuşuyor Tahran günümüzde...

Görüyorsunuz çok zarif binalar da.
Çarpık yapılaşmalar da.
Yoksul insanlar da.
Pahalı otolar da Tahran'da...

Tahran'da eski bir kültürün varlığı.
Görkemli bir sanatın kalıntısı.
Dinin ağırlıklı baskısı.
Hep hissediliyor, bunların varlığı..

Cana yakın insanları, dost canlısı.
Erkekleri genelde hep sakallı.
Kadınların kiminin başı tam kapalı.
Kiminin de yarı yarıya açık saçları...

Dört gün bir şehirde kalıp.
Bilip, bilmeden dolaşıp.
Yanlış, doğru yorumlamayıp.
Tahran'ı fotoğraflarla gezip, görelim bakalım...


Tahran fotoğraflarım:
https://picasaweb.google.com/105371707000908378020/Tahran#6105302691502689682

.