YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

20 Aralık 2010 Pazartesi

DÜNYANIN SONUNDAKİ TREN...



Ateş toprakları bomboşmuş. 
Arjantin’in. 
Sonuna gelindiğinde. 
19. yüzyılın… 

 Bir karar almış. 
Arjantin Hükümeti. 
1884 yılında. 
 Buralara insan yerleştirmek için… 

 Azılı suçluları toplamışlar. 
Gemilere doldurmuşlar. 
Buralara göndermişler. 
Yanlarında da birkaç muhafız eklemişler...

Bir hapishane açılmış önce. 
Minik bir yerleşim yeri oluşmuş. 
Arjantin’in ıssız topraklarında. 
Ushuaia denilen yerde… 

Ama ortada bir kent yokmuş. 
Gereksinimleri olmuş. 
Ev yapmak için. 
Isınmak için… 

Orman yanı başlarında. 
1902’de başlamışlar. 
Bir demiryolu hattı döşemeye. 
Ormanın içlerine… 

8 yılda tamamlamışlar. 
Buharlı tren demiryolunu. 
1910’da açmışlar. 
Yani bundan tam 100 yıl önce… 

Her gün çalıştırmışlar. 
Tutuklu mahkûmları. 
Yağmurda, karda, soğukta. 
Ormandan ağaç kesimi için… 

Bu arada Ushuaia gelişmiş. 
Mahkûmların sayısına eşit olmuş. 
Ushiaia'lıların nüfusu. 
1930’larda… 

1949’da deprem olmuş. 
Buralarda. 
Kullanılmaz olmuş. 
25 km lik bu tren yolu… 

Tekrar açılmış. 
1994’te. 
Son 8 km.si. 
Bu tren yolunun… 

Turizm amaçlı kullanılıyor. 
Günümüzde. 
Bu tren. 
 Ve de bu tren yolu… 

Dünyanın sonundaki tren” olarak tanınıyor. 
Gerçekten de öyle. 
Daha güneyde bir tren yolu mevcut değil. 
Tüm yerkürede bundan başka…

Otobüslerle ulaşıyorsunuz. 
Dünyanın sonundaki İstasyona. 
Sıcak vagonlarına kuruluyorsunuz. 
Dar hatlı bu tren yolunun. 
 İçinde seyrediyorsunuz. 
Bu trenle ormanın, bataklıkların… 

Ve şahidi oluyorsunuz. 
100 yıl önce kesilmiş ağaçların. 
 Öylesine yerinde duruyor. 
Mahkûmlar tarafından. 
Parkın içinde kesilmiş gövdeleriyle. 
Koskoca ağaçlar… 

Ama ortada görünmüyor. 
100 yıl önce burada çalıştırılan. 
Ve Ushuaia’yı Ushiaia yapan. 
Suçlu, suçsuz insanlar… 


Dünyanın sonundaki Tren fotoğrafları için: 


16 Aralık 2010 Perşembe

USHUAİA...


Tam 5 saatte uçtuk.
3426 km yi.
En kuzeyinden en güneyine.
Arjantin’in…

Sadece Arjantin’in değil.
Dünyanın da en güneyi.
Burası.
Ushuaia

Fin del Mundo” demişler buraya.
Yani “dünyanın sonu”.
Boşuna da dememişler.
Dünyanın en sonunda çünkü burası…

Başkaca yerleşim yeri yok.
Bundan gayri.
Daha ilerisinde.
Güney yarı küremizde…

100 yıl öncesinde bomboşmuş.
Bu topraklar.
Suçluları getirmişler önce.
Birkaç da onlardan sorumlu kişiyi…

Son 30 yılda gelişmiş burası.
Turizmin artmasıyla.
Bir konaklama merkezi olmuş.
70 bin’lik nüfusuyla…

And dağlarıyla kaplı üç yanı.
Önünde de Beagle kanalı var.
İki okyanusu birleştiriyor.
Atlantik ile Pasifik’i…

Güzel bir havaalanı var.
Denizin üzerine inşa edilmiş.
Çağdaş terminali ahşaptan yapılmış.
Tek katlı, şirin mi şirin…

