YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

27 Mayıs 2024 Pazartesi

KONSTANTİN ve TAHSİN...

 

Verba volant, Scripta manent
Söz uçar, Yazı kalır
....................

Stuttgart, 1964 senesi.
Hohenheim Ziraat Fakültesi.
İran, Ürdün, Irak, Fransa'dan.
Vietnam, Mısır ve Gana'ya.
Birçok öğrenci burada...

Tahsin Akşen.
Arkadaşım Lise'den.
O da gelmiş buraya.
1964'de Üniversitede okumaya...

Bir öğrenci daha var burada.
Konstantin Karras adında.
Yunanistan'dan gelmiş o da.
Buraya okumaya...

Konstantin, yaşamında. 
Karşılaşmaktadır ilk defa.
Bir Türk ile.
Yaklaşırlar birbirine sevgiyle...

Konstantin ve Tahsin tanışırlar.
Arkadaş olurlar.
İyi bir bağ kurarlar.
Güzel bir dostluk oluştururlar...

Zamanla.
Gelişir dostlukları da.
Kardeşleriyle de. 
Sonrasında eşleriyle de...

Uzun yıllar dost kalırlar.
Arada bir buluşurlar.
Eski günleri hatırlarlar.
Gülerler, konuşurlar...

Konstantin, Hohenheim Üniversitesi'nde.
Çalışır Genetik Bölümünde.
Araştırma Görevlisi olur önce.
Sonra da getirilir Öğretim Görevli'liğine.
Popülasyon Genetiği Bölümünde...

Tahsin'in söylediğine göre.
Konstantin'in tüm isteği de.
Anlatmaktır hepimize.
Ve Türk-Yunan gençliğine.
Ayni olan kökenimizle.
Düşmanlıkların bitmesine...

Sevgili Konstantin bu amaçla.
Ve tüm Bilimsel inancıyla.
Yazar kapsamlı bir kitap.
"Genetik ve Toplum" başlığıyla...

Tam 166 sayfa.
Herkesin anlaması amacıyla.
Yan yana üç dilde hem de.
Yunanca, Almanca ve Türkçe...

Başlangıçta Epigenetik ile başlıyor.
Genleri kontrol edebiliriz diyor.
Gazze'deki drama değiniyor.
İki toplumu da suçlayamayız diyor...

Çocuklar, nefret olmadan doğarsa.
Ve bu, yaşadığımız toplumlarda. 
Eşitsizlikler ortadan kalkarsa.
Zincir kırılabilir diye bitiriyor...


Bu Kitabın çok çok kısa bir Özeti:

.

23 Mayıs 2024 Perşembe

CUMHURİYET KADINI...

 - Huriye Aydın, Sinop 1925-2007 -


Huriye Aydın, teyzemin kızıydı.
Bizim büyüğümüzdü.
Bu nedenle ona hep “Huriye Abla” diye hitap ederdik.
Cumhuriyet’in ilânından iki yıl sonra 1925 yılında Sinop’ta doğmuştu. 
Cumhuriyetin ilk yıllarında Cumhuriyet eğitimi ile yetişmişti. 
Bu nedenle tam anlamıyla Cumhuriyet’in bir kadını idi. 
Aydın, bilgili, kültürlü, saygın ve çağdaş... 

Kendisi gibi değerli üç evlât yetiştirmişti. 
17 yıl önce, 82 yaşında yitirdik Huriye Abla’mızı.

Huriye Abla'mın Sinop Akşam Kız Sanat Okulunda eğitim görürken 6 Ocak 1945 tarihinde, bundan 79 yıl önce ve 20 yaşında iken yaptığı konuşmanın, kendi el yazısı ile kaleme aldığı metin, ölümünden sonra evrakları arasında bulundu. Bu konuşmayı, başta Huriye Ablam olmak üzere tüm Cumhuriyet kadınlarının aziz anısına, virgülüne dokunmadan aynen iletiyorum.

Nurlar içerisinde yatsın…

……………

Arkadaşlar,

Tarihin başlangıç devirlerine kadar çıktığınız zaman ilk aile ocağının kurucusu olmak üzere kadını görürüz. Babanın ailede oynadığı rol sathi olduğu halde, kadının ailedeki mevkii esaslı bir kurucu durumundadır. Tarihin ilk karanlık devirlerinde kadın, tapılmaya layık bir tanrıça olarak telakki edilmişti. Nitekim ilk tanrılar tamamı ile kadınlardır. Kadın bu devirlerde yalnız çocukların değil, medeniyetin de bir anası idi.

