YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...
Bristol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bristol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2021 Salı

ASMA KÖPRÜLER...


- Clifton Suspension Bridge, Bristol-İngiltere -


1969 yılında.
Gitmiştik Bristol'a.
Sınıf arkadaşım Aras'la.
Üç aylığına staja...

Anlatmıştım maceralarımızı.
Bloğumda.
Pehlivan tefrikalarıyla:

Yıl 1969'du. 
Bizde bir Asma Köprü yoktu.
Boğaz'a yapılacağı söyleniyordu.
Ama "Boğaz'a değil Zap'a köprü"
Tartışmaları yapılıyordu...

Biz, gelişmekte olan memleketin.
Gelişmekte olan iki öğrencisiydik.
Delikanlılık dönemimizdeydik.
İlk kez yurt dışına çıkıyorduk...

Bristol'e geldik.
Şehri şöyle bir tanıyalım dedik.
Soğukta uzun süre yürüdük.
Sonra bir Parka girdik...

Gözlerimize inanamadık.
Kocaman bir çelik asma köprü gördük.
Nehirden çok yüksekteydi.
Görünümü muhteşemdi...

Köprünün ismi.
Clifton Suspension Bridge idi.
Yapımı 1864 yılıydı.
Yani, o zaman 105 yaşındaydı...
(şimdilerde 157 yaşında)

Köprü yapım fikri 1753 yılıydı.
Düzenleyen Mimarı.
Brunel adındaydı.
Ve henüz 24 yaşındaydı...

Mühendisliği 8 yaşında başlamıştı.
Babası da bir Mimardı.
Hatta bizim Londra'dan.
Bristol'e geldiğimiz tren yolunu da.
Zamanında Brunel yapmıştı...

Brunel, 53 yıla.
Sığdırdığı kısacık yaşamında.
Köprüler, tren yolları yapmıştı.
17 yaşında Thames tünelinde çalışmıştı...

Köprünün uzunluğu 412 m.
Genişliği 4.5 m, Yüksekliği 101 m.
Açıklığı da 214 m idi
Ve Bristol'ün gerçek bir simgesiydi...

Aras'la birlikte.
Zaman zaman giderdik bu köprüye.
100 m yükseklikten bakarak nehre.
Yürüyerek geçerdik karşı sahile...

Linkini verdiğim üstte.
Giderken Galler gezimize.
Atlantik Okyanusu üzerinde.
Bristol Kanalı denilen yerde...

Geçmiştik otobüsle.
Yine 1969 senesinde
Yaşamımızda ilk defa.
Bir Asma Köprü'den karayoluyla...

Köprünün ismi.
Severn nehri'nin açılım yeri.
Nedeniyle Severn Bridge idi.
Birleştiriyordu Galler ile İngiltere'yi...

Biz gelmeden buraya.
3 yıl önce açılmıştı 1966'da.
İngiltere Kraliçesi'nce.
M48 Motoryolu üzerinde...

Burası da 1600 m uzunlukta.
988 m açıklık iki kolon arasında.
İki tane 305 metrelik yan yollarla.
Ve denizden 47 m yukarıda...

Anlatmıştım yine Bloğumda.
Gidip dönerken trenle Göztepe maçına.
Galler'in başkenti Cardiff'e.
Geçmiştik trenle denizin altını tünelle...

Dönüşümüzün üzerinden 5 yıl geçtiğinde.
29 Ekim 1973 tarihinde.
Kavuştuk ilk Asma Köprümüze.
İstanbul Boğazı üzerinde.
Boğaziçi Köprüsü ismiyle...

Sonra bir asma köprü daha.
Daha sonra bir tane daha.
Bir de Tünel, boğazın altına.
Şimdi bir tane de Çanakkale Boğazı'na...

Ama onlardan önce bu arada.

İlk Asma köprü'müz yapılmıştı. 
Hakkari'de Zap suyu'na.
68 kuşağı'nca 1969 yılında.
"Gençlik Köprüsü" adıyla...


Bristol Asma Köprüsü fotoğrafları:

.

19 Kasım 2009 Perşembe

CAZ'IN DÜKÜ İLE...


1969 yılında İngiltere’ye gönderilmiştik.
Dr. İhsan Doğramacı tarafından.
İngiltere’nin batı kıyılarındaki Bristol kentine.
Hacettepe Tıp Fakültesi son sınıf öğrencisi olarak.

Bilgimizi, görgümüzü artırıp dönecektik.
İşe bak ki hiç millî olmamıştık.
İlk kez deplâsmana çıkacaktık.
Üç ay süreyle küffar illerinde kalacaktık.

O dönemlerde döviz sıkıntısı var.
Dilediğin kadar para çıkartamıyorsun.
Ancak 200 dolar çıkartmana izin var.
Çıkartabilenler de bir yerlerine saklayıp çıkartıyor.
Öğrenci olduğumuz için bizde o kadar para zaten yok…

10 cent'e mutaç bir ülkeydik.
200 doları zorla bir araya getirdik.
Bu da 80 Sterlin kadar para ediyordu.
Üç ay süresince bununla yiyip, içip, gezecektik.

Neyse ki hastanede kalıyorduk.
Gündüzleri orada yiyor, içiyorduk.
Hastaneye de yürüyerek gidip-geliyorduk.
Fazla harcamamaya özen gösteriyorduk.

Günlerden bir gün bir duyuru gördük.
Duke Ellington, geliyormuş.
Konakladığımız kente, Bristol’e...
70. doğum yıldönümü için konser vermeye.

Duke Ellington diyince duracaksın.
Bu adam caz denilince dünyada akla gelen ilk isim.
Böyle bir fırsat elimize bir daha geçer mi bilinmez.
Caz'ın dükünü dinlemeden de geri dönülmez...

1.5 aydır zaten gurbetteyiz.
80 pound’un yarısını yemişiz.
Geriye kalmış 40 pound kadar bir para.
Sadece konsere giriş ücreti zaten bunun üzerinde.

Neyse ki kenarda, köşede daha ucuz biletler var.
Kafa başı 10 pound’a…

Bileti alsak cepte sadece 30 pound kalacak.
Bu para ile en az bir ay idare etmemiz gerekecek.
Bir de daha eşe dosta hediyeler alacağız.

Aras
ile birlikte iki gün düşündük.
10’ar poundumuza kıydık.
Kıytırık bir yerden biletlerimizi aldık.

Dönüşte bunu arkadaşlarımıza anlatır, havamızı atarız.
Çocuklarımıza da ileride anlatacak birşeylerimiz olur…

Neyse, 25 Kasım günü geldi.
Colston Hall denilen konser salonuna gittik.
Burası Beatles’i meşhur eden bir müzik salonu.
1963-64’lerde…

Arkalardayız ama hiç dert değil.
Kulaklarımız duyuyor.
Kenardan köşeden sahneye de hâkim sayılırız.
Protokol sırasındaki bir Vali kadar da mutluyuz.

Derken, “Duke” çıktı sahneye.
Orkestranın hem kurucusu hem de şefi.
Piyanosunun başında hem konuşuyor hem de çalıyor.
Kalabalık bir orkestra.
Trompetcisi, saksafoncusu, davulcusu, flütcüsü…
Tam 15 kişilik bir topluluk.

Müthiş bir ritmle ve birliktelikle çalıyorlar.
Hepsi de işini iyi biliyor.
Yanlışlık, aksama hak getire.
Parçaları büyük bir rahatlıkla icra ediyorlar.

Keyifle iki saat geçirdik.
Olağanüstü caz parçaları dinledik.
Rockin'In Rhythm, Satin Doll, Caravan, Black Swan gibi.
Yerimizin arkalarda olması hiç önemli değilmiş.
Onlarla birlikte olmak, müziği yaşamak gerekirmiş.
Genç yaşımızda bunu anladık.

Duke Ellington ve arkadaşlarını bir daha seyredemedik.
Cazz’aziz “Duke” beş yıl sonra 1974’de öldü.
Caz’a damgasını vurdu gitti.
Yaşasaydı bu yıl 110 yaşında olacaktı.
Toprağı bol olsun…

Bu konserden 40 yıl sonra Internet'te bu konserin canlı kayıt CD'sinin var olduğunu gördüm. ABD'de bulunan sınıf arkadaşım Dr. Timur Sümer'den bu CD'yi bana göndermesini rica ettim. Kısa zamanda buldu ve gönderdi. 25 Kasım 1969'da Colston Hall'de canlı kayıt müziğin ilk parçasını video haline getirdim. Kaydın başında ve sonunda benim ve Aras'ın alkış seslerimizi bakalım duyabilecek misiniz :



.

6 Ocak 2008 Pazar

GALLER'DE BİR PAZAR GÜNÜ...


Aras Şenvar ve ben 1969 yılında, Hacettepe Tıp Fakültesi son sınıf öğrencisi ve 23 yaşında zıpkın gibi iki delikanlı idik.

İngiltere’nin Bristol kentinde Prof. Middlemiss ve Dr. Rhys Davies gözetiminde Radyoloji bölümünde staj yapıyorduk. Beatles’in yeni yeni ortaya çıktığı, mini etek modasının yaygınlaştığı, gençliğin için için kaynadığı 68 dönemi…

O dönemlerde zar zor 200 dolar bulup buralara gelmişiz. Üç ay buralarda kalacağız. Aras, uzun saçları, favorileri ve geniş paçalı pantolonu ile benden daha janti bir oğlan. Bense gelişmekte olan bir ülkenin, az gelişmiş bir genci. Üzerimizde derli toplu bir elbise ve yeni alınmış iskarpinler var. Spor giysiler filan hak getire…

Neyse, aylardan Kasım, günlerden bir gün Hastanede staj gören kızlardan biri sohbet sırasında o hafta sonu pikniğe ve ardından diskoteğe gidileceğini, gelip gelemeyeceğimizi sordu. “Hah, şimdi voleyi vurduk” düşüncesi ile Aras’la biri birimize bakıştık. Serde gençlik var. “Oturun oturduğunuz yerde” diyen de yok. Cevabımız hemen olumlu oldu. Aldı bizi bir düşünce. Ne de olsa deplâsmanda ilk kez “millî” olacaktık. Ne yapmalıydık… Haftayı heyecan içinde geçirdik. Kafamızdan senaryolar kurguladık. Sonraki günlerde plân belli oldu. Pazar sabahı otobüsle gelip, bizi alacaklardı. Peşinden Galler’de bir gezinti vardı. Sonra da disko’ya gidilecekti. Belki arada bir “trekking” filân denilmişti ama o dönemde bizim “trekking”i anlayacak ne bilgimiz ne de görgümüz vardı.

En güzel elbiselerimizi seçip, favori kravatlarımızı taktık. İskarpinlerimizi bir güzel cilalayıp ayağımıza özenle geçirdik. Ana-babalarımız “üşütmeyin gurbet ellerde…” dedikleri için kalın pardüsölerimizi de kuşandık. Pazar sabahı, denilen yerde ve denilen zamanda otobüsü beklemeye başladık. Geziyi önemsemiyoruz. Bizim aklımız açılış seremonisinde değil, kapanış finalinde. Hep akşamı düşünüyor, disko’yu hayal ediyoruz. Kondisyonumuza güveniyoruz.

Neyse otobüs geldi. İçeri girdik ki bir sürü bizim yaşımızda kızlı-erkekli genç; renkli spor kıyafetleri, çizmeleri, montları, sırt çantaları, bere ve eldivenleri ile içeride yerlerini almışlar. Sohbeti koyultmuşlar. Biz, az gelişmiş ülkenin az gelişmiş gençleri siyah pardüsölerimizle onların arasında -jilet gibi giyinmiş film artisti gibi- otobüse dahil olduk. Bu giysilerimizle kendimizi uzaydan gelmiş iki yabancı gibi hissetmeye başlamışken, bizi bi güzel alkışladılar. Ülkemiz adına gurur duyduk ve daha birinci dakikada gol atmış deplasman takımı gibi moralimiz bir anda düzeldi. Sonra Aras’la biri birimize sokulup, yanlış otobüse binip, binmediğimizi sorguladık. Milletin giysileri pek diskotek kıyafetine benzemiyordu...

Kızlar, doğal olarak diğer arkadaşları ile sohbette idiler. Bize pek fazla pas vermeseler de arada bir gelip, "çok güzel bir gezi olacağını" filan anlatmaya çalışıyorlar. Bizler sıcak ve kurak bir iklimden gelmişiz. Burada ise soğuk ve yağmurlu bir hava var. Bu havada nasıl piknik yapacağız diye düşünürken, dağlarda yürüyeceğimiz müjdesini(!) alıyoruz. Bizim çıktığımız en kaba yükseklik 864 rakımlı Çankaya tepesi. Daha yükseğini görmemişiz bile… “Ulan, bu dağ gezisi de nereden çıktı” derken otobüs bir göl kıyısında durdu. O soğukta gölde sürat motorlarının arkasına takılmış, su kayağı yapan bir çok kişi var. Gençlerden büyük bir bölümü otobüsten indi. N’oluyor filan derken onların da su kayakçısı olduklarını öğrendik. Bu soğukta, lâstik elbiselerini giyip, akşama kadar su kayağı yapacaklarmış. Eh, Allah akıl fikir versin diyip biz, nispeten daha sıcak olan otobüsümüzde tekrar yerlerimizi aldık. 10-12 kişi kadar kaldık. Bir de yaşlı, beyaz saçlı, zayıftan bir adam var. O da “dağ rehberi” imiş. Ne iş yapar, ne işe yarar anlamadık ama olsun ondan bize bi zarar gelmez. Derken bir saat kadar daha yol aldık. Sonra otobüs dağlık bir yerde durdu. Hepsi yağmurluklu, kapşonlu, çizmeli gençlerle otobüsten indik. Bizlerse iskarpinliyiz, filânız ama azimliyiz… En zor şartlarda bile olsa Türk gençliğinin ne olduğunu onlara göstereceğiz. Güzel takım elbiselerimizin “doğaya saygımızın” bir eseri olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Anlıyorlar. “Tamam, tamam. Anlaşıldı…” diyorlar. Yoldan çıkıp, ahmak ıslatan bir yağmurla yürüyüşe başlıyoruz. Geniş çimenlik bir arazide tek sıra yürüyoruz. Gözünü seveyim memleketimin. Yürüyüşümüz bile dağınıktır bizim.Baştaki rehber göz açtırmıyor kimseye. Sık sık uyarıp, hizaya koyuyor gençleri. Onlar da kuzu kuzu uyuyorlar adamın dediklerine. Neyse, dere-tepe düz gidip biraz tırmandık ve zaman zaman yoğunluğu artan yağmurda epey de ıslandık. Ortada manzara neyim de yok. Zaten hava puslu. Bir de yağmur göz açtırmıyor. Sabahtan beri bir şeyler de yememişiz, karnımız zil çalıyor. İngilizlerse mutlu. “Böyle güzel bir dağ havasını bir daha yakalayamayız” diyorlar. Nesi güzelse… Ben diyeyim üç mil, siz diyin 8 km. gittikten sonra, rüzgârlı, kayalık bir yere geldiğimizde yaşlı rehber “işte tam mola yeri…” diyerek grubu durdurdu. Herkes sırt çantalarından termoslarını, keklerini, “ham”lerini çıkarttılar. O rüzgârda, sicim gibi yağan yağmurda karınlarını doyurmaya başladılar. Bizde zırnık yiyecek yok. Ramazan olsa “biz oruçluyuz” diyip, yemeyip, yutturacağız ama öyle bir şansımız da yok. Neyse halimize acımış olacaklar ki bir süre sonra “yardım paketi” geldi. Sıcak Seylan çayı eşliğinde kalıntı tostlarımızı yiyip, kendimize geldik. Dönüşte farklı bir rotadan ama durmaksızın yağan yağmur altında “it gibi” ıslanmış olarak tekrar göl kenarına ulaştık. Su kayakçılarını topladık. Dönüş yolunda onların maceralarını dinledik.

Akşam Bristol’e vardığımızda hava kararmıştı. Kızlar, gece 20.00 de Disko’da buluşacağımızı söylüyorlardı. Bizler ise açlık ve yorgunluktan bitmiş ve iliklerimize kadar ıslanmış olduğumuz için bu güzel Pazar’ın akşam seansına katılamayacağımızı lisân-ı münasiple kendilerine bildirdik. Aras’la “bir daha mı dağa gitmek, tövbe…” deyip ayrıldık ve odalarımıza çekildik. Sıcak bir duş alıp, kendimize geldikten sonra -çalınmasın korkusu ile hep pantolonumuzun arka cebinde taşıdığımız- ve yağmurdan ıslanıp, su gibi olmuş birkaç  Pound’umuzu saç kurutma cihazı ile kurutup, onları İngiliz ekonomisine yeniden kavuşturduktan sonra bizler bir güzel uykuya daldık.

Her ne kadar İngiliz kızlar Disko’da tepiniyor olsalar da…

Yücel Tanyeri ve Aras Şenvar, Ekim 1969-Bristol
.