YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

26 Ekim 2010 Salı

ABBAS YOLCU...


Bu kez yolumuz uzun.
Hem de çok uzun.
İnanmayacaksınız ama.
Dünyanın öbür ucuna...

Güney Amerika’ya.
Patagonya’ya.
Oranın da en güney ucuna.
Dünyanın ucundaki fener’e…

Dünyanın Ucundaki Fener”i biliyorsunuz.
Bir Jules Verne romanı…
1905 yılında yazıldı, sonra film de yapıldı.
Kirk Douglas oynamıştı başrolde.

Bir fener’de geçiyordu olaylar.
Cape Horn’da.
Güney Amerika’nın en ucundaki fenerde…
Yolumuz işte oraya kadar uzanacak.

Tabii önce Buenos Aires var.
14 saatlik duraksız bir uçuştan sonra.
Arjantin’in başkenti.
Tango’nun anavatanı, tabii ki et’in de…

Sonrasında İguazu şelaleleri.
Dünyanın en görkemli çağlayanları.
Bir dizi halinde.
Arjantin-Brezilya sınırında…

Sonrasında dünyanın sonuna uçuş.
Ushaia’ya.
Yeryüzünde daha güneyde bir yerleşim yeri yok.
Bundan başka…

Tierra del Fuego denilmiş bu topraklara.
Ateş toprakları” anlamında.
Macellan koymuş bu ismi.
Gün batımında dağlarda ışının yansıması nedeniyle…

Sonra da Ateş Toprakları’nın kuzeyine gideceğiz.
Patagonya’ya.
Çoğumuzun sanal bir yer sandığı bölgeye.
Dünyanın en güzel doğal parkı’na…

Dağ yürüyüşleri, kano gezileri.
At binmeleri, buzul yürüyüşleri.
Torres del Paine’de.
Muhteşem dağ kulelerinin olduğu yerde…

Ardından Chalten’de yürüyüş.
Viedma buzulunda.
Cerro Torre ve Fitz Roy dağlarında.
Ve nefes kesici panoramalar eşliğinde…

Sonra Calafate’ye transfer.
Patagonya’nın en büyük buzulunda gezinti.
Los Glaciares’de…

Sonrasında Şili'ye geçiş.
Şili’nin balıkçı kasabası Puerto Natales’e.
Oradan Macellan boğazındaki Punta Arenas’a.
Oradan Puerto Varas’ta Calbuco volkanına tırmanma…

Sonrasında Santiago’ya geçeceğiz.
And dağları üzerinden Şili’nin başkenti’ne.
Ünlü Şili şaraplarını tadacağız.
Ve Pablo Neruda’nın evini ziyaret edeceğiz.

Santiago’dan uçağa binip döneceğiz.
Toplam 33.156 km.lik bir uçuşla.
20 gün sonra.
Kısmetse…


Patagonya resimleri (internetten):
https://photos.google.com/share/AF1QipOp8UAxHI-3mDAyPM4Rw4Wwt_jJmzdvlc69CUqwVUAYF-4WFIeqI4sxnFfnqbsGow/photo/AF1QipN7xGVvUsU8A_RyaFLg-Yv-2sPKstkupu7biRey?key=eEtPR3gwdnR5VU5nNHl6djd5S2JIVmxRSTRqdm53
.

22 Ekim 2010 Cuma

MİLAS...


İçinden geçeriz.
Bodrum’a giderken.
Her seferinde.
Milas’ın…

Giderken yorulmuşuzdur.
Durmayı pek canımız istemez.
Dönüşte ise yolumuz çok uzundur.
Yine hiç duraksamayız...

Bodrum’da iken de düşünmeyiz.
Gidip, şöyle bir bakmayı.
Denize, eğlenceye ara vermeyi.
Koylardan, barlardan çıkıp da buraları görmeyi…

Aslında kişiliği olan bir kent burası.
Adını rüzgâr tanrısı’ndan almış.
Mylasos’dan…

3000 yıllık bir kültür birikimine sahip.
İki uygarlığa Başkent’lik yapmış.
Antik Karia’ya ve Menteşe Beyliği’ne…

Ancak içine girince anlıyorsunuz.
Kültürel zenginliğini.
Ne denli renkli bir şehir olduğunu.
Milas’ın…

Tek sütunlu Zeus tapınağı da var.
Gümüşkesen anıt mezarı da…

Çift ağızlı balta simgeli kapısı da var.
Antik taşlı duvarı ile Belen camisi de…

Sokakları, evleri bozulmamış.
Milas’ın.
Yörüklerden, Türkmenlerden oluşan.
Halkı da…

Milas’ı dolaşmak bir keyif.
Renkli sokaklarını, kalabalık pazarını.
Aş evlerini, kahvehanelerini.
Müzesini, ören yerlerini…

Milas’ı görmek kadar güzel.
Antik yerlerini Milas'ın.
Euromos’u, Labranda’yı, İassos’u.
Herkül’ün kenti Herakleia’yı…

Dağlarından bal akarmış.
Ovalarından da yağ
Tabii ki zeytinyağı.
Milas’ın.

Gidip, görmek gerek.
Görüp de tadını çıkartmak.
Milas’ın.
Yanından, yöresinden geçmeden…



Milas fotoğrafları için:
https://photos.google.com/share/AF1QipM-Y3NstBtmDcWprkuCRTsxy4AiVrLEiewdBSwK6k5iXDBj-CmpftWZ1blzemjV_A/photo/AF1QipOZ_ZqEgRR_OqqAFgTx416XZRA_lr22am8Hg1nn?key=T21UdTRQSElWQzlsd2RGajk4YXZxY3E2RE5zal93

.

20 Ekim 2010 Çarşamba

ŞPRESA HANIM'IN KAFTANLARI...


Şpresa, arkadaşımın eşidir. 
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden. 
Meslektaşım ve KBB Uzmanı. 
Dr. İbrahim Hızalan'ın... 

Şpresa, Makedonya doğumlu. 
1956 yılında göç etmişler. 
İstanbul’a yerleşmişler. 
İstanbul Kız Lisesi mezunu...

Yükseköğrenimi için Belçika’ya gitmiş. 
Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirmiş. 
Brüksel’de. 
Hem de birincilikle… 

Hocası dünya çapında önemli birisi. 
Macar asıllı. Victor Vasarely
Dünyada "Op-Art" hareketi. 
Öncüsünün önde geleni… 

İki alanda çalışmış. 
Şpresa
İç dekorasyon. 
Ve Kumaş deseni kreasyonu alanlarında...

Kumaş desenleri üretmiş Şpresa
İbrahim ile evlendikten sonra. 
Geldiğinde Bursa’ya... 
Özenle ve severek. 
Bursa’daki birçok tekstil kuruluşu için...

Bu arada karakalem çizimlere yönelmiş. 
Eğitim almış. 
Uludağ Üniversitesi’nde. 
Güzel Sanatlar ve Resim Bölümünde… 

Padişah Kaftanları üzerinde olmuş. 
Şpresa’nın son çalışmaları. 
Sultanların günlük giysileri. 
Ve törensel kaftanları konusunda… 

Karakalemle çalışmış bunları. 
Ayrıntılarıyla, modelleriyle. 
Özenle, el emeğiyle ve göz nuruyla. 
Ve de büyük boy tablolarla… 

Bu eserlerini geçen hafta sergiledi. 
Sevgili Şpresa
Olması gereken bir mekânda. 
Dolmabahçe Sarayı'nda... 

52 tablo hazırlamış Şpresa
Karakalemle. 
Bakmaya doyamıyorsunuz. 
Hepsi de biri birinden güzel… 

Sevgili İbrahim tek renk bulmuş tabloları. 
Biraz renk katmasını önermiş Şpresa’ya. 
O da kırmamış sevgili eşini. 
Bordu-kırmızı bir leke eklemiş tablolarına... 

Rengârenk görüntü veriyor bana sorarsanız. 
Tüm tablolar. 
Dikkatle baktığınızda. 
Hepsi kara kalemle yapılmış olmasına rağmen… 

Üç gününüz var. 
Benden hatırlatması. 
Bu güzel eserleri görmeniz için. 
Hem de Sarayın Hazine-i Hassa salonunda…


17 Ekim 2010 Pazar

KOS...

Geçen hafta Kos adasındaydım. 
Bodrum’un karşısındaki adada. 
Bizlerin İstanköy dediğimiz. 
Yunan adasında… 

Bodrumda bir Tıp Kongresi vardı. 
Bir açılış Konferansı yapmam istenmişti. 
Hipokrat’tan bahsedecektim. 
Tıbbın babası Hipokrat’tan...

Hipokrat bu adada doğmuştu. 
MÖ 460-370 yıllarında burada yaşamıştı. 
Tıbbı batıl inançlardan arındırmıştı. 
Modern tıbbın temellerini burada atmıştı… 

Bazı belgelere gereksinim vardı. 
Konuşmam için. 
Gittim Kos'a sunumdan bir gün önce. 
Günü birlik, altı saatliğine… 

Kos, bizim sahillerimize yalnızca 4500 metre uzaklıkta. 
Bodrum’dan tekneyle bir saatte ulaşılıyor. 
Turgut Reis’ten ise daha da kısa. 
40 dakika kadar sürüyor… 

Kos, 12 adalardan birisi. 
Rodos’tan sonra en büyüğü. 
Adanın toplam nüfusu 60.000 kadar. 
Ama yılda bir milyon yabancı turist ağırlıyor… 

Huzurlu, şirin bir ada, minik bir limanı var. 
Bodrum benzeri bir de kalesi. 
O da St. Jean Şövalyeleri'nce yapılmış. 
Ayni yıllarda… 

Güzel bir havada başladı yolculuğumuz. 
Yaz’dan kalma bir güneşle. 
Sımsıcak bir günde. 
Ve masmavi bir denizde… 

Minik trenlerle gezebiliyorsunuz adayı. 
Küçük ve büyük turlar düzenlemişler. 
Dilerseniz bisiklet kiralayabiliyorsunuz. 
Dilerseniz de küçük motorsiklet… 

Ama yürümek en güzeli. 
Her tarafı görebilmek için. 
Hele de hava böylesine güzelse. 
Ve de çok sıcak değilse… 

Kenti birkaç saatte gezebiliyorsunuz. 
Antik eserleri ve Osmanlı yapılarını. 
Ama zaman yetmiyor. 
Adanın daha uzak yerlerini görmek için… 

Muhakkak bir-iki gün daha kalınmalı. 
Çiçeği, böceği görülmeli. 
Dağı, taşı gezilmeli. 
Adanın güzellikleri daha iyi yaşanılmalı… 

Mini trenle de gezdik. 
Yürüyerek de. 
Motorsikletle de burada. 
Bu sıcak, güzel atmosferli adada... 

Güzel yerler gördük. 
Arap Restoran'da yedik öğlen yemeğimizi. 
60 yılı aşkın bir Türk Restoran'ında. 
Hem de ne yemekler… 

Sonra bizi Asklepion’a ulaştırdı. 
Vespa motorsikletiyle. 
Kos’ta doğup, Kos’ta yaşayan. 
Yaşar Memiş kardeşimiz...

Kos, Türkler tarafından henüz keşfedilmemiş. 
Ama yakındır. 
Buranın da Türkler tarafından fethi. 
Ve “Bodrum tipi” sitelerin yapılması… 

Çünkü bu adada geniş arsalar var. 
El değmemiş ne antik alanlar. 
Hem de 40 dakika mesafede. 
Türkiye’ye… 



6 Ekim 2010 Çarşamba

SONER ÖZKAN...

Soner Özkan eski bir arkadaşımdı. 
Hacettepe'den. Neredeyse 50 yıllık. 

Hacettepe Tıbbî Teknoloji Bölümünde okumuştu. 
Tıbbî Teknoloji, Doğramacı Hoca'nın bir eseriydi. 
Kaliteli yardımcı Tıbbî Teknisyen yetiştirmeyi amaçlayan. 
4 yıllık iyi bir eğitimin ardından... 

Hacettepe KBB'da Asistan olarak göreve başladı Soner
1967 yılında. Tıbbî Teknoloji'yi bitirdikten sonra. 
Odyoloji Bölümünde...

"Odyoloji" duyma ile ilgili bir Bilim Dalıydı. 
Türkiyede ilk kez böyle bir eğitim başlıyordu. 
Ancak onu eğitecek birileri de yoktu. 

Bir yıl sonra ABD'ne gitti. 
1971 de Odyoloji Uzmanlığı'nı burada tamamladı. 
Uzman olduktan hemen sonra Türkiye'ye döndü. 
1975'de bu dalda Doktora'sını da aldı. 
1982 yılında Odyoloji Doçenti oldu. 

Bir süre Suudi Arabistan'da çalıştı. 
King Saud Üniversitesi'nde.
Burada Odyoloji Bölümü'nü kurdu. 

Sonra yurduna geri geldi. 
Bir süre İstanbul'da çalıştı. 
Sonra Hacettepe'ye döndü. 
1993 de Profesör oldu. 

Bu Bilim Dalında hep ilkleri yaşadı. 
Mükemmel bir insandı. 
Titiz bir Bilim adamıydı. 
Birçok Odyoloji Uzmanı.
Doçent'i, Profesör'ü yetiştirdi. 
Çok sayıda hastaya yararlı oldu. 

Dost canlısı, 
Mükemmel bir insandı. 
Güler yüzlü, kibar, saygılı. 
Sevecen, nazik ve çelebi... 

Bazen uzun aralıklarla görüşemezdik. 
Görüştüğümüzde beni.
Muhakkak evine davet ederdi. 
Oturmaya, yemek yemeye. 
Büyük bir ısrarla, içten bir sevgiyle... 

Bir türlü kısmet olmazdı. 
Bir sonraki görüşmemizde.
Her zamanki gülen çehresiyle
Israr ederdi yine:

"Bak bekliyorum" diye.
"Muhakkak öbür gelişinde"...

Bir aradaydık en son 9 gün önce. 
İzmir'de Odyoloji Kongresi'nde. 
Birlikte çok güzel zaman geçirdik. 
Geçmiş güzel günleri andık... 

Orada da ısrarla yine.
Davet etti beni evine. 
Sevgili eşi Tülin'le birlikte. 
"Ne olur gel" diye...

"Söz" aldı benden. 
"Peki, Soner" dedim. 
"İlk gelişimde
Muhakkak geleceğim ziyaretinize"... 

Nihayetinde. 
Gittim bugün Soner'in evine. 
Söz verdiğim günden tam 9 gün geçtiğinde. 
Ankara'ya ilk gittiğimde... 

Ama bu kez o değildi evde. 
Üç saat önce. 
Koymuştuk onu kabrine.
Ankara Yenimahalle'de...

Hacettepe’de 
Yapılan duygu yüklü bir törenin ertesinde.
Kılınan öğlen namazından sonra Kocatepe’de...

İki gün önce yitirmiştik. 
Bu dost canlısı sevgili arkadaşımızı. 
Doğum gününde.
Bodrum'da. Ani bir kalp krizi ile...

.

1 Ekim 2010 Cuma

SHİSHAPANGMA...


Shishapangma.
Söylemesi bile zor bir kelime.
Tibetçe.
Shi sha sbang ma kelimelerinden oluşuyor.

Otlu düzlükten yükselen büyük beyaz dağ” demekmiş.
Dünyada 8000 m. üzerinde 14 dağ bulunuyor.
Bunlardan en küçüğü Shishapangma.
Ama yine de 8000’lik bir dağ…

8000 metreyi çok az geçiyor.
8012 m. yüksekliğinde.
Ama en kolay tırmanılanlarından değil.
8000’likler içerisinde.

İlk tırmanış 1964’te gerçekleştirilmiş.
Çin’li dağcılar tarafından.
1980’de izin verilmiş.
Yabancıların tırmanışına…

Bugüne kadar 285 kişi zirve yapabilmiş.
24 dağcı da yaşamını yitirmiş.
En az tırmanış gerçekleştirilmiş olan dağ aslında.
8000’likler arasında.

İki zirvesi var.
Alt zirve 8008 m. yükseklikte.
Ana zirve ise 8012 metrede.
Yani arada 4 metrelik bir fark var.

İşte esas zorluk da burada…
Bu, 4 metrelik yükseklik farkında.
50 metre kadar yol gitmelisiniz.
Dağın ana zirvesine tırmanmak için.

Ancak bu çok zor bir iş…
Yürüyerek gidemiyorsunuz.
Bıçak sırtı gibi bir geçit var.
Oturarak, emekleyerek geçmek zorundasınız.

Çok keskin bir buz traversini aşmalısınız.
Derin kar varsa çok zor ve riskli oluyor.
Bu geçiş denemeleri.
Bu nedenle çoğu dağcı ana zirveye çıkamıyor.

İşte bu dağı denedi.
Yani Shishapangma’yı.
Yeğenim Tunç Fındık.
Bu yıl Eylül ayında…

6 kez 8000 üzeri tırmanış yapmıştı Tunç.
Everest’e 8850 m. (iki kez), Lhotse’ye 8516 m.
Cho Oyu’na 8205 m. Dhaulagiri’ye 8167 m.
Ve son olarak da 8463 m. lik Makalu’ya...

Eylül başında yola koyuldu Tunç.
Yani bir ay önce.
14X8000 projesinin 6. ayağı için.
Shishapangma’ya tırmanmaya.

Geniş bir dağ bu Shishapangma.
Önce 38 km. yürümeniz gerekiyor.
Tabanından ana kampa kadar.
Zirve hazırlıkları sonra başlıyor…

Tunç, başlangıçta arıyordu bizleri.
Shishapangma’dan.
Uydu telefonuyla.
İyi haberlerini alıyorduk.

Önceleri yerini bile izleyebiliyorduk.
Uydu telefonundaki chip’ten.
Yer belirleyiciyle.
Google haritasından…

Sonra telefonu bozuldu.
Önce sesli iletişimi kaybettik.
Sonra da dağdaki görüntüsünü…

Arkadaşının telefonundan haberleştik.
Birkaç kez.
İyi olduğuna seviniyorduk.
İlişki kurabildiğinde…

Son haberi bugün aldık.
7900 m.den geri dönüş yapmış Tunç.
Aşırı kar ve çığ tehlikesi nedeniyle…

Yani, geçit vermemiş Shishapangma.
En küçük 8000’lik.
Bu kez Tunç’a…

Shishapangma fotoğrafları için:
https://photos.google.com/share/AF1QipMz6f_Cp1jAZcpk_97qkxYoQZ89iy7bF8uFNvL9WdJFTLnpRw9TzmTzamrFJ5Rdxg/photo/AF1QipPmePDy-W4rI6GqmR2D8_nowefSsoBv1OUF1QcK?key=eVlxTloxaGY3cUh5Q3JBZEZPLVdaaElCSk1kWDRB

.

27 Eylül 2010 Pazartesi

AHMET'İN TEKNESİNDE...


Ahmet Bölükbaşı sınıf arkadaşımız.
Hem Lise’den. 
Hem Hacettepe’den.
Hem de fazla 50 seneden…

Ahmet, yeni bir tekne almış.
Tekne sahibi bir arkadaşımız hiç olmamıştı.
Gelin lan, medeniyet görün Ayı’lar” diyor.
Tabiatıyla bu nazik davete icabet ediyoruz...

Alles inklusif tekne gezisi kolay bulunmaz.
Ben zaten İzmir’deyim, bir Kongre nedeniyle.
Eyüp Selahattin İstanbul’dan geliyor.
Ahmet topluyor bizi.
25 Eylül Cumartesi günü sabahın erinde…

Önce Beyaz Ev’e gidiyoruz.
Ürkmez-Gümüldür’de…
Üç katlı saray yavrusu bi şey.
Mandalina bahçesi dahil…

Ahmet birer mandalina ikram ediyor.
Eyüp lâfı sıkıştırıyor.
Ahmet, bunu yanımıza alalım” diyor.
Balığa sıkarız!..

