YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

10 Mayıs 2010 Pazartesi

KERİM AĞABEY...


Kerim Ağabey'i 1968 yılından beri tanırım.
Ben o yıllarda Hacettepe’de stajyerdim.
Yaz aylarında KBB’da gönüllü çalışırdım.

Kerim Ağabey KBB’da genç bir Asistandı.
İzmir’den yeni gelmişti.
Saygın bir kişiliği vardı.

1970 yılında Hacettepe KBB Asistanlığına başladım.
Kerim Ağabey kıdemlim oldu.
Kendisinden birçok şey öğrendim.

O uzun yıllar Hacettepe’de kaldı.
Bir süre İngiltere’de mezuniyet sonrası eğitim gördü.
Genç yaşında Doçent oldu.
Anabilim Dalı Başkanlığı'na kadar yükseldi.
Hep sevilen, sayılan bir kişiydi.

1987 yılında Hacettepe'den ayrıldı.
İzmir’e gitti.
9 Eylül Üniversitesi yeni yeni kuruluyordu.
Profesör'lüğe atandı.
Yepyeni, pırıl pırıl bir Klinik kurdu.

9 Eylül KBB
, büyük atılımlar yaptı.
Bilimsel arenada kendisini kanıtladı.
Yeni KBB Uzmanları, Öğretim Üyeleri yetişti.
Kerim Ağabey'in önderliğinde…

Kerim Ağabey'in yükselişini izliyordum.
Her seferinde.
Uzaktan olsa da…

Artık tüm KBB camiasında iyi bir yeri vardı.
Seviliyordu, sayılıyordu.
Bilimsel yönüyle.
Yumuşak kişiliğiyle, sevgi ve hoşgörüsüyle.

Kerim Ağabey geçen hafta emekli oldu.
Görkemli bir emeklilik töreni yapıldı.
İki aşamada.

İlki Üniversitesinde yapıldı.
Akademik bir törenle.
Rektör, Dekan ve Öğretim Üyelerinin katılımı ile...

Çok güzel bir konuşma yaptı Kerim Ağabey.
Mesleğine değil ama Kürsü’süne veda ederek.
Hepimizin gözlerinden yaşlar getirerek…

Kerim Ağabey görkemli bir biçimde uğurlandı.
23 yıl görev yaptığı Üniversitesinden.
Alkışlar arasında.
Beyaz bir Limuzin’e bindirilerek.
Onuruna verilen Kokteyl’in hemen sonrasında…

İkinci tören akşam Çeşme’de yapıldı.
Ülkenin dört bir yanından gelen.
KBB Uzmanlarının katılımıyla…

Kerim Ağabey'in özgeçmişini ben anlattım.
Dilimin döndüğünce.
Emekliliğin ne güzel bir şey olduğunu vurgulayarak.
Melih Cevdet Anday’ın dizeleriyle :

Emeklilik güzel şey doğrusu
Üstelik hava da güzelse
Hele gücün kuvvetin yerindeyse
Elin ekmek tutmuşsa bir de
Hele tertemizse gönlün
Hele kar gibiyse alnın
Yani kendinden korkmuyorsan
Kimseden korkmuyorsan dünyada
İyi günler bekliyorsan hele
İyi günlere inanıyorsan
Üstelik hava da güzelse
Emeklilik güzel şey
Çok güzel şey doğrusu


diyerek…

Sonrasında Kerim Ağabey çıktı kürsüye.
Duygu yüklü konuştu.
Alkışlarla uğurlandı…

Kokteyl Çeşme Kalesi'ndeydi.
Birçok anı plâketi sunuldu burada kendisine.
Anabilim Dallarından, Derneklerden, Vakıflardan…

Sonrasında 3 gün süren Bilimsel Toplantılar vardı.
Dr. Kerim Ceryan'ın onuruna düzenlenen.
KBB’da Güncel Başlıklar'ı işleyen.
Yerli ve yabancı konuşmacıların olduğu.
Yoğun bilimsel tartışmaların yapıldığı…

Bu Toplantılar bir Balo ile taçlandırıldı.
Üçüncü günün sonunda…

Odyoloji Kliniği bir Türk Müziği korosu oluşturmuştu.
Yusuf Nalkesen’in bir şarkısını seslendirdiler.
Ayrılsak da beraberiz”i söyleyerek…
Mükemmel ve anlamlı bir biçimde…

Sonrasında da bir sürpriz yaşandı.
9 Eylül KBB’ın tüm Öğretim üyeleri salona girdiler.
Harmandalı” müziği eşliğinde.
Efe kıyafetleri ile.
Olanca heybetleriyle.
Ve de ciddiyetleriyle…

Sonunda Efelerin Efe’si de katıldı onlara.
Yani, Kerim Ağabey...
Oynadılar, naralar attılar, efelendiler.

Gecenin sonunda Alumni pastası kesildi.
Tüm 9 Eylül KBB çalışanları tarafından…

9 Eylül KBB olağanüstü hazırlanmıştı bu uğurlamaya.
Unutulmayacak bir birlik ve beraberlikle.
Kerim Ağabey'in emeklilik törenine…

Ama ne yapılsa azdı kanımca.
Böylesine saygın, sevilen bir bilim insanına…


Dr. Kerim Ceryan Fotoğrafları için:

https://photos.google.com/share/AF1QipNkux-VRn-L2SGCAfdluGRUZC1rGQ2U7SPR3WpBLWBVaXsQmYDyROmtYa6p_oXjjA/photo/AF1QipP6Rh8WdCRhp1sFMmbNfqdOLXhyiOlpfHc4qN1E?key=YnVQNHY4UzhNM2VLaDRLckZRVVU5VGxOeTBQUmZn
.

2 Mayıs 2010 Pazar

DELİCE...


Her Ankara yolculuğumda geçerim Delice’den…
Kırıkkale’ye bağlı bir ilçemizdir.
Ankara-Samsun karayolunun 125. km. sindedir.

Adını hemen içinden geçen Delice Irmağından alır.
Delice, Kızılırmağın en uzun koludur.

Kıpkırmızı bir toprağı vardır Delice’nin.
Yolun iki yanında ilginç şekilli tepeler bulunur.
Onlar da kıpkırmızıdır.

Farklı bir kızıl renk alır toprak.
Gölgede-güneşte, yağmurda ve çamurda.
Güzel görünümlü manzaralar seyredersiniz.
Delice ilçesinin içerisinde yol alırken.

İki tarafta üzüm bağları vardır.
Verimli ve kaliteli bağcılık yapılır burada.
Sonbaharda mutlaka dururum.
Koca taneli beyaz üzümünden muhakkak alırım.
Ünlüdür buranın “Delice beyazı“ üzümleri.

Geçen hafta Ankara dönüşü uğradım Delice’ye.
Jip’imi vurdum kızıl topraklı yollara.
Girdim kızıl vadiler içerisine.
Yürüdüm, tırmandım saatler boyu.
Bir başıma, olanca yalnızlığımla…

Bahar tüm güzelliğiyle gelmişti buralara.
Hava sıcak, gök masmaviydi…

Etrafta taptaze bir yeşillik.
Allı, morlu kır çiçekleri her yerlerde.
Havada karaleylek'ler, akbaba'lar.
Yerde tilki'ler, kaplumbağa'lar.
Baharın gelişini kutluyorlar...

Siz de geçerken uğrayın Delice’ye.
Birkaç saat vaktinizi ayırın.
Keyif alacaksınızdır coğrafyanın farklılığından…

Delice vadisi görüntüleri için:

https://photos.google.com/share/AF1QipM0MpZMORrRJkk8fqeMdKjeTjfpn-COcJqu4xaSyrNSpPNO029Ng4WIMPCqadFOmA/photo/AF1QipMXLztpiWLRUzyHtZtZtP19XoCCM-UN2HFCvo0f?key=Z0M5cGNXSEl2eDFkTFBadGZXVVFqRnhoQl9KV1hB

.

26 Nisan 2010 Pazartesi

DURU BEBEK GELDİ...


9 aydır beklediğimiz Duru Bebek dünyaya geldi.
21 Nisan 2010 Çarşamba günü.
Saat 09.02 de.
Ankara’da…

İsmini kardeşi Papatya koydu.
Duru” olmasını istedi.
Anne ve Babası da “Ebru”yu eklediler.
Ebru Duru bebek dört gün önce dünyayı şenlendirdi.

3 kilo 60 gram ağırlığıyla.
Kocaman bağırtısıyla.
Pembe yanaklarıyla.
Ve de minicik ayaklarıyla…

Papatya, ablalık için özel hazırlandı.
Duru’nun elbiselerini, oyuncaklarını titizlikle seçti.
Odasını hazırladı.
Sonra da merakla beklemeye başladı.

Dört gün önce de abla oluverdi.
3.5 yaşında ve sorumluluğunun bilinciyle…

Henüz bebeği kucağına almaktan çekiniyor.
Şimdi merakla ve heyecanla bekliyor.
Günleri sayıyor.
Birlikte oynamayı düşleyerek…


Ebru Duru fotoğrafları için:
https://photos.google.com/share/AF1QipPgowgO6B9Ws8TkpGPrldg-D9iALXggyQ5nDuBvgL11JVH1Nqy-H6f2-fHWixFXag/photo/AF1QipO5TGXczw6zI3abLGy9CIv9eDw93QDvAgx1bQ5c?key=dGZybHpLOXRxZWlBVkNLZmpvLTluSFBrdV9kdmpB&hl=tr

.

16 Nisan 2010 Cuma

PERŞEMBE SOHBETLERİ...




Perşembe Toplantılarımız 1995 yılında başlatılmıştı.
19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesinde.
Genç yaştaki beş Hekim tarafından.
Dr. Sancar Barış, Dr. Ferit Bernay, Dr. Muharrem Yazıcı ve
Dr. Şükrü Özdamar ile Dr. Şaban Çakır 'ın öncülüğünde.
Populer Bilim Toplantıları” ismiyle…

Kısa bir süre sonra ben de bu grupta kendimi buldum.
Organizasyon görevi bana verilmişti.
Böylece “bilimsel” içerik bir anda “filimsel” içeriğe dönüştü.
Akşamüstü Sohbetleri” başlığı altında...

Amaç tanışıklığı, dostluğu, birlikteliği sağlamaktı.
Tıp Fakültesi Hekimleri arasında…

Bir süre toplantıların başlığını da değiştirdik.
Perşembe Sohbetleri” yaptık.
Çünkü toplantıları Perşembe akşamları yapıyorduk.
14 gün ara ile.
İşlerimizi bitirdikten sonra...

Saat 17.00 de birleşiyorduk.
Önce çay, pasta ikramımız vardı.
Bir araya geliyorduk.
Çay içip, hâl-hatır soruyor, hasret gideriyorduk...

Sonra da 17.30’da salonda toplanıyorduk.
Bir konuk konuşmacı koyuyorduk.
Onun sunumunu ilgiyle dinliyorduk.
Önceden belirlenmiş bir program çerçevesinde...

Dileyen dilediği bir konuda konuşma yapıyordu.
Değişik konularda.
Herkesi, her kesimi ilgilendirecek başlıklarda.
Prensip olarak da Tıp dışı konularda…

Müzik dinliyorduk, şiirin tadına varıyorduk.
Dia gösterileri, film tartışmaları yapıyorduk.
Gezi anılarımızı paylaşıyorduk.
Hoşgörü ortamında ve neşe içinde de tartışıyorduk...

Başlangıçta ilgi yüksekti.
Salon doluyordu.
Katılımcılar konuları keyifle dinliyorlardı.
Sonunda da güzel tartışmalar oluyordu...

Zamanla katılım azalmaya başladı.
Giderek salona daha az kişi gelir oldu.
Bazen öylesine az oluyordu ki…
Konuşmacılardan özür dilemek zorunda kalıyorduk.

Nihayetinde sonlandırdık bu Toplantıları.
8 yılın sonunda.
Tümünü beğeni ile izlediğim ve
Hepsinden çok keyif aldığım bu birliktelikleri…


Perşembe Sohbetleri'nin bir bölümünün Posterleri :
https://photos.google.com/share/AF1QipP_9zEGxvA41wjJOhG2omH6ZLG438MJcH5NZ057NSi9KS72_Pve_zocs1NccvG1jA/photo/AF1QipM0jIRBpgfeujzsQxxeYYIPKsayeVFjvjwCaExo?key=VkZkT1FYZEpDd2xhYU1sbDk1Q3ZXNnoyMmZobmtB

.

13 Nisan 2010 Salı

BURSANKARA...


İki şehirdik şimdi tek olduk
Tek ses, tek nefes, tek yürek olduk
Alem alkış tutsun dostluğumuza
Ankara, Bursa omuz omuza
Bursa, Ankara omuz omuza…


…………..

Aykan Erdemir, ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesidir.
Kızım Tuğba ile evlidir.
Aykan, doğma büyüme Bursa’lıdır.
İyi bir Bursaspor taraftarıdır.
Bursaspor Taraftarlar Derneği üyesidir.

Bu Dernek bu hafta sonu güzel bir etkinlik yaptı.
Ankara Kalesi içinde eski bir evi almışlar.
Restore etmişler.
Dernek binası olarak kullanmayı plânlamışlar.

Pazar günü Aykan'la birlikte buraya gittik.
Güzel bir mekân oluşturmuşlar.
Açılışını yaptılar.
Kılıç-kalkan ekibiyle.
Devlet Bakanı ve Ankara BŞB Başkanının katılımıyla.
Geniş bir taraftar grubu eşliğinde…

Bursaspor ile Ankaragücü dost iki takım.
Çok büyük dostluk ilişkileri var.
Bursaspor ve Ankaragücü taraftarları arasında.

Birbirlerinin maçlarına gidiyorlar.
Yan yana, omuz omuza oturuyorlar.
Biri birlerini destekliyor, yüreklendiriyorlar.
Yeşil-Beyaz ve Sarı-Lacivert renkli flâmalarla.

Bu yakınlık Pazar günü açılışta da vardı.
Birçok Ankaragüçlü taraftar da katılmıştı açılışa.
Sarı-Lacivert kaşkolları, bayrakları, formalarıyla.
Yeşil-Beyazlı Bursalılar arasında…

Yeşil-Beyaz formalı bir gence yaklaştım.
Boynunda da sarı-lacivert Ankaragücü fuları vardı.
Yeşil-beyaz ve sarı-lacivert renkleri gösterip sordum:
Ne güzel bir birliktelik, değil mi” diye.
Gençten hiç ummadığım bir yanıt aldım:
"Ben, Abdülkerim’in ikiziyim” diyiverdi.

Bir anda yıkıldım.
Öyküyü biliyordum.
Boğazım düğümlendi.
Konuşamadım.
Gözümden yaşlar süzüldü.

Ayniyle vaki olayı özetliyeyim:
Abdülkerim kardeşimiz Bursa'lıdır.
Çok sevilen bir Bursaspor taraftarıdır.
Yeşil-beyaz formasını giyip gider.
Bursaspor’un tüm maçlarına…

ÖSYM sınavlarında Hacettepe’yi kazanır Abdülkerim.
Ankara’da olması futbol sevgisini eksiltmez.
Üzerinden hiç çıkartmadığı Yeşil-beyaz formasını giyip gider.
19 Mayıs Stadyumuna.
Bir Ankaragücü maçına.

Ankaragüçlü fanatik taraftarlar arasına düşmüştür.
Sarı-lacivert renkler arasında.
Bir tek o vardır yalnız başına.
Yeşil-beyaz formasıyla...

Ankaragüçlüler önce dalga geçerler Abdülkerim’le.
Ama çabuk ısınırlar bu sıcakkanlı, sevimli gence.
Her maçlarında birliktedir artık onların arasında.
Yeşil-beyaz formasıyla.
Birlikte sevinir, birlikte üzülür onlarla...

Ankaragüçlüler her maçta.
Başlarlar maçın 16. dakikasında.
Bursaspor lehinde tezahürata.
Abdülkerim’e duydukları sevgi ve saygıyla...

Bunu duyan Bursaspor taraftarları da.
Başlarlar zamanla.
Her maçın 06. dakikasında.
Ankaragücü lehinde tezahürata…

Birlikte oynadıkları maçlarda yapılmaz tribün ayrımı.
Sarı-lacivert ve Yeşil-beyaz'lı.
Yan yana, kol kola seyrederler maçlarını.
Yaparlar sevgi dolu tezahüratlarını…

Sürer bu dostluk yıllar boyu.
Sonunda Abdülkerim bitirir okulunu.
Hacettepe Üniversitesi'nden.
Mezun olur Maliye bölümünden...

Askerlik görevini yapacaktır.
Eğirdir’de komando eğitimi görür.
Asteğmen olarak göreve koşar.
Mardin, Savur Jandarma Komando Birliğine

Bir ay sonra da şehit olur.
Abdülkerim Asteğmen.
11 Ağustos 1993’te.
Teroristlerle çıkan 15 saatlik bir çatışma sonunda.

Tabutu ay-yıldızlı bayrağa sarılır.
Önünde "Şehit Atgm. Abdülkerim Bayraktar" olan.
Üzerine de yeşil-beyaz minik bir bayrak iliştirilmiştir.
Bursaspor” yazan.

Cenazesi Ulu cami’den kaldırılır.
Ankaragüçlüler yalnız bırakmazlar Abdülkerim'lerini.
1000 kişilik taraftar grubuyla gelirler Bursa’ya.
Gözyaşlarını birlikte dökerler.
Harman olurlar bayrağa sarılı tabutunun arkasında.
Sarı-lacivert, yeşil-beyaz renklerle…

Bursaspor sezonun ilk açılış maçına çıkacaktır.
Abdülkerim’in şehadetinden kısa bir süre sonra.
Hep bir ağızdan Abdülkerim ismi yankılanmaktadır.
Bursa stadının tribünlerinden.

O sırada bir grup girer sahaya.
Sarı-lacivert formalarıyla.
Bursaspor tarftarlarının tribününe koşarlar.
Pankartlarını açarlar...

Acınız acımızdır. Abdüller ölmez…” yazan.
Ve saygı dururlar onun ölümsüz anısına…

Yeşil-beyaz ve sarı-lacivert renkler tekrar harman olur.
Gözyaşları sel olup akar.
Güçlü sesler yankılanır tribünlerde.
An-ka-ra…”, “Bur-sa…” diye.

Çoğu kişinin bilmediği öykü budur.
Bu öyküyü bilmeyenler anlamazlar.
İki kulüp arasındaki saygıyı.
Ve de kaynaklandığı dostluğu…

Bu bir "fair-play" örneğidir.
Hem ulusal çapta.
Hem de uluslar arası boyutta...

Örnek olmalıdır bu dostluk.
Tüm takımlarımıza.
Kartal’ına da, Kanarya’sına da.
Aslan’ına da, Yiğido’suna da…


Bursankara dostluk fotoğrafları için :
https://photos.google.com/share/AF1QipOb74i4xbDAr17uz-0C9H1vBEIloIQ9pXQo5Vn2AUzUlrbipqF87VRNFbYTWXD-ww/photo/AF1QipOB6yCJK4nnxLEuckkljMF62Wq2BpEZvejWkeWO?key=dnpzcE5hbURVTkg4N0JxdGIyRjZvWWxiSnRXSUdR

.

8 Nisan 2010 Perşembe

İÇİMDEKİ FUTBOL...


Yukarıdaki resmi çok severim. 
1961 yılında çekilmiştir. 
Kuzey Buzdenizinde. 
Rusların nükleer buzkıranı Lenin’in önünde... 

Buzkıran buzlar arasına sıkışmıştır. 
Yapacak bir şey yoktur. 
Kaleler belirlenir. 
Top bulunur. 
Takımlar kurulur. 
Ve buzlar üzerinde top kovalanmaya başlar...

Ne kadar keyiflidir bu oyun. 
Oynamayan bilemez… 

 Ayni yıllarda Lise'de öğrenciydim. 
Ankara Yenimahalle’de. 
Gündüzleri biteviye top oynardık. 
Hiçbir düzgünlüğü olmayan arsalarda. 
Yaz sıcağında, taştan kaleler arasında… 

Ne mahalle maçları yapardık o tarlalarda. 
Hile’nin, hurda’nın karışmadığı maçlar. 
7 kişilik takımlarla. 
Ne büyük bir iştahla. 
Ve ne büyük bir kazanma hevesiyle... 

Yetmezdi. 
Her akşam yemekten sonra yine buluşurduk. 
Evlerin demir kapıları kale olurdu. 
Aramızda maçlar yapardık. 
Bu kez asfaltta. 
Otomobilin hiç geçmediği 
Dereboyu sokağında...

Yetkin’le, Ufuk’la, Zafer’le, 
Aykut’la. Mehmet’le, 
Ali Rıza’yla, Mesut’la. 
Bu kez sokak ışıkları altında. 
Gece 24.00’lere, 01.00’lere kadar… 

Zamanla futbol parayla anılır oldu. 
Şenol ve Birol transfer olmuşlardı. 
Fenerbahçe’ye 100.000 liraya… 

Çok şaşırmıştık. 
Sonraları dev bir sanayiye dönüştü futbol. 
Heves kalktı, içtenlik yok oldu...

Her şey para oldu..
Amatörlük öldü. 
Seyirlik bir spora dönüştü futbol. 
Milyonlarca dolarların konuşulduğu. 
Sporcuların hayvanlar gibi pazarlandığı. 
Şike söylentilerinin ayyuka çıktığı… 

Halâ keyifle izlerim, çocukları, gençleri. 
Yalnızca kazanmanın amaç olduğu oyunlarını. 
Hiçbir çıkarın önde olmadığı maçlarını.
Taktiksiz, antrenörsüz doğaçlama boğuşmalarını.
İçimden aralarına karışıp oynamak gelir...

Hiç fark etmez.
Lenin buzkıranının önündeki buzda. 
Dereboyu sokağının karanlığında. 
Veya Yenimahalle arsasında, yaz sıcağında… 

1 Nisan 2010 Perşembe

STRABON...


Strabon, MÖ 64 yılında Amasya’da doğmuştur.
MS 24 yılında, 88 yaşında yine Amasya’da ölmüştür.
Dünyanın ilk coğrafyacısıdır.
Geographumena (Coğrafya) kitabı 17 cilttir.

Amasya, yalçın Harşena ve Ferhat dağları arasındadır.
Bu iki dağın arasından İris nehri (Yeşilırmak) akar.
Bu güzel panorama’da olunsa olunsa Coğrafyacı olunur zaten.

Birkaç yıl önce bir “gezi grubu” kuruldu.
Süleyman Aşkargenç tarafından.
Sevgili Süleyman bu gruba “Strabon” ismini verdi.

Grubun ilk kurulduğunda Süleyman’a bir mektup yazdım.
İlk gezilerini Amasya’ya yapmalarını önerdim.
Grubun isim babasının Amasya’lı olduğunu söyledim.
Strabon ismiyle özdeşleşmiş bir gezi olacaktı.
Ancak iki yıldır bu gezi gerçekleşemedi.

Kısmet geçen haftaya imiş.
Süleyman aradı.
Ankara’dan 37 kişilik bir grupla geleceklerini söyledi.
Amasya’ya.
Strabon’un coğrafyasına…

Güzel bir bahar havasında geldiler.
Önce Borabay gölüne gittik.
Göl çevresinde yürüyerek turladık.
Peşinden köfte-ekmeklerimizle karnımızı doyurduk.
Bahar’ın gelişine kadeh kaldırdık.
Yaban menekşeleri, siklamenler, petunyalar arasında…

Kente dönüşte Aynalı mağara’yı gezdik.
Süleyman’dan kilisenin öyküsünü dinledik.
Mis gibi Amasya Misket elmalarımızı yedik.

Akşam üzeri Amasya’yı havadan tanıdık.
Kentin anatomisini anladık.
Ali Kaya tesislerinin bahçesinden.

Ertesi gün erkenden kenti gezmeye koyulduk.
Saraydüzü Kışlası’ndan başladık.
Kurtuluş Savaşımızın önemli noktasından.
Amasya Tamimi’nin hazırlandığı noktadan.
Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararının kurtaracağının” haykırıldığı yerden…

Sonrasında Büyükağa Medresesi,
Bayezidpaşa camisi, 700 yıllık Darüşşifa,
Saat Kulesi ve Hatuniye Mahallesi gezildi.
Kaya mezarlarına tırmanıldı.

Öğlen yemeğinde yöresel yemekler yenildi.
Toyga çorbası, Keşkek, Bamya, Bakla dolması,
Fırında kuru fasulye, Mantı ve...
sonunda da ev yapımı Baklava midelere indirildi.
Yeşilırmak kıyısındaki Amasya Mutfağı’nda…

Sonrasında da Şehzadeler Müzesi,
Hazeranlar Konağı, Amasya Maket Müzesi,
Sultan Beyazıt Camisi ve Külliyesi,
Amasya Arkeoloji Müzesi ve Mumyalar Müzesi gezildi.

Torumtay Medresesi
ve Gökmedrese ziyaret edildi.
Yörgüçpaşa Camii’ne gidildi.
Pirler Parkı’nda semaverde çaylar içildi.
Son olarak da Ferhat su kanallarına çıkıldı.

Tarihin ve coğrafyanın derinliklerinde yapılan bir gezi bitmişti.
Dostlarla yeniden buluşmak üzere ayrılındı.
Başka bir Strabon gezisinde, başka bir coğrafyada…


Strabon grubumuzun Amasya gezisi fotoğrafları :
https://photos.google.com/search/amasya2/photo/AF1QipNDPbAm3jTqGFudrPRAVt4hCz02ybXVKS4GRhp_

.