YÜCEL TANYERİ

Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...
Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...
27 Mayıs 2024 Pazartesi
KONSTANTİN ve TAHSİN...
23 Mayıs 2024 Perşembe
CUMHURİYET KADINI...
Bizim büyüğümüzdü.
Bu nedenle ona hep “Huriye Abla” diye hitap ederdik.
Huriye Abla'mın Sinop Akşam Kız Sanat Okulunda eğitim görürken 6 Ocak 1945 tarihinde, bundan 79 yıl önce ve 20 yaşında iken yaptığı konuşmanın, kendi el yazısı ile kaleme aldığı metin, ölümünden sonra evrakları arasında bulundu. Bu konuşmayı, başta Huriye Ablam olmak üzere tüm Cumhuriyet kadınlarının aziz anısına, virgülüne dokunmadan aynen iletiyorum.
Nurlar içerisinde yatsın…
……………
Arkadaşlar,
Tarihin başlangıç devirlerine kadar çıktığınız zaman ilk aile ocağının kurucusu olmak üzere kadını görürüz. Babanın ailede oynadığı rol sathi olduğu halde, kadının ailedeki mevkii esaslı bir kurucu durumundadır. Tarihin ilk karanlık devirlerinde kadın, tapılmaya layık bir tanrıça olarak telakki edilmişti. Nitekim ilk tanrılar tamamı ile kadınlardır. Kadın bu devirlerde yalnız çocukların değil, medeniyetin de bir anası idi.
İktisadi terakkilerin bir kısmı kadınlar tarafından gerçekleştirilmişti. Erkekler av arkasından koşarken, kadın kurduğu aile yuvasının başında ziraatı keşfediyor, ev hizmetlerini mükemmelleştirmek için ipliği, sonra da örgüyü yaratıyordu.
Kuvvetle tahmin edildiğine göre dikişin, çömlekçiliğin, örücülüğün mucidi kadınlar, sosyal ilgi sanatını, hatta ticareti bilen de kadınlardı. Yuvayı onlar kurdu, hayvanları onlar evcilleştirdi ve sosyal sanatının ne olduğunu erkeklere öğretmekle medeniyetin bir temel taşı oldu.
Bütün bu devirlerde ve daha sonra kadın, tanrıça mevkiine rakipsiz yükselmiştir. Yunanlıların taptıkları İştar, Sibel, Demeter, Serez, Afrodit isimlerini eski arz tanrılarının modern şekilleri olarak sayabiliriz.
Bu arada toprakla, çiftçilikle çok yakından ilgilenen, şifa verici maddelerle uğraşan gene kadınlar olmuştur. Ve bugünkü Tıp dediğimiz sanatın doğmasında da kadınlar amil oldu. Böylece kadının kutsallığı, iptidai babalarımızın zihninde büyüdükçe büyüdü, genişledi.
Bütün bunlara rağmen kadın, bir tanrı olarak tanındığı zamanlarda bile erkeğin tahakkümünden kurtulamamış, onunla ayni müsavi hak ve şarta sahip olamamıştır. Hele de dinlerin tekamül etmeye başladığı zamanlarda kadın esareti müthiş bir hal içine düşmüştür. Yalnız, bu esaret kadının yuvaya bağlı bir varlık olması, kadının esaretine rağmen medeniyetimizin yaratılmasında ve bilhassa zevkin tekamülünde en hakiki bir amildir. Eğer kadın da erkekle fiziki bir müsavata sahip olsaydı, o da onun gibi av ve savaş peşinde koşacak medeniyetin ilk merhalelerinden zevkin, süsün doğmasına imkan bulunmayacaktı. Bu hususta kadının esaretine borçlu bulunduğumuzu hiç bir zaman inkar edemeyiz.
Bu yoldaki tetkikler bizi tek bir hakikatle karşılaştırır. "Güzel Cins" adı verilen kadın bugün olduğu gibi tarihin ta başlangıç devirlerinde de eve bağlı olduğu kadar süse de düşkündü. Hatta giyimin yayılmadığı zamanlarda da vücudunu döğmelerle süsler, saçını tuvalet ve kuaförünü unutmaz, ayak ve gerdanını kemikten, dişten eşyalarla donatırdı.
Demek oluyor ki bundan 10.000 yıl önce ve hatta daha eski devirlerde de kadın aynaya bakıyor, yüzünde ve vücudunda kusur bulduğu yerleri düzeltiyor, kendisini daha güzel ve daha sevdirecek bir hale sokuyordu. Kadının süslenmesi tarihle beraber başlamış ve bugüne kadını kadar devam edegelmiştir.
Arkadaşlarım, işte bugün artık asırlar boyunca taassubun tazyiki altında bulunan Türk kadını ve onun bitmez tükenmez kabiliyet, istidat ve zevk hazineleri cemiyet hayatımızda vakit vakit kendini göstermiş, uzak fasılalarla bir kaç yıldız vererek şurada burada görülen işleriyle keşfedilen bir altın maden gibi nihayet inkişaf ve serbestisini elde ederek hayata atılmıştır.
Bugünkü cemiyetin erkekleriyle iş başında bulunması, hayat mücadelesinde bir pay alması ve her sahada muvaffakiyeti, ona verilen bir müsaade ile değil, onun kendi varlığını örten siyah perdeyi sıyırıp atmsı sayesinde olmuştur. Sanatta, iş hayatında, sınırda, bir erkek kadar azimli, o kadar cesur ve o kadar kabiliyetli olarak cemiyet hayatına karışmış ve o hayat içinde hava ve su kadar lüzumlu bir ihtiyaç haline gelmiştir.
Zamanın kadınının bu seri ve sevimli inkişafı kadar ev hayatını ve giyimini de ihmal etmemektedir. O, güzel görünmek ve güzelliğine her zaman olduğu gibi ihtimam etmek zorundadır. Arkasına geçireceği elbiseyi günün modasına uydurmak ve kendini en ziyade güzel gösterecek rengi, biçimi ve kumaşı seçmek mecburiyetindedir.
Moda kadına öncülük ederken daima kadının kendi zevkine tesir payı bırakır. Modanın verdiği bir çok numunelerden en yakışanını seçmek kadın zevkinin tesir sahasıdır. Modanın diktatörlüğü yarı yarıya bu zevk sansüründen geçer. Bu sansür iyi işlemiyorsa kabahati modaya yüklemek doğru olmaz.
Hedef: hiç bir zaman moda değil, yakışma ve sadelik olmalıdır. Bu da muhakkak surette görgü ve çalışma ile kabil olur. İşte, bunun içindir ki hükümetimiz kadın üzerinde titizlikle duruyor. Onu istenilen mevkiye çıkarmak için uğraşıyor. Memleketimiz içinde yaşayan muhtelif seviye ve kültürdeki kadınları aşağı yukarı istenilen olgunluk çağına doğru ilerlemeye hazırlıyor.
Kız enstitüleri ve Akşam Sanat Okulları yurdumuzun aile yapısında belli başlı yerleri almış bulunuyorlar. Bugün artık kadın kıyafeti zarafet ve zevk tekamülünün son haddine varmış bulunuyor. Bu yoldaki faaliyetlerin bu canlı ve yakın numunesi geçen yıl açılan ve şimdi içinde çalıştığımız mektebimizdir. Kapısından ilk adımı attığımız gün ile şimdiki halimizi düşünecek olursak, bu bakımda bilgi ve görgümüzün ne kadar tez ve habersiz ilerlediğini ve geliştiğini açıkça anlayabiliriz.
Unutmayalım ki bir kadına lazım gelen şey yalnız giyim değildir. El işleri, yemek, şapkacılık, çiçek yapımı ve bilhassa ev idaresi kısımlarında çalışmak tam manası ile zamanın kadını olabilmek, muhakkak bir kadın için en büyük rütbedir.
Başımızda büyük bir alaka ile kendilerine verilen vazifeden çok daha fazla gayretle, yorgunluk göstermeden çalışan örneklerimiz var. Her gün biraz daha artan hevesle kendilerinden istifade edelim ve muaffakiyetimizi sergilerimizde, geçitlerimizde ve memleketimizin sınırları içinde iftiharla gösterelim.
Bu vesile ile yorulmak bilmez bir faaliyet ve vakur bir nezaketle çalışan müdüre ve hocamıza teşekkürlerimi bildirmekle kıvanç duyuyorum...
Huriye Aydın
Sinop, Akşam Kız Sanat Okulu
II B- No: 59
6 Ocak 1945
Huriye Aydın fotoğrafları:
https://photos.google.com/share/AF1QipOhf9EERewHQVCg7uCfGyzbx-jr5gKXVb9jrpC9ezCC87zWS6O_3nUz7tMn4XOGug/photo/AF1QipPViWUztAJ5hRfOuwbJxVcargsC-Xq-h79JTm9A?key=YVRrY2ZMQmFLRm1IU3VCQjBtQXRjM0ZkbkhzM0F3
20 Mayıs 2024 Pazartesi
SELÇUK DEMİREL SERGİSİ...
.
16 Mayıs 2024 Perşembe
MANTARLI YILLARIM...
12 Mayıs 2024 Pazar
CİDDİYET...
8 Mayıs 2024 Çarşamba
CUMHURİYET ÇİZERLERİ...
5 Mayıs 2024 Pazar
KIZIL...
1960 yılında ihtilal olmuştu. Demokrat Parti iktidardan indirilmiş, Askerler idareye el koymuştu. İktidar mensupları yargılandılar, çeşitli cezalara çarptırıldılar. Yeni bir Anayasa yapıldı. Memlekette özgürlük havası vardı. Geleceğin çok iyi olacağı umutları fazlaydı. 1963 yılında yeni seçimler yapıldı. Ben Lise son sınıftaydım. Bir yıl sonra 18 yaşımdaydım ve Hacettepe Tıp Fakültesine girmiştim. Yoğun eğitimimizin yanında siyasal gelişimleri de izliyorduk. Türkiye İşçi Partisi, ümit veren kaliteli bir ekiple TBMM'ye girmiş ve siyaset arenasına yeni bir hava getirmişti. Bu sıralarda Paris'te öğrenci olayları başlamış ve bu tüm dünyayı etkilemişti. Bu dönemde, 1968 senesinde Üniversitede okuyan gençler, daha sonraları 68 Kuşağı olarak algılanacaktı:
https://yucel-tanyeri.blogspot.com/2012/04/68-kusagi.html
O dönemlerde, 1964-1970 arasında Hacettepe Tıp Fakültesi öğrencilerinin, her yıl 14 Mart Tıp Bayramı'nda çıkarttığımız bir gülmece dergisi olan MANTAR'da, ben de hem yazılar yazıyor ve hem de karikatürlerimle dergiye katkılarda bulunuyordum. 1967 yılında, ben henüz üçüncü sınıf öğrencisi ve 21 yaşımda idim. Sağ-sol çatışmaları henüz başlamamıştı. 12 Mart Muhtırasına daha beş yıl ve 12 Eylül darbesine ise 13 yıl zaman vardı. O dönemde gelişen durumlarla ilgili olarak ve kitaplarımızda hastalıkların anlatıldığı formatta ve "KIZIL" başlığı ile ironik bir yazı yazmıştım. Kelimesine dokunmadan bu yazıyı 57 yıl sonra yeniden yayınlıyorum:
....................
Sosyo-ekonomik durumu bozuk olan toplumlarda epidemiler yapan bu hastalığın etkeni tam olarak bilinmemektedir. Kuzey komşularımızdan birinde endemik olarak yerleştiği bilinen bu hastalığın, pandemiler yapma ihtimali son derece azdır. Çünkü bazı toplumlar, aldıkları tedbirlerle bu hastalığa karşı özel bir bağışıklık kazanmışlardır.
Hastalık, genellikle akut başlayıp sonra kronikleşir. Toplumun sivrilmiş kişilerini atake eden bu hastalığın, yirmi yaşın altındaki şahıslarda görülmesi nadirdir. Fakat, literatürde 15 yaşında bir çocuğu tuttuğuna dair bilgiler mevcuttur.
Hastalık akut döneminde genellikle semptomsuz seyreder. Ateş, lögore ve davranış değişikliği bu döneme has bir özelliktir. Kronik bölümünde ise toplumu "hasta olanlar ve olmayanlar" diye iki gruba ayırması karakteristiktir. Bu halde hastalık çok tehlikeli bir hal almış olup, komplikasyonlarının önlenmesi son derece güçtür.
Hastalık, enfekte olmuş gazete sayfalarına temasla veya bazı kitapların alınmasıyla intikal edebilir. Kuluçka devri şahıstan şahısa değişmekle beraber, toplum için bu müddet oldukça uzundur. Hastalığın yayılmasında enfeksiyonların rolü büyüktür.
Laboratuar Bulguları: Hasta şahısların beyin ekstrelerinin düşük pH'da fenol red indikatörü ile kırmızı renk alması, mikroskobide kızıl astrositlere tesadüf edilmesi karakteristiktir. Periferik yaymada eozinofilik lökositoz ve eritrositlerdeki sickling (=oraklaşma) patognomonikdir.
Ayırıcı Tanı: Hastalığın Raşitizm, Prostatizm ve bilhassa Sosyalizm'den ayırıcı tanısı yapılmalıdır.
Tedavi: Hekimlerin çare bulamayacağı yegane hastalıktır. Tedavi için hastaneler yerine hapisaneler düşünülmüşse de başarılı sonuçlar alınamamıştır. TCK 141-142 isimli ilaçlar şimdilik en tesirli ajan olarak zannedilmektedir. Son zamanlarda Amerika'da Central Intelligence Agency Laboratuarlarında çeşitli ilaçlar için araştırmalar yapıldığı söylenmektedir. "Ortanın Solüsyonu" isimli ilaç büyük propogandalarla piyasaya çıkarılmışsa da uyanık olmayan toplumlarda uyutucu etki gösterdiği anlaşılmıştır. Askeri birliklerde her Cuma bildirilerin okunması düşünülmüş ise de bu usulden de faydalı bir netice alınacağı çok şüphelidir. Hastalığın "operasyon" ile giderilmesi son derece pahalı ve zor bir usul olup, yan tesirleri dolayısıyle tavsiye edilmemektedir.
En tesirli usul, predispoze toplumların sosyo-ekonomik durumunu düzeltmek, eğitim seviyelerini yükseltmek ve kutuplaşmalara mani olmak gibi radikal tedbirler olup son derece ucuz ve tehlikesizdir.
Yücel TANYERİ
2 Mayıs 2024 Perşembe
GÜVEN HASTANESİ MÜZESİ...