Gümüldür sahilinde ufak bir tur atıyoruz.
"Hera" da yanımızda.
Hera dediğin ufak boyut bir kurt.
Neyse ki aram iyi onunla…

Sonra ver elini Seferihisar.
Cittaslow kenti.
Tekne buranın Marina’sında demirli.
Sığacık’daki Teos Marinasında…

Marina yeni yapılmış.
Çağdaş bir kayıkhane.
Akülü arabayla karşılıyorlar bizi.
Teknemize kadar da götürüyorlar.

Bu yatların hepsi biri birine benziyor.
Tek farklılık boylarında.
Yat sahipleri bununla öğünüyorlar.
Ahmet’inki de 33 feet imiş. 
İnanmıyoruz…

Yat, dediğin kayığın biraz uzun boylusu.
Yüksek direklisi.
Biraz da yelkenlisi.
Kocaman yuvarlak dümenlisi…

Ahmet’in teknesinin ismi Wadi.
Hiçbir lisanda karşılığı yok.
Zaten ismini Ahmet koymamış.
Çünkü bu ikinci el bir yatmış.
İkinci el alınca daha ucuza geliyormuş...

Neyse, önce yatı şöyle bir tanıyoruz.
Zaten el kadar bir şey.
Üç kişi zor sığıyor.
Dördüncü kişi için Zodiac motor ekliyorlarmış.

Benim deniz tecrübem yok.
Ahmet, yoğunlaştırılmış kurslara katılmış.
60 yaşından sonra yat sahibi olmuş.
70 yaşından sonra kaptanlık ehliyeti almış.
Kaptanlık ehliyeti olduğu söyleniyor.
Ben görmedim...

Öbürü ondan da cahil.
Denizcilik terimlerine yatkın olduğunu söylüyor.
Kurslara kısmen devam etmiş.
Hastalar, ameliyatlar derken yarıda bırakmış.

Ama ikisi de denize yatkın kişiler.
Eyüp, Dicle nehrinde salla karşıdan karşıya geçmiş.
Ahmet’in de kürek çekmişliği var.
Gençlik Parkında…

Deniz gibidir bu kaptanlar” diyorum.
Hiç güven olmaz ha…” diye de ekliyorum...

Çaresiz can yeleğimi takıyorum.
Düdüğümü, işaret fişeğimi kontrol ediyorum.
Kendimi sağlama alıyorum.
Daha motor çalışmadan…

Yanımda olduklarına inancım tam.
Poseidon’un, Okeanos’un…

Ahmet, top’un sahibi.
Tabii ki Kaptan o oluyor.
Eyüp de Miço’luğa getiriliyor.
Ben ise yelkenlerden sorumlu Devlet Bakanı...

Ahmet ve Eyüp aralarında konuşuyorlar.
Camadan, İskata, Mandar, Usturmaça diyorlar.
Kamança, Cenova, Orsa, Apaz’dan bahsediyorlar.
Klos, Flog, İstralya gibi şeyler söylüyorlar…

Amaçları hava atmak, bana bir şeyler bildiklerini göstermek.
Aralarında bazen tartışma çıkıyor.
Neyse ki benim okuma-yazmam var.
Doğru anlamını söylüyorum.
Teknedeki “Denizcilik Terimleri” kitabından.

Örneğin elde bir kas olduğunu biliyorlar.
Palmaris longus’un varlığından haberdarlar.
Ama bir türlü karar veremiyorlar.
Vücudun iskele mi sancak mı tarafında olduğuna…

Neyse, alıyoruz demiri.
Vira bismillah” deyip.

Yavaş yavaş geçiyoruz.
Güzelim yatlar arasından.
Aheste aheste gidiyoruz.
Açık denize doğru yol alıyoruz.

Niye bu kadar yavaş gidiyoruz" diye soruyorum.
Buranın "Cittaslow kenti" olduğunu söylüyor Eyüp.
Bilimsel bir açıklama getiriyor.
Kendince…

Allahtan deniz düzgün.
Bunlara zorluk çıkartmıyor.
İlk deneyimlerinde…

Limandan çıkıyoruz.
Haritada görünen ilk yer Eşek Adası.
Beni buraya bırakın” diyorum.
Çünkü en uygun yer burası.
5 yıldızlı oteli bırakıp, bunlara katılan birisi için…

Ahmet dümende duruyor gibi yapıyor.
Zaten otomatik dümen var.
Eyüp’e emirler yağdırıyor.
Yerleri sil, sintineyi boşalt” diye…

Dışarıda 9-10 knot rüzgâr var.
Bizimkiler yelken açmaya niyetleniyorlar.
Cenova dedikleri ön yelkeni.
Başarıyorlar da…

Ama süratimiz 1-2 mili geçmiyor.
Yelkenler doğru cenahtan açıldı mı?
Yönümüz doğru mu?
Onu da bilemiyorum…

Düşük bir süratle seyrediyoruz.
Öyle ki dağda ben bile daha hızlı yürürüm.
Hem de.
Yokuşu tırmanırken...

Ama Ahmet bu işten keyifli.
Ne de olsa ilk kez açık denize çıkıyor.
Yanında bir kobayla…

Bu arada bir türlü cesaret edemiyorlar.
İkinci yelkeni açmaya.
Başlarına ne geleceğini de bilemiyorlar.
İkincisini açtıklarında bu göl gibi denizde…

Tremola yapmaya yelteniyorlar.
Yelkeni sağdan sola geçirmeye denilirmiş.
Tremola

Teknede en az üç kişiye ihtiyaç varmış.
Tremola yaparken.
Çaresiz gel diyorlar.
Beni de aralarına alıyorlar…

İşim kolay.
Emir geldiğinde.
Karşı ipi gevşeteceğim.
Basit gibi görünüyor...

Ama uyarıyorlar.
Dikkat et” diyorlar.
Fatih Terim de parmağını kopartmıştı
Tremola yaparken…

Üç kez tremola yapıyoruz.
Peşi peşine.
Açık denizde.
Parmaklarımda hiçbir sorun yaşamadan…

İki saat sonra çok yoruluyorlar.
Durgun, açık denizdeyken.
Geri dönelim” diyorlar.
Burunları zaten liman yönündeyken…

Limana giriyoruz yavaşça.
Kıçtan yanaşacağız.
Limandakiler deneyimli.
Daha ilk teşebbüste notlarını veriyorlar bunlara.

Zodiak'lılar yanaşıyorlar pruvadan.
Yardımcı olacaklar manevralarına.
Ama bizimkiler acemiler daha.
Bodoslama giriyorlar rıhtıma…

Ahmet “Geri vitesimiz bozuktu” diyor.
Yutuyor gibi yapıyor.
Zodiakdakiler.
Deneyimli sessiz denizciler...

Tekne tornistan ediliyor.
Kalın dubalara kıçtan sıkıca bağlanıyor.
İkinci bir emre kadar yasaklanıyor.
Ahmet’in seyrü sefer etmesi…

Neyse, can yeleğimi çıkartıyorum.
Rahat bir nefes alıyorum.
Biralar çıkartılıyor.
Keyifle yudumlanıyor...

Akşam burada yatacağız.
Altta üç kamara var, paylaşıyoruz.
En büyüğünü bana tahsis ediyorlar.
Dağdaki çadırımız bundan daha büyüktür...

Herhalde buradan daha aydınlıktır.
Ortaçağ'daki zindanlar.
Ve ören yerindeki Sarcophagus’lar.
Buradan daha da iyi ses yalıtımlıdırlar…

Sen bırak 5 yıldızlı  lüks Oteli.
Gel burada gecele.
Gaz çıkartmak da yasak burada.
Limanda sintine suyu bırakmak kadar…

Neyse, sabahı ediyoruz.
Erkenden kalkıyoruz.
Kahvaltıyı teknede neşeyle yapıyoruz.
Börekler, domates ve hıyarlarla…

Güzel bir 24 saat geçirip, ayrılıyoruz.
Wadi’den.
Teşekkürler edip Ahmet’e…

Ahmet'in rüzgarları kolayına, pruvası hep neta olsun
Allah başını karadan, kıçını da boradan korusun...