İktisadi terakkilerin bir kısmı kadınlar tarafından gerçekleştirilmişti. Erkekler av arkasından koşarken, kadın kurduğu aile yuvasının başında ziraatı keşfediyor, ev hizmetlerini mükemmelleştirmek için ipliği, sonra da örgüyü yaratıyordu.

Kuvvetle tahmin edildiğine göre dikişin, çömlekçiliğin, örücülüğün mucidi kadınlar, sosyal ilgi sanatını, hatta ticareti bilen de kadınlardı. Yuvayı onlar kurdu, hayvanları onlar evcilleştirdi ve sosyal sanatının ne olduğunu erkeklere öğretmekle medeniyetin bir temel taşı oldu.

Bütün bu devirlerde ve daha sonra kadın, tanrıça mevkiine rakipsiz yükselmiştir. Yunanlıların taptıkları İştar, Sibel, Demeter, Serez, Afrodit isimlerini eski arz tanrılarının modern şekilleri olarak sayabiliriz.

Bu arada toprakla, çiftçilikle çok yakından ilgilenen, şifa verici maddelerle uğraşan gene kadınlar olmuştur. Ve bugünkü Tıp dediğimiz sanatın doğmasında da kadınlar amil oldu. Böylece kadının kutsallığı, iptidai babalarımızın zihninde büyüdükçe büyüdü, genişledi.

Bütün bunlara rağmen kadın, bir tanrı olarak tanındığı zamanlarda bile erkeğin tahakkümünden kurtulamamış, onunla ayni müsavi hak ve şarta sahip olamamıştır. Hele de dinlerin tekamül etmeye başladığı zamanlarda kadın esareti müthiş bir hal içine düşmüştür. Yalnız, bu esaret kadının yuvaya bağlı bir varlık olması, kadının esaretine rağmen medeniyetimizin yaratılmasında ve bilhassa zevkin tekamülünde en hakiki bir amildir. Eğer kadın da erkekle fiziki bir müsavata sahip olsaydı, o da onun gibi av ve savaş peşinde koşacak medeniyetin ilk merhalelerinden zevkin, süsün doğmasına imkan bulunmayacaktı. Bu hususta kadının esaretine borçlu bulunduğumuzu hiç bir zaman inkar edemeyiz.

Bu yoldaki tetkikler bizi tek bir hakikatle karşılaştırır. "Güzel Cins" adı verilen kadın bugün olduğu gibi tarihin ta başlangıç devirlerinde de eve bağlı olduğu kadar süse de düşkündü. Hatta giyimin yayılmadığı zamanlarda da vücudunu döğmelerle süsler, saçını tuvalet ve kuaförünü unutmaz, ayak ve gerdanını kemikten, dişten eşyalarla donatırdı.

Demek oluyor ki bundan 10.000 yıl önce ve hatta daha eski devirlerde de kadın aynaya bakıyor, yüzünde ve vücudunda kusur bulduğu yerleri düzeltiyor, kendisini daha güzel ve daha sevdirecek bir hale sokuyordu. Kadının süslenmesi tarihle beraber başlamış ve bugüne kadını kadar devam edegelmiştir.

Arkadaşlarım, işte bugün artık asırlar boyunca taassubun tazyiki altında bulunan Türk kadını ve onun bitmez tükenmez kabiliyet, istidat ve zevk hazineleri cemiyet hayatımızda vakit vakit kendini göstermiş, uzak fasılalarla bir kaç yıldız vererek şurada burada görülen işleriyle keşfedilen bir altın maden gibi nihayet inkişaf ve serbestisini elde ederek hayata atılmıştır.

Bugünkü cemiyetin erkekleriyle iş başında bulunması, hayat mücadelesinde bir pay alması ve her sahada muvaffakiyeti, ona verilen bir müsaade ile değil, onun kendi varlığını örten siyah perdeyi sıyırıp atmsı sayesinde olmuştur. Sanatta, iş hayatında, sınırda, bir erkek kadar azimli, o kadar cesur ve o kadar kabiliyetli olarak cemiyet hayatına karışmış ve o hayat içinde hava ve su kadar lüzumlu bir ihtiyaç haline gelmiştir.     

Zamanın kadınının bu seri ve sevimli inkişafı kadar ev hayatını ve giyimini de ihmal etmemektedir. O, güzel görünmek ve güzelliğine her zaman olduğu gibi ihtimam etmek zorundadır. Arkasına geçireceği elbiseyi günün modasına uydurmak ve kendini en ziyade güzel gösterecek rengi, biçimi ve kumaşı seçmek mecburiyetindedir.

Moda kadına öncülük ederken daima kadının kendi zevkine tesir payı bırakır. Modanın verdiği bir çok numunelerden en yakışanını seçmek kadın zevkinin tesir sahasıdır. Modanın diktatörlüğü yarı yarıya bu zevk sansüründen geçer. Bu sansür iyi işlemiyorsa kabahati modaya yüklemek doğru olmaz.

Hedef: hiç bir zaman moda değil, yakışma ve sadelik olmalıdır. Bu da muhakkak surette görgü ve çalışma ile kabil olur. İşte, bunun içindir ki hükümetimiz kadın üzerinde titizlikle duruyor. Onu istenilen mevkiye çıkarmak için uğraşıyor. Memleketimiz içinde yaşayan muhtelif seviye ve kültürdeki kadınları aşağı yukarı istenilen olgunluk çağına doğru ilerlemeye hazırlıyor.

Kız enstitüleri ve Akşam Sanat Okulları yurdumuzun aile yapısında belli başlı yerleri almış bulunuyorlar. Bugün artık kadın kıyafeti zarafet ve zevk tekamülünün son haddine varmış bulunuyor. Bu yoldaki faaliyetlerin bu canlı ve yakın numunesi geçen yıl açılan ve şimdi içinde çalıştığımız mektebimizdir. Kapısından ilk adımı attığımız gün ile şimdiki halimizi düşünecek olursak, bu bakımda bilgi ve görgümüzün ne kadar tez ve habersiz ilerlediğini ve geliştiğini açıkça anlayabiliriz. 

Unutmayalım ki bir kadına lazım gelen şey yalnız giyim değildir. El işleri, yemek, şapkacılık, çiçek yapımı ve bilhassa ev idaresi kısımlarında çalışmak tam manası ile zamanın kadını olabilmek, muhakkak bir kadın için en büyük rütbedir.

Başımızda büyük bir alaka ile kendilerine verilen vazifeden çok daha fazla gayretle, yorgunluk göstermeden çalışan örneklerimiz var. Her gün biraz daha artan hevesle kendilerinden istifade edelim ve muaffakiyetimizi sergilerimizde, geçitlerimizde ve memleketimizin sınırları içinde iftiharla gösterelim.

Bu vesile ile yorulmak bilmez bir faaliyet ve vakur bir nezaketle çalışan müdüre ve hocamıza  teşekkürlerimi bildirmekle kıvanç duyuyorum...

Huriye Aydın
Sinop, Akşam Kız Sanat Okulu
II B- No: 59
6 Ocak 1945


Huriye Aydın fotoğrafları:
https://photos.google.com/share/AF1QipOhf9EERewHQVCg7uCfGyzbx-jr5gKXVb9jrpC9ezCC87zWS6O_3nUz7tMn4XOGug/photo/AF1QipPViWUztAJ5hRfOuwbJxVcargsC-Xq-h79JTm9A?key=YVRrY2ZMQmFLRm1IU3VCQjBtQXRjM0ZkbkhzM0F3


20 Mayıs 2024 Pazartesi

SELÇUK DEMİREL SERGİSİ...

 

- 3-25 Mayıs 2024, Çankaya-Ankara -

Selçuk Demirel, 1954 Artvin doğumlu. İlk çizgileri 1973'te 7 Gün dergisinde yayımlandı. 1978'de Paris'e gitti. Paris, Ecole Nationale Superieure de Beaux-Arts'ın sınavlarını kazandı. 1980-81 yılında çocuklar için yazıp resimlediği Mumuk dizisi, Le Monde gazetesinde yayımlandı. Çizimleri başta Türkiye olmak üzere Fransa'da, birçok Avrupa ülkesinde ve Amerika'da önemli gazete, dergi ve kitaplarda yer aldı. Çalışmalarını düzenli olarak Le Monde, Le Monde diplomatique ve T24'te sürdüren Selçuk Demirel çok sayıda sergi açtı ve 50'den fazla kitabı yayınlandı. Sanatçının 23 çalışması, Musee Nationale, L'Histoire de l'Immigration tarafından Müze Koleksiyonuna alındı.  

