YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

16 Temmuz 2009 Perşembe

FIRTINA PANSİYON...


Fırtına Deresi'nin hemen yanındadır Fırtına Pansiyon
Çamlıhemşin'de Şenyuva köyünde. 
Yol ile fırtına gibi akan bir derenin arasındaki arazide. 
 Burada 1910 yılında bir okul açılmıştır. 
Hemşin Terakki (ilerleme) ve Tevavün (yardımlaşma) Derneğince. 
Rüştiye yani Ortaokul mektebidir bu taş bina. 
Giderleri bu Dernek tarafından karşılanır. 
Monsieur Rober de bu Okulun İsviçreli Hocasıdır...
 
1916 yılında Rus istilası sırasında okul kapatılır. 
Uzun süre harap olarak kalır. 
Sonradan İlkokul olarak tekrar açılır. 
Öğrencileri Türkiyede çok önemli mevkilerde görev alırlar... 

Ancak yakın zamanlarda yörede okula gidecek öğrenci kalmaz. 
Haliyle okul kapanır. 
Uzunca bir süre boş kalır...
 
Bu arada arkadaşım Selçuk Güney OMÜ'den emekli olur. 
Sonra da gelip baba yurdu Şenyuva'ya yerleşir. 
Yakın zamanda bu Okul'a talip olur. 
Milli Eğitim Müdürlüğünden burayı kiralar. 
Bakımını yapar, güzelleştirir. 
Pansiyon yapar burayı. 
Turizmin ve turistlerin hizmetine açar...

Çamlıhemşin'e ne zaman gitsem burada kalırım. 
Bir aile işletmesidir burası. 
Selçuk, kardeşi Rukiye 
ve Annesi Havva Teyze birlikte 
Bu Pansiyonu işletirler. 
Temiz, samimi bir ortamda ve 
bir aile düzeni içinde.
Yabancısıyla, yerlisiyle... 

Değişik insanlarla bir arada güzel zaman geçirirsiniz. 
Müzisyeniyle, motorsikletcisiyle, fotoğrafcısıyla, dağcısıyla. 
Genciyle, yaşlısıyla, satıcısıyla, sanatcısıyla... 

Otellerin can sıkıcılığı burada yoktur. 
Samimi bir ortam yaratılmıştır. 
Bir aile gibi sofraya oturulur. 
Sofranın kurulmasına, kaldırılmasına bile yardım edilir. 
Yemek sonrası güzel sohbetler yapılır. 
Konuklarla tanışılır, dostluklar kurulur. 
Zeminde duyulan Hemşin müziği eşliğinde... 

Çamlıhemşin ve yöresi için merkezi bir yerdir burası. 
Fırtına Deresi'nin gürültüsü içerisinde uyursunuz. 
Sal, Pokut, Ayder, Çat, Kito, Elevit, Palovit, Amlakit gibi 
birçok yaylaya günübirlik gidip dönebilirsiniz. 
Birkaç günlük dağ yürüyüşleri yapabilirsiniz. 
Biri birinden güzel konaklarını gezebilir, 
yörenin güzel insanları ile doyumsuz sohbetler yapabilirsiniz. 

Sonuç olarak soluklanması gereken bir yerdir 
Fırtına Pansiyon. Hemşin yöresine yapılacak gezilerde... 


9 Temmuz 2009 Perşembe

CITTUM... CEZDUM... CORDUM...



Amerika'dan bir meslektaşım gelmişti.
Zamanı kısıtlıydı.
Ancak beş günü vardı.
Birlikte hızlı bir Karadeniz gezisi yaptık.

Trabzon'dan başladık.

Coşandere vadisi, Sumela, Larhan, Zigana geçidi, Limni gölü, Uzungöl, Şekersu ve Muldat yaylaları, Ayder, Tar vadisi, Şenyuva, Zir kale, Sal ve Pokut yaylaları, Çaykara ile Sürmene'yi gezdik.

Yeni yerler gördük.
Eski dostlarla hasret giderdik.
Bu arada birçok yeni dostlar edindik.

Yedik, içtik ve çok güzel vakit geçirdik.
Yeşil'in her tonunu yaşadık.
Sıcağıyla ısındık, serinliğiyle sevindik.
Yağmurunu yedik peşinden gökkuşağını izledik.
Bulutlarına kâh yukarıdan baktık kâh içinde olduk.
Rengârenk çiçeklerini kokladık.
Dağçileği'ni, likapa'sını topladık.
Yıldızlarını seyrettik, dolunayını yaşadık.
Derelerinin gürültüsüyle uyuduk.

Karadeniz'e doyum olmuyor.

Dost insanlarına, güzel doğasına...
Yeşiline, moruna...
Denizine, kumuna...
Dağlarına, yaylasına...
Çayına, deresine...
Çimenine, çiçeğine...
Kuşuna, tilkisine...

Sözün kısası Karadeniz'e doyum olmuyor.
Yakında yine oralarda olacağım.
Ama bu kez kısa süreli değil.
Olabildiğince uzun soluklu...


Bu geziye ilişkin fotoğrafları görmek için :
https://photos.google.com/share/AF1QipPGQ0AFVDZWNHxuW8K-Onj_MTDEwpbdqfXd78tJ-VF2-kgybkCsO8Sxcg5-eKaDXg?hl=tr&key=eVpPV05oVjN3VEhhRnBYa1NUUFJKT3RpSnRxVkZR
.

3 Temmuz 2009 Cuma

AYKAN ERDEMİR...



Aykan Erdemir
benim damadımdır.
İyi bir eğitim görmüştür.
Robert Kolej mezunudur.
Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünü bitirmiştir.
Sonrasında Harvard Üniversitesinde Doktorasını yapmıştır.
Doktora tezi "Alevilik" konusu üzerindedir.
Halen ODTU Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesidir.

Aykan, 5 Ocak 2009 tarihinde TRT 1'de Aleviliğin tartışıldığı Tayfun Talipoğlu'nun yönettiği programda "Alevilerden Özür Diliyorum" başlıklı bir konuşma yaptı.

Konuşmasının tam metni aşağıdadır.
Ayni konuşmanın video görüntüsü için :
http://www.facebook.com/video/video.php?v=1085962066524&oid=26547104683
adresini tıklamanız gerekir.

..........

ALEVİLERDEN ÖZÜR DİLİYORUM


Alevi Enstitüsü, 23 Aralık 2008 Salı günü Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Ertuğrul Günay, postnişin Veliyettin Ulusoy ve Vatikan büyükelçisi Antonio Lucibello’nun elleriyle aynı anda açıldı. Bu Enstitü on bir kişilik Bilim Kurulu’na dört adet Alevi olmayanı alacak kadar hoşgörülü ve kapsayıcı bir Enstitü. İçlerinden birisi de benim. Ben burada üç kimliğimle bulunuyorum: 1) Sünni bir yurttaş, 2) On iki yıldır Aleviler’i çaşılan bir sosyal antropolog, 3) Alevi Enstitüsü’nün Yönetim Kurulu ve Bilim Kurulu üyesi. Ben 85 yıldır 120 bin kadrosunun içinde bir Alevi’ye yer bulamamış bir cemaatin mensubuyum. Ama Aleviler 85 yılda yoksulluklarından arttırdıkları parayla açtıkları ilk Enstitü’ye ilk günden dört adet öteki’yi, el’i aldılar, yani Alevi olmayanı aldılar. Birinci gün o zengin yüreklerinden başkalarını içeri davet etmek geldi. Dolayısıyla ben bugün burada Aleviler’le hoşgörüyü konuşmaktan utanıyorum. Aleviler’e öğretecek bir hoşgörüm yok benim. Aleviler’den özür diliyorum. Çünkü bir Sünni olarak bugün burada kitap okumayı bilen ben insan okumayı bilen Aleviler’e Alevilik öğretmeye çalışıyorum. Sizlere yüzyıllardır Alevilik öğretmeye çalıştığımız için özür dilerim. Bizlere asla ve asla Sünnilik öğretmeye çalışmadınız. Bize saygı gösterdiniz, teşekkür ederim.

Benim eğer öğretecek bir kelimem varsa o Sivas’dadır. 15 yıldır Madımak’da afiyetle kebap yiyen Sünni kardeşlerime söyleyecek bir sözüm var. Benim hayatta öğretecek bir dersim var. Bakın Kültür ve Turizm Bakanımız Sayın Ertuğrul Günay, Enstitü açılışımızda çok güzel bir yaklaşımda bulundu özür diledi. Ama Ertuğrul Günay olarak değil, Bakan olarak özür diledi. Dedi ki “Ben resmi görevimle, bir kamu görevlisi sıfatımla siz Aleviler’den özür diliyorum”.

