YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

25 Aralık 2007 Salı

ADAM OLACAK ÇOCUK...


1960 yılında Samsundan ayrıldıktan sonra Lise, Üniversite eğitimimi Ankara’da yaptım.
KBB Uzmanı olduktan sonra Samsun’a yeniden gelişim 33 yaşımda ve 1979 yılındadır.
O sıralarda Tıp Fakültesi yeni kurulmuş ve Kadıköy mahallesinde eski Göğüs Hastalıkları Hastanesinin bir bölümünde, küçük bir eğitim kadrosu ve az sayıda öğrenci ile çalışmalarına başlamıştı.

Boş vakitlerimizde genç Öğretim Görevlileri ve Öğrenciler bazen aramızda bazen de bulduğumuz rakiplerle maçlar yapardık.
O zamanlar daha henüz saçlarımıza beyazlar düşmemiş olduğu için büyük efor sarf eder, güzel maçlar çıkartır, kâh yener kâh da yenilirdik.

Günlerden bir gün Samsun Yolspor genç takımı ile maç alınmıştı.
Hazırlıklarımızı yaptık.
Eski stada gittik.
Ben takımda henüz yeniyim.
O gün savunmada görev yapacağım.
Takım arkadaşlarım, özellikle de doğma büyüme Samsunlu öğrencimiz Ömer İyigün beni uyardı. “Ağabey, karşı takımın bir santrforu var, müthiş oynuyor…” Ben de Ömer’e : “Tamam Ömer, gereğini yaparız. Tutarım onu…” dedim. “Ama Ağabey, bildiğin gibi değil, anormal bir golcü. Her pozisyonda atıyor…” diye tekrar uyardı beni. “Anladım Ömer” dedim ve pek de önemsemedim.
Çıkıp topumuzu oynayacağız altı üstü…

Neyse, maç başladı. Karşımda 15-16 yaşlarında ufak-tefek, pire gibi bir çocuk var.
Öylesine hareketli ki… Pas alıyor, pas dağıtıyor. Ayağına, kafasına hâkim birisi.
Tutmakta zorlanıyorum. Her pozisyonda topa vuruyor. Şutları isabetli, havada da o denli mükemmel. Öyle bir kafaya çıkıyor ki topu daha ben göremeden kafayı vuruyor. Sadece ben değil tüm müdafaamız onunla mücadele ediyor. Ama ne yapsak boş. Adam, -adam bile değil- çocuk golleri biri biri peşine sıralıyor. Attığı gollerin hepsi biri birinden güzel. Neyse, maçı tümünü bu afacan çocuğun attığı beş golle 5-0 yenik bitiriyoruz.

Elbiselerimizi giyerken hep onu konuşuyoruz. Bu arada Ömer, “ben söylemiştim Yücel Ağabey” diyor. Ömer’den ismini öğreniyorum. “Tanju” diyor.
Önemsemiyorum.
Kısa bir süre sonra ismini bile unutuyorum.

Ertesi yıl Samsunspor’un maçlarını izlemeye gittiğimde forvette görüyorum onu.
Birkaç yılda müthiş ilerleme kaydetmiş.
İnanılmaz güzel gollerine tanık oluyoruz.
O kadar güzel goller atıyor ki artık Samsunspor’un hiçbir maçını kaçırmıyorum.
O dönemlerde TV’lar bu kadar yaygın değil.
Samsunspor’un maçlarını pek görüntülemiyorlar.
Tanju’nun Samsun dışında ismi bile bilinmiyor.
Bizler ise Tanju’nun artistik gollerinin bir avuç seyircisi ve tutkunu oluyoruz.
Tanju ile daha sonraları Ömer vasıtası ile arkadaş oldum.
Kendisinin ve ailesinin dostluğunu ve sevgisini kazandım.
Birçok aile ferdini tedavi ettim.
Pırlanta gibi bir kalbe sahip, içi insan sevgisi ile dolu bir kişi olarak tanıdım Tanju’yu…

Tanju’nun ünü daha sonraları Samsun dışına taştı.
Önce Milli Takıma sonra da Galatasaray’a gitti.
Sonra da Fenerbahçe’de oynadı.
Büyük şöhret kazandı.
Oralarda da müthiş goller attı ve çok popüler oldu.
Birinci Türkiye Liginde tam dört kez Gol Kralı” oldu.
Benim karşımda oynadıktan tam on yıl sonra 1999 da Avrupa Liglerinde 39 golle en fazla gol atan futbolcu oldu ve “Altın Ayakkabı” ödülü aldı...