....................

Uzun zamandır izlerim.
Selçuk Demirel'i.
Kitaplarından.
Ve Sosyal medyadan...

İyi bir sanatçıdır.
Birkaç kitabını almışımdır.
Çizimleri çok farklıdır.
Çok da anlamlıdır.
Daha çok da Avrupa'da tanınır...

Hiç sergisini gezmemiştim.
Bir Sergisini görmek isterdim.
Ankara'ya bu gelişimde.
Denk geldim bir Sergisine...

Çankaya, Doğan Taşdelen.
Sanat Merkezi'nde.
Mayıs ayı içerisinde.
Açıldı bu Sergi 20 gün süreyle.
"Yerle Gök Arasında" başlığıyla.
Fransız Kültür Merkezi katkısıyla...

İnsan ve doğa ilişkisine.
Değinilmekte çizimlerle.
Çevreyle ve iklimle.
Göç sorunu gibi meselelere.
Yer verilmiş bu sergide...

Cennet bu gezegende.
Cehenneme çevirmek de.
Burayı bizim elimizde.
Belirtileri çizilmiş bu sergide...

32 eseriyle Sergide.
Sağlık olsun emeklerine.
Kocaman bir de.
"Aferin" Selçuk Demirel'e...


Selçuk Demirel Sergisi Fotoğraflarım:

.

16 Mayıs 2024 Perşembe

MANTARLI YILLARIM...

- 1965-1968 Hacettepe Tıp Fakültesi, Ankara -

Kılçıklı Yıllarım'ı yayınlamıştım.
Kılçık dergimizi anlatmıştım.
Ondokuz Mayıs Üniversitesinde.
Görev yaptığımda 16 yıl önce...

Mantar vardı bir de.
Hacettepe'de.
Değinmiştim ona da.
50. sayısı yayınlandığında:

Hacettepe'de öğrenciliğimde.
1964-1968 döneminde.
Tam dört yıl süreyle.
Emek vermiştim Mantar Dergimize...

1965 yılında.
Çizmeye başlamıştım Mantar'da.
Hacettepe'de daha ilk yılımda.
Çaylak çağımda...

Çizimlerim idare ederdi.
Yazım da güzeldi.
Bir yıl da matbaa deneyimim vardı.
Mantar'a katkım ilk yılımda başladı...

Mantar'ın iç kapağında bir logo vardı.
"Ankara Üniversitesi.
Hacettepe Tıp Merkezi" yazıyordu.
İlk karikatürüm ilerlemeyi yansıtıyordu.
Hacettepe'nin gelişimini anlatıyordu...

İnşaatlar sürüyordu.
Eğitim devam ediyordu.
Eğitim programımız hayli yoğundu.
Bizlere de zorlukları eleştirmek kalıyordu...

1966 senesinde..
Girmiştim Dergi yönetimine.
Kapağı yapmak görevi verildi.
Bir kapak renkli mi renkliydi.
Tarafımdan dizayn edilmişti...

İçine karikatürler yapıldı.
Yazılar yazıldı, Teksir Saçmalıkları
Ve Ciddiyet gazetesi yayınlandı.
"Doğramacı'nın EKGsi" karikatürüm.
Çok beğeni almıştı...

1967 senesine gelindi.
Kapak çizimi yine bana verildi.
Mor-Beyaz'dı Hacettepe'nin renkleri.
Mor zeminli bir kapak çizildi.
Mantarlar rengarenk çiçekliydi...

Birçok karikatürüm yanında.
Tam sayfa çizgi roman anlatımıyla.
Değinildi bizim "Okul Maçları"na.
Yer verildi Konuşan Fotoğraflarım'a...

1968'de artık olmuştuk Üniversite.
İlk sayfasında benim çizimimle.
Yer verildi geyik benzetmesiyle.
Hacettepe Üniversitesi'ne...

İlk karikatürlerim de.
İlgiliydi bu gelişmelerle.
Kalp Cerrahı Dr. Barnard'la.
Yer verilmişti bir röportajıma.
"Adam ol oku da
benim gibi Don Juan olma" başlığıyla:

Ayrıca "Kızıl" başlığıyla.
Bir yazı yazmıştım.
O dönemdeki sol gelişimleri.
Hastalık anlatır gibi anlatmıştım:

Birçok karikatür yapmıştım.
Fotoğrafları konuşturmuştum.
Sex Sembollerini de koymuştum.
Bir de Manşet Montaj yapmıştım...