Ben de bugün burada bir yurttaş olarak sizlerden özür diliyorum. Sizlere Alevilik öğrettiğimiz için, din derslerinde çocuklarınıza acı çektirdiğimiz için, camilerimizin, imamlarımızın, müezzinlerimizin, vaizlerimizin, imam hatip liselerimizin, ilahiyat fakültelerimizin ve Diyanet İşleri Başkanlığımızın tüm giderlerini sizlerin vergileriyle karşıladığımız için özür diliyorum. Ve 85 yıldır -ki Cumhuriyet’in yurttaşı olarak yalnızca Cumhuriyet’ten sorumluyum, Osmanlı’nın özrünü de dilemem- ama Cumhuriyet’in sorumlu bir yurttaşı olarak, 85 yıldır sizden çaldığımız her damla alın terini ödeyene kadar da durmayacağız. Biz belki bugün bunu söyleyen az sayıda Sünni’den biriyiz ama sizden gasp ettiğimiz hakkınızı geri vereceğiz. Evet sizler Pir Sultan’ın yoldaşlarısınız, itleriniz bile haram yemez. Ama bizler de onurlu Sünni yurttaşlarız, biz de haram yemeyiz. 85 yılın haramını sizlere tanzim edeceğiz diyorum. Bu bir Sünni yurttaş olarak söylemek istediklerimdi.

Ama aynı zamanda ben diğer kimliklerimle de çok hızlı da olsa konuşmak isterim. Hoşgörü konusunda Aleviler’den öğrendiğim güzel bir yaklaşım var. Mevlevi demiş ki: “Yaradılanı hoş görürüz, Yaradan’dan ötürü”. Bektaşi demiş ki: “Biz görmeyiz”. Biz artık hoşgörüyü tartışmamalıyız. Biz görmemeyi tartışmalıyız. Cemevleri bizim derdimiz olmamalı. Cemevleri sizin ibadethaneniz. Bu programda bulunan Ali Balkız öyle söylüyorsa öyledir, nokta. Benim söyleyecek başka bir sözüm yok. Bunun için de özür dilerim. Onlara “cümbüş evi” dediğimiz için de özür dilerim. Ve o görevlileri hala yerinde tuttuğumuz için de özür dilerim.

Son olarak da herkes on iki dakika konuştu ama ben Sünniler arasından Aleviler’in hakları için konuşan bir kişi olduğum için biliyorum sürem yalnızca üç dakikadır. Olsun ben üç dakikada da olsa hak neyse onu söylemek isterim. Kadın erkek meselesi konuşuldu. Burası da biraz Alevi örgütlerine benzedi, çok az kadın var. Şöyle sevindirici bir haberle bitirelim. Alevi Enstitüsü kota mota koymadan, bilimadamlarıyla değil bilim insanlarıyla çalışarak Bilim Kurulu’nun yarıya yakın üyesini kadın biliminsanlarından seçti. Yalnızca kadınlar değil ama. Bizim açılışımızda Vatikan büyükelçisi vardı, Katolikler vardı, Süryaniler vardı, Yezidiler vardı, Protestanlar vardı, Bahailer vardı. Yine bizim Enstitümüzün açılışında ve üyeleri arasında Alman vatandaşları vardı, Hollanda vatandaşları vardı, yabancılarla evlenmiş Türk vatandaşları vardı. Bizim Enstitümüzün açılış töreninde altı dilde türkü söylendi, bu toprakların tüm dillerinde türkü söylendi ve orada yapılan slayt gösterisinde dünyanın tüm inançları, tüm renkleriyle sizlere, tüm Türkiye’ye ve tüm dünyaya yansıtılıdı. Sözlerime bu şekilde son vermek isterim.

30 Haziran 2009 Salı

TONSİLSPOR...



1970
yılında Hacettepe'den mezun oldum.
Birkaç ay sonra da Hacettepe KBB'a asistan olarak girdim.
Tam dört yıl burada zorlu bir Asistanlık dönemi geçirdim.

1970
yılında Hacettepe'de bir futbol turnuvası düzenlendi.
Her Klinik kendi uğraşı alanı ile ilgili olarak isim belirlemişti.
Bizim Takımımızın ismi "Tonsilspor" idi.
Nöroloji "Kellegücü", Genel Cerrahi "Fıtıkspor", Üroloji "İdrar Yolları İdmanyurdu", Radyoloji "Dikizspor", Pediatri "Tıfılspor", Beyin Cerrahisi "Matkapspor", Dahiliye "Tetkikspor", Diş Hekimliği "Çürükspor"  isimli takımlarla turnuvaya katılıyorlardı.
Amaç klinikler arası dostlukların geliştirilmesiydi.

Tüm ekiplerde iyi oyuncular vardı.
Her hafta sonu iki takım arasında maçlar yapılırdı.
Maçları çoğunlukla ODTÜ'nün sahasında oynardık.
Şampiyonluk maçları ise Anıttepe'deki sahada yapılırdı.
Tek devreli Lig usulunde her takım bir diğeri ile oynardı.
Maçlar büyük ilgi görür ve kıran kırana geçerdi.

1970 yılında Brezilya "dünya şampiyonu" olmuştu.
KBB'ın takımı bu nedenle sarı-yeşil forma renklerini seçmişti.
Bir Antrenörümüz bile vardı.
Haftada bir kez antrenman yapardık.
O dönemin modası olan 4-2-4 dizilişiyle sahaya çıkardık.
Kalde Kıvanç ağabey harikalar yaratırdı.
Hocamız Nazmi Bey bizlerden yaşlıydı.
Buna rağmen gayretli ve sert bir bek idi.
Ben libero oynardım.
Solumda Nadir son derece titiz ve dikkatli idi.
Sol bekte rahmetli Kemal ağabey elinden geleni yapmaya çalışırdı.
Orta sahayı Aras ve Cem parsellerdi.
Cem körük gibi çalışır, Aras da son derece teknik oynardı.
Sağ açıkta Vasıf ağabey rüzgâr gibi eser dururdu.
Önal, orta sahaya yardım ederdi ve futbol bilgisi iyi idi.
Ercihan profesyonel bir santrfordu.
Güçlü fiziği ile kimse durduramazdı onu.
Gollerimizin çoğunu da zaten o atardı.
Sol açık Bülent karşı tarafın sağ kanadını dengesiz oyunuyla bozardı.
İki de zayıf yedeğimiz vardı.
Futbol oynamayı bilmeyenler Pazar'ları hep nöbete kalırlardı.

Bu ekiple 1970-74 yılları arasında 4 yıl hep biz şampiyon olduk.
Dört yıl boyunca kupaların tümünü bizler aldık.
Tüm kupaları Tonsilspor toplayınca maçların tadı da kalmadı.
Daha sonra bu turnuvalar yapılmadı.

Hacettepe'de olmamasına rağmen amcam Dr. A. Kadir Tanyeri her maçımıza gelir ve bizleri desteklerdi.
Anıttepe'deki bir şampiyonluk maçından sonra amcam soyunma odamıza bir kasa şampanya getirmişti.
Şampiyonluk ve sonrasında içtiğim o şampanyanın tadı hala damaklarımdadır.


Tonsilspor
resimleri için lütfen tıklayınız :
https://photos.google.com/share/AF1QipPkLBFO_hDqQups7uttk0BcDxhLnThA0bhqlA7KrGFCTTzdV5zCLgFihgI00OLdPA/photo/AF1QipN37UUpmlyO2G1q_cx3V13oUWO3lVEmuRJz5fkZ?key=dzlWN3pORkNsU0hSUHp0QUxMajV4UVBYbVJwRlZ3
.

22 Haziran 2009 Pazartesi

PAPATYA...




Çiğdem Papatya benim torunum.
2006 yılı Ekim ayında doğdu.
Şu sıralarda 2,5 yaşında.
Her çocuk kadar güzel, her çocuk gibi şirin.
Babası Aykan Erdemir o doğduktan hemen sonra bir yazı yazdı.
Bu yazı 24 Ekim 2006 tarihli Telgraf gazetesinde yayınlandı.
Papatya'nın geleceğine ilişkin kaygıları kapsayan bir yazı idi.
Aşağıda bu satırları okuyacaksınız:


"10 Ekim 2006 Salı sabahı, Ankara’nın bir hastanesinde kızım Çiğdem Papatya Erdemir’e 38 haftalık sabırsız bir bekleyişten sonra kavuşmanın heyecanını yaşamaktaydım. Papatyamız, annesi Tuğba’nın kucağında şaşkın gözlerle bu yeni geldiği dünyayı ve yaşamı anlamaya çalışıyordu. Bense bir yandan ailemizin bu yeni ferdinin verdiği sonsuz mutluluğu duyumsuyor, bir yandan da her babadan beklenileceği üzere kızımın geleceği için umutlar ve kaygılar içinde derin düşüncelere dalıyordum. Papatya nasıl bir dünyaya doğmuştu? Bu dünya ona neler sunacak, Papatya bu dünyaya neler verecekti? Acaba Papatya kendi çocuklarına nasıl bir dünya bırakacaktı?

Göç çağının pek çok diğer bebeği gibi Papatya da daha doğmadan, annesinin karnında nice diyar gezmişti. Bir yandan Paris, Madrid, Londra, Oxford, Bristol, Glasgow ve Aberdeen’e pasaportsuz gitmenin konforunu yaşamış bir yandan da Ankara, İstanbul, Kayseri, Urfa, Hacıbektaş demeden ülkesinde nüfus kağıdı taşımadan gezmenin rahatına alışmıştı. Papatya’nın ana karnındaki yolculukları mesafelerin kısaldığının, sınırları aşmanın olanak ve koşullarının derinden dönüştüğünün bir göstergesiydi. Ama aynı zamada şunun da farkındaydım ki, Papatya doğar doğmaz sınırlar, vizeler, yasaklar, resmi evraklar ve güvenlik önlemlerinin egemen olduğu gaddar bir dünyaya ayak basmıştı. Sermayenin ve malların neredeyse sonsuz ve sınırsız bir özgürlükle dünyanın yedi iklimini dolaştığı çağımızda, Papatya buna benzer bir özgürlükle sınırlar aşabilecek miydi acaba? Yoksa ömrü kendi ülkesi sınırlarına mahkumiyetle konsolosluk kapılarındaki vize kuyruklarında pinekleme arasında gidip gelecek miydi? Dünyayı ve yaşamı her daim yeniden üreten ve var eden insan emeğinin sahiplerinden biri olarak Papatya, cebindeki para ya da tükettiği ürünler kadar özgürce hareket edebilecek miydi? Sermayenin çağı gün gelecek yerini emeğin çağına bırakacak mıydı?

Şüphesiz ki bu sorular yalnızca Papatya’nın ve onun gelecek yaşamının yakıcı soruları değil. Aynı zamanda biz babaların, dedelerin, annelerin ve ninelerin de yanıt arayadurdukları sorular. Bir yandan içinde yaşadığımız dünya hızla küçülürken, bir yandan da ülkeleri ve insanları birbirinden ayıran evraklar, vizeler, sınırlar, duvarlar, mayın tarlaları, dikenli teller, devriyeler ve köpekler kısacık mesafeleri uçsuz bucaksız ummanlara çevirmeyi başarıyorlar. Bu küçücük dünya, kavuşmaların ve kucaklaşmaların değil, hasretlerin ve özlemlerin dünyası olmakta ısrarcı.

Gerek kendimiz gerekse de çocuklarımız için duyduğumuz tüm bu kaygılar elbette ki ana baba olmanın tadı tuzu biberi. Hayat ne de olsa endişelerin yanısıra umutlara ve güzelliklere de gebe. Ve o endişeler sayesindedir ki umutlardan geçen yollar mutluluklara çıkar. Ne şeytanın gör dediği adaletsizlikleri, haksızlıkları ve eşitsizlikleri görmeden yapabiliriz ne de sarsılmaz bir inanç ve umutla güneşli günlerin mücadelesinden vazgeçebiliriz. Belki de bu yüzden hep dudaklarımızdadır Nazım Hikmet: “Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göreceğiz... Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, ışıklı maviliklere süreceğiz...”

Güzel günlerde, güneşli günlerde mutlu, sağlıklı ve huzurlu bir Papatya, bu anne ve babanın hayattaki en büyük beklentisi ve dileği. Biliyoruz ki şu anda dünyanın dört bir yanında nice evlerde nice çiçekler açmakta. Umuyoruz ki tüm bu çiçeklerin özgürce dolaşabileceği, barış içinde yaşayabileceği ve sevgiyle kucaklaşabileceği bir dünyayı kurabilecek kadar insan olabilsin anneleri ve babaları".

8 Haziran 2009 Pazartesi

DAĞLAR ÜSTÜNDE 20 BİN FERSAH...


Denizler altında 20 bin fersah bir bilim-kurgu romanı.
Jules Verne tarafından 1870 yılında yazılmış.
Denizaltının henüz olmadığı bir dönemde.
Okyanusların altında uzun bir yolculuğu anlatır.
Natilius denizaltısı ve kaptan Nemo ile...

Bir fersah tam 5685 metre.
Sözün kısası romandaki yolculuk yaklaşık 100 bin km.

Yeğenim Tunç Fındık profesyonel bir dağcı.
Uzun yıllardır dağlara tırmanıyor.
İki kez de Everest'e çıktı.
Gözü halâ yükseklerde...

Dünyada 8.000 m. üzerinde tam 14 tane dağ var.
Tunç, 8000 m. nin altındakilerin birçoğuna çıktı.
Sıra 8000 m. nin üstündekilere tırmanmaya geldi.
Bunların tümüne tırmanmak için bir proje yaptı.
14X8000 PROJESI...

Hepsine ayrı ayrı tırmanacak.
6 tanesinin tırmanışını yaptı bile.
Geriye kaldı 8 tane 8000'lik.
Bunun için de en azından 5-6 yıl daha gerekiyor.

8000 m. üzerindeki bir dağa tırmanmak kolay değil.
Dünyada bunu yalnızca 14 dağcı başarabilmiş.
Hazırlıklar aylar öncesinden başlıyor.

Himalayalara ulaşmak için uzun uçak yolculukları yapılıyor.
Sonrasında 80-100 km yürünülerek ana kampa ulaşılıyor.
Daha yüksekteki kamplara birkaç kez çıkılıp, iniliyor.
İstanbul-Katmandu uçakla gidiş-geliş 15.000 km den fazla.
14 kez ayrı ayrı gidilecek bu yollar.
Yürünecek yolları, aşılacak sırtları, ulaşılacak kampları da ekleyin.
Nereden bakılırsa 150 bin km. nin üzerinde bir yol ediyor.
Yani 20 bin fersahın fersah fersah üzerinde...

Denizler altında değil, dağların üzerinde.
Hayâli bir bilim-kurgu romanı değil.
Hayâl etmesi bile zor, gerçekleştirilmesi çok güç bir düş.

Sevgili Tunç, yarın tekrar Himalaya'lara gidiyor.
14X8000 Projesinin 7.ci etabı için.
Zorlu bir dağa...
Dünyanın ikinci yüksek zirvesine.
8615 m. yüksekliğindeki K2 dağına.

Uzakları yakın, yokuşları düz olsun.
Yolu açık ve şansı bol olsun.
Dualarınız onunla olsun.
Tanrı da onun yardımcısı olsun...

Tunç Fındık ve 14X8000 Projesi ayrıntıları için :
http://www.tuncfindik.com



1 Haziran 2009 Pazartesi

BURUN...


5. Ulusal Rinoloji Kongresi geçen hafta yapıldı.
Uluslararası katılımcıları da olan geniş bir katılımla.
Antalya'da, Belek'te.
Cornelia Diamond Otel'de...

Bu Kongrenin açılışında bir konuşma yapmam istenilmişti.
Konu başlığı serbest bırakılmıştı.
"Burun Ameliyatlarının Felsefesi" başlıklı bir konuşma hazırladım.
Karadeniz'lilerin burun'larını konu alan bir sunum yaptım.
Baştan sona burun'u hicveden espirili bir konuşma idi bu.
Tabii burun ameliyatlarının felsefesine de değiniliyordu.

Sunumumun girişini Fuat Saka'nın müziği ile yaptım.
O'nun 2008 yılında çıkardığı albümünün ilk şarkısı "Burun" idi.
Sözler Salim Öğütçen'e aitti.
Müziğini Fuat Saka yapmıştı.
Hareketli, nefis bir düzenleme idi.
Karadeniz'lilerin burunları hakkında düşüncelerini vurguluyordu.

Müzik de sözleri de çok hoşuma gitmişti.
Bu müziği seçtim.
Müziğe yer yer burun görüntüleri ekleyerek bir video oluşturdum.
Sonra da konuşmamın başında bu video klibi sundum.

Bu klibi izlemek için tiklayunuz...