Genç yaşta şana, şöhrete ve paraya kavuştu.
Maalesef onun bu şanından, şöhretinden yararlanmak isteyen kötü kişilerin kurduğu tuzaklara düştü. Çok kimse belki kınadı onu ama bu altın kalpli, her zaman saygılı ve sevecen kişiliği -çoğu kişi yakından tanımadığı için- anlayamadı...

Dostluğumuz halâ devam ediyor Tanju Çolak ile.
Geçmişte takımımıza acımadan beş gol atmış olsa bile…
.

24 Aralık 2007 Pazartesi

TÜRK RİNOLOJİ DERNEĞİ


Rinoloji Derneği 1994 yılında aralarında benim de bulunduğum 7 KBB Uzmanı tarafından kuruldu. Burun hastalıkları konusunda araştırmalar ve bu alanda çeşitli toplantılar yapmak amacıyla kurulan bu Dernek sonraki on yıl içerisinde çok büyük gelişmeler kaydederek, düzenlediği Kongrelerle önce ülkemizde Burun Hastalıkları konusunda büyük bir ilgi alanı yarattı.
Daha sonra Dr. Metin Önerci'nin büyük çabaları ile Avrupa Rinoloji Cemiyetinin Toplantısı Rhinostanbul 2004 yılında İstanbulda yapıldı ve bu Toplantıda Dr. Önerci, iki yıl için Avrupa Rinoloji Derneği Başkanlığına seçildi.

Kurulduktan bir yıl sonra Türk Rinoloji Derneği olarak ismi değiştirilen Derneğin Kurucu üyeleri -soyadı sırasına göre- şu kişilerden oluşuyordu :

Dr. Tan Ergin, Dr. Oğuz Öğretmenoğlu, Dr. Metin Önerci, Dr. Cafer Özdem, Dr. Teoman Şeşen, Dr. Yücel Tanyeri, Dr. Taner Yılmaz.

Derneğin amblemi de istek üzerine benim tarafımdan hazırlanmıştı.



23 Aralık 2007 Pazar

NAZMİYE ABLA...


Prof. Dr. Nazmi Hoşal, Hacettepe KBB'ın kurucusudur. 1963 yılından itibaren bu Klinikte çok ciddî çalışmalar yapmış ve Türk KBB ve Baş-Boyun Cerrahisi'nin bugünkü çağdaş seviyesine ulaşmasında çok büyük katkısı olmuştur. İçlerinde benim de dahil olduğum çok sayıda Uzman yetiştirmiştir. Bu değerli Hoca'mız aralıksız 34 yıl sürdürdüğü görevinin sonunda, 1997 yılında düzenlenen bir törenle emekli olmuştu. Ahmet Muhip Dranas'ın meşhur "Fahriye Abla" şiirini "Nazmiye Abla" biçiminde değiştirerek ve Hocamın engin hoşgörüsüne sığınarak onun Emeklilik Töreni sırasında her satırında, o satırın anlamı ile ilgili fotoğraflarını kullanarak sunmuştum :

NAZMİYE ABLA

Hava keskin bir alkol kokusuyla dolar
Açılırdı daha gün doğmadan kapılar
Bu basık, izbe ve karanlık poliklinikten
Hayalimde bir tek sen kalmışsın, sen !
Koridordaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve ak-pak gerdanınla
Ne güzel Hocamızdın sen Nazmiye Abla.

Önceleri kapkara, sonra gümüş beyazı saçların vardı
Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı
İçini gıcıklardı bütün dişilerin
Kıllarla dolu beyaz göğüslerin
İnci gibi dişlerin ve kara bıyıklarınla
Açık saçık fıkralar anlatırdın bize ara sıra
Ne çapkın Hocamızdın sen Nazmiye Abla.

Odan kutu gibi, sanki küçük bir evdi
Masan, evraklarla dolu darmadağınık bir yerdi
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Dolaşırdı bağırtın kuytu köşelerde
Asistanların korkuyla titrerdi, küçücük ünitelerde
Çatık kaşların, asık suratın ve fırçalarınla
Ne haşin bir Hocamızdın sen Nazmiye Abla.

Muayene odan dik bir yokuşa bakardı
İçinde antik bir muayene ünitin vardı
Nice kulağı duymaz, burnu kanayana
Sesi kısılmışa ve de soluğu zorluya
Güler yüzünle olmaya çalışırken deva
Başında aynan ve elinde diyapazonunla
Ne yaman bir Hekimdin sen Nazmiye Abla.

Servisimiz ıtır çiçekleri ve akvaryumuyla
Benzerdi dördüncü katta tertemiz bir yayla'ya
Tanyerinde ve akşam saatlerinde
Çıkardın avanenle hızlı bir vizite.
Yer yarılır, gök gürler, herkes dönerdi kedi'ye
Yüz desibellik sesin ve elinde sopanla
Ne otoriter Hocamızdın sen Nazmiye Abla.

Sen servise çıkıp adım attığında
Güller açardı hastaların solgun yanaklarında
Onlara şifa verir, canına can katardın
Trakeotomi oldu mu hepimizden önde koşardın
Sonsuz bilgin, yorulmaz bitmez-tükenmez enerjin
Hastalara karşı yoğun sevgin ve alâkanla
Ne mükemmel bir klinisyendin sen Nazmiye Abla.

Ameliyathanemiz iki göz yemyeşil bir yerdi
Asistanların orada sürekli tonsil keserdi
Üzerine farz olan fırçanı attıktan sonra
Çınlardı bağırtın ince uzun koridorlarda
Ameliyat mikroskobun ve başındaki halojen lâmbanla
Ne ilginç ameliyatlar yapardın sen Nazmiye Abla.

Bölüm 43 te küçük bir dershanemiz vardı
Beyaz pancurlu penceresi tren yoluna bakardı
Her Çarşamba eğitim toplantıları yapardın
Herkese söz verir, fikir tartışması açardın
Yine de son sözü sen söyler, noktayı sen koyardın
Eleştiriden hoşlanmaz yapın ve değiştirilmez kararlarınla
Ne yaman tartışmacımızdın sen Nazmiye Abla.

Ne kadar emek gösterse Asistanların nafile
Bitmezdi dört yıl ırgatların çektiği çile
Onlara vizitte olmadık sorular sorardın
Serviste hata yapanı haşlar, polikliniğe kovardın
Ameliyattakini ise tek ayak üstünde tutardın
Katı tutumunla ve içimize saldığın korkuyla
Ne disiplinli bir Hocamızdın sen Nazmiye Abla.

Ders verdiğin odalar stadyum gibi yerlerdi
Amfilerde iğne atsan yere düşmezdi
Öğrencilerine Kulak, Burun, Boğaz'ı anlatırdın
Pratiğe önem verir ve onların sevgisini kazanırdın
Ağzında Bal'la, projeksiyondaki slayt'larla
Ne tatlı dersler anlatırdın sen Nazmiye Abla.

Önceleri hiç düşünmedin hastalardan almak para-pul
Baktın ki kalmadı sırtında ne bir ceket, ne de bir çul
Karar verdin Meşrutiyet'te Muayenehane açmaya
Özen gösterdin onlara faydalı olmaya
Sonra başladın meşhur olup, nam salmaya
Hastalara yaklaşımın, alın terin ve kazandığın helâl paralarla
Ne örnek bir Muayenehaneciydin sen Nazmiye Abla.

Eskişehir yolunda minik bir çiftlik evin vardı
Baharda çiçekler açar, etraf tezek kokardı
Yıllar boyu çorak toprakla boğuştun, uğraştın
Sonunda orada irem bağı gibi bir cennet yarattın
Her yıl birkaç Uzmanın ve onbeş Asistanın
Masmavi havuzunda eğlendikçe gülerdi suratın
Unutulmaz ev sahipliğin, doyulmaz sohbetin ve alâkanla
Ne konuksever bir evsahibiydin sen Nazmiye Abla.

Tanrı vergisi kuvvetin ve adaleli göbeğin
Ne bükülürdü bileğin, ne de kesilirdi nefesin
Tonsilspor adında bir takım kurmuştun
Yıllar boyu top oynayıp, kaptanlığımızı yapmış
Nice şampiyonluklara adımızı yazdırmıştın
Sahadaki deparların ve inanılmaz eforunla
Ne acar bir santrforumuzdun sen Nazmiye Abla.

Gönül verdin derlerdi Hacettepe KBB'a
En sonunda karar vermişsin emekli olup, ayrılmaya
Bilmem şimdi gururlu, memnun ve mesut musun
Yoksa ayrılıyorum diye ağlıyor musun
Bırak tüm bunları, ürettiğin güzel kişileri hatırla
Hatıralarımızda kalan güzel ve unutulmaz anılarınla
Ne güzel bir Hocamızdın sen Nazmiye Abla.

Acı-tatlı anılar kalırken mazide
Kalıyor "Hoşal" adı, hoş bir sada olarak bu Klinikte
Bindokuzyüz altmışüç yılının sonbaharında
Şaban Şifaî'nin izbe bodrum katında
Tek başına ve birkaç Asistanınla
34 yıllık emeğin ve çabanla
Ne iyi ettin de kurdun bu Kliniği, Nazmiye Abla.

Yetiştirdiğin yüzlerce Asistan ve binlerce Öğrencin adına
Şifaya kavuşturduğun onbinlerce hasta namına
Sevgi sana, minnet sana, şükran sana
Saygıdeğer önderimiz, Nazmi Hoca.
Güle güle, kendine iyi bak, hoşça kal
Sevgili Hocamız NAZMİ HOŞAL...
.

CAN'İMASYON...



Prof. Dr. Can Özşahinoğlu Hacettepe KBB'dan uzmanlığını aldıktan sonra uzun yıllar Çukurova Tıp Fakültesinde çalıştı ve bu Üniversitenin iki dönem Rektörlüğünü de yaptıktan sonra 1 Nisan 2006 tarihinde kendisine Adana'da bir tören düzenlenerek emekli oldu.
Emeklilik Töreninde kendisi için hazırlamış olduğum "Canimasyon" başlıklı yazıyı aşağıda sunuyorum :

CANİMASYON

İnsan insan derler idi
İnsan nedir şimdi bildim.
Can deyip söylerler idi
Bu Can nedir şimdi bildim.

Değerli Can'lar,

Muhyiddin
Abdal'ın dizeleriyle Can Ağabey'i kısaca tanıtmaya çalıştım.

Can kelimesi; dost, arkadaş, sevgili, insanın iç evreni ve gönül anlamındadır.
Bektaşi ve Mevlevilikte de "Yol arkadaşı" anlamını taşır.

Can Ağabey Hacettepe'de bizlerle birlikte yola çıktı.
Gerçekçi sebeplerle kısa zamanda bizlerden biraz uzak kaldı.
Çoğumuz onu yakından tanıyamadık.
Ama onun başarılarını hep gıptayla, gururla izledik.

Gerçek bağın gonca gülünü
Deren bilir, dermeyenler ne bilir.
Can'ı kurban edip canan yoluna
Veren bilir, vermeyenler ne bilir...

Tadan bilir onun bal'ını
Dahleylemez ehl-i aşkın halini
Can gözünü açıp, dost cemalini
Gören bilir, görmeyen ne bilir...

diyerek Can Ağabeyi sizlere anlatmaya çalışacağım :

"Can" Ağabey 1939 yılında Tarsus'da "can buldu". "Canını sokakta" bulmamıştı. Önce "can derdine" düştü. "Canını dişine takarak", "canla başla" ve "canı çıkarcasına" çalıştı. "Canı gibi sevdiği" Tarsus Kolejinde bir "canlılık" kazandı. Burada; "heyecanlı", "canı tez", "canı tatlı", "babacan" tavırlı, "candan" bir kişilik sergiledi ve birçok kızın "canını yaktı". Tıbbiye'ye girmek için "can atıyordu". "Can çekişenlere" "can vermek" ve "cana can katmak" için Tıp Fakültesini bitirdi. Bu arada "can ciğer" dostu, "can arkadaşı" Safa Kaya idi. "Can düşmanı" ise hiç olmadı.

"Canı istediği" için ve "can boğazdan gelir" düşüncesiyle, "can-ü gönülden" istemesi sebebiyle "can atarak" Hacettepe KBB'a girdi. Burada, "kendisine canım feda" ve "canım kurban" dediği "can" Hocası Nazmi Bey'i "can kulağı" ile dinledi. Ondan mesleğinin "can alıcı" noktalarını öğrendi. Asistanlığında "can verircesine" ve "cans-i perane" çalıştı. Bu arada "canına okundu", "canı yandı", "canı sıkıldı", "canı çıktı" ama "canıma minnet" diyerek "can simidi" gibi mesleğine "candan" sarıldı.

Bu sırada "canı çekti", "can damarından" ve "can evinden" bir "canan'a"vuruldu. "Can havliyle", "cana yakın" birisi "can arkadaşı" ve "can yoldaşı" ile evlendi.

Bu sırada Hacettepe "canına tak" demişti. Adana'dan gelen teklife "vay canına" dedi. "Cana minnet" bu teklife "canı dayanamadı". Hacettepe'nin "canı sağ olsun" diyerek, "canı istemediği" halde, "canı sıkkın" bir biçimde "can aldığı" topraklara geri döndü. Adana, ona bir "cankurtaran" gibi sarıldı. Yeni yeni "canlanan" bir Üniversiteye "can suyu"nu verdi. Burada "canavar" gibi çalışıp, buraya bir "canlılık" ve "can güvenliği" getirdi. İki kez oranın "Baş Canbazı" seçildi.

"Canın sağ olsun" "Can" ağabey !

Her ne kadar "canınızı sıktıysam" da "canıma değsin".
Can ağabeyime "candan" sevgilerimle...

21 Aralık 2007 Cuma

UZUNGÖL GEZİSİ...


1998 yılı Temmuz ayında Samsun'dan 25 kişilik bir ekip, Cuma sabahı daha kuşlar uyanmadan otobüsle yola koyulduk. Küçük bir afacanın çişi gelmese ve de otobüsün lâstiği patlamasa şoförün mola vereceği yoktu. Neyse, plânlanmış ilk mola Akçaabat'ta "Nihatın Yeri"nde verildi ve Nihat Usta'nın nefîs Akçaabat köfteleri ve piyazları açık havada ve denize nazır bir yerde midelere indirildikten sonra binilen otobüste herkes öğlen uykusuna dalıp, akşama güç topladı. Çaykara dışında bir yerde otobüsten inilip, yol bozuk olduğu için iki minibüse transfer olundu ve 20 km. lik bozuk yol nefîs manzaralarla geçilip, Uzungöl'ün tarihindeki ilk büyük Alkol çıkartması ile Uzungöl'e girilip Keles Oteldeki yerlerimiz belirlendikten sonra kısa bir istirahat ve peşinden Haldizen deresi boyunca çevre gezisi ve ve ardından İnan Kardeşler lokantasında kuvvetli bir Alabalık ziyafeti ve ardından da TV'de maç seyirleri, kâğıt oyunları ve çok ilgi çeken kelime doldurma oyunlarıyla günün nasıl geçtiği anlaşılmadı.

Ertesi sabah yine İnan Kardeşler'de kaymaklı, kuymaklı, yağlı, ballı kuvvetli bir kahvaltıdan sonra bu kez hep beraber Uzungöl çevre gezisi yapılıp, konaklama tesisleri özel incelemeye alındı. Daha sonra grubun bir kısmı nefîs doğal parkurda trekking yaparak, bir kısmı ise minibüsle taşınarak Solaklı deresi civarındaki piknik alanına götürüldü ve burada hem piknik yapıldı ve hem de nefîs ızgara köfteler mideye indirildi. Yemek sonrası derede bulunan bir topla çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, kızlı-erkekli bir futbol maçı organizasyonu yapıldı. Büyük heyecan, kavga, gürültü, patırtı arasında maç 2-2 berabere devam ederken topun tekrar dereye kaçması ile maç yarıda kaldı. Federasyon nezdinde yapılan itirazlar ve hakeme yapılan elle ve dille saldırılar işe yaramazken, aramızda Fair Play ödülüne lâyık oyuncu bulunmayışı da ayrı bir üzüntü kaynağı oldu. France 98 de neden bir Türk hakeminin görev almadığı konusu da M. Ali Saka'nın kötü yönetimiyle açıklığa kavuşmuş oldu. Sarı kartların havada uçuştuğu bu karşılaşmada, M. Ali'nin kırmızı kartını Samsun'da unutmuş olması da maça ayrı bir renksizlik kattı...

Maç sonrası yol boyu yürüyerek tekrar otele dönülürken toplanan minik dağ çilekleri ile güzel bir ziyafet çekilerek piknik hayırlısı ile tamamlandı. Gece İnan Kardeşler'de tekrar alabalık yenildikten sonra gece, otel lobisindeki eğlence ve oyunlarla sona erdi.

Pazar sabahı erkenden kalkılarak minibüslere binildi ve Çaykara'da tekrar otobüse transfer olduktan sonra Sumela Manastırı'na gelindi ve sisler arasındaki Sumela Manastırı görülemeden gezildi. Sumela dönüşü Coşandere Restoran'da serenti altında hazırlanmış masalarda kara lahana ve mısır çorbası, kara lahana dolması, mıhlama, ızgara köfte ve sütlâç'tan oluşan nefîs menü yenilip, öğleden sonra otobüste uyunularak geçirildi. Akşam yemeği için Mete Berk'in nazik davetleri reddedilmeyerek gece 20.30 da Terme'de Pideci'ye gelindiğinde burada bir sürpriz bizleri bekliyordu. Mete Bey oğlunu telefonla arayarak bizler için bir masa ayırtmış, çiçeklerle donatmıştı bile... Kaymaklı, çökelekli, pastırmalı, kıymalı, kaşarlı pideler birer birer neş'e içerisinde yenilirken Mete Bey'in kulakları sık sık çınlatıldı ve oğullarının konukseverlikte Mete Bey'i fersah fersah geride bıraktıklarına oy birliği ile karar verildi. Sonra hep birlikte yola devam edilerek bu neş'eli gezi saat 22.30 da Samsun'da sona erdi.

Ne diyelim. Gelemeyenler üzülsün...

hcttp 70


Bizler, yani Hacettepe'ye 1964 girişliler Hacettepe'den 1970 de mezun olduk. Bu Fakülteye giren ikinci sınıf (!) öğrenciler idik ama 68 döneminin tam ortasında Yükseköğrenimimizi yaptık. Sıkıntılı bir dönemdi... Sağ kesimden de sol kesimden de uç görüşlü arkadaşlarımız vardı. Ama büyük çoğunluk işinde-gücünde idi. Bu olaylara karışmaz, yalnızca uzaktan tanığı olurduk. İnanılmaz iyi bir arkadaşlığımız vardı. 1970 yılında 68 kişi mezun olarak "Doktor" ünvanımızı aldık. Sonra dağıldık. Ama biri birimizden hiç kopmadık. Bu sınıf, mezuniyetinden on yıl sonra Hacettepe'nin Kırmızı Amfisinde Hocalarımızla birlikte bir araya geldik. Bu kavuşmamızda sınıfımızı dile getiren ve tarafımdan hazırlanmış şu dizeleri arkadaşlarıma sundum :


HACETTEPE 70

Yıl bin dokuz yüz yetmiş
Hacettepe yeni bitmiş
Tam
altmış sekiz kişi, 
50'si erkek, 18'i dişi...
 
Kimimiz yatılı, 
Kimimiz leyli
Kimimiz salon erkeği, 
Kimimiz de zır deli...

Kimimiz plâjda arar kısmetini
Kimimiz koridorda seçer eşini..


Kimimiz Laboratuarda geçirirken gençliğini
Kimimiz de seyahatte seçer dengini...

Velhasıl; kimimiz kibirli, kimimiz İzmir'li
Kimimiz canlı, kimimiz de Van'lı.

Kimimiz uğraşır safsatayla
Kimimizse öğretmenlik yapmış Kars'da.


Kimimiz malign, 
Kimimiz benign
Kimimiz halim, 
Kimimiz de Selahattin Selim.

Kimimizin sinirleri gergin
Kimimizin de adı Mehmet Ergin.

Kimimiz çalışmaktan düşmüş bezgin
Kimimizse rahat, örneğin Nevin.


Kimimizin bilgisi engin
Kimimizse Bursa'lı Rengin.

Kimimiz Nurdan, kimimiz Demokan
Kimimizse Teğmen, Erol Urcan.

Kimimiz iyimser işte Özsoy Güler
Kimimizse kötümser işte Özçelik Okayer.

Kimimiz şehlâ bakışlı, kimimiz Karakaş'lı

Kimimiz kızıl saçlı, Ertuğrul Kandiyalı.

Kimimiz Ali İhsan gibi bebe
Kimimizse Füsun gibi geveze.

Kimimiz girmiş gırtlağına kadar borca
Kimimizse iki çocuk babası İbrahim Hoca.


Kimimiz ilgili, kimimiz ilgisiz
Örnek mi istiyorsunuz, işte Türkiz.

Kimimiz taze, kimimiz bayat
Kimimiz de Ordu'lu Demirali Onat.

Kimimiz aygın, kimimiz baygın
Kimimiz de saç özürlü Yamaç Taşkın

Kimimiz kalın, kimimiz ince
Kimimiz mini mini, örneğin Hale.


Kimimiz
Beyaz, kimimiz kara dut
Lüzumsuz konuşur Ayşe Özkurt.

Kimimiz haylaz, kimimiz yaramaz
Trompet solo'da Taylan Mümtaz.

Kimimiz güzel, örneğin Hasan Tüzel
Kimimiz çirkin, örneğin Mim Ali Bumin.

Kimimiz kararsız, kimimiz kararalı

Millî solaçığımız Selim Balkanlı.

Kimimiz başarısız, kimimiz başarılı
Kimimizse asker, Armağan Başlı.

Bazılarımız düşünür derin derin
Bunlara örnektir Sevin ile Nesrin.

Kimimiz uyanık, kimimiz aygın
Kimimiz konuşur baygın baygın


Kimisi de
Özçeliğe dargın
Buna da örnektir Özoğul Sargın.

Kimimiz şişmandır pantolonu gelir dar
İşte huzurunuzda Nuri Mete Künar.

Kimimizin kalındır ensesi
Kimimizinse takma adıdır "desi".

Kimimiz konuşur sürekli lâk lâk
Bir diğerimizinse takma adı "kozalak".

Kimimiz aşık, kimimiz derbeder

Kimimiz Karakaş'lı Ömer
Kimimizse fotoğrafçı
İskender.

Kimimiz olgun, kimimiz kelek
İşte örnek: Yusuf Özyürek.

Kimimizde akıl, kimimizde fikir

Her şeyden anlar Nazmi Bilir.

Kimimiz dere, kimimiz çay
Sakin davranışlarıyla Sunman Tülây.

Kimimiz gece, kimimiz gün
Kafası daima parlak, Önal Ergün.

Kimimiz uzun, kimimiz bodur
İşte Denizli horozu Kutsi Onur.


Kimimiz sağcı, kimimiz solcu
Kimimizse hareketli, hayat dolu.

Ne yapsanız anlatamazsınız onu
İşte karşınızda Necati Dedeoğlu.

Erenlerin belli olmaz sağı, solu
Aramızda bir Başkan, Tevfik Akoğlu.

Kimimiz sessiz-sedasız, çıkmaz soluğu
Kimimizse iddiasız, Ufuk Cığızoğlu.


Kimimiz mehtap, kimimiz ay
Türk Müziği solistimiz Ülge Gülay.

Kimimiz felsefî, kimimiz edebî
Hiçbirisinden nasibini almamış Kurultay Rebiî.

Kimimiz Kale gibi Metin

Kimimiz de bilgisinden Emin.

Kimimizin bir elinde ayna
Umur'unda değil dünya
İşte güzelliği dillere destan Süheylâ.

Kimimiz olgun, kimimiz kâmil
Kimimiz solgun, kimimiz Güler Erbil.

Kimimiz aç, kimimiz sefil

Kimimiz neşeli, işte Cemil.

Kimimizin sırtında gocuk
Kimimizin cebinde para gani

Kimimiz hızlı çocuk
Kimimiz de Nahum Dani.


Kimimiz ömründe giymemiştir kürk
Örneğin Kayseri'li Mustafa Öztürk.

Kimimiz konuşur açık, seçik
Örnektir Kilis'li Dilek Keçik.

Kimimizin sesi kalın, örneğin Erdal Akalın.
Kimimizin sesi ince, örneğin Erol Teomete.


Kimine gülmez talih, 
Örneğin Yurtbaşı Salih.
Kimininse pokerde şansı var, 
Örneğin Aras Şenvar.

Kimimiz ortalıkta görünmez,
 
Örneğin Atillâ Sönmez.
Kimimiz her yerde çeker başı, 
Örneğin Ahmet Bölükbaşı.

Kimimiz nazik, kimimiz kibar
Ezberde üstüne yok işte Ülşan Acar.


Kimimizin hesabı uymaz çarşıya, pazara
Karşınızda kara gözlükleriyle Rüstem Olga.

Kimi söyler, sol, mi, lâ
İşte, gitarıyla karşınızda Turgay Atilla.

Kimimiz suskun, kimimiz konuşkan
Halkoyunlarında bir numara Çiğdem Doğancan.


Kimimiz sıcak, kimimiz buz
Jinekolojiye niyetli Teoman Yavuz.


Kimimiz içten, kimimiz candan
Pek yamandır her konuda Hikmet Pekcan.

Kimimiz takar kemer, 
Kimimizse giyer semer
Kendi söylediğine kendisi güler
İşte size Timur Sümer.

Kimimiz kurt, kimimiz çakal
Pek karakterlidir Tuğrul Kural.


Kimimiz çeker kafa, kimimiz kol
Doğuştan asker Mustafa Kahramanyol.

Kimimiz gelir göze, kimimiz ele
İşte, iri cüssesiyle Nurî Kale.

Benim ise adım Hıdır, elimden gelen budur
Umarım hepsinin yolu mutlu ve uzundur...


Dr. Yücel Tanyeri
NOT :
Ayni grup şimdi zaman zaman bir araya gelip, çocuklar gibi eğleniyor ve sıklıkla da sanal ortamda "hacettepe70" yahoo grubunda bir arada oluyorlar. Hacettepe 1970 mezunlarının bir bölümünün tarafımdan çekilmiş görüntülerine https://photos.google.com/album/AF1QipP_VNqZ8GNQB8jVHV8BQHUji1WMkE23uMWUHjxW/photo/AF1QipO0cG6wV1B_qpGigilzekQqNzf1spSp2MGFvBVk
adresinden ulaşabilirsiniz.


KARİ-KADİR DOSTUM...


Kadir Doğruer'in ismini 1987 Uluslararası Simavi Karikatür Yarışması, Erol Simavi Özel Ödülü'nü aldığında duymuş ve çok zarif çizgilerle ve ince espirilerle oluşturduğu karikatürlerine hayran kalmıştım. 

Onun, Hacettepe KBB'dan meslektaşım Dr. Nuran Doğruer'in eşi olduğunu öğrenmem daha sonralara rastlar. Kendisi de benim gibi bir Hekimdi. Anestezi Uzmanlığından sonra Tıbbın belki de en zor dallarından birisi olan "Yoğun Bakım" dalını seçmişti ve burada da üst düzeyde bir hekimlik uygulaması içerisinde idi. Kadir ile ortak yönlerimizin çok olması nedeniyle sıkı bir dostluk geliştirdik.

Çok sayıda karikatür yarışmalarına katılıyor ve bunların çoğunda da derecelere girip, ödüller kazanıyordu. İstanbul'da karikatür ile ilgilenen üst düzey sanatkârların dışında pek fazla kimse tarafından tanınmıyordu. Samsun doğumlu olduğunu da sonradan öğrenmiştim. Ona Samsun'da bir sergi açmasını önerdim. Tüm hazırlıkları yaptım. Karikatürlerini büyük bir düzenle getirdi. Özenle yerlerine yerleştirdik ve 21 Mart 1996 da Samsun Ziraat Bankası Galerisinde sergisini açtık. 

Çok ilgi gördü. Hemen arkasından Ordu Devlet Güzel Sanatlar Galerisi'nde bu sergisini tekrarladık. Sergi, orada da büyük ilgi çekti. Bu sergilerde haliyle bir "Anı Defteri" açmıştık. Serginin son günü sevgili Kadir'in ziyaretçi defterinin son sayfalarına şu notu düştüm :

 "Sevgili Kari-Kadir Dostum, "Yüreğinde sevgi olanın, beyninde kötülük olmaz" demişler. Yüreğinde sevgiyle, beynindeki güzel düşüncelerle ürettiğin; ince çizgilerle, renk renk lekelerle ak kartona aktardığın eserlerini yedi gün süresince keyifle inceledim. Heyecanla, özenle, sevgiyle yerlerine yerleştirdiğimiz karikatürlerini bu gün hüzünle topluyoruz. Pir Sultan Abdal bir şiirinde, Bahar geldi çiçek bitti, ot bitti Toprak güldü, taşı güldüremedim diyor. Senin karikatürlerine de gülmek için çok baktım ama Pir Sultan'ın taşı güldüremediği gibi senin karikatürlerin de beni hiç güldüremedi. Nedeni de sanırım Peter Ustinov'un şu cümlelerinde buldum : "Comedy is simply a funny way of being serious..." İnanıyorum ki sen, düşüncelerini karikatüre aktarırken ciddî olmayı da başarabilen güçlü bir sanatçısın hiç kuşkusuz. Bir çizer değil ama büyük bir yazar olan Goethe de "Düşünmek kolay, yapmak zordur. Dünyada en zor şey düşünüleni yapmaktır" der. Sergi sırasında düşüncelerini kartona aktarmadaki üstün becerinin örneklerini beğeniyle ve mutlulukla izledik. Kanımca bir tek eksiğin var. O da yeterli sayıda eser üretememen... Çok başarı ile uyguladığın ulvî mesleğinin bunda etken olduğunu biliyor ve seni anlıyorum. Ama ne olur biraz daha fazla üret! Bizleri "düşüncelerini" görmemizden daha fazla yoksun bırakma. Önce üret, sonra da paylaş onu bizlerle... Sergilerine Samsun'dan başlaman, Anadolu'ya yayılman için bir ivme olsun. Bu anı defterinin bir köşesinde Yozgat'tan gelip, yaşamında ilk kez bir Karikatür Sergisi gezen vatandaşımızın yalın anıları ve mutluluğu sana rehberlik etsin... Mutluluk dedim de; "Peki, sen mutluluğun karikatürünü yapabilir misin, Kadir ?" Belki de yapabilirsin bir gün, bir şekilde... Ama bizlerse bu serginden aldığımız mutluluğu ifade edememenin ezikliği içerisindeyiz. Dostlukla, sevecenlikle, güler yüzle, özenle Samsunlulara sunduğun karikatürlerini takdirle ve onları paylaşmanın mutluluğuyla sana iade ediyoruz. Sevginle, dostluğunla, çizginle ve de güzel düşüncelerinle yine gel olur mu ?.. "

Dr. Kadir Doğruer bu sergiden sonra, yoğun işine ve çalışma temposuna rağmen bir çok sergi açtı, karikatür kitapları yayınladı ve ödüller aldı.