El yazımızla.
Ve "Seminom" başlığıyla.
Oluşturmuştuk bir sayfalık gazete.
Sonradan Rektör olacak Hacettepe'ye.
Öğrenci Uğur Erdener ile birlikte...

1969'da son sınıfta.
İntörnlük gelmişti başa.
Sınıf Yıllığı hazırlıklarına da.
İskender Sayek ile başlayınca.
Ayıramamıştım zaman Mantar'a...

1969 Mantarının önemli yanı.
Hacettepe amblemi ile yayınlanmasıydı.
Mantar, 57 yıldan beri de.
Hala Hacettepe Üniversitesi'nde.
Bitmeye devam etmekte:
"Daha iyiye, En ileriye" söylemiyle...

Daha sonra da.
Hacettepe'nin 10. kuruluş yılında.
Aldım, açılan yarışmalarda.
Birincilik Karikatür dalında.
Ve ikincilik Desen çalışmasında...


Mantar Dergisindeki çiziktirdiklerim:

.

12 Mayıs 2024 Pazar

CİDDİYET...


- 14 Mart 1966 Mantar Dergisi-Hacettepe -

1964 yılı Ekim'inde.
Başlamıştık Hacettepe'ye.
Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi'ne.
Yoğun bir eğitim sürecine...

18 yaşındaydık.
Delikanlı çağındaydık.
Sıkıcı Lise eğitiminden sonra.
Kavuşmuştuk oldukça hür bir ortama...

İlk yıllarda. 
Her gün 8 saat boyunca.
Teorik dersler alırdık.
Laboratuarlarda çalışırdık...

Serbest zamanlarda.
Sosyal alanlarda.
Aktivitelerimiz olurdu.
İlgimizin çoğunluğu.
Müzik, Tiyatro ve Spor'du...

Bir de Tıp Bayramı'mız vardı.
Her yıl 14 Martlarda kutlanırdı.
Gündüz toplantılar yapılırdı.
Çekişmeli maçlar oynanırdı.
Gece de Baloya katılınırdı...

Bir de Dergi çıkardı.
Tıp öğrencileri çıkartırdı.
Büyük boy bir Dergiydi.
"Hacettepe'de biter"di.
İsmi de "MANTAR" idi...

Hazırlıklar aylar önce başlardı.
Yazılar, karikatürler, hicivler.
Takılmalar, espiriler gırla giderdi.
Çıkardı Mantar Dergisi.
Hocaları, öğrencileri neşelendirirdi...

Ben de 4-5 sene peş peşe..
Çalışmıştım bu dergide.
Kapaklarını yapmıştım.
Yazılar yazmıştım.
Karikatürler yapmıştım.
Oldukça da beğeniler almıştım...

1966 yılında da.
Çizgi ve yazılarımla.
Birçok katkıda. 
Bulunmuştum Mantar'a...

Bunlardan birisi de.
Bu gülmece dergisinde.
"Ciddiyet" başlığı ile.
Hazırlamıştım sanal bir Gazete...

Gazetenin başlığını.
Ben seçmiştim.
Hürriyet'in başlığına benzetmiştim.
Ellerimle çizmiştim...

Mottosunu da belirlemiştim.
"Bugün var, yarın yok" demiştim.
Gazetenin prensibini de seçmiştim.
"TAHSİLİ TATİL OLANIN"
"TATİLİ TAHSİL OLUR" demiştim...

Okuyucularını da
"Gazetenin zararına"
Ortak etmiştim.
Tafsilatını da.
"Pazar günü veririm" demiştim...

Doğramacı'yı haber yapmıştım.
Onun bir karikatürünü çizmiştim.
Ara İmtihan puanlarını açıklamıştım.
Biyokimya Hocamızı.
Sebastian John Bach'ı uğurlamıştım.
Pınar Özand Hocamızı evlendirmiştim...

Bunun gibi.
İpe sapa gelmez haberleri.
Uydurmuş, yazılarını yazmış.
Tek sayfada yayınlamıştım...

58 sene öncesiydi.
Yıl 1966 idi.
"Ciddiyettek bir gazeteydi.
Bir sayı çıkmıştı.
Bir daha da çıkmadı...

Aradan 11 sene geçti.
1977 yılına gelinmişti.
Cumhuriyet çok ciddi bir gazeteydi.
"Ciddiyet" başlıklı bir ek verdi...

Turhan Selçuk ve Tan Oral.
El ele vermişlerdi.
"Ciddiyet" başlıklı tek sayfa.
Karikatürler ve yazılarla.
Başlamışlardı her hafta sonunda.
Bir mizah sayfası yayınlamaya...

Sonraları bu sayfaya.
Başka çizer ve yazarlar da.
Başladılar katılmaya.
Örneğin Semih Poroy da Ciddiyet'te.
Başladı çizmeye.
Sonra da devam etti Cumhuriyet'te.
Günlük karikatürler çizmeye...

Bizim Ciddiyet ise.
O kadar zengin değildi.
Devam edemedi.
Mantar'ın sayfaları arasında kaldı.
Bir daha da kimse hatırlamadı...

Geçen hafta.
Cumhuriyet'in 100. yıl kutlamasında.
Ankara'da Sergi açılışında.
Gördüğümde Ciddiyet'i duvarda.
Canlandı eski hatıralar bir anda...

Cumhuriyet Ciddiyet.
47 yıldır hala ayakta.
Daha nice senelere.
Hem Cumhuriyet'e.
Hem de Ciddiyet'e...



İki "Ciddiyet" mizah sayfası görüntüleri: 

.

8 Mayıs 2024 Çarşamba

CUMHURİYET ÇİZERLERİ...

- 8 Mayıs 2024, Cumhuriyet Gazetesi 100. yıl Sergisi-
Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Galerisi, Ankara

Cumhuriyet Gazetesi.
Kurucusu Nadir Nadi.
7 Mayıs 1924 kuruluş tarihi.
Bu yıl kuruluşunun 100. senesi...

Kültür ve aydınlık prensibiyle.
Bu gazetemizde.
Temelde haber tabii ki önde.
Yüz seneden beri de.
Cumhuriyetimizle el ele...

Yüz yıl içinde bu gazetede.
Yazılar yayınlandı siyaset üzerine.
Çok sayıda yazarlar ve çizerlerle.
Güncel konularla birlikte...

Kimler yoktu ki.
Bu yazarlar içinde.
İşte özet bir liste.
İlk yüzyıl içinde:

Yunus Nadi, Nadir Nadi
İlhan Selçuk, Server Tanilli.
Alev Coşkun, Altan Öymen
Hikmet ÇetinkayaOktay Akbal.
Ali SirmenMümtaz Soysal.
Ahmet Taner Kışlalı, Zeynep Oral
Melih Cevdet Anday
Erol Manisalı,  Mustafa Balbay.
Cüneyt Arcayürek ve Uğur Mumcu.
Orhan ErinçIşık Kansu
Hıfzı Veldet Velidedeoğlu
Sabiha Sertel, Işıl Özgentürk.  
Füsun Özbilgen, Ecvet Güresin.
Muammer Aksoy, Can Dündar
Hasan Cemal, Özgen Acar.  
Vasfiye ÖzkoçakEmre Kongar
Örsan K. Öymen, Oktay Ekşi
Ve daha niceleri...

Bu kadar yazarın yanında.
Lazımdı bir bu kadar daha.
Bu Gazetede çok sayıda. 
Çizerlere aslında...

Karikatür gerçekte.
Önemli bir köşeydi.
Cumhuriyet gazetesinde.
Olayların ironik değerlendirilmesinde...

Yüz yıl süresinde.
Birçok kaliteli karikatüristle.
Olaylar yorumlandı çizgilerle
Renklendi bu Ciddiyet'li gazete...

Kimler yoktu ki bu kez de.
Bu karikatüristler içinde.
Hepsi biri birinden değerli.
Çoğu siyah-beyaz çizimli.
Düşündürücü türlü-çeşitli.
Her gün anlamlı Karikatürleri:

Behiç Ak'lar.
Kamil Masaracı'lar.
Murat Sayım'lar.
Musa Kart'lar.
Semih Poroy'lar...

Turhan Selçuk'lar.
Ayhan Başoğlu'lar...
Tan Oral'lar.
Ohannes Şaşkal'lar...

Şadi Dinççağ'lar.
İbrahim Ersaraç'lar.
Ferruh Doğan'lar.
Selçuk Kulaksız'lar...

Cemal Nadir'ler.
Ali Ulvi'ler.
İhsan Ünlüer'ler.
Beysun Gökçin'ler...

Seydali Gönel'ler.
Zafer Temuçin'ler.
İsmail Gülgeç'ler.
Ramiz Gökçe'ler.
Tümü Cumhuriyet gazetesindeydiler...

Hepsinin de.
Sağlık emeklerine.
Çizgilerine.
Ve de Sanat eserlerine...


Cumhuriyet Gazetesi Çizerleri Fotoğraflarım:
(Tümü Cumhuriyet 100. Yıl Sergisi'nden alınmıştır)

.

5 Mayıs 2024 Pazar

KIZIL...

 

- 1976, Varna-Bulgaristan -

1960 yılında ihtilal olmuştu. Demokrat Parti iktidardan indirilmiş, Askerler idareye el koymuştu. İktidar mensupları yargılandılar, çeşitli cezalara çarptırıldılar. Yeni bir Anayasa yapıldı. Memlekette özgürlük havası vardı. Geleceğin çok iyi olacağı umutları fazlaydı. 1963 yılında yeni seçimler yapıldı. Ben Lise son sınıftaydım. Bir yıl sonra 18 yaşımdaydım ve Hacettepe Tıp Fakültesine girmiştim.  Yoğun eğitimimizin yanında siyasal gelişimleri de izliyorduk. Türkiye İşçi Partisi, ümit veren  kaliteli bir ekiple TBMM'ye girmiş ve siyaset arenasına yeni bir hava getirmişti. Bu sıralarda Paris'te öğrenci olayları başlamış ve bu tüm dünyayı etkilemişti. Bu dönemde, 1968  senesinde Üniversitede okuyan gençler, daha sonraları 68 Kuşağı olarak algılanacaktı:
https://yucel-tanyeri.blogspot.com/2012/04/68-kusagi.html

O dönemlerde, 1964-1970 arasında Hacettepe Tıp Fakültesi öğrencilerinin, her yıl 14 Mart Tıp Bayramı'nda çıkarttığımız bir gülmece dergisi olan MANTAR'da, ben de hem yazılar yazıyor ve hem de karikatürlerimle dergiye katkılarda bulunuyordum. 1967 yılında, ben henüz üçüncü sınıf öğrencisi ve 21 yaşımda idim.  Sağ-sol çatışmaları henüz başlamamıştı. 12 Mart Muhtırasına daha beş yıl ve 12 Eylül darbesine ise 13 yıl zaman vardı. O dönemde gelişen durumlarla ilgili olarak ve kitaplarımızda hastalıkların anlatıldığı formatta ve "KIZIL" başlığı ile ironik bir yazı yazmıştım. Kelimesine dokunmadan bu yazıyı 57 yıl sonra yeniden yayınlıyorum:

....................

son günlerde sol propagandanın
artması ile önem kazanan bir hastalık
KIZIL

Sosyo-ekonomik durumu bozuk olan toplumlarda epidemiler yapan bu hastalığın etkeni tam olarak bilinmemektedir. Kuzey komşularımızdan birinde endemik olarak yerleştiği bilinen bu hastalığın, pandemiler yapma ihtimali son derece azdır. Çünkü bazı toplumlar, aldıkları tedbirlerle bu hastalığa karşı özel bir bağışıklık kazanmışlardır.

   Hastalık, genellikle akut başlayıp sonra kronikleşir. Toplumun sivrilmiş kişilerini atake eden bu hastalığın, yirmi yaşın altındaki şahıslarda görülmesi nadirdir. Fakat, literatürde 15 yaşında bir çocuğu tuttuğuna dair bilgiler mevcuttur.

   Hastalık akut döneminde genellikle semptomsuz seyreder. Ateş, lögore ve davranış değişikliği bu döneme has bir özelliktir. Kronik bölümünde ise toplumu "hasta olanlar ve olmayanlar" diye iki gruba ayırması karakteristiktir. Bu halde hastalık çok tehlikeli bir hal almış olup, komplikasyonlarının önlenmesi son derece güçtür.

   Hastalık, enfekte olmuş gazete sayfalarına temasla veya bazı kitapların alınmasıyla intikal edebilir. Kuluçka devri şahıstan şahısa değişmekle beraber, toplum için bu müddet oldukça uzundur. Hastalığın yayılmasında enfeksiyonların rolü büyüktür. 

   Laboratuar Bulguları: Hasta şahısların beyin ekstrelerinin düşük pH'da fenol red indikatörü ile kırmızı renk alması, mikroskobide kızıl astrositlere tesadüf edilmesi karakteristiktir. Periferik yaymada eozinofilik lökositoz ve eritrositlerdeki sickling (=oraklaşma) patognomonikdir.

   Ayırıcı Tanı: Hastalığın Raşitizm, Prostatizm ve bilhassa Sosyalizm'den ayırıcı tanısı yapılmalıdır.

   Tedavi: Hekimlerin çare bulamayacağı yegane hastalıktır. Tedavi için hastaneler yerine hapisaneler düşünülmüşse de başarılı sonuçlar alınamamıştır. TCK 141-142 isimli ilaçlar şimdilik en tesirli ajan olarak zannedilmektedir. Son zamanlarda Amerika'da Central Intelligence Agency Laboratuarlarında çeşitli ilaçlar için araştırmalar yapıldığı söylenmektedir. "Ortanın Solüsyonu" isimli ilaç büyük propogandalarla piyasaya çıkarılmışsa da uyanık olmayan toplumlarda uyutucu etki gösterdiği anlaşılmıştır. Askeri birliklerde her Cuma bildirilerin okunması düşünülmüş ise de bu usulden de faydalı bir netice alınacağı çok şüphelidir. Hastalığın "operasyon" ile giderilmesi son derece pahalı ve zor bir usul olup, yan tesirleri dolayısıyle tavsiye edilmemektedir.

En tesirli usul, predispoze toplumların sosyo-ekonomik durumunu düzeltmek, eğitim seviyelerini yükseltmek ve kutuplaşmalara mani olmak gibi radikal tedbirler olup son derece ucuz ve tehlikesizdir. 

Yücel TANYERİ

Hacettepe Tıp Fakültesi
Gülmece Dergisi Mantar
14 Mart 1967, üçüncü sayısı

.

2 Mayıs 2024 Perşembe

GÜVEN HASTANESİ MÜZESİ...

 

- 22 Nisan 2024, A. Ayrancı-Ankara -

Güven HastanesiAnkara'da.
1974 yılında, Şimşek Sokak'ta.
Dünya standartlarında.
Sağlık hizmeti vermek amacıyla.
Kuruldu iki Hekim ile.
Dr. Aysun Küçükel ve
Dr. Ahmet Küçükel birlikteliğiyle...

Özel bir Hastaneydi.
Zamanla büyüdü, gelişti.
2016 yılına gelindi.
40 dönüm alanda.
254 yatakla.
12 Ameliyathanesi.
Ve 48 Bölümle hizmet verildi.
150 Hekim istihdam edilmekteydi...

Yedi yıl önce.
Bu hastanede.
Atatürk'ümüzün elbiseleri de.
Sergilenmişti geçici bir süre:

Güven Hastanesi.
2008 yılından beri.
Akademik araştırma destekli.
Genç Araştırmaları Tıp Ödülleri.
16 senedir Dr. Aysun Küçükel ve 
Dr. Ahmet Küçükel adına verilmekte...

Bundan da önemlisi bence.
Bir Özel Hastanede.
Hemen giriş katında.
Bir Tıp Müzesi bulunmakta...

Çoğu Tıp Fakültelerimizde.
Bulunmazken bir Tıp Müzesi .
Böyle bir Özel Hastanede
Müze, ufak da olsa.
Çok kapsamlı olmasa da.
Bunun akıl edilmesi bile.
Değer kanımca takdir edilmeye...

Tansiyon aletleri.
Fetal kalp dinleyicisi.
Cerrahi Ameliyat Setleri.
Mikroskop, 1900 senesi...

Doktor muayene çantası.
Gazlı bez sarma makinası.
Gözlük seçim camları.
Ultra Violet Lambası.
EKG Cihazı.
Kulak Spekulumları...

Tromeller, Enjektörler, İğneler.
Fetal Doppler, Aspiratörler.
Protez Gözler, Forsepsler
Tümü bu Hastane Müzesindeler...


Güven Hastanesi Müzesi Fotoğraflarım: