YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

3 Kasım 2008 Pazartesi

BABAMIN SANDIĞI...


Orhan Pamuk 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü aldığında Stockholm'de okumuştu "Babasının Bavulu"nu...
Benim babam sık seyahat eden bir kimse değildi.
O nedenle özel bir bavulu yoktu anlatılacak.

Babam, uzun yıllar memurluk yapmıştı.
Küçük bir sandığı vardı.
İçinde tapular, senetler filan olmayan.
Pahada hafif, anıda ağır birçok evrakla dolu...

Biz çocukları nedense çok severdik o sandığın açılmasını.
Önce minik, paslı anahtarı saklandığı yerden alınırdı.
Sonra, özenle açılırdı beyaz ahşap sandık.
İçindekiler birer birer çıkartılırdı.
Anıları bir bir anlatılır, sonra da kapatılırdı.
Belki birkaç yıl sonra tekrar açılmak üzere.

Neler yoktu ki sandıkta...

Tüm çocuklarının doğum günlerinin saati ve dakikası ile arka sayfasına kaydedilmiş olduğu bir Kuran-ı kerim.
Memurluk yaptığı yerlerin günü gününe kaydedildiği eski bir defter.
Birkaç güzel kokulu eski kalıp sabun.
Birsürü ıncık-boncuk.
Faber marka bir kutu içinde duran kurşun kalem ve renkli kalemler.
Birkaç tane sabit kalem.
Memurken kullandığı kalın bir dolmakalem.
Bir çift cam mürekkep hokkası.
8-10 tane siyah renkli karbon kopya kağıdı.
Arapça kadranlı Omega marka köstekli bir saat.
Tedavülden kalkmış kağıt paralar.
Cumhuriyet döneminden birkaç gümüş Lira.
Birkaç tane pul kolleksiyonu defteri.
Zarf içerisinde muhafaza edilmiş siyah-beyaz kent kartpostalları.
Yine zarfları içerisinde bir tutam mektup demeti.
İçi aile fotoğrafları ile dolu iki fotoğraf albümü.
Ve en dipte babamın Sinop Halkevinde bir temsilde oynarken çekilmiş resmi.

Kalın bir kartona yapıştırılmıştı bu resim.
Büyük boy ve siyah beyaz'dı.
Babamı sahnede boylu boyunca yatarken gösteriyordu.
Parmağının ucuna saplanmış bir bıçak vardı.
Oyun icabı öldürülmüş olmalıydı.
Başında da birsürü adam heyecanla ona bakardı.

Sinop Halkevinde oynadığı temsilden geriye kalan bu tek kanıtı eline alır, övünerek bizlere anlatırdı.
Bizler de babamızın bu artistliği ile eğlenir, gırgırımızı geçerdik.

Zaman hızla geçti.

Önce babamızı kaybettik.
Sonra da annemiz aramızdan ayrıldı.
Ölümler, taşınmalar derken evdeki malzemelerin çoğu dağıldı.
Babamın sandığı ne oldu bilen yok...
Sandığın içindekiler güzel birer anı olarak sadece hafızalarımızda kaldı.

Geçen hafta bir gelişme oldu.
Değerli dostum Baki Sarısakal İstanbulda araştırmalar yapıyordu.
Sinop Halkevi ile ilgili bir gazete haberini iletti.
Ekte de bir fotoğraf vardı.

Babamın sandığını açtığında bizlere gösterdiği fotoğraf.
Tabii ki sandıkdaki fotoğraf kadar net ve güzel değil.
Klişeye işlenmiş, o dönemin baskı imkanlarıyla basılmış.
Ama ayni fotoğraf.
Çocukluğumuzda gördüğümüz, her gördüğümüzde de güldüğümüz aynı resim.
Babam ahşap zeminde upuzun ve hareketsiz yatıyor.
Başında da özenli kostümleriyle birkaç kişi...

Fotoğrafa yeniden kavuşmuştum.
Çok isterdim onun yanımda olup, o resmi tekrar anlatmasını...