YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

15 Eylül 2009 Salı

TRENLE 6000 km...


Onur Çeçen Hacettepe Tıp Fakültesi 5. sınıf öğrencisidir. 
3 Haziran'da kendisinden bir mektup aldım. 
Bir proje başlatıyorlardı. 
Müthiş bir projeydi...

"Gezsen Anadoluyu" başlıklı bir girişimdi. 
Trenle Anadolu gezilecekti. 
Ankara, Sivas, Erzurum, Eskişehir, Afyon, İzmir ana duraklardı. 
Atatürk'ün izinde bir proje başlatmışlardı...
 
Birçok da ara durak vardı. 
Tüm bu istasyonlarda durulacaktı. 
Ama bu bir gezi projesi değildi. 
Tüm kadınlar eğitilecekti. 
Meme Kanseri konusunda bilgilendirileceklerdi...

Sevgili Onur Projeleri hakkında bana bilgi vermişti. 
Yollarını İskenderun'a kadar uzatmalarını önerdim. 
Çünkü, Ağustos ayında Füsun Sayek etkinlikleri vardı. 
İskenderun'da Arsuz'da... 

Dr. Füsun Sayek, sınıf arkadaşımızdı. 
Türk Tabipler Birliği Başkanı idi. 
Meme Kanseri nedeniyle yitirmiştik sevgili Füsun'u. 
3 yıl önce, 2006 yılında... 

Onur ve arkadaşları Dr. İskender Sayek ile görüştüler. 
Sevgili İskender de sınıf arkadaşımızdı. 
Hacettepe Tıp Fakültesi Öğretim Üyesiydi. 
Her yıl, kızları ile birlikte Füsun anısına etkinlikler düzenliyordu. 
Onun da büyük desteğini aldılar. 
Ve bu proje Arsuz'a kadar da uzadı. 
Füsun Sayek etkinliklerinin ana bölümü oldu. 
Hem de çok anlamlı bir bölümü...

Sevgili Füsun yaşasaydı 
Ve gençlerin bu çabalarını görseydi 
Kim bilir ne kadar mutlu olurdu.... 

Atatürk'ün bu güzel ülkeyi emanet ettiği.
Ve "genç fikirli demek, gerçek fikirli demektir" dediği.
Gençlerin boş durmadıklarını.
Güzel şeyler ürettiklerini. 
Görmek için lütfen aşağıdaki linki tıklayın. 
Ve bu ülkenin gençlerine güveninizi asla yitirmeyin : 


Proje ayrıntıları için tıklayınız:

9 Eylül 2009 Çarşamba

CAMİLİ'NİN CAMİLERİ...


Macahel, Gürcistan sınırına komşu bir bölgemiz.
Gürcü'ce "maca" bilek ve "heli" de el sözcüklerinden oluşuyor.
Yani, Macahel "avuçiçi" anlamına geliyor.

Macahel, yalçın Karçal dağlarının çanağında bir bölge.
Beş köyü var.
Efeler, Uğur, Maral, Düzenli ve Kayalar.
Beş parmağı andıran bu köylerle gerçekten avuçiçi gibi bir yer.

Yerleşik coğrafi isimlerin değiştirilmesini doğru bulmuyorum.

Bir keresinde Van'a gitmiştim.
Meşhur Hoşap kalesini gezecektim.
Hoşap'a kadar gittim.
Girişte bir tanıtım tabelası:
"Güzelsu".

Tercümesi belki doğru.
Hoşab gerçekten "güzelsu" demek.
Ama Hoşap'a hiç uymuyor.
Hele hele "Güzelsu Kalesi" hiç bir anlam ifade etmiyor.

Macahel'in resmî adı da 1930'larda değiştirilmiş.
"Camili" yapılmış.

Yöre halkının % 90Gürcü'ce konuşuyor.
Buranın ismini halâ "Macahel" olarak kullanıyorlar.


Camili olmasının nedenini de orayı görünce kavradım.
Beş köyün iki camisi burada.
Yayla evi benzeri, basit mi basit yapılar.
Ahşaptan yapılmışlar.
Minareleri bile ahşap.

Dışarıdan pek bir albenileri yok.
Çevreyle uyumlu, doğayla barışık düz yapıtlar.

Osmanlı döneminde buraya cami yapılmak istenilmiş.
Tahsisat verilmeyince yörenin ustaları kolları sıvamış.
"Para göndermeseniz de biz yaparız" demişler.

Yörede ağaç, ahşap bol.
Oturmuş camilerini yapmışlar.
İman gücüyle, yürekleriyle, sanatkârlıklarıyla.
1855 yılında, bundan 150 yıl kadar önce...

Hem de iki tane.
Biri birinin benzeri iki cami.

İçlerine girince çarpılıyorsunuz.
O kadar basit ama o kadar renkli yapılar.

Sessiz, dinlendirici, huzur verici bir ortam.
Kubbeleri, mimberleri, işlemeleri, oymaları pek güzel.
Tüm bunlar binbir renkle bezenmiş.

Osmanlı'nın görkemli camilerinden değil.
Halk kültürünün yansıması sade yapılar.

Ama o denli de görkemli, mistik eserler.
Kakmalar ince bir kalem işçiliğiyle işlenmiş.
Ağaçlar, çiçekler, üzüm motifleri.
Hatta bir de yelkenli gemi figürü var.

Anlamlarını çözmeye çalışıyorum.
Bir türlü anlayamıyorum.

Camili'nin camileri görmeye değer.
Gözden uzak olsa da Gürcistan sınırında olsa da değer...


Camili Camisi fotoğrafları için :
https://photos.google.com/share/AF1QipPW7nUnTBKOrpgqad19lih5ks4SS8udXB2ZuYoyhF1p0A5zD1qnx-PRMRQTaVfwLg/photo/AF1QipNyqL2C99ex_qxgsVcRclEZz52QnzhIMejL_X8i?key=WXU1aFh2TmI0dnZGQTZoYkVlYk1PaERXUkZJU3B3

.

1 Eylül 2009 Salı

BURASI KADIKÖY...

Kayhan Tuncay Samsun'dan arkadaşımdır. 
Bir süredenberi İstanbul'da vazife yapmaktadır. 
İnşaat mühendisidir. 
Uzun zamandır beni Fenerbahçe'nin maçlarına çağırır.
 
 Bir türlü vakit bulup gidememişimdir. 
Bu fırsat sonunda bu hafta sonu doğdu. 
30 Ağustos'ta, Zafer Bayramımızda. 

 Uçakla İstanbul'a geldim. 
Hızla Kadıköy'e geçtim. 
Orada Kayhan'la buluştuk. 
Önce, FB'nin Dereağzı tesislerini gezdik. 
Amatör branşların çalışmaları için hazırlanmış. 
İnanılmaz güzel spor tesisleri var. Anlatılamaz. 

 Sonra Faruk Ilgaz tesislerine gittik. 
Fenerbahçe burnunda. Kalamış'a, 
Moda'ya hakim bir burunda... 
 
Adettenmiş. Formalar giyinilirmiş. 
Maça gelmeden önce buraya uğranılırmış. 
Aperetif bir şeyler alınır, maça hazırlanılırmış. 
Bizler formalar üstümüzde Havuzbaşına kurulduk...

  Kayhan'la birlikte Samsundan arkadaşımız Cengiz Akyol da var.
 Acıbadem'den meslektaşım Dr. Osman Güven de bize eşlik ediyor. 
Marmara'nın üzerinden günü batırana kadar maça hazırlandık...

 Ardından stada kadar yürüdük. 
Kadın erkek, çoluk çocuk formaları giymişler. 
Elde bayraklar stadın yolunu tutmuşlar. 
Tam bir bayram günü...

  Şükrü Saracoğlu stadı dışarıdan koca bir yapı. 
Bir spor mabedi. 
Etkileyici bir görünüşü var. 
Önüne de Fenerbahçedeki deniz fenerini koymuşlar. 
Çağdaş bir şekilde stada alınıyorsunuz. 
İtişme, kakışma, bağırtı, çağırtı, ezilme yok. 
Herkesin yeri yurdu belirli...

 Stadın girişinde muhteşem bir müze yapılmış. 
Atatürk'ün balmumu heykeli karşılıyor sizi. 
Hemen yanında onun Kulübün ziyaret defterine yazdıkları... 
Yanıbaşında kupalar, kupalar. 
Birçok formalar, anılar, fotoğraflar, flamalar...

 Koridorlar tertemiz, pırıl pırıl. 
Bu koridorlara açılan birçok localar. 
Hepsi çok modern, çok güzel, çok da çağdaş...

 Stadın içerisi aydınlık. 
Yemyeşil çimler sonra da muhteşem tribünler karşılıyor sizi. 
Ses düzeni rahatsız edici değil. 
Devamlı marşlar çalınıyor ve uyarıcı anonslar yapılıyor. 
Çıkış merdivenlerine kimse oturmuyor. 
Bomboş tutuluyor...

 Tribünler tam dolu değil ama coşkulu. 
Üstüne üstlük Zafer Bayramımız bugün. 
10. yıl marşı yankılanıyor her yerde.
Tribünlerde şanlı bayraklarımız ve Atatürk posterleri. 

 Seyirciler bilinçli. 
Kadın, çocuk formalarını giymiş gelmişler. 
Sevgiyle tezahüratlarını yapıyorlar. 
Öylesine güzel insanlar var ki... 

Fenerbahçe ve Manisaspor takımları karşılaşıyorlar. 
Güzel bir mücadele var sahada. 
Kora kor bir mücadele. 
Son saniyeye kadar mücadele sürüyor. 
Fenerbahçe son saniyede gülüyor : 
2-1 Nöbetçi golcü'sü Semih ile 3 puanı kopartıyor...

 Çıkışta stadına altındaki Fenerium'a uğruyoruz. 
Saat 23.30 olmasına rağmen mağaza tıklım tıklım. 
Çok kaliteli giysiler, formalar, eşorfmanlar kapış kapış satılıyor. 
Küresel kriz buraya teğet bile geçmemiş... 

 Başkan Aziz Yıldırım Fenerbahçe için her şeyi yaptı. 
Yukarıda Allah var ki yaptı...


 Adam, bu güzel arenayı Fenerbahçe'ye sundu. 
Dünya çapında futbolcular, çalıştırıcılar transfer etti. 
Uche, Ortega, Van Hooijdonk, Anelka, Appiah'ı getirtti. 
Roberto Carlos, Alex, Guiza'yı bir arada oynattı. 
Daum, Zico, Luis Aragones'i çalıştırıcı yaptı. 
FB bayrağını beş kıtanın en yüksek zirvelerine götürdü. 
Ama şu takımı bir Avrupa Şampiyonu yapamadı. 

 Çıkıp kendisi oynayacak değildi ya... 
  

23 Ağustos 2009 Pazar

ÇADIRIMIN ÜSTÜNE...


Dağcı yeğenim Tunç Fındık ve eşi Nurcan konuklarımdı.
Çok kısa zamanları vardı.
Verçenik dağına tırmanacaktık.

Verçenik dağı Kaçkarların ikinci yüksek zirvesi.
Tam 3711 m. yüksekliğinde.
Türkiye'nin 7. yüksek dağı.
Varşamba, Üçdoruk ve Meşebbetkaya diğer isimleri bu yüce dağın.

Tunç buraya birkaç defa tırmanmış.
Güzelliğini anlata anlata bitiremiyor.

Kamp malzemelerimizi kontrol edip yola çıkıyoruz.
Yolumuz uzun.
Geceyi Çamlıhemşin Fırtına Pansiyon'da geçiriyoruz.
Sabah hava oldukça sisli.
Yoğun sis dumanı içerisinde yola koyuluyoruz.
Umudumuz sisin dağılması.
Bozuk yolda ilerliyoruz.
Çat'a kadar ulaşıyoruz.
Bulutlar yukarımızda orman üzerinde oynaşıyorlar.
Tunç yukarılarda sisin daha da koyulacağını söylüyor.

60 km. kadar ilerliyoruz.
Sıraköy ve Ortayayla'yı geride bırakıyoruz.
Göz gözü görmeyen sisli bir ortamda ilerliyoruz.
Sonunda Verçembek yaylasına ulaşıyoruz.
Burası 2700 m. yüksekliğinde bir yayla.
Ramazan nedeniyle yayla sakinleri çoktan aşağıya inmişler.
Son yaylacılar da hazırlıklarını yapıyorlar.
Onlarla konuşuyoruz.
Havanın düzeleceğini sanmıyorlar.

Sis nedeniyle etrafı görmek olanaksız.
Çevrede hiçbirşey görünmüyor.
Yakınımızda şırıl şırıl akan bir dere var.
Fırtına deresinin ana suyu.
Onun yanında yerimizi seçiyoruz.
Çim alan üzerinde çadırlarımızı kuruyoruz.
Tam işimizi bitirdik derken ilk damlalar çadırımızın üstüne düşüyor.
Islanıyoruz.

Sabaha kadar bekleyeceğiz.
Hava açarsa sabah erkenden tırmanış yapacağız.
Tunç yemeklerimizi hazırlıyor.
Hazır sıcak domates çorbamızı içiyoruz.
Ardından peynirli, domates soslu Tortellini hazırlanıyor.
Yanında nefis bir salata.
Yayla ekmeği ile kısa zamanda karnımızı doyuruyoruz.
Sıcak kahve servisi de arkadan geliyor.

Yapacak birşey yok.
Çaresiz bekleyeceğiz.
Akşam çadırımın üstüne yağmur taneleri düşüyor.
Sabaha kadar sürüyor bu şıpırdamalar.
Gece dışarı ısısı 7 derece.
Neyse ki kuştüyü uyku tulumumuz var.

Sabah erkenden uyanıyorum.
İlk iş havayı koklamak.
Her yer karanlık, her yer sis ve duman.
Bir gün önceden hiç farkı yok.

Kararımızı veriyoruz.
Kampı toparlayıp başka yerlere gideceğiz.
Tunç yine nefis bir kahvaltı hazırlıyor.
Çayımızı kahvemizi içiyoruz.
Son yayla çobanları koyunları toplayıp aşağıya yönleniyorlar.
Ardından bizler de toparlanıyoruz.
Bölgenin tümü sisli.
Bu nedenle başka bir yaylaya gitmeyi düşünmüyoruz.

Plânımızı yapıyoruz.
Arhavi, Hopa, Borçka, Artvin yoluyla Ardanuç'a gideceğiz.

İnişe başlıyoruz.
Yolda kayalar, orman ve ırmağın sisler altında görüntüsünü izliyoruz.
Sahile ulaştığımızda sıkı bir yağmur başlıyor.
Bardaktan boşanırcasına yağıyor.
Cankurtaran geçidinden sisler altında geçiyoruz.
Artvin'de hava açıyor.
Güneşe kavuşuyoruz.
Ortalık ısınıyor.

Sıcak ve açık bir havada Cehennemderesi'ne ulaşıyoruz.
İlginç bir coğrafya.
Burada görülesi bir kanyon var.
Giriyoruz kanyonun içine.
Dar kaya geçidi arasında hem ilerliyor hem de yükseliyoruz.
Kanyon yaklaşık 1 km. kadar içeriye giriyor.
Bu ilginç yapıyı fotoğraflamaya çalışıyoruz.
Sonrasında Ardanuç kalesini de görüp, geri dönüyoruz.
Sahilde kapalı, yağışlı hava tekrar bizi bekliyor.
Trabzon'da Üniversite Tesislerinde konaklıyoruz.

Ertesi sabah hava yine kapalı.
Tunç ve Nurcan Sumela'yı görmemişler.
Oraya hareket ediyoruz.
Altındere vadisini hayranlıkla izliyorlar.
Sonra Sumela'ya tırmanıyoruz.
Benim defalarca çıktığım Sumela'ya.
Burayı da etraftaki kayalık dağları da çok beğeniyorlar.

Sonrasında ver elini Zigana.
Tüneli geçiyoruz, geçidi aşıyoruz.
Hava birden açıyor.
Günlük güneşlik bir hava.
Torul'a iniyoruz.
Harşit çayını geriye doğru izliyoruz.
Birçok baraj, HES ve tüneli geçiyoruz.
Doğankent üzerinden Tirebolu'ya ulaşıyoruz.
Fındık hasatları yeni bitmiş, dağ taş her yer fındık.
Çotanaklarıyla toplanmış taze fındıkları keyifle yiyoruz.

Ramazan'ın ilk iftarında Samsun'da oluyoruz.

Kısa süre içerisinde amaç Verçenik dağı idi.
Bu heybetli dağa tırmanmayı amaçlamıştık.
Bırakın tırmanmayı yüzünü bile göremedik.

Onun eteklerinde dolaşacaktık.
İrili ufaklı 20 gölü görüntüleyecektik.
Ama bu güzel dağ bizden yüzgörümlüğü istedi.
İsteğini yerine getirmediğimiz için de yüzünü bile göstermedi.

Sözün özü, dağı göremedik.
Birdahaki sefere belki...
Yine de benim yönümden yararlı bir deneyimdi.
Sevgili Tunç ile bir günlük kamp yaptım.
Onun deneyimlerinden yararlanmak bile benim için büyük bir kazançtı.


Verçenik gezisi fotoğrafları :

https://photos.google.com/share/AF1QipMPIE7y_DyssWAI-irzA9CJ2JC5j9Eu9dR36P0RBvU2US-sBx7AbLym9L3mMV0u3A/photo/AF1QipOWhv3mz_jzY60Li-FOQb-92hcYgbMzkQBkqYsp?key=WU94VVVabFlrVkdGQzc5QVRtQ3hJLWNXQ04tYXNB

.

15 Ağustos 2009 Cumartesi

YAYLANIN ÇİMENİNE...



Edirne'den Ardahan'a diye söze başlarlar.
Sanki sınır Ardahan'da bitermiş gibi.
Halbuki Ardahan'dan da öteye yol vardır.
Bu yaz ben işte bu Ardahan'dan da öteye gittim.
Gürcistan sınırındaki Macahel'e (Camili) kadar.

Ankara'dan pırıl pırıl bir grup gençle birikteydik.
Onlarla Erzurum'da buluştuk.
Çağ Kebabı ve Kadayıf Dolması yemekle başladı herşey...
Enerjimizi almıştık.

Sonrasında Pasinler üzerinden Narman'a geçtik.
Kırmızı renkli peribacalarını hayranlıkla izledik.
Türkiye'nin en yüksek çağlayanı Tortum şelalesini gördük.
1000 yıllık muhteşem Gürcü kilisesi Öş vank'ı gezdik.
Erzurum'un Uzundere'sinde konakladık.

Ertesi gün Uzunkavak köyüne çıktık.
Köyün yaylasına 9 saatlik bir yürüyüş yaptık.
Yedigölleri gördük.
Dönüşte yaylacıların konuğu olduk.
Karakovan ballarını, peynir tatlılarını yedik.
Kara çaydanlıktan kıtlamalı çaylarını içtik.
Pehlivanlı beldesinde konakladık.
Gerçek doğal klimalı mağarayı hayretle değerlendirdik.

Oltu taşlarını yerinde inceledik.
Yalnızçam dağlarını aştık.
Göle ve Ardahan platolarını geçtik.
Şavşat'ı arkamızda bırakıp Karagöl'ünde mola verdik.
Papart ormanlarının nefis manzarasını seyrettik.

Meydancık
üzerinden Mereta Yaylasına ulaştık.
Yolda sınır Jandarması kardeşlerimizle gazetelerimizi paylaştık.
Geceyi yayla köylüleriyle sohbet ederek geçirdik.

Sonrasında uzun bir iniş yaptık ve ormanlardan geçtik.
Toplam 18 km. yürüdük.
Uğurköy üzerinden Maral köyüne geldik.
Hamdi Hoca'nın Katamize pansiyonunda konakladık.
Akordiyon eşliğinde Atabarı oynayıp Kafkas oyunlarını seyrettik.

Sabahında nefis orman dokusu içinden Maral şelalesine gittik.
Şelale sahibi Salih Amca'yı tanıdık, çayını içtik.
48 metreden dökülen şelaleye indik.
Havuzcuğunda serinleyip, titredik.
Ardından Gürcistan sınırına komşu Macahel'e yürüdük.
150 yıllık camilerini gezdik.
Buranın yeni isminin neden Camili olduğunu öğrendik.
Arıcılık konusunda bilimsel bir eğitimden geçtik.

Akşam Efeler köyüne ulaştık.
Burada yörenin en iyi bal üreticisi Nazım Bey'in evinde kaldık.
Bumbulay Pansiyon'da dolunay'ın bulutlarla dansını seyrettik.

Sabah ballı, kuru lor peynirli, süzme yoğurtlu kahvaltımızı yaptık.
Zorlu bir parkuru tırmandık.
Harika manzaralı Gorgit yaylasında mola verdik.
Gorgit Şelalesinde serinledik.
Ardından Gorgit ormanlarında kaybolduk.
9 saatte Beyazsu Yaylasına vardık.
Yorgunluktan bitmiştik.
Arkamıza görkemli Karçal dağlarını aldık.
Ayaklarımızı uzattık.
Sessizliğin sesini dinledik.
Bulut gölü üzerinde gün batımını hayranlıkla izledik.

Sabahında sisli bir güne uyandık.
Yıldız gölü'ne tırmanmak için yola koyulduk.
Demirkapı, Gogomezeri ve Kurtboğazını geçtik.
Salerno deresi boyunca tırmandık.
Sisin yavaşça dağılmasına şahit olduk.
Arkasından Kaçkar sıradağlarını gördük.
Masmavi Yıldız gölü'ne hayran kaldık.
3000 m. deki bu buzul gölünde öğlen yemeğimizi yedik.
Zorlukla tırmandığımız yokuşları koşarak, oynayarak aşağı indik.
Akşam yemeğinde bir kuzu'yu midelerimize indirdik.

Sabah Karçallar'la bulutların dansına şahit olduk.
Sonrasında nefis bir parkurda 22 km. yürüdük.
Otingo ormanlarından geçtik.
Glaskür yaylasında duraksadık.
Atanoğlu yaylasında köylülerin konuğu olduk.
Soğukta öğlen yemeğimizi birlikte yedik.
Sonrasında bir saat şiddetli yağış altında ıslandık.
Dünyanın en güzel göllerinden Borçka Karagöl'üne ulaştık.
8 saatlik yürüyüşle hızımızı alamadık.
Sağanak yağış altında göl çevresinde bir saat daha tur attık.

Göl kenarındaki pansiyonda geceledik.
Sabahın 03.00 ünde kalkıp yola koyulduk.
Sürmene Serender Restoran'da nefis kahvaltımızı yaptık.
Trabzon havaalanında can dostlardan ayrıldık.

8 günlük, dolu dolu bir geziyi sonlandırdık.

Dostlukları, güzellikleri, yeşillikleri, serinlikleri, yalçın dağları, renkli çiçekleri, yeşil çimenleri, gürül gürül akan dereleri, bembeyaz çağlayanları, masmavi gölleri, ulu çınarları, sonsuz ormanları, nefis yiyecekleri, espirileri, neşeyi ve de herşeyi belleğimize yerleştirdik.

Bu gezinin fotoğrafları için :
https://photos.google.com/album/AF1QipOJQxoyBVGAVb27pXqGSe205L3-zP0HITQPpuWT/photo/AF1QipMWzuisUq02yEaQfzynMh1L25diRHGlj0L8zkkH?hl=tr


.

28 Temmuz 2009 Salı

SUALTI ARKEOLOJİSİ...


Kızım Tuğba, Bilkent Üniversitesinde okudu.
Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümünde.
1992-96 yılları arasında...
Lisans tezini Likya'lılar üzerine yaptı.

1996-97 yılları arasında da Master tezini tamamladı.
Sonrasında da Boston Üniversitesi'nde Doktorasını yaptı.
Urartu medeniyeti konusunda...

Arkeoloji öğrencileri her yaz bir çalışma ekibine katılırlar.
Tüm yaz aylarını bu çalışma kamplarında geçirirler.
Arkeolojik bir alanı kazarak incelerler.

Titiz, yorucu bir çalışmadır bu.
Yıllar boyu sürer.
Bilimsel sonuçlara ulaşılması yıllar alır.

Tuğba
genç yaşlarda dalgıçlık eğitimi almıştı.
Dalış Brövesi sahibiydi.

1995 yılında Bozburun batığı çalışma ekibine katıldı.
MS 9. yüzyılda batmış bir gemi idi bu.
Yaklaşık 1200 yıldır su altında duruyordu.
Hergün bu gemiye dalıp birşeyler yapılıyordu.

Olayı yerinde görmek istiyordum.
Kazının son günü ziyaret ettim Tuğba'yı.

Kazı kamp alanı Selimiye'ye 2 km. uzaklıktaydı.
Sığ koy denilen dünya güzeli bir koyda.
Sapsarı kumlu, sıcak mavi denizli ıssız bir bölgede.

Ancak bu kamp yeri tam bir "toplama kampı" gibi idi.
32 milletten gençler vardı.
7 tanesi Türk öğrenciydi.
Kazı Teksas Üniversitesi ve Sualtı Arkeoloji Enstitüsü (INA) tarafından yapılıyordu.

INA
Sualtı Arkeolojisinin babası George Bass tarafından kurulmuştu.
George Bass, çok saygın bir bilim adamıydı.
Öğrencisi Fred Hocker bu kazının başkanıydı.

Kamp yeri derme çatma, yarı açık cezaevi gibi barakalardan oluşmuştu.
Gecekondu benzeri basit yapılardı bunlar.
Öğrenciler tarafından imece usulüyle yapılmıştı.
Etrafları çarşaflarla kapatılmıştı.
Çatı olması gereken yerler dallarla örtülmüştü.
Yataklar, yorganlar açıkta duruyorlardı.
Görüntü deprem alanlarından daha feci bir durum arzediyordu.
Alan, her an belediye ekiplerinin baskınına uğrayabilirdi.
Yıkım için belediyeden karar çıkmasına gerek yoktu.
Buldozer filan hiç gerekmezdi.
İki omuz atsanız herşey yerle bir olurdu.

Bu ahval ve şeraitden daha kötüsü yemeklerdi.
Öğünler ikiye indirilmişti.
Ekmek ve beyaz peynir karpuzla karıştırılıp yeniliyordu.
Az miktardaki su, çıkartılan kalıntıların temizlenmesinde kullanılıyordu.

Batığın olduğu yer bu koydan 3-4 km uzaktaydı.
Lacivert bir denizde ve sarp bir kayalığın hemen önünde.
Buraya ulaşım dolmuş misali binilen bir tek zodiak bez motorla sağlanıyordu.
Bu kayalığa üç katlı ahşap bir plâtform yapılmıştı.
Evleri sıvamak için kurulan iskeleler herhalde bundan daha güvenliydi.
Zaten yıkılsa da platformdakiler suya sabuna alışkın gençlerdi.
Batığa kadar bi solukta gidip birkaç kavanoz çıkartırlardı.

Batık yüzeyden 26-30 m derinlikteydi.
20 derecelik bir eğimle kumların içindeydi.
Herkesin çalışma bölgesi belirlenmişti.
Her dalgıç 2X2 metrelik bir alandan sorumluydu.
Kişi buraya günde ancak bir kez dalış yapabiliyorlardı.
25-30 dakika çalışma izinleri vardı.
Genellikle 4 kişilik ekipler halinde dalınıyordu.

Tuğba
'nın dalışını platformdan izledim.
Sırası geldiğinde hazırlıklarını tamamladı.
Baş parmağı ile tamam işareti yaptı.
Platform sorumlusu da gladyatörlere yapılan işaret benzeri bir hareket yaptı.
Tuğba lacivert suların içinde kayboldu.
Arada bir hava kabarcıkları yüzeye geliyordu.
Heyecanlı bir 30 dakika geçti.
Sonrasında şükürler olsun tekrar göründü.

O akşam onu alıp beraber bir yemeğe gidelim istedik.
Ama dalış sonrasında 24 saat kamptan ayrılmasına izin yoktu.
Herhangi bir kötü duruma karşı böyle bir önlem alınıyormuş.

Batığa dalışlar birkaç yıl daha sürdü.
1000 civarında anfora çıkartıldı.
Geminin yapısı incelendi.
Bilimsel sonuçların alınması 10-12 yıl sürüyormuş.

Sonuçları bekleyeceğiz...

Selimiye batığı resimleri için :
https://photos.google.com/share/AF1QipMAIQIu3tQhS_j4ulfw1G1I3KLnmrco-B_5a0eWsVhQk1YhEv-hSLpJAw4e5i_ohg/photo/AF1QipMSI-0EN0i30kUe_P3Vji4m28ST49eNVMSbULSi?key=Q0FXdTM1Q19lcHl3LVVrcmFOcWo3bTZXWkVtbmFR
.

21 Temmuz 2009 Salı

CENGİZ OĞUZ...


30 yıldan beri vakit bulduğumda Sinop'a giderim. 
Anne memleketidir Sinop... 

İçinde birçok güzellikler barındırır. 
Her gidişimde keyifle dolaşırım bu kişilikli kentte. 
Yakın bir zamana kadar Türkiye'de benzinlikler çok bakımsızdı. 
Samsun-Sinop arasında da güzel bir benzinlik yoktu. 

1989 da Gerze yakınlarında bir Petrol İstasyonu açılmıştı. 
Oğuzlar Petrol. 
Gerze-Sinop yolunun 9. kilometresinde. 
Pırıl pırıl, yepyeni bir Benzinlikti burası. 

Çiçekler içerisinde, bakımlı ve alımlı bir istasyondu. 
Tuvaletleri tertemizdi. 
Klasik müzik yayınlanıyordu. 
Her gelene çay, tost ikramı yapılıyordu. 

Bu güzel tesisin sahibini tanıyıp, kutlamak istedim. 
Ancak kendisi istasyonda yoktu. 
Bir not yazarak kendisine verilmek üzere bıraktım. 
Böyle bir tesisi kurduğu için onu kutladım. 

Daha sonra kendisiyle tanışmak mümkün oldu. 
İsmi Cengiz Oğuz'du. 
Gerze'nin eşrafındandı. 
Aileden büyük bir çiftlikleri vardı.
 
Ayrıca ticaretle iştigal ediyorlardı. 
Cengiz Bey'in hobisi avcılıktı. 
Zamanında iyi, bilinçli bir avcıydı. 
Ancak tanıştığımızda avcılığı bırakmıştı. 

Büyük keyiflerinden birisi yemek yemekti. 
Avcı olduğu için damak tadını iyi biliyordu. 
Birçok kez benzinliğinde birlikte yedik. 

Bir-iki kişi gittiğimizde bile muazzam bir sofra hazırlanıyordu. 
Masada yok yoktu... 
Belki bir tek kuş sütü eksik kalıyordu. 
Bırakın önümüzdekileri bitirmeyi, tadamadıklarımız bile oluyordu.
 
Çoğu kez de masa olduğu gibi kaldırılıyordu. 
Misafirlerimle gittiğimde daha zengin bir menü oluyordu. 
Her türlü aperatif yiyecek, içecek zaten vardı. 
Bunun yanında da iki çeşit de ana yemek geliyordu. 

Her şey çok taze idi. 
Biberler, domatesler, çilekler dalından kopartılıp getiriliyordu. 
Odun fırınında hazırlanmış Gerze pideleri eksik olmuyordu. 
Yemekler inanılmaz nefis hazırlanıyordu. 

Mevsimine göre Lüfer, Palamut, Çarpan, Hamsi, Somon, Kalkan balıkları muhakkak oluyordu. 
Çok güzel servis ediliyordu. 
Yemek sonrasında da bol taze meyve servisi yapılıyordu. 
Masamıza her zaman mevsim çiçekleri de konuluyordu. 
Gözü de, gönlü de, karnı da doymuş olarak kalkıyorduk masadan. 
Yetmezmiş gibi giderken de azıklarımız paketlenerek yanımıza veriliyordu. 

Sinop'a gezmeye götürdüğüm birçok dostlarım şahit olmuşlardır. 
Cengiz Bey'in konukseverliğine.
Ve de "Halil İbrahim" sofrasına...

Cengiz Bey artık kendisi fazla yiyemiyor. 
İki yıl önce bir by-pass ameliyatı geçirdi. 
Birçok şeyi yemesi yasaklandı. 
Kendisi de oldukça zayıfladı. 

Ama yine de dostlarını ağırlamaktan büyük keyif alıyor. 
Onlar yerken büyük haz duyuyor. 
Sanki kendisi yiyormuş gibi seviniyor. 
Gözlerinin içi gülüyor bu 20 yıllık dostumun... 


Cengiz Bey'in sofrası resimleri için: