YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

3 Ocak 2008 Perşembe

ÇAKI GİBİ YAVRUKURT...

İlköğrenimimi Samsun 23 Nisan İlkokulu’nda yaptım. 1952 yılında girdiğim bu okuldan 1957 yılında mezun oldum. İlkokulda iken vasat bir öğrenciydim. Hocalarımı sever, derslerime çalışır ama sosyal yaşantımı da ihmâl etmezdim.. O dönemlerde “İzcilik” kavramı ilkokullar için henüz gelişmemişti. İzcilik, Ortaokul ve Lise yıllarına ait bir faaliyetti. İlkokul öğrencileri “Yavrukurt” olurlar ve resmî geçit törenlerinde boy gösterirlerdi. 23 Nisan İlkokulundaki son iki senemde Yavrukurt’luk işine soyundum.

Yavrukurt’ların görkemli elbiseleri vardı. İlkokul öğrencisi olduğumuz için o dönemlerde zaten kısa pantolon giyerdik. Ama genelde göğsümüzde çift cepli ve düğmeli küf renginde asker gömleği olurdu. Siyah kısa pantolon ve uzun çoraplar ve ayakta gıcır gıcır bir iskarpin buna iştirâk ederdi. Boynumuzda “siyah-yeşil” renkte bir fular bulunurdu. Kemerimizde de her zaman kalın bir çakı vardı. Bir de ne işe yaradığı belli olmayan ve de hiç kullanmadığımız kalın bir ip tomarımız bulunurdu. Kafamızıda da ortasında bir tane yıldızı olan bir asker şapkası bulunurdu. Bu donanım bizlere görkemli bir asker görüntüsü verirdi. Benim o dönemdeki en büyük idealim bir “Jet pilotu" olabilmekti. Belki de askeri üniformaya olan bu özentim nedeniyle bu yavrukurtluk işini seçmiştim.

Yavrukurtlukta en önemli iş, Resmî bayram törenlerinde ortalıkta kendinizi göstermekti. O dönemde Samsunda çok az İlkokul olduğu için, doğal olarak okullar arasında da büyük bir rekabet vardı. Millî günlerdeki törenlerde çakı gibi yürümek çok önemliydi. Bunun için trampet ve borular eşliğinde sıkı bir eğitim görür, derslerden sıyırmış olmaktan da büyük keyif alırdık. Ama geçit törenleri ciddî bir işti. Orada tüm dikkatimizi toplar, uygun adım yürümeye büyük özen gösterir ve çoğu kez de öğretmenlerimiz ve anne-babalarımız tarafından takdir alırdık. Çünkü törenlerde en yakın izleyicilerimiz onlar olurdu.

Törenler bittikten birkaç gün sonra Foto Hasan Soley’in vitrinine gider, minik kartlara basılmış sayısız tören fotoğrafları arasından kendi resimlerimizi bulur, arkasındaki şifreli numaraları Hasan Amca’ya yazdırır -pahalı oldukları için hepsini alamasak da- birkaç tanesinin siparişini verir, bir hafta sonra onları alır ve özenle saklardık.

İlkokuldaki son senemde, herhalde boyum uzun olduğu için beni Yavrukurt Başkanı yapmışlardı. 50 yıl önce, 1957 yılı 23 Nisan'ında Cumhuriyet Meydanındaki geçişimiz sırasında çekilen aşağıdaki fotoğrafta 20 erkek izcinin başında idim. Kızlar her zamanki gibi bizden öndeki sırada bulunuyorlardı.

Bu fotoğrafta görülen arkadaki binaların hepsinin yerinde bugün yeller esiyor. Muhtemelen arkadaki coşkulu kalabalığın birçoğu da bugün hayatta değil. Cumhuriyet Meydanının yapısı da tümüyle değişti. 23 Nisanlar artık orta yerde, ailelerle iç içe kutlanmıyor. Zaten törenlerin konu mankeni “yavrukurtlar” da kalmadı.

Geriye kalan tek şey, Foto Hasan Soley’in siyah-beyaz fotoğraf kartının üzerinde babamın güzel el yazısı ile ve mavi mürekkepli dolmakalemi ile yazdığı “23 Nisan 1957, Samsun” yazısı…


2 Ocak 2008 Çarşamba

PAPİŞ...



2007 yılını bitirip 2008’e girdiğimiz yılbaşını, genç bir kızla,
Çiğdem Papatya ile geçirdim.

Çiğdem Papatya benim torunum.
Annesi onu kısaca “Papiş” diye çağırıyor.
Henüz daha 14 aylık mini mini bir yaratık…
Ağzı var, dili yok.
Alt ve üst çenesinde ikişer dişi olsa da, artık yardımsız ayakta durabilse de, poposunu sallaya sallaya peltek adımlar atabilse de henüz iki kelimeyi yan yana getiremiyor.
Gerçi anlamsız sesler çıkartıyor ama yine de bağırarak, ağlayarak yaptırtabiliyor her istediğini. Öylesine çıkarsız, öylesine umursamaz, öylesine sevecen bakışları var ki nadiren yaptığı bu huysuzlukları da anında unutturuveriyor insana…

Çiğdem Papatya, yılın son gününde tüm gün kendisi için hazırlanan kendi boyundaki çam ağacının düzenlenmesini seyretti. Rengârenk ışıklı ağacın, kırmızı kukuletalı Noel babaların ne anlama geldiğini çözemese de onlara büyük bir merakla, sevgiyle yaklaştı, dokundu ve anlamaya çalıştı.
Çok canı sıkıldığında da döndü oyuncaklarıyla, balonlarıyla oynadı.
Akşam evlerindeki insan kalabalığını da anlayamadı bir türlü. Her akşam anne ve babası ile birlikte sessiz, sakin geçen gece pek gürültülü idi onun için. Ama etrafta kendisine şaklabanlık yapan birçok büyüğün olması hiç de fena değildi.
Şımardı ve hünerlerini gösterdi onlara kendi dilediği zaman.
Annesi bu akşam için ona pastel renkte pembe-mor bir gece kıyafeti almıştı.
İlk kez giyeceği arkadan fiyonk kemerli, kısa kollu bu kıyafeti önceleri çok yadırgadı. Huysuzlandı. Giymek istemedi.
Giydikten sonra hiç de fena olmadığını anlayıp, bir daha da üstünden çıkartmadı.
Her ne kadar oldukça uzun eteğine basarak yürümede zorlansa da, hareketi kısıtlansa da sonraları pek sevdi bu giysiyi. Ne kadar da çok fotoğrafçı vardı kendisini görüntülemek isteyen. Ama hiç birisine yüz vermedi.
Evreni de, ekseni de kesişmedi bizlerle...
Dilediğince oyuncakları ile ilgilenmeye devam etti.

Kestaneli Hindi etli Yılbaşı yemeği yenilmek üzere sofraya oturulduğunda o da biberonundaki sütle eşlik etti bizlere.
Karnı doyduktan sonra da gözleri kapanmaya başladı.
Annesi onu yatağına götürdükten sonra da bir süre boğuştu kendisiyle uyumamak için.
Ama yorgundu.
Kendisine getirilmiş onca armağan paketini açamadan, sonraki yılbaşlarında daha zinde olabilmek için elinde biberonuyla daldı minik Papatya derin uykusuna.
Yarınların ona neler getireceğini pek bilmeksizin...

Çiğdem Papatya fotoğrafları için lütfen tıklayınız :


27 Aralık 2007 Perşembe

SEZEN AKSU'LU GÜNLER...


Hacettepe’den 1970 yılında mezun olan bizim sınıfın büyük çoğunluğu yine Hacettepe’de dört yıl süreyle ihtisas yapıp 1974-75 yıllarında hemen hemen hepimiz Uzman olmuştuk. Birçoğumuz meslek yaşantımızı Ankara’da sürdürüyorduk. Ankara’da bulunan Hacettepe 70 mezunu sınıf arkadaşlarımız zaman zaman bir araya gelir hatta bu toplantılarımızdan yakın çevrede bulunan arkadaşlarımız da haberdar edilir ve onlardan zamanı uygun olanlar da toplantılarımıza katılırdı.

1978 yılı başlarında da böyle bir toplantı düzenlenmişti. O sıralarda Ankara’da gidilecek pek az Müzikhol vardı. Bunlardan bir tanesi de Küçükesat, Bestekâr sokaktaki “Yeni Süreyya” Gazinosu idi. Bir gece buraya gidilmesi plânlandı. Hem hasret giderecek, hem de müzik dinleyecektik. Yeni Süreyya’da İzmir’den gelen, Sezen adında genç bir şarkıcı olduğu ve çok güzel sesi olduğu söyleniyordu. Aslında müzik ya da müzisyen kimsenin umurunda değildi. Bir araya gelinip, gır gır yapılacak ve hoşça bir vakit geçirilecekti. Haydi bakalım denilip, 13 Ocak 1978 Cumartesi akşamı Yeni Süreyya’da buluşuldu. Yeni Süreyya, merdivenlerle inilen yer altında basık, izbe, küçük bir yerdi ve o akşam orada bizden başka kimsecikler de yoktu.
 
Yemekten sonra 20 yaşlarında mini mini bir genç kız sahneye çıktı. Kara gözleri, dolgun dudakları ve çok güzel şarkıları ile hepimizin dikkatini çekti. İsminin Sezen olduğunu öğrendik. Birkaç 45’lik plâğının dışında birikimi, büyük bir ismi yoktu ve kimseler tarafından tanınmıyordu. Programın sonunda -bayanlarla her zaman sıcak ilişkiler kurabilen- sevgili sınıf arkadaşımız Dr. Rüstem Olga ve  –her kişi ile her zaman yakın ilişkiler kurabilen-  Dr. Hikmet Pekcan kulis’e gidip onu kaptığı gibi aramıza getirdiler. Özellikle bizim sınıfın kızları ve de en az Sezen Aksu kadar güzel Dr. Süheylâ Bölükbaşı onunla sıkı bir dostluk geliştirdiler. Kısa sürede Sezen’in öz geçmişini ve aile öyküsünü öğrendiler. Sezen ile sohbet bir saat kadar sürdü. Sonra dağıldık.
 
Sezen Aksu’ya daha sonra yürü ya kulum denildi. Yeni Süreyya’daki programından sonra plâklar plâklarını kovaladı. Kısa bir süre sonra da ülke çapında ün kazandı. İsmi “Minik Serçe” olarak anılmaya ve her kes tarafından tanınmaya başladı. Sevenleri çoğaldı.

Gençlik çağımızda beğeni ile izlediğimiz minik serçe’yi bugün bile hala büyük keyifle dinliyor ve tüm sınıf uzaktan da olsa  -eski günleri özlemle anarak-  zevkle izliyoruz onu…
 
Sezen Aksu ve hcttp 70 mezunları

MAAİLE KARAGÖL'E...



A. Kadir Engin, Ordu’dan bir dostum ve arkadaşım. Kendisi Ordu Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı bir sanayici. İşinden bulduğu boş vakitlerde dağ-tepe gezip, avcılık yapıyor. Ara sıra bu avcılık yürüyüşlerine ben de katılıyorum. Kadir iyi bir avcı… “Avcının da iyisi olur mu” diye düşünebilirsiniz ama Kadir gerçekten doğaya saygılı iyi bir avcı. Avcılığı keyif için yapıyor zaten. Öyle pek attığı (!) filân da yok… Maksat spor olsun, torbalar ördek dolsun...

28 Haziran 1987 tarihinde Giresun’un güneyinde 3100 metre yükseklikte bulunan Karagöl dağlarında gecelemek üzere eşlerimizle birlikte Aygır Gölü’ne gidip, çadır kurmuştuk. Kadir bu maceramızı ve kendisine ait diğer anıları 2001 yılında yayınladığı “Av ve Doğa Manzaraları” başlıklı kitabında dile getirdi. Aşağıda kendisinin kaleminden bu yazıyı okuyacaksınız:
…………………
Ondokuz Mayıs Üniversitesinden Yücel Tanyeri doğa aşığı bir kişi. Her yönüyle sanatçı Doktor arkadaşımın en büyük zevki slayt çekmek. Fotoğraf makinesi elinden düşmez. Her gün gördüğümüz şeyleri beyaz perdeye aktarınca hayretten ağzımız açık kalır. “Bu fotoğraf da oraya mı ait” sorusunu herkes biri birine sorar…

Yazın Karagöl dağına beraber çıkıyoruz. Halk diliyle “ma-aile”. Eşim Aliye ve Yücel bey ile eşi, 2500 metrede kamp kurup, gece çadırda yatacağız. Burası vasıtanın ulaştığı son nokta. Yanımızda muhafız av köpeğim Jak, moral kaynağımız. Silah sadece çakı bıçağı. Tüfeği zulada sanıyorlar. Gerek yok ki… Ayı ve kurtların cirit attığı dağda insandan zalim ne olabilir?

Cumartesi öğlenden sonra çadırı kurup, küçük ağımızı Yücel’le göle bıraktık. Karagöl dağlarında 7 gölden birisi Aygır gölüne… Aygır gölü, buzulların dili ile oluşturduğu göl. Akşam kızıllığı basarken nefis manzarayı resimliyor Yücel.

Akşam olmak üzere. Sultanların bulunduğu çadırın görüntüsü muhteşem. Çadırın etrafında 15-20 kadar at otluyor. Sanki yılkı olmuşlar. Ateşimiz ince uzun tütüyor. Aşağı plânda Bozattaşı obasının koyunları sürüler halinde ağıla dönüyor. Tüm evlerin etrafındaki koyunlar ahırlara doluşuyor. Dağlardaki buzullardan akan sular akşamın kızılca güneşinde ışıl ışıl yanıyor. Tüm bunları tepeden keyifle seyrediyoruz. Bunlar, Giresun’la Ordu sınırı arasında doruğu 3100 metre olan Karagöl dağlarından küçük kesitler.

Akşam yiyeceğimiz külbastı et. Atalarımız gibi. Her şey aslına uygun. Çadır otağımız. Atlar aşiretimizin gücü. Hatta köpeğimiz bile var. Çobanlar ağıla götürmüş koyunlarımızı…
Dağda gece çabuk oluyor. Güneşin son ışıkları kaybolunca karanlık basıyor. Sabah güneşin doğduğu 3100 metreden ay dolunay olarak çıkıyor. Her tarafı gümüşî ışıklar kaplıyor. Renk değişimi önce sularda. Kızıl sular kısa bir süre sonra gümüş beyazına boyanıyor. Halkımız her yüksek dağa kutsal bir ad takmakta haklı. Bu ulu dağa Kırklar dağı diyorlar. Zirveye yakın düzlükte yüzlerce mezar. Mezarlar çayıra sırtüstü yatınca etrafına taş dizerek oluşuyor. Zirveye çıkanlar mezarını da yaparak ziyaretini tamamlar. İnançlarımız halâ zinde. Gece dağın muhteşem görünüşünde değişik duygular aldı götürdü beni uyku tulumuna.

Çadırda uyku mis gibi. Gecenin nasıl geçtiğini anlamadan sabah oluyor. Sabah serinliğinde Yücel ağı almaya gönüllü. Güneşin doğuşunu da görüntülemek amacı. Sabah saat 05’te çıkıyor göle. Bense sabah keyfine devam… Bir süre sonra çıkan rüzgâr çadırın iplerini zorluyor. Çadırın fermuarını aralık yapıp dışarı baktığımda hava can sıkıcı. Rüzgârla beraber tepelerde bulutlanma görüyorum. Ya sis basarsa? Karadeniz dağlarında “duman” denilen siste yol bulmak çok güçtür. Bağırsan bile yüz metre ileri gitmez sesin. Neyse ki Jak var yanımda. Ama yine de teselli değil. Halk deyişi “bu dağlar adam seçer”.

Neyse ki bulutlar çabuk dağılıyor. Ay’ın doğduğu yerden yakıcı güneş göz kırpıyor. Yücel’in gölden topladığı ağ’dan dört kişiye, 4 dağ ala’sı… Doğanın ikrâmı ölçülü. Tereyağ’la hemen tavaya… Reçel, peynir, zeytin ve nar gibi kızarmış alabalık. İşte Sultanlar sofrasındaki kahvaltı. Bunca zahmeti gören Aliye alıyor sözü :

Av ne kadar zor ve zahmetliymiş. Bundan sonra getirdiğin kuşların ve balıkların zerresini kimseye vermem”.
Bravo hanım. On beş senedir nihayet anladın. Bundan sonra seni diğer avlara da götüreceğim. Bu yaptığımız aslında piknik. Oralardaki halimizi görsen av etlerini yemeye kıyamaz, müzeye koyarsın”.

Öğleye doğru dönüş hazırlığı başladı. Otağı kaldırıyoruz. Sultanlar da alıştı doğal yaşama. İlk defa yattıkları çadırı beraber topluyoruz. Bozattaşı obasına indiğimizde, Ali Bozat dede soruyor:
Evlât, kaymağımızı yemeden nereye...

Eve girmesiyle çıkması bir oluyor. Koca bir sinide bir tas koyun kaymağı ve bakır kap’ta yoğurt. Manda yoğurdunun yanında mısır ekmeği…

Pes doğrusu nur sakallı dede. Bu kadar da olmaz ki… Üç değil, beş değil. Her Karagöl dönüşü bu ikrâm. İnsanın boğazına bir şeyler düğümleniyor. Çabucak kendimi topluyorum. İsmimi bile bilmeyen dedemin boynuna dolanıp ağlamak geliyor içimden...




26 Aralık 2007 Çarşamba

O GECE HEPİMİZ GÖZTEPE'LİYDİK...





1969-70 yılında, Hacettepe Üniversitesi ile İngiltere Üniversiteleri arasında yapılan karşılıklı bir anlaşma ile Öğrenci değişim programı uygulanmıştı. Bizlerin son sınıfta olduğumuz ve İntörn olarak çalıştığımız 1969 yılında sınıfımızdan on öğrenci İngiltere’ye gönderilerek oradaki çeşitli Üniversitelerde üç ay süre ile eğitim görmüştük. O dönemlerde hem talebe oluşumuz ve hem de döviz sıkıntısı nedeniyle hepimizin parasal sıkıntımız vardı. Bu nedenle ayni zaman dilimi içerisinde İngiltere’de olmamıza ve biri birimizi görüp, hasret gidermeyi çok istememize rağmen pek bir araya gelemiyorduk.

O yıllarda Türkiye’de Göztepe fırtınası esiyordu. Göztepe; Kaleci Ali, Mehmet, Çağlayan, Nevzat, Ertan, Fevzi, Gürsel ve Halil gibi futbolcularla bir rüya takımı oluşturmuşlar ve Adnan Süvari’nin antrenörlüğünde, o yıl Türkiye Kupasını kazanarak bugünkü UEFA Kupası seviyesindeki “Kupa Galipleri Kupası”na katılmış ve başarılı sonuçlar alarak ikinci tura yükselmişlerdi. Bu turda da Galler ülkesinin Cardiff City takımı ile eşleşmişlerdi. İlk maçta İzmir’de bu takımı 3-0 yenmişlerdi. Bu maçın rövanşı 15 gün sonra Cardiff’te yapılacaktı. Cardiff, Aras ile benim bulunduğum Bristol’e çok yakındı. Diğer şehirlerde bulunan arkadaşlarımı aradım ve bu maç nedeniyle buluşmayı önerdim. Hem biri birimizi hem de Galler’in başkenti Cardiff’i görebilecek ve hem de Göztepe’ye destek verip, vatan hasreti giderebilecektik. Maç, 26 Kasım 1969 Çarşamba günü oynanacaktı.

O sabah Necati Dedeoğlu, Kutsi Onur ve İskender Sayek erkenden Aras Şenvar ve benim bulunduğumuz Bristol’e geldiler. Aras ve benim de bu gruba katılımımızla 5 kişi birleştik. Karşılaşmamız, kucaklaşmamız çok görkemli oldu. Biri birimize öyle hasretle sarıldık ki vaktin nasıl geçtiğini bile anlamadık. Öğlen saatlerinde trene bindik. Bristol Kanalı'nı denizin altından tren yolu ile geçip Cardiff’e ulaştık. Maç akşam 19.30 da başlayacaktı. Daha vaktimiz vardı. Göztepe’li sporcuları bulup, onlarla hem tanışmak hem de vatan hasreti gidermek istiyorduk. Sorduk soruşturduk kaldıkları Oteli öğrendik. Şehir dışında deniz kenarında kente oldukça uzak sessiz, sakin bir yerde kalıyorlardı. Belediye Otobüsü ile 30 dakika kadar bir seyahat yapıp Otele ulaştık.

Otelin girişinde bizi Göztepe Antrenörü Adnan Süvari karşıladı. Ona kim olduğumuzu anlattık. Bunun üzerine “Çocuklar, ben öğrenciliğimi Manchester’de Tekstil öğrencisi olarak yaptım. İngiltere’de öğrenciliğin ne demek olduğunu iyi bilirim” diyerek bize çok yakın ilgi gösterdi. Futbolcularıyla bizleri birer birer tanıştırdı. Onlarla kısa sürede dost olduk. Adnan Süvari Hoca, “sizler vatan malını özlemişsinizdir” diyerek İzmir’den getirmiş oldukları kuru incir ve kuru üzüm paketlerini bizlere bol bol dağıttı. Daha sonra da “artık sizler bizim konuğumuzsunuz. Maça bizim otobüste beraber gideceğiz” dedi. Kör’ün aradığı bir göz’dü biz ise iki göze birden kavuşmuştuk. Keyfimize diyecek yoktu.

Gerçekten de Göztepe’nin otobüsü ile Ninian Park Stadyumuna ulaştık. Otobüste de futbolcularla sohbetimiz sürdü. Futbolcularla birlikte otobüsten inerken Adnan Süvari Hoca yanımıza gelerek “Çocuklar, burada biraz bekleyin. Ben size bilet getireceğim” dedi. Kısa bir süre sonra elinde, üzerinde “Goztepe Official” yazan sarı biletlerle gelerek bizlere dağıttı ve “Protokol Tribününde oturacaksınız çocuklar, iyi seyirler” diyip, bizlere başarılar dileyip ayrıldı.

Kalabalık arasından yer bulup Protokol Tribününe ulaştık. Orada, Radyodan maçı anlatacak olan Halit Kıvanç ile karşılaştık. Siyah renkte kalın ahizeli portatif bir telefon ile maçı Türkiye’ye anlatacaktı. Onun yanına konuşlandık. Mini etekli hostes kızlar, bizleri “burada oturduklarına göre bunlar önemli kişilerdir herhalde” diye düşünerek maç dergilerini dağıttılar bizlere. Rakip takımın santrforu Cardiff City’de o akşam ilk kez maça çıkacak olan Toschak idi. Cardiff’liler ona çok güveniyorlar ve atacağı gollerle turu geçeceklerine inanıyorlar ve Cardiff Holiganları da bizlere elleri ile "Beş" "Beş" gösterileri yapıyorlardı. Stadyum hınca hınç dolu idi. Holiganların büyük gürültüsü arasında maç başladı. Halit Kıvanç bağıra bağıra maçın gidişini Türkiye’ye duyurmaya çalışıyor, bir avuç Tıp öğrencisinin telefon ahizesine çok yaklaşarak yaptığımız “Göz… Göz… Göztepe” tezahüratlarımız umuyorduk ki Türkiye’ye ulaşıyordu. Maç çok çekişmeli geçti. Çok uzun yıllar sonra Beşiktaş’ta antrenörlük yapacak olan John Benjamin Toschak çok çırpınmasına rağmen gol atamadı. Şimdi ismini hatırlamadığım bir Cardiff City’linin attığı golle gerçi maçı 1-0 kaybettik ama Göztepe o maçta averajla turu geçen taraf oldu. Maçtan sonra Cardiff’li holiganların kızgın bakışları altında stadyumu terk ettik. Saat 22.00 deki trene yetişmemiz gerekiyordu. O kargaşada, bize çok yakın ilgi göstermiş olan Adnan Süvari Hoca’ya ve çok değerli sporcularına bir veda bile edemeden oradan ayrıldık.

Göztepe bir sonraki turda Roma’ya yenilerek Kupadan elendi. Ama o dönemde Avrupa Kupasında çeyrek final oynayan ilk takım olmuştu. Bu başarıda biz, bir elin parmakları kadar sayıdaki bir gecelik Göztepe’li fanatiğin katkısı da olmuştu şüphesiz (!).

Antrenör Adnan Süvari ile Kaleci Ali Artuner ve Kaptan Gürsel Aksel daha sonraları rahmete kavuştular.

30 yıl sonra bir diğer sarı-kırmızılı takımımız Galatasaray Avrupa Kupasını ülkemize getirdi. Türk futbolu bu başarıya giden yolda Adnan Süvari ile onun değerli sporcularını hiç unutmayacak ve onları her zaman sevgiyle, saygıyla anacaklardır sanırım...



25 Aralık 2007 Salı

ADAM OLACAK ÇOCUK...


1960 yılında Samsundan ayrıldıktan sonra Lise, Üniversite eğitimimi Ankara’da yaptım.
KBB Uzmanı olduktan sonra Samsun’a yeniden gelişim 33 yaşımda ve 1979 yılındadır.
O sıralarda Tıp Fakültesi yeni kurulmuş ve Kadıköy mahallesinde eski Göğüs Hastalıkları Hastanesinin bir bölümünde, küçük bir eğitim kadrosu ve az sayıda öğrenci ile çalışmalarına başlamıştı.

Boş vakitlerimizde genç Öğretim Görevlileri ve Öğrenciler bazen aramızda bazen de bulduğumuz rakiplerle maçlar yapardık.
O zamanlar daha henüz saçlarımıza beyazlar düşmemiş olduğu için büyük efor sarf eder, güzel maçlar çıkartır, kâh yener kâh da yenilirdik.

Günlerden bir gün Samsun Yolspor genç takımı ile maç alınmıştı.
Hazırlıklarımızı yaptık.
Eski stada gittik.
Ben takımda henüz yeniyim.
O gün savunmada görev yapacağım.
Takım arkadaşlarım, özellikle de doğma büyüme Samsunlu öğrencimiz Ömer İyigün beni uyardı. “Ağabey, karşı takımın bir santrforu var, müthiş oynuyor…” Ben de Ömer’e : “Tamam Ömer, gereğini yaparız. Tutarım onu…” dedim. “Ama Ağabey, bildiğin gibi değil, anormal bir golcü. Her pozisyonda atıyor…” diye tekrar uyardı beni. “Anladım Ömer” dedim ve pek de önemsemedim.
Çıkıp topumuzu oynayacağız altı üstü…

Neyse, maç başladı. Karşımda 15-16 yaşlarında ufak-tefek, pire gibi bir çocuk var.
Öylesine hareketli ki… Pas alıyor, pas dağıtıyor. Ayağına, kafasına hâkim birisi.
Tutmakta zorlanıyorum. Her pozisyonda topa vuruyor. Şutları isabetli, havada da o denli mükemmel. Öyle bir kafaya çıkıyor ki topu daha ben göremeden kafayı vuruyor. Sadece ben değil tüm müdafaamız onunla mücadele ediyor. Ama ne yapsak boş. Adam, -adam bile değil- çocuk golleri biri biri peşine sıralıyor. Attığı gollerin hepsi biri birinden güzel. Neyse, maçı tümünü bu afacan çocuğun attığı beş golle 5-0 yenik bitiriyoruz.

Elbiselerimizi giyerken hep onu konuşuyoruz. Bu arada Ömer, “ben söylemiştim Yücel Ağabey” diyor. Ömer’den ismini öğreniyorum. “Tanju” diyor.
Önemsemiyorum.
Kısa bir süre sonra ismini bile unutuyorum.

Ertesi yıl Samsunspor’un maçlarını izlemeye gittiğimde forvette görüyorum onu.
Birkaç yılda müthiş ilerleme kaydetmiş.
İnanılmaz güzel gollerine tanık oluyoruz.
O kadar güzel goller atıyor ki artık Samsunspor’un hiçbir maçını kaçırmıyorum.
O dönemlerde TV’lar bu kadar yaygın değil.
Samsunspor’un maçlarını pek görüntülemiyorlar.
Tanju’nun Samsun dışında ismi bile bilinmiyor.
Bizler ise Tanju’nun artistik gollerinin bir avuç seyircisi ve tutkunu oluyoruz.
Tanju ile daha sonraları Ömer vasıtası ile arkadaş oldum.
Kendisinin ve ailesinin dostluğunu ve sevgisini kazandım.
Birçok aile ferdini tedavi ettim.
Pırlanta gibi bir kalbe sahip, içi insan sevgisi ile dolu bir kişi olarak tanıdım Tanju’yu…

Tanju’nun ünü daha sonraları Samsun dışına taştı.
Önce Milli Takıma sonra da Galatasaray’a gitti.
Sonra da Fenerbahçe’de oynadı.
Büyük şöhret kazandı.
Oralarda da müthiş goller attı ve çok popüler oldu.
Birinci Türkiye Liginde tam dört kez Gol Kralı” oldu.
Benim karşımda oynadıktan tam on yıl sonra 1999 da Avrupa Liglerinde 39 golle en fazla gol atan futbolcu oldu ve “Altın Ayakkabı” ödülü aldı...

Genç yaşta şana, şöhrete ve paraya kavuştu.
Maalesef onun bu şanından, şöhretinden yararlanmak isteyen kötü kişilerin kurduğu tuzaklara düştü. Çok kimse belki kınadı onu ama bu altın kalpli, her zaman saygılı ve sevecen kişiliği -çoğu kişi yakından tanımadığı için- anlayamadı...

Dostluğumuz halâ devam ediyor Tanju Çolak ile.
Geçmişte takımımıza acımadan beş gol atmış olsa bile…
.

24 Aralık 2007 Pazartesi

TÜRK RİNOLOJİ DERNEĞİ


Rinoloji Derneği 1994 yılında aralarında benim de bulunduğum 7 KBB Uzmanı tarafından kuruldu. Burun hastalıkları konusunda araştırmalar ve bu alanda çeşitli toplantılar yapmak amacıyla kurulan bu Dernek sonraki on yıl içerisinde çok büyük gelişmeler kaydederek, düzenlediği Kongrelerle önce ülkemizde Burun Hastalıkları konusunda büyük bir ilgi alanı yarattı.
Daha sonra Dr. Metin Önerci'nin büyük çabaları ile Avrupa Rinoloji Cemiyetinin Toplantısı Rhinostanbul 2004 yılında İstanbulda yapıldı ve bu Toplantıda Dr. Önerci, iki yıl için Avrupa Rinoloji Derneği Başkanlığına seçildi.

Kurulduktan bir yıl sonra Türk Rinoloji Derneği olarak ismi değiştirilen Derneğin Kurucu üyeleri -soyadı sırasına göre- şu kişilerden oluşuyordu :

Dr. Tan Ergin, Dr. Oğuz Öğretmenoğlu, Dr. Metin Önerci, Dr. Cafer Özdem, Dr. Teoman Şeşen, Dr. Yücel Tanyeri, Dr. Taner Yılmaz.

Derneğin amblemi de istek üzerine benim tarafımdan hazırlanmıştı.