Oldukça gelişmiş.
Ushuaia Limanı.
Turistler buradan hareket ediyor.
Güney Kutbuna gitmek için…

İlkbahar yeni gelmişti.
Ateş toprakları”na.
Ama hava oldukça soğuktu.
Biz Ushuaia’ya indiğimizde…

Charles Darwin de gelmiş.
Buralara 1839’da.
170 yıl önce.
Beagle gemisiyle…

Araştırmalar yapmış.
Biyolojik, Antropolojik.
Ve ana fikrini oluşturmuş bu çalışmalar.
Türlerin Orijini” kitabının…

Biz de gezdik gemiyle.
Lacivert sularında.
Beagle kanalının.
Rüzgâr yedik, sallandık, üşüdük…

Ama değdi bu kanal gezisi.
Her şeye rağmen…
Fener’ine kadar seyahat.
Dünyanın sonundaki

1929 yılında yapılmış.
80 yıllık bir fener yani.
Çok büyük önemi var buranın.
Kanalda seyreden gemiler için…

Fener bahaneydi aslında.
Amaç flora ve faunasıydı buranın.
Yol boyunca dizili.
İrili ufaklı adaların…

İlginç bitki örtüsüne tanık olundu.
Kuşları gözlemlendi.
Deniz aslanları fotoğraflandı.
3 saatlik gezisi sırasında kanalın…

Güzel bir anı olarak kaldı.
Bu gezimiz.
Darwin’in de dolaştığı.
Kanalın soğuk, lacivert sularında…


Ushuaia fotoğraflarım için:
https://photos.google.com/share/AF1QipPTS2ha8yCjNjlRdckIr3IQIl3ljqxtazczYVXJd1tinDbRunnlJzReLwuV7PuTPg?key=RTJVVU9ueS05eUtjUUtQOEtWLWZLRXY1TE1BQ2lR

.

13 Aralık 2010 Pazartesi

İGUAZU...


İguazu çok büyük bir alan.
İki ülkede ve 275 şelaleden oluşuyor.
Olası değil.
Hepsini bir günde gezmek…

İguazu Şelalesini.
Barındıran Parana nehri.
Arjantin-Brezilya.
Ve Paraguay sınırlarında... 

Yarım günde dolaşmıştık.
Brezilya bölümünü.
Ama bir gün daha lâzımdı.
Arjantin bölümünü gezmek için.

Burası da ayni Milli Park içerisinde.
Şirin bir trene biniyorsunuz.
Parka girdikten sonra.
Şelalelere ulaşabilmek için…

Sonra yürüyorsunuz.
İguazu nehri üzerinde.
Ahşap köprülerde 2-3 km. kadar.
Binlerce insanla…

İki ayrı dolaşım alanı var burada.
Aşağı ve yukarı gezinti alanları.
Her ikisini de geziyorsunuz.
Ayrı ayrı…

Yan yanasınız, iç içesiniz.
Yüzlerce şelale ile…
Seyrediyorsunuz yakından.
Tüm güzelliğiyle onlarca çağlayanı…

Garganta del Diablo” diyorlar.
Yani “şeytanın gırtlağı”.
Ya da “şeytanın boğazı”.
Bu çağlayanların en görkemlisine.
En korkuncuna…

Gerçekten bir boğaz gibi.
Tonlarca suyu içen.
Ama hiç doymayan.
Gerçek bir şeytanın yutağı…

İçine kadar giriyorsunuz gırtlağın.
Dibi görünmüyor.
Bir buhar tabakası yükseliyor.
Korkunç da bir homurtu…

Kendinizden geçiyorsunuz.
Islanıyorsunuz.
Seyrediyorsunuz hayranlıkla.
Ve onca kalabalıkla…

Geziyi, yürüyüşü tamamlıyoruz.
Tüm çağlayanları görerek.
Sırada botla gezinti var.
Şelalelerin altında…

Islanacağız biliyoruz.
Hem de sırılsıklam.
Ama dert değil.
Onca heyecanın içinde…

Giriyoruz botun içine.
Azgın nehirde yol alıyoruz.
Şelaleleri alttan gözlemliyoruz.
Görüntülüyoruz.

Sonra suların altında kalıyoruz.
Başımızdan aşağı sular dökülüyor.
Bir anda kovalar dolusu.
Göz gözü görmüyor…

Islanıyoruz.
Ama herkes mutlu.
Herkes memnun.
Bu muhteşem olayı yaşamaktan.

Fotoğraf makineme su girmiş.
Çalışmıyor bundan sonrasında.
Görüntüleyemiyorum.
Milli parkta kamyonla yaptığımız safariyi…

Ayrılırken dönüp tekrar tekrar bakıyoruz.
Hayranlıkla yeniden izliyoruz.
Dünyanın 7 doğa harikasından birisini.
İguazu’yu…


İguazu fotoğraflarım için:
https://photos.google.com/share/AF1QipOFoJjZ-ooUlRBh79s-tHsg5szy5UK7aFROD6OQL105Xe_Emk1f_8_-yDKVvit0LA/photo/AF1QipNzYA6zSzWbvFCUx1dtTFLhmTmtCb7lEBVSETSL?key=Y1lwYi16ZmlfTk16M2FLVXhvREN1VFZPY01fd1d3

.

7 Aralık 2010 Salı

İGUAÇU...


Brezilyalılar Portekizce “İguaçu” diyorlar.
Arjantinliler ise İspanyolca “İguazu”...
Kelime aslında Guarani yerlilerinin dilinden geliyor.
Ygua-su diye okunuyor, yani “büyük su”…

Aslında bu, 1320 km. uzunluğunda bir nehir.
Parana nehrine dökülüyor.
Güney Amerika’nın ikinci büyük nehrine.
Amazondan sonraki…

Büyük bir şelale oluşturuyor.
Parana nehrine dökülmeden önce.
Paraguay-Arjantin-Brezilya sınırında.
Görülesi, yaşanası bir şelaleler dizisi…

Uçakla ulaştık buraya.
Buenos Aires’ten 2 saatlik bir yolculukla.
Büyük bir kavis çizdi koca uçak.
Kanadını eğerek şelaleler üstüne geldiğimizde…

İnişe geçmiştik, pist başına çok az kalmıştı.
Keyifle izliyorduk görüntüyü.
Ben dahil solda oturanlar.
Kemerleri açıp görüntüye ortak oldu sağda kalanlar.

Brezilya tarafına geçiyoruz.
Şelaleleri görmek için
Kısa zamanda.
Otobüsle…

Sınırda hoş bir sürprizle karşılaşıyoruz.
Brezilyalılar vize istemiyorlar Türk'lerden.
Elimizi kolumuzu sallayarak geçiyoruz sınır ötesine.
Amerika'lılar, Avustralya'lılar, Alman'lar vize beklerken…

Büyük bir Mili Park içerisinde şelaleler.
Dünya Mirası” listesinde buralar.
1984’ten beri.
Unesco tarafından…

Tek bir şelale değil İguaçu.
275 tane farklı şelale varmış.
Bu sistemde.
Kim oturup, nasıl saydıysa…

60-80 m. yükseklikten düşüyor.
Bu şelaleler.
Bizim boğaz köprüsü yüksekliğinden.
Benzetmek gerekirse…

2.5 kilometreden fazla.
Şelale sisteminin uzunluğu.
Saniyede 7000 metreküp su dökülüyormuş.
Bu sistemden.

500 bin tona yakın su.
Sadece bir dakikada.
Müthiş bir debi.
Dile kolay…

Bir gezi parkuru oluşturulmuş.
Şelalelerin içerisinde dolanıyorsunuz.
Nemi yoğunluğuna yaşayıp.
Doyasıya ıslanıyorsunuz…

Doğal bir parktasınız.
Gürültülü bir ortamda.
Ilıman bir havada.
Yeşil bir yağmur ormanında...

Çevrenizde binlerce kelebek.
Quati denilen sırnaşık yaratıklar.
Timsah benzeri sürüngenler.
Ve yüzlerce renkli kuş

Keyifli bir panoramada geziyorsunuz.
Onlarca şelalenin içine giriyorsunuz.
Altından geçiyorsunuz birçoğunun.
Ve iliklerinize kadar ıslanıyorsunuz.

Tek boyutlu fotoğraflarından farklı burası.
Üç boyutlu yaşıyorsunuz olayı.
Birden beş boyuta çıkıyor durum.
Islaklık ve gürültü de işin içine girince…

Günün bitiminde bir helikoptere biniyoruz.
Şelalelere yukarıdan bakıyoruz.
Biraz önce içinde dolandığımız.
Altında ıslandığımız “büyük su”ya…

İguaçu fotoğrafları için:

https://photos.google.com/share/AF1QipNbSIC-iEOlbQBo3wo5AWEz_K2IvFAsuImHacfFB2033iOISlfEh8M_Ved1twPA4Q/photo/AF1QipMdFSoYPvfqymiNukDZ1jKoLyAUZLb7bbjO7KSO?key=SXp4eU9OeWtJTFNpbV9kbDlXdEdtNEprRlBFS3FR

Helikopterden (Rehahn'dan) : https://www.facebook.com/video.php?v=4216559694425&set=vb.179458868757461&type=2&theater 



.

3 Aralık 2010 Cuma

CAFE TORTONİ...

Çıkmıştık Süleyman ile. 
Sabah gezisine. 
Buenos Aires’te… 

Otelimizin hemen yakınıydı. 
Süleyman gösterdi burayı. 
Bak, Yücel Abi...” dedi. 
Cafe Tortoni burası”...

Süleyman’ın kahve kültürü iyidir. 
Otantik kahvelere bayılır.
En büyük keyiflerinden birisidir. 
Oralarda oturup, havasını tatmak...

Sabahın eriydi, Kafe haliyle kapalıydı. 
Sokaklardan daha çöpler bile temizlenmemişti. 
Saat 09.00’da kenti gezecektik. 
İyi, bir ara gelir, kahvemizi içeriz” dedim...

Ertesi gün akşam üzeri geldik. 
Bir grup arkadaşımızla. 
Cafe Tortoni’ye… 

Önünde bir kalabalık. 
Millet kuyruğa girmiş. 
Sırasını bekliyor. 
Cafe Tortoni’ye girebilmek için… 

Biz de girdik sıraya. 
Belki 50 kişi var kuyrukta. 
Sırayla içeriye kabul ediyorlar. 
İçeriden çıkan olursa… 

Ayakta epey bekledik.
Sonra bizi de aldılar içeriye. 
İyi bir yer olduğu belli. 
Daha içeriye girerken… 

Bir binanın alt katında burası. 
Loş ışıklı. 
Yüksek tavanlı. 
Eski eşyalı… 

Meğerse 1858’de kurulmuş. 
Bir Fransız göçmeni tarafından. 
150 yıl önce. 
Buenos Aires’de ilk Cafe… 

Bir kültür yuvası. 
Ayni zamanda burası. 
Uğrak yeriymiş sanatçıların. 
Edebiyatçıların ve ressamların...

 Kimler uğramamış ki buraya. 
Garcia Lorca, Luis Borges, Carlos Gardel
Arthur Rubinstein, Albert Einstein, L. Pirandello
Hilary Clinton ve Kral Juan Carlos… 

Dili olsa da anlatsa. 
Tavanları, duvarları. 
Masaları, sandalyeleri. 
Cafe Tortoni’nin… 

Öylesine büyüleyici bir yer. 
19. yüzyıl havasını yaşıyorsunuz.
Bir anda. 
Buraya adımınızı attığınızda… 

Yiyecekleri, içecekleri çok güzel. 
Servisi hızlı. 
Garsonları nazik ve kibar. 
Cafe Tortoni’nin… 

Duvarlarındaki anılara bakıyorsunuz. 
Kayboluyorsunuz. 
150 yıllık geçmişi içerisinde. 
Yüzlerce fotoğrafın, tablonun… 

Önünde kuyruk halâ devam ediyordu. 
Biz oradan ayrılırken gece saat 22.00’de. 
Buenos Aires’de. 
Bu en eski Kafe’de...

29 Kasım 2010 Pazartesi

BOCA JUNIORS...


La Boca’yı anlatmıştık son yazımızda.
Buenos Aires’in yoksul mahallesini.
Liman işçilerinin ve denizcilerin yapılandırdığı bölgeyi.
Renkli resimleriyle:
https://yucel-tanyeri.blogspot.com/2010/11/la-boca.html

Bu rengârenk bölgede öne çıkan iki renk vardı.
Sarı ve lâcivert.
Öncelikler bu renklerdeydi.
Sonradan öğrendik bunun anlamını…

CABJ’yi öğrendiğimizde.
Club Atletico Boca Juniors demek bunun açılımı.
Boca Juniors” diyorlar kısaca.
La Boca bölgesinin bu futbol takımına.

Kurulmuş bu takım 1905 yılında.
Renk bulamamışlar başlangıçta bu takıma.
Bu kadar çok renkli mahallede.
Karar vermişler en nihayetinde...

Limana gidelim” demişler.
Limana giren ilk geminin bayrağına bakalım”.
O bayrak hangi renkse onu kabul edelim…
Olur” demişler.

Limana gitmişler.
Drottning Sophia” isimli bir gemi yanaşmış limana.
Bakmışlar ki bir İsveç gemisi.
Bayrağı da “sarı ve lâcivert…”

Kesin karar vermişler.
Azul y Oro” olmuş renkleri.
Boca Juniors’un.
Yani lâcivert ve altın sarısı

O da bir dere ağzında kurulmuş.
Aynen Fenerbahçe gibi.
Kuruluş yılları da hemen hemen ayni.
Yani 1900'lü yılların başında...

Bir benzerlik daha.
Republica de la Boca” olarak biliniyor.
Bu kulüp.
Tıpkı, “Fenerbahçe Cumhuriyeti” gibi…

Buenos Aires’in iki ünlü kulübü var.
Tabii ki Arjantin’in de...
Birisi Boca Juniors.
Diğeri de River Plate.

River Plate zenginlerin takımı.
Yani “los millionaros”ların kulübü.
Boca Juniors ise fakirlerin takımı.
Ya da “halkın” kulübü…

Müthiş bir çekişme var.
Buones Aires’in bu iki takımının.
Boca Juniors ile River Plate’in arasında.
100 yıldır süren…

Bunların maçına “Derby” filan denilmiyor.
İspanyadaki gibi “el Clasico” da denilmiyor.
Bu savaşlara.
el Superclasico” olarak adlandırılıyor bu karşılaşmalar…

Yani, “Derby’lerin Derby’si”.
Bu maçlar.
Dünyada görülmesi gereken 10 spor olayından birisi.
Forbes” dergisine göre…

100 yıldır sürmekte.
Bu ezeli rekabet.
Zengin-fakir ayrıcalığı sonucu ortaya çıkan.
Bu “el Superclasico” çatışması.

Karşılıksız seviyorlar takımlarını.
La Boca’lı taraftarlar.
Onlar için bir maç değil bu karşılaşmalar.
Sahada yapılan gerçek bir savaş

Bu savaşların yapıldığı stadı gezdim.
La Boca’ya gittiğimde.
61 bin kişilik koca bir stadyum.
La Bombonera” denilen…

La Bombonera “şeker kutusu” demek İspanyolca.
Ama River Plate maçlarında hiç de öyle değil.
Tam bir cehenneme dönüyor burası.
River Plate’liler ne kadar “tavuk kümesi” deseler de bu stada…

Buraya girmesi yasak.
Kırmızı-beyaz renklerin.
River Plate’in renkleri.
Çünkü bu renkler…

İlk gördüğümde fark etmiştim.
Coca Cola reklâmları vardı.
La Bombonera’nın dışında.
Ama siyah-beyaz renklerle.

Açıklamışlardı nedenini.
Niçin bunlar siyah-beyaz” diye sorduğumda.
Çünkü” demişlerdi.
Kırmızı-beyaz” giremez buraya…

Güzel bir müze var.
La Bombonera’nın altında.
Geçmiş tarihini izleyebiliyorsunuz.
Bu görkemli kulübün…

Boy boy resimleri, heykelleri.
Hediyelik eşyaları.
Diego Armando Maradona’nın.
CABJ’nin yetiştirdiği en ünlü futbolcunun…

Başkaları da var tabii.
Riquelme, Carlos Tevez, Caniggia, Oscar Cordoba.
Batistuta, Veron, Martin Palermo.
Gibi ünlülerin top koşturduğu CBAJ’de…

Yıldız içerisinde ayaklarının kalıbı resmedilmiş.
La Bombonera’nın önündeki kaldırımda.
Bunların çoğunun.
Hollywood’da olduğu gibi…

Neyse ki ben de futbol oynadım.
Bu futbol arenasının hemen yakınındaki.
Bir basketbol sahasında.
La Boca’lı çocuklarla…

Boca es mi religion, Maradona es mi dios, la Bombenera es mi iglesia
Yani “Boca benim dinim, Maradona tanrım, la Bombonera kilisem…
Diyerek yetişen,
Boca Juniors fanatiği bu çocuklarla…

Artık ne kadar öğünsem yalan olmaz.
Ben de futbol oynadım” desem Arjantin'de.
Hem de "Boca'nın gençleriyle".
"Gençliğimde" diye…

Boca Juniors fotoğraflarım için:
https://photos.google.com/share/AF1QipOAT5FMGzmWs1q-z5r0QDOpDSuQElWTmQCrQdukz3G9eQsmQYEhMLJH0TYJdk9aAA/photo/AF1QipMa7YIzk_z077idqs2EbGqJZ2vvnetoiAuZbEot?key=ZFBIS29BNVpXdndFbk1LU1pUQnVVZnUxRmlVZW5B&hl=tr

.

26 Kasım 2010 Cuma

LA BOCA...


La Boca, İspanyolca “ağız” demekmiş.
40 yıldır içinde çalıştığımız “ağız”.
Mesleğimiz gereği...

Gerçi biz bunun Latincesini öğrenmiştik.
45 yıldır “bucca” olarak zaten biliyorduk.
Buenos Aires’e gidince öğrendik.
La Boca’nın ağız demek olduğunu…

La Boca, Buenos Aires’in bir mahallesi.
Buenos Aires’in güneyinde yer alıyor.
Deniz kıyısında.
La Plata nehrinin körfezinin kenarında…

Buenos Aires’in liman bölgesi burası.
İtalyanlar buranın ilk sakinleri.
1800’lü yılların ortalarında yerleşmişler buraya.
Genova’dan gelip…

Riachuelo nehrinin ağzında bir bölge.
Onun için “ağız” denilmiş buraya.
Yani bir nehir ağzının açıldığı yer.
La Boca

Liman olmak için güzel bir bölge.
Zaten ilk yerleşimcileri de denizciler.
Ve de Liman işçileri…

Hep böyle kalmış burası.
Halâ Buenos Aires’in en yoksul mahallesi.

Başlangıçta gelen liman işçileri evler yapmışlar.
Tek katlı evler.
Batık ve eski gemilerden artakalan
Saclarla, çinkolarla, tenekelerle örtülen...

Evlerini başlangıçta boyamışlar.
Rengârenk.
Yine teknelerden artakalan.
Renk renk boyalarla…

Doğal olarak kadınlar da yer tutmuş burada.
Tango ilk kez bu bölgede gelişmiş.
Liman işçilerinin yoğun olduğu,
La Boca’da…

El Caminito en güzel caddesi.
Eskiden beri La Boca’nın.
"Küçük sokak" veya "sokakçık" anlamında.
Ama dünyaca bilinen bir yer.

Gürültülü, kalabalık, cıvıl cıvıl bir sokak.
Buenos Aires’in bütün turistleri burada.
Geziyorlar, yiyip içip, eğleniyorlar.
Müzik dinliyorlar, tango gösterilerini izliyorlar.

Muhakkak gidip, görülesi bir yer.
La Boca.
Parlak renkli, teneke evleriyle.
Canlı, neşeli ama yoksul yaşantısıyla…

La Boca’nın renkli fotoğraflarım için:
https://photos.google.com/album/AF1QipMEjoAn48E0g5bRCq5-g8c0i3TP58szGA9GFrrL/photo/AF1QipOfzacYjpiHQyWWptbGOx2gR5sWw9pOaiLanMoV?hl=tr

.