YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

31 Ağustos 2010 Salı

ARGİŞTİ'NİN BLOĞUNDA...



Bunca yıllık blog yazarıyım.
Böylesini ne görmüştüm.
Ne de duymuş…

Adam Van’da bir blog oluşturmuş.
Tabii Van’da imkânlar kısıtlı.
Commodore 64 daha Van'a gelmemişken.
Hatta İsa bile daha dünyayı teşrif etmemişken...

MÖ 700’de.
Günümüzden 2700 yıl önce.
Kim mi?
Kral Argişti...

Argişti, boş bir alan yaratmış önce.
Van kalesinin kayalıklarında.
Tabii Disket de, CD’de yok, DVD’de.
Lazer ise hak getire…

Şimdiki güzel, okunaklı font'lar da yok.
Google’dan aramışlar.
Tekdüze çivi yazısı benzeri bir font bulmuşlar.
Kral söylemiş.
Teknisyenleri copy-paste ile yapıştırmışlar.
Van kalesi'nin güney kayalıklarına…

Menua oğlu Argişti” diye başlamış.
Yüce Tanrı Haldi için bu yazıtı tesis etti” 
Demiş.
Ve eklemiş:

Tanrı Haldi’nin yüceliği ile Menua oğlu Argişti”.
Güçlü kral, büyük kral...
Biainili ülkesinin kralı, krallar kralı”.
Tuşpa kentinin yöneticisi...

Tuşpa dedikleri bugünkü Van.
Tabii blog sahibi Urartu Kralı ise,
Ve de herkesçe tanınıyorsa.
Gerek yok Blog’da özgeçmişe.
Fotoğrafa da, resime de...

Sonra da yaptıklarını anlatmış.
Bir "günlük" oluşturmuş.
Yani, bir internet günlüğü...
Günümüzde buna “blog” deniliyor.

Ne yapsın koca Kral Argişti.
Döneminde internet vardı da.
O mu kullanmadı internet’i.
Yazdırmış da yazdırmış kayalıklara...

Hükmeden yüce Tanrı 
Haldi’ye yalvardım”.
O yılda ordumu tekrar topladım ve…
"Diauehi ülkesine ve kralı Mannudubi’ye 
Karşı sefere çıktım”.

Tabii blog yazarı bizim gibi.
Sıradan birisi değilse.
Ve bir Kral ise.
Yazacak çok şey var haliyle:

19.255 erkek çocuk, 
10.140 canlı savaşçı, 23.280 kadın”.
Toplam 52.675 kişiyi o yıl tutsak aldım...
Bazılarını katlettim 
bazılarını canlı olarak götürdüm”.
1104 at ve 35.015 büyük boynuzlu ve...
1829 küçük boynuzlu sığırı ülkeme taşıdım...
Ve bütün bunları Tanrı Haldi için 
bir tek yıl içinde başardım...”.

İşte günlük dediğin böyle anlamlı olacak.
Gezdiğini, gördüğünü, yediğini anlatmayacak.
Yaptığı işi "lâf olsun, torba dolsun" diye yazmayacak.
Yazdığı yazı, ürküttüğü kurbağaya değecek…

Ve ekleyecek:
Biainili ülkesinin gücünü göstermek 
ve düşman ülkelerini zaptetmek 
için İrpuni kentini inşa ettim”.
Ülke yaban idi ve benden önce 
buraya hiçbir şey inşa edilmemişti”.
Burada yüce işler başardım”.
Getirdiğim 6600 savaşçıyı 
buraya yerleştirdim...

I. Argişti önemli 
Bir blog yazarı.
Urartu ülkesini kuran 
I. Sarduri’nin torunu...

Urartu ülkesinin Kralları numaralandırılmış.
Bizim futbolcular “Şenol I, Şenol II” gibi.
Hanedanda var tam 4 tane Sarduri.
3 tane Rusa, 2 tane de Argişti

Tabii amaç blog sitesini ucuza getirmek.
9 tane Kral, tepe tepe kullanıyorsun.
Yüzyıllar boyu.
Eğer "sarduri.com" diye 
Bir Web alanı satın aldıysan…

Kral Argişti.
Bloğunu o kadar uzun tutmuş ki.
Argişti yıllıkları” ismini.
Vermiş bu kayıtlara tarihçiler…

Urartu Kralı I. Argişti.
Bu bloğunu o kadar sevmiş ki.
Vasiyet etmiş oğlu II. Sarduri'ye.
Beni bloğumun altına gömün".
Ölürsem de kabrime gelmeyin…” diye.

Öyle de yapmış oğlu II. Sarduri.
Babası için bir mezar oluşturmuş.
Salon-Salomanje 6 gözlü bir mezar.
Kenardan da olsa denizi görüyor…

Zaman içinde mezarın içi boşaltılmış.
Soyguncular, arkeologlar tarafından.
Şimdi "Van" kalesinde bulunuyor.
Bu bom boş mezar...

Bloğa giriş yasaklanmış günümüzde.
Demir parmaklıklar konulmuş girişe.
RTÜK tarafından.
Ancak bekçiden MSN şifresini alarak girebiliyorsunuz…

Kahrolsun yoksulluğun gözü.
Argişti, Bloğunu bir USB'ye kaydedememiş.
Ama kayalara öyle bir formatlamış ki.
2700 yıldır duruyor öylece Van kalesi duvarında..
Aldırmadan soygunculara, arkeologlara…

Günde en az 30-40 ziyaretçisi var bu sitenin.
Yurt içinden, yurt dışından geliyorlar.
Gelip, şöylesine bir bakıyorlar bu bloğa.
İneğin baktığı gibi buzağısına.
Pek anlamasalar da…

Siz de ziyaret edin bu blog sitesini.
Oldukça uzun uzadıya metinler.
Zaten yok işe yarar bilgiler de içinde.
Beğenmezseniz basarsınız “delete” düğmesine…

Blog Urartu çivi yazısı ile yazılmış.
Anlamasanız da dert değil.
Ağrı’dan, Patnos’dan çocuklar var.
Anlatıyorlar size istediğiniz dilde.
TürkçeAlmanca, İngilizce.

21 Ağustos 2010 Cumartesi

CİTTASİNOP...



Cittaslow” yeni bir kavram.
Citta” İtalyanca şehir anlamında.
Slow” da İngilizce yavaş karşılığında.
Cittaslow, “yavaş şehir” anlamında kullanılıyor.

Bu kavram on yıl önce İtalya’da ortaya çıktı.
Kentlerde yeni bir yaşam şekli felsefesi…

Bütün şehirlerin ayni olmasına karşı bir kavram.
Kentin özgünlüğünü sergilemek.
Amaç, bir çeşit “butik kent” oluşturmak.
Ve bu şehirde keyifle yaşamak...

Kentin tarihi dokusuna sahip çıkmak.
Kültürünü yaşatmak.
Çağdaşlaşmaya bir ölçüde engel olmak.
Yerel ürünleri tüketmek…

İlk Cittaslow kenti 1999’da ortaya çıktı.
İtalya’da.
Toscana’nın Chianti kentinde.
Ardından da İngiltere, Galler ve Almanya’da…

Kalabalık şehirler bu kategoriye giremiyor.
Öncelikle nüfusun 50 bin’in altında olması gerekiyor.
Kent merkezinde trafiğin olmaması gerekiyor.

Bu kentlerde yarış atları gibi koşturmuyorsunuz.
Az çalış” bu kentlerin temel felsefesi.
Kirliliklerin tümünden arınmış bir kent amaçlanıyor.
Gürültü, görüntü ve hava kirliliğinden…

Cittaslow olmak kolay değil.
Bir “Cittaslow” olabilmenin kriterleri var.
En azından yerine getirilmesi gereken 60 tane kriter.

Bunları temin etmiş iseniz başvuruda bulunuyorsunuz.
İtalya’daki birliğe.
Buraya girmek, AB’ye girmekten zor.
Denetlemeleri de aşmak zorundasınız.

Türkiye’den Cittaslow’a ilk aday kent Seferihisar oldu.
İzmir’in gerçekten sevdiğim bu güzel beldesi…
Umarım gerekenleri yaparlar.
Bu birliğe üye olabilirler.

Cittaslow kavramına uygun bir diğer kent.
Kişisel kanımca Sinop’tur…

Nüfusuyla, tarihiyle ve de sükunetiyle.

Öncelikle Diyojen’in bir kentidir burası.
Büyük İskender gibi bir komutana
Gölge etme, başka ihsan istemem” diyebilen.
Bir felsefeye sahip halkıyla…

Günümüzde bile çok bozulmuş değildir Sinop.
Sanayi girmemiştir bu kente.
Bir uçtan bir uca yürüyerek gidebilirsiniz.
Arasanız bir tane bile trafik lâmbası bulamazsınız…

İnsanlar gerçekten yavaş yaşarlar burada.
Çoğunluğu emekli olan Sinop’lular.
Sevecen, saygılı, mutlu, sakin Sinop’lular.
Balık tutup, rakılarını yudumlarlar...

Çoktandır zaten Cittaslow kentidir.
Bu özellikleriyle Sinop.
Cittaslow birliğinden henüz haberi olmasa da…

CİTTASLOW...


Cittaslow” yeni bir kavram.
Citta” İtalyanca şehir anlamında.
Slow” da İngilizce yavaş karşılığında.
Cittaslow, “Yavaş şehir” anlamında kullanılıyor.

Bu kavram on yıl önce İtalya’da ortaya çıktı.
Kentlerde yeni bir yaşam şekli felsefesi…

Bütün şehirlerin ayni olmasına karşı bir kavram.
Gaye kentin özgünlüğünü sergilemek.
Amaç, bir çeşit “butik kent” oluşturmak.
Ve bu şehirde keyifle yaşamak...

Hedefler, kentin tarihi dokusuna sahip çıkmak.
Kültürünü yaşatmak.
Çağdaşlaşmaya bir ölçüde engel olmak.
Yerel ürünleri tüketmek…

İlk Cittaslow kenti 1999’da ortaya çıktı.
İtalya’da.
Toscana’nın Chianti kentinde.
Ardından da İngiltere, Galler ve Almanya’da…

Kalabalık şehirler bu kategoriye giremiyor.
Öncelikle nüfusun 50 bin’in altında olması gerekiyor.
Kent merkezinde trafiğin olmaması gerekiyor.

Bu kentlerde yarış atları gibi koşturmuyorsunuz.
Az çalış” bu kentlerin temel felsefesi.
Kirliliklerin tümünden arınmış bir kent amaçlanıyor.
Gürültü, görüntü ve hava kirliliğinden…

Cittaslow olmak kolay değil.
Bir “Cittaslow” olabilmenin kriterleri var.
60 tane kriter.
En azından yerine getirilmesi gerekli 60 kriter.

Bunları temin etmiş iseniz başvuruda bulunuyorsunuz.
İtalya’daki birliğe.
Buraya girmek, AB’ye girmekten zor.
Denetlemeleri de aşmak zorundasınız.

Türkiye’den Cittaslow’a ilk aday kent Seferihisar oldu.
İzmir’in gerçekten sevdiğim bu güzel beldesi…
Umarım gerekenleri yaparlar.
Bu birliğe üye olabilirler.

Cittaslow kavramına uygun bir diğer kent.
Kişisel kanımca Sinop’tur…

Nüfusuyla, geçmiş tarihiyle, kültürüyle ve de sükunetiyle.

Öncelikle Diyojen’in bir kentidir burası.
Büyük İskender gibi bir komutana
Gölge etme, başka ihsan istemem” diyebilen.
Bir felsefeye sahip halkıyla…

Günümüzde bile çok bozulmuş değildir Sinop.
Sanayi girmemiştir bu kente.
Bir uçtan bir uca yürüyerek gidebilirsiniz.
Arasanız bir tane bile trafik lâmbası bulamazsınız…

İnsanlar gerçekten yavaş yaşarlar burada.
Çoğunluğu emekli olan Sinop’lular.
Sevecen, saygılı, mutlu, sakin Sinop’lular.

Çoktandır zaten Cittaslow kentidir.
Bu özellikleriyle Sinop.
Cittaslow birliğinden henüz haberi olmasa da…


Sinop fotoğrafları için:
https://photos.google.com/share/AF1QipPliJIziy4C69-dn64Xh1Y4BdWw10d_yBGayh-cE6Emu2RIYmGVuxm2QKRo35pkeg/photo/AF1QipPhcoZwtP-F4-cUyvjj2_QwcM9uDly2WCkkbrZU?key=TllPcE9sMnNLYnB0V1NoaldaQ2JXTVFNd0VoVVhR
.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

YAYLANIN SERİNİNE...


Of-Sürmene yaylası
Onbeş doktora bedel...


........

Ülkemiz bu yıl çok sıcak bir yaz geçiriyor.
Yaz tatilim için Ağustos ayını seçmiştim.
Önce İskenderun’daydım.
Ardından Ankara’ya geldim.
İki yer de inanılmaz sıcaktı…

Ankara’da kardeşim Esra vardı.
Sıcaklara tahammül edemiyordu.
Haydi, seni Samsun’a götüreyim” dedim.
Birlikte Samsun’a geldik.

Ama burada da nemli bir sıcak vardı.
Yapışkan, ıslak ve bunaltıcı bir sıcak.
Durulası değil…

Bu kez başka bir öneri getirdim.
Haydi, birlikte yaylalara gidelim” dedim.

Ertesi gün yola koyulduk.
İlk durağımız Zigana yaylasıydı.
Zigana Tatil Köyü’nde konakladık.
Serin, limonata gibi bir havayı bulmuştuk.

Sonrasında ver elini daha doğudakiler.
Önce Uzungöl, Ayder ve
Ardından Sal ve Pokut yaylaları.

Geceleri ısı 10 dereceye kadar düşüyordu.
Isınmak için her gece soba yakılıyordu.
Geceleri yorgan-döşek yatıyorduk.
Gündüzleri de rüzgarların eşliğinde dolaşıyorduk.

Sonrasında Borçka Karagöl’ü.
Ardından Ovit yaylası.
Sonrasında Cimil ve Anzer yaylaları…

7 gün süreyle hep yaylalarda konakladık.
Suyla, ormanla, yeşille birlikte olduk.
Serinliği iliklerimizde hissettik.
Soğukla karşılandık, yağmurla uğurlandık.

Bodrum’a, Marmaris’e, Antalya’ya gidenler.
Sıcak ayları Karadeniz’de geçirin.
Buranın yeşil yaylalarında…

Yaylalar serin.
Yaylalar yem yeşil.
Yaylalar bom boş.
Sizleri bekliyor.

Terlemeyeceksiniz.
Sıcaktan bunalmayacaksınız.
Garanti ederim.
Bir deneyin…

Bu yazının fotoğrafları için tıklayınız:
https://photos.google.com/share/AF1QipPrxOSiqboCbAW0Np0PL-9kxXePJBhm03qpv9KzQIODz_QXIrtPHpBcNB5TPf0t7g/photo/AF1QipOAGQ3TW-qiWvx9HVUlXU5YUCRLzUfSSPlCOZsp?key=ZE9LcW5oVTVqRnZGT1lOakxGM2ZKZmVzd244T2ZB

.

10 Ağustos 2010 Salı

İSKENDER SAYEK EVİ...


İskender Sayek evi Arsuz’dadır.
İskenderun ilçemizin Arsuz’unda…

Dr. İskender Sayek arkadaşımızdır.
1964 yılından beri.
Ancak bu ev arkadaşımız İskender’e ait değildir.
Onun dedesi olan İskender Sayek’e aittir.

Ev 1890 yılında yapılmıştır.
120 yıllık bir evdir.
Kalın taşlardan yapılmış iki katlı bir binadır.
Geniş, uzun cephesi Arsuz deresi'ne bakar.

Alt katta üç tane oturma odası vardır.
Üst katta da benzeri üç yatak odası.
Bu odalar arkada geniş bir avluya açılır.
Çardaklı, havuzlu, portakal ağaçlı…

Alt kattaki odaların tabanı antik mermerlerle döşelidir.
Üst kattaki odaların tabanı ise kalın lâma’larla.
Avlunun zemini antik kesme mermerlerle kaplıdır.
Avlunun arkasında banyo, mutfak ve depo vardır.

Sayek ailesi 100 yıl bu evde, bu avluda yaşamını sürdürür.
Bina 1990 depreminde zarar görür, boşaltılır.
Torun İskender Sayek tarafından onartılır.
Koruma altına alınır.

Dr. İskender Sayek ve ailesi artık bu evde yaşamıyor.
Arsuz sahilinde yeni bir yazlık yaptırıldı.
Yazın burada yaşıyorlar.

Ama 100 yıllık evi de unutmadılar.
Burası da yaşatılıyor.
Sınıf arkadaşımız sevgili Füsun Sayek anısına.
O’nun istediği biçimde…

Burası bir müze ev şekline dönüştürüldü.
Kışın kalıcı sergilerle görücülere açık.

Yaz aylarında ise şenlikler düzenleniyor burada.
4 yıldır hiç aksatılmadan.
Dr. Füsun Sayek anısına.
Eşi İskender Sayek ve kızları Selin ile Aylin tarafından…

Evin içi ve avlusu doluyor, taşıyor.
Çocuklarla, gençlerle, yaşlılarla…

Klasik müzik konserleriyle, sanat söyleşileriyle.
Sağlık bilgilendirmeleri, konferanslar ve söyleşilerle.
Spor yarışmaları ve sağlık taramalarıyla.
Sergilerle, öğretilerle ve şiir dinletileriyle…

Öylesine görkemli işler yapılıyor ki.
Bu küçücük beldemizde ve İskender Sayek evinde.
Dede İskender Sayek görse herhalde çok şaşardı.
Bu biçimde kullanılacağını 120 yıl önce yaptığı evin...


2010 Füsun Sayek etkinliklerinden bir bölüm fotoğraf:
https://photos.google.com/share/AF1QipPQkKBw6kwHgE_He4GdEc6koN6lFcWuwQV_s9iVvT7fhocRIRrga0JrHGDKlqG_SA/photo/AF1QipOYr71XpyWg_XKYh1Ct2H5-4SFGez-XLi9nLvwO?key=ZkRCbmNkUnVnUEFnY3hGMUI3V0VxYVJTWmhlMHhB

.

27 Temmuz 2010 Salı

MODERN FOLK ÜÇLÜSÜ...


Ahmet Kurtaran arkadaşımızdır. 
Hem de 40 yılı aşkın bir süredir. 
Hacettepe’den… 

1964 yılında ayni gün başladık eğitimimize. 
Ahmet, Diş Hekimliği Fakültesinde idi. 
Bizler de Tıp Fakültesinde… 

 Ayni mekânları paylaşırdık Diş Hekimliği ile. 
Ayni koridorları, çayhaneyi ve lâboratuarları. 
Yediğimiz, içtiğimiz ayrı gitmezdi. 
Büyük bir dostluk ilişkisi içerisinde… 

Ahmet çok güzel masa tenisi oynardı. 
1948 model antik siyah Chrysler bir arabaya binerdi. 
Tiyatro Kulübü'müzde bazı oyunlarda rol alırdı. 
Çok da yakışıklı bir arkadaşımızdı… 

Müzikle ilgilendiğini pek bilmezdim. 
1968’li yıllardı. Hacettepe’de bir müzik grubu oluşturdu. 
Böylece öğrendim onun banço çaldığını. ..

Grubun ismi “Bangibass” idi. 
Banço, gitar ve basgitar’dan oluşan üç kişilik bir gruptu. 
Ahmet, Banço çalıyordu. 
Diş Hekimliği öğrencisi Ergun Aydınlık gitar 
ve Tıp Fakültesi öğrencisi Ahmet Helvacıoğlu da bas gitar. 

Bu grup ilk konserlerini bizim Çayhanede vermişti. 
Çok da sevmiştik bu üçlüyü. 
Tümü de bizden olan yepyeni müzik grubunu… 

Ancak bu üçlü çok uzun ömürlü olamadı. 
Tıp ve Diş Hekimliği eğitimi çok ağırdı. 
Babaları Ergun ve Ahmet Helvacıoğlu’na izin vermediler. 
Grup dağıldı. 

Ahmet Kurtaran tek başına kalmıştı. 
Ama kararlıydı, grubu yeniden kuracaktı. 
Doğan Canku ve Selami Karaibrahimgil’i buldu. 
1969 da “Modern Folk Üçlüsü”nü oluşturdular… 

1968 yılında yalnızca bizler tanıyorduk. 
Ama 1969’dan sonra ise tüm Türkiye tanır oldu onları…

Babası, Ahmet Helvacıoğlu’na müzik izni vermemişti. 
Ancak yıllar sonra baba Helvacıoğlu izin verecekti. 
Gözü gibi sevdiği kızı Semra'nın. 
Selami Karaibrahimgil ile evlenmesine… 

Neyse, MFÜ güzel ezgiler derlediler, söylediler.
45’likler, kaset'ler, LP’ler, CD’ler yaptılar. 
Ülke çapında çok sevildiler, ünleri yurt dışına taştı. 
Birçok yerde ülkemizi beğeni ile temsil ettiler… 

Sevgili Ahmet bir ara benden bir logo çalışması istedi. 
M, F ve 3’den oluşan özgün bir çizim hazırladım. 
Ama her nedense bu logo kullanılmadı. 
Sonradan başka bir logo’ları da olmadı zaten bu grubun.

Geçen sene bu üçlü’nün 40. yıldönümleri idi. 
40. yıl için belgesel bir CD-DVD hazırladılar. 
Bu belgeselden bir tane de bana gönderdi sevgili Ahmet
Seveceğimi umduğunu” belirterek… 

Sevmek ne kelime, bayıldım. 
Aşıklarıydım zaten ben bu grubun. 
Hem de 40 yıllık… 

Bütün CD’leri, kaset'leri vardı bende. 
Birçok konserlerine de gidebilmiştim. 
Modern Folk Üçlüsü’nün… 

Ama bu daha bir başka güzel belgesel. 
Bir saat süreyle müzik CD’sini dinliyorsunuz. 
DVD ise iki saat sürüyor. 
40 yılın içinde tarihsel bir müzik gezisi. 

35. yılda verdikleri Konser’den görüntülerle. 
İzzet Öz, Hıncal Uluç, Ahmet Kurtaran, 
Erkan Özerman, Tekin Özerdem, 
M. Ali Birand, Bülent Özveren 
ve Ali Kocatepe’nin anlatımları; 
Esin Afşar, Timur Selçuk, Nükhet Duru, 
Ayşegül Aldinç ve Durul Gence’nin 
müziksel katkıları ve Ali Paşa Ağıtı, 
Deriko, Su Gelir Ark Uyanır, Tello, 
Sarhoş Oğlan, Leblebi, Gelin Ayşe, 
Dudilli, Dözerem, 
Kız Sen Geldin Çerkeş’ten, 
Gel Gidelim Çamlıca’ya, Erdi Bahar, 
Gülem Gülü Neylerem, Takalar, 
Bombili Bom, Gel Ey Denizin Nazlı Kızı, 
Orda Bir Köy Var Uzakta gibi müthiş ezgilerle… 

Bu belgeselden muhakkak bir tane edinin. 
Böyle bir grup ancak “40 yılda bir” geliyor da… 


  Modern Folk Üçlüsü 40. Yıl Albümü'nden kısa bir bölüm : 




20 Temmuz 2010 Salı

ÇAMBAŞI YAYLASI...

Çambaşına çıktım çıram yanmadı 
 Mektup saldım yare, mektup varmadı 
 Etrafıma baktım anam kimse kalmadı 
 …………… 

Bu hafta sonu Çambaşı Yaylasındaydım. 
Ordu’dan arkadaşım Kadir Engin ile gittim. 
Onun arkadaşı Kaya Furtun da bize eşlik etti. 

Çambaşı yaylası Ordu’nun 60 km güneyinde. 
1850 m yüksekliğinde bir yayla. 
Tam 72 tane oba’sı var. 
Hepsi de biri birinden güzel… 

Çambaşı’na at sırtında veya yayan gidilebiliyordu. 
1950’li yıllara kadar. 
Bugün ise motorlu taşıtlarla ulaşabiliyorsunuz. 
Kıvrımlı, dar, asfalt güzel bir yolla… 

İki binden fazla evi vardı. 
Ve de büyük bir çarşısı Çambaşı’nın. 
Ordu’nun küçük bir yerleşim yeri olduğu dönemlerde… 

Günümüzde çevresindeki doğal güzellikleriyle ünlü. 
Yazın serinlenen, gezilen, dinlenilen. 
Kışın ise gidilemeyen bir yayla… 

Kazmanın küpüsü, yaylanın tapusu” demişler. 
Yani gücü, kuvveti olan bir yer kapmış burada. 
Güzel konaklar, ahşap evler vardı bu yaylada. 
Yakın bir zamana kadar... 

Dağınık yerleşim ve betonlaşma buraya da girmiş.
Ama halâ eskiyi soluyabiliyorsunuz. 
Sevecen, iyi kalpli, konuksever insanları ile… 

Cumartesi öğlende Ordu’dan yola koyulduk. 
Kadir Engin’in Isuzu marka jipiyle. 
Kurul kayalıklarını geçtik. 
Turnalık'ta mola verip dere alası’na niyetlendik...

Burası subtropikal iklimli bir bölge. 
Her çeşit bitki, çiçek, ağaç mevcut. 
Kaya Furtun bölgeyi çok iyi biliyor... 

Kendisi çok deneyimli bir alabalık avcısı
 Göğsüne kadar lastik elbiselerini giyiyor. 
Dalıyor derenin soğuk sularına. 
Elinde serpmesi ile. 
Ancak kaçabilenler kurtuluyor… 

Ben fotoğraf avına çıktım Turnasuyu’nda. 
O bulanık sularda avlanırken. 
Benim fotoğraf sayımdan çok ala toplamıştı. 
İki saat sonra buluştuğumuzda… 

Akşam üzeri Çambaşı yaylasına vardık. 
Kadir Boztepe’nin evine konuşlandık.
Bizler dostluk köprülerini kurmuştuk. 
Dere alaları tereyağında kızarırlarken...

Hep birlikte yemeğe oturduk. 
Vaktin nasıl geçtiğini anlamadık. 
Sohbetlere, anılarla, şakalarla… 

Sabah erken kalktım
Yürüyüş yapacaktım. 
Sevgili Kadir Boztepe bana eşlik etti. 
Çise inmiş çimlerde yürüdük saatler boyu. 
Sohbet ettik, sıraca mantarı topladık, kova dolusu…
 
Sabah mükemmel bir kahvaltı yaptık. 
Tereyağında kızartılmış mantar ve soğan'la. 
Kestane balıyla. Ve de çiçek çayıyla… 

Bu hafta sonu Yayla Şenlikleri vardı Çambaşında. 
Eskiden Panayır yapılan alanlarda. 
Birçok sanatçının katılımıyla. 
Havaî fişek gösterileriyle, off road yarışlarıyla… 

Kısa bir nazar edip, ayrıldık. 
Kalabalıktan, gürültüden, patırtıdan.
Koyulduk yine yollara. 
Sessizliğin sesini duymak için… 

Dostlarım buraları avuçlarının içi gibi biliyorlar. 
Jipimizle dere, tepe düz aştık. 
Olamadık yollara girdik. 
Ormanlar, dağlar, obalar geçtik...

Öğlen yemeğini şöyle bir atıştırdık. 
Semen obasının yaylasında. 
Ramazan pidesi eşliğinde. 
Tereyağında kızartılmış köy yumurtası. 
Ve Evelek Mantarı ile… 

Sonra tekrar yollara koyulduk. 
Yol dediğin de ara ki bulasın. 
Çoğu kez bozuk yüzeyli toprak yollarda. 
Bazen de el değmemiş çimen parkurda… 

Pazarsuyu'nda mola verdik. 
Sevgili Kaya, daldı yine ala peşine. 
Ben de minik tırmanışlar ve uzun bir yürüyüşe… 

Öyle güzel düzlükler, tepelikler var ki. 
Yemyeşil otla, çimenle örtülü. 
Köpeğe atmaya taş bulamayacağın…

Güneş son ışıklarını gönderiyordu. 
Bizler veda ederken yaylanın çimenine… 

Sözün özü
Çok yedik, çok içtik kilolar aldık. 
Bol bol yürüdük, tırmandık kiloları verdik. 
İkisi biri birini eşitledi. 
Gördüklerimiz, tanıdıklarımız da yanımıza kâr kaldı… 

Çambaşı Yaylası gezisi fotoğraflarım: