YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

21 Kasım 2008 Cuma

AYA İRİNİ'DE MİLLÎ OLUŞUM...


Aya İrini (Hagia Eirene) İstanbulda yapılmış ilk kilisedir. 
I. Konstantin zamanında inşa edilmiştir. 
MS 330 yıllarında... 

Hemen hemen 1700 yıllık bir eserdir. 
Topkapı Sarayının bahçesinde bulunur. 
Sur-ı sultanî içerisindedir ve tüm görkemiyle ayaktadır. 

1973 yılından beri konserler için kullanılmaktadır.
Akustiği mükemmeldir. 
Burada konser dinlemek bir ayrıcalıktır.
Bir konser vermek ise üst düzey sanatçılar için bile büyük bir övünç kaynağıdır. 
 
Avrupa Rinoloji Cemiyeti Kongresi Türkiye'de yapıldı. 
18-25 Haziran 2004 tarihinde...

 Rinoloji, burun hastalıkları ile ilgili bir bilim dalıdır. 
Her iki senede bir, Avrupanın önemli bir kentinde buluşulur. 
Burun ile ilgili bilimsel gelişmeler tartışılır.

Toplantı, bu kez İstanbul'da yapılacaktı.
Cemiyet ve Kongre Başkanlığına Prof. Dr. Metin Önerci seçilmişti. 
Bu ülkemiz için önemli bir olaydı. 1000 dolayında katılımcı olacaktı. 

Titiz bir çalışma ile çok güzel bir program hazırlanmıştı. 
Kongrenin logo'sunu ben tasarlamıştım. 
"Rhinostanbul" başlıklı, sevimli bir logo olmuştu...
 
Toplantı'nın açılış töreni Aya İrini'de yapılacaktı. 
Peşinden de İstanbul Arkeoloji Müzesinde kokteyl olacaktı. 
Sevgili Metin, açılışta benden sanatsal bir sunum yapmamı da istedi. 

Benim için millî bir görevdi. 
Ülkemi en iyi biçimde temsil etmeliydim. 
Hemen üstlendim. Rinoloji biliminde burun travmaları önemli bir konu idi. 
İnsanda buruna gelen darbeler önemli bozukluklara yol açıyordu. 

Antik heykeller için de ayni şeyler geçerliydi. 
Heykellerin burnu da travmalara çok açıktı. 
Bilinçli, bilinçsiz darbelerden kötü biçimde etkileniyordu. 
Ve ülkemizde de burnuna darbe almış çok sayıda heykel vardı...

Hemen kolları sıvadım. 
Çok sayıda müze dolaştım. 
Heykelleri incelemeye aldım. 
Onların yakın plânda burunlarını görüntüledim. 

"Anadolu Heykellerinde Burun Travmaları" başlığı altında topladım. 
Bunlardan bir video gösterimi oluşturdum. 
Buna Göksel Baktagir'in "İstanbul Senfonisi" müziğini ekledim. 
Göze ve kulağa hitap eden bir sunum haline getirdim. 

Açılış töreni 18 Haziran 2004 tarihinde idi. 
Açılış konuşmalarından sonra sıra bana geldi. 
İnanılmaz güzel bir akustik ortamda, kötü sesimle kısa bir konuşma yaptım. 
Sonra da Aya İrini'nin antik atmosferi içerisinde gösterimi sundum. 
Sunumum beğenilmişti. 

...Şimdi, Aya İrini'de konser vermiş bir sanatçı ile karşılaşmayı bekliyorum. 
Bana "Aya İrini'de konser vermiştim" diye övünecek bir sanatçıyla... 

"Haa... orası mı?
"Ben de orada bir kez millî olmuştum..." diyebilmek için...


Video'yu izlemek için lütfen tıklayınız :

18 Kasım 2008 Salı

FB ve GS BİRİNCİ AYAK TOPU TAKIMLARI...



Elimde bir Dergi var.
"İDMAN"
Başlığın altına not düşülmüş:
"İdmancılıktan bahseder, haftada bir çıkar".
Resimli Mecmua.
Abonesi : Dahili 45 kuruş, harici 12 kuruş.
Sahib-i İmtiyazı : Cemsi Kitaphanesi.
Fiatı : 1 kuruş.
Tarih : 29 kânunuevvel 329 Cumartesi
Yani 29 Aralık 1913

95 yıl öncesine ait bir dergi.
Galatasaray kurulalı 8 yıl olmuş.
Fenerbahçe ise 6 yıl önce kurulmuş.

Kapak resminin altında şöyle yazıyor :
"Fener Bahçe ve Galatasaray Birinci Ayak Topu Takımları".
Taksim stadında maç öncesi bir kale önünde poz vermişler.
İki takımın ayak topcuları yan yana, kol kola, iç içe...

Bundan iyi görüntü olur mu?
Ultraslan'lar, Genç FB'liler bundan ders alır mı?
Volkan'lar, Sabri'ler bir ders çıkartır mı?
Lincoln'ler, Carlos'lar bundan birşey anlarlar mı?
Aziz'ler, Adnan'lar bu tabloyu değerlendirebilir mi?..

Haydin beyler!
Yan yana, kol kola, iç içe...
Spor yapmaya...
Kavga etmeye değil!

11 Kasım 2008 Salı

HACETTEPE PARKI...


60
'lı yıllarda Hacettepe'nin yarısı inşaat alanıydı. 
Diğer yarısında da gecekondular bulunurdu. 
Bölgenin tek yeşil alanı Hacettepe Parkı idi. 
Burası oldukça büyük ancak bakımsız bir parktı. 
Ortasında kocaman bir havuz bulunurdu. 
Her zaman boş, her zaman susuz. 
Havuzun ortasında da sanat eseri, görkemli bir heykel... 

Öğrenciliğimizde sıkı bir teorik eğitimimiz vardı. 
Sabahtan akşama kadar ders görürdük. 
Her hafta başı da sınav olurduk. 
Bu yoğun tempo içerisinde tek nefes alabildiğimiz yer bu parktı...

Öğlenleri dersin bitmesini sabırsızlıkla beklerdik. 
Günümüzde Diş Hekimliği Fakültesinin olduğu binada öğretim görürdük. 
Öğlen olduğunda "kırmızı" veya "siyah" amfileri boşaltırdık. 
Hemşire Lojmanları binasının yanından hızla geçerdik. 
Koşa koşa "çayhane"nin yolunu tutardık. 
Oraya gitmek için bu bakımsız parktan ve havuzun yanından geçmek gerekirdi. 
Çayhane dediğimiz yer, öyle pek de matah bir yer değildi. 
Dağınık sandalye ve masaları vardı. 
İçeride, kızartılan tostlar nedeniyle yoğun bir yanık yağ kokusu olurdu. 
Sigara dumanı da bu kesif kokuya eşlik ederdi. 
Bağırtı, çağırtı, gürültü de hiç eksik olmazdı. 
Yine de her öğlen tatilinde koşa koşa buraya gelirdik. 
İki tost yer, bir ayran içerdik. 
Nispeten ucuz bir fiyata hızla karnımızı doyururduk. 
Artan vakitte de çay içer, sohbet ederek vakit geçirirdik. 
Sonunda "tilkinin döneceği yer amfisidir" der, tıpış tıpış derslerimize dönerdik...

Çayhane, Parkın önünde ve yüksekte bir yerdeydi. 
Buradan manzara oldukça güzeldi. 
Önünden zaman zaman büyük gürültüyle banliyö trenleri geçerdi. 
Tren yolunun ardında yeşil bahçesiyle Kurtuluş Parkı vardı. 
Kışın Ankara'nın kirli havası nedeniyle arka plân çoğu kez puslu olurdu. 
Bahar aylarında ise Topraklık, İncesu, Kocatepe ve Çankaya sırtları görünürdü. 
O dönemlerde Kocatepe Camisi Ankara panoramasına girmemişti. 
İyi havalarda şanslı kişiler çayhanenin dar balkonunda konuşlanırdı. 
Sandalyelerinin arkasına yaslanarak keyif yaparlardı... 

Gençliğimizi yitirdiğimiz Hacettepe'de, 
gençliğimizi yaşadığımız güzel bir mekândı Çayhane.        
Hepimizde birçok anısı vardı bu kuş yuvası gibi küçük yapıda... 

Geçen hafta hüzünlü bir sonbahar gününde ziyaret ettim burayı. 
Uzun yıllardır hiç uğramamıştım. 
Hemşire Lojmanı modern bir otel haline dönüştürülmüştü. 
İlerisindeki Park oldukça bakımlı ve temizdi. 
Parkın girişine bir geyik heykeli konulmuştu. 
Otelin arkasına da Gloria Jean's Coffees binası yapılmıştı. 
Hacettepe'nin yapısına hiç de uymayan dik çatılı biçimiyle... 

Buranın yanından Çayhane'ye giden yol kesme taşlarla döşenmişti. 
Ancak havuzun ve görkemli heykelinin yerinde yeller esiyordu. 
Yıllar önce buradan kaldırılmıştı. 
Havuzun olduğu alan otomobil parkı yapılmıştı. 
Bizim kötü çayhanemizin yerinde de yeller esiyordu. 
Ayni yerde asrî bir "Restaurant" oluşmuştu. 
Masa ve sandalye düzeni çok düzgündü. 
Muhtemelen yemek fiyatları da oldukça pahalıydı. 
Herhalde akşamları da "canlı müzik" yapılıyordu. 
 Etrafta pek talebe filan görünmüyordu. 
Bizim zamanımızdaki neşenin, heyecanın, coşkunun yerini sessizlik almıştı. 
Füsun'u, Mümtaz'ı, Gülay'ı, İbrahim Hoca'yı andım. 

Sararmış yapraklar Parkta oradan oraya koşturuyorlardı. 
Ilgıt bir sonbahar rüzgârıyla. 
Tıpkı 40 yıl öncesinin öğrencileri gibi.
Ne yaptıklarını, ne olacaklarını pek de bilmeden...

3 Kasım 2008 Pazartesi

BABAMIN SANDIĞI...


Orhan Pamuk 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü 
aldığında  Stockholm'de okumuştu "Babasının Bavulu"nu.
Benim babam sık seyahat eden bir kimse değildi. 
O nedenle özel bir bavulu yoktu anlatılacak.,,
 
Babam, uzun yıllar memurluk yapmıştı. 
Küçük bir sandığı vardı. 
İçinde tapular, senetler filan olmayan. 
Pahada hafif, anıda ağır birçok evrakla dolu... 

Biz çocukları nedense çok severdik o sandığın açılmasını. 
Önce minik, paslı anahtarı saklandığı yerden alınırdı. 
Sonra, özenle açılırdı beyaz ahşap sandık. 
İçindekiler birer birer çıkartılırdı. 
Anıları bir bir anlatılır, sonra da kapatılırdı. 
Belki birkaç yıl sonra tekrar açılmak üzere...

Neler yoktu ki sandıkta. 
Tüm çocuklarının doğum günlerinin saati ve dakikası ile 
arka sayfasına kaydedilmiş olduğu bir Kuran-ı kerim. 
Memurluk yaptığı yerlerin günü gününe kaydedildiği eski bir defter. 
Birkaç güzel kokulu eski kalıp sabun. 
Bir sürü incık-boncuk. 
Faber marka bir kutu içinde duran 
kurşun kalem ve renkli kalemler. 
Birkaç tane sabit kalem. 
Memurken kullandığı kalın bir dolmakalem. 
Bir çift cam mürekkep hokkası. 
8-10 tane siyah renkli karbon kopya kağıdı. 
Arapça kadranlı Omega marka köstekli bir saat. 
Tedavülden kalkmış kağıt paralar. 
Cumhuriyet döneminden birkaç gümüş Lira. 
Birkaç tane pul koleksiyonu defteri. 
Zarf içerisinde muhafaza edilmiş siyah-beyaz kent kartpostalları. 
Yine zarfları içerisinde bir tutam mektup demeti. 
İçi aile fotoğrafları ile dolu iki fotoğraf albümü. 
Ve en dipte babamın Sinop Halkevinde bir temsilde oynarken çekilmiş fotoğrsfı.
 
Kalın bir kartona yapıştırılmıştı bu resim. 
Büyük boy ve siyah beyaz'dı. 
Babamı sahnede boylu boyunca yatarken gösteriyordu.
Parmağının ucuna saplanmış bir bıçak vardı. 
Oyun icabı öldürülmüş olmalıydı. 
Başında da bir sürü adam heyecanla ona bakardı... 

Sinop Halkevinde oynadığı temsilden geriye kalan bu 
tek kanıtı eline alır, övünerek bizlere anlatırdı. 
Bizler de babamızın bu artistliği ile eğlenir, 
gırgırımızı geçerdik. 

Zaman hızla geçti. 

Önce babamızı kaybettik. 
Sonra da annemiz aramızdan ayrıldı. 
Ölümler, taşınmalar derken evdeki malzemelerin çoğu dağıldı.
Babamın sandığı ne oldu bilen yok...

Sandığın içindekiler güzel birer anı olarak sadece hafızalarımızda kaldı. 

Geçen hafta bir gelişme oldu. 
Değerli dostum Baki Sarısakal İstanbu'da araştırmalar yapıyordu. 
Sinop Halkevi ile ilgili bir gazete haberini iletti. 
Ekte de bir fotoğraf vardı. 

Babamın sandığını açtığında bizlere gösterdiği fotoğraf. 
Tabii ki sandıktaki fotoğraf kadar net ve güzel değil. 
Klişeye işlenmiş, o dönemin baskı imkanlarıyla basılmış. 
Ama ayni fotoğraf...

Çocukluğumuzda gördüğümüz 
ve her gördüğümüzde de güldüğümüz aynı resim. 
Babam ahşap zeminde upuzun ve hareketsiz yatıyor. 
Başında da özenli kostümleriyle birkaç kişi... 

Fotoğrafa yeniden kavuşmuştum. 
Çok isterdim onun yanımda olup, 
o resmi tekrar anlatmasını...

24 Ekim 2008 Cuma

SİNOP HALKEVİ...



1930'lu yıllar.
Cumhuriyet yeni kurulmuş...
10. yıl yeni kutlanmış.
Tüm ülkede aydınlanma hedeflenmiş.
Yurt sathında kültür ve sanat'ta atılım başlatılmış.
Her şehirde "Halkevleri" kurulmuş.
Öğretmenler, memurlar el ele vermişler.
Halkı aydınlatmaya çalışıyorlar.

O sıralarda Sinop küçük bir vilayet.
Nüfusu onbinler civarında.
Halkı aydınlatma için ayaklanma başlamış.
Herkes elinden geldiğince birşeyler yapıyor.

Halkevi'nin Temsil kolu faaliyete geçmiş.
Kent merkezinde ve köylerde temsiller, müsamereler veriliyor.
"Tiyatro" sahneleniyor.
6 Temmuz 1934
günlü Hakimiyeti Milliye Gazetesi'nde şöyle bir haber çıkıyor:

"Bu hafta köycülük temsil ve dil şubeleri birlikte olarak bütün yakın köylerin toplandığı Karasu nahiyesine gidildi. Dil şubesi mümessili Avni Bey köylülere bir konuşma yaptı. Memleketin gidiş yolunu anlattı. Temsil şubesi tarafından da "Kahraman" piyesi köylünün yaptığı açık hava sahnesinde oynandı. Binlerce köylü seyretti. Önümüzdeki hafta gene bu heyet "Köyün Namusu" adlı piyesi oynamak üzere Kabalı nahiyesine gidecektir".

Ve bir de fotoğraf koymuşlar.
Fotoğraf altı yazısını da eklemişler :
"Sinop'ta köylerde temsil edilen "Kahraman" piyesini heyecanla seyredenler".
Kasketli, fotör şapkalı heyecanlı bir topluluk...

........

Tarih araştırmacısı dostum Baki Sarısakal, şu sıralarda İstanbul'da eski gazeteleri tarıyor.
Sinop'la ilgili eline geçen bilgi ve belgeleri E-posta ile bana iletiyor.
Geçen gün 11 Temmuz 1935 Perşembe günü Cumhuriyet Gazetesi'nde çıkan bir fotoğrafı gönderiyor.

"Sinop Halkevi Temsil kolu bir temsilde..." altyazılı.
Haberin altında "Halkevi verimli çalışmalarına devam etmektedir. Tiyatro kolu bir sene içinde yirmiden fazla müsamere vermiştir" deniliyor.

Fotoğrafa bakıyorum.
Arka sırada ortada duran makyajlı, başı sarıklı, beli kamalı kişi bana hiç yabancı gelmiyor.
Babam Yusuf Besim Tanyeri'nin makyajlı hali.
Babam o sıralarda Sinop'ta memur.
Halkevi'nin oyunlarında oynadığını biliyorum.
Fakat emin olamıyorum.

Fotoğrafı, o dönemleri Sinop'ta babamla birlikte yaşamış eniştem Mehmet Aydın'a gönderiyorum.
Eniştem doğruluyor.
Piyesin adının "Akın" olduğunu söylüyor.
Ayrıca, oyunun "milliyetçi bir piyes olduğunu fotoğraftaki tek bayanın, o dönemde Sinop'ta çok güzel bir kimse olarak anılan Fatma Öğretmen olduğunu ve babamın da o piyeste onun aşığı rolünde ve başrolü oynadığı" bilgilerini veriyor.

Olay, "on yılda her savaştan açık alınla çıkan, on yılda her yaştan onbeş milyon aydınlık genç yaratan bir neslin" kesiti...

Gururlanıyorum.
Yetmiş yıl sonra geldiğimiz noktaya bakıp üzülüyorum...

20 Ekim 2008 Pazartesi

AMASYA...

Revan olmuş içinde nehr-i Nil
Sanasın bağ-ı cennet selsebil

..........................

İki yalçın dağ arasında dik bir kanyon.
Arasından akan yeşil bir ırmak.
Dar, yeşil bir vadi.
Ve tarihe tanıklık etmiş inanılmaz bir dekor.

İsmini Amazon kraliçesi Ameseia’dan almış.
Elmas madenleri olduğu için “Elmasiye” denilmiş.
Sonra ismi “Amasya”ya dönüşmüş.

Dünyanın ilk coğrafyacısı Strabon buradan çıkmış.
Bu ilginç coğrafya için hiç de rastlantı değil.

Kimler duraksamamış ki bu güzel coğrafyada.
Hititler, Persler, Helenler, Romalılar…
Sonra Selçuklular, Moğollar, Osmanlılar…
Ve son olarak Türkler…

Hepsi uzun uzun konaklamış burada.
Oya gibi işlemişler bu koridoru.
Dağı, taşı, ırmağı ve de ovayı…

Görkemli sanat eserleri ortaya koymuşlar.
Kültür, inanç ve san’at kenti olmuş yıllar boyu.
Etkilemiş Avrupayı, Orta doğuyu…

Kubbetûl Ulema ve Medinetûl-Hükema olarak bilinir.
Yani “bilim adamları”nın, “hikmet sahipleri”nin yeridir burası.

Selçuklu döneminde birçok medrese ve darüşşifa barındırmıştır.
Dünyanın ilk renkli resimli Cerrahi Atlas’ı burada yazılmıştır.

Osmanlı’nın en zengin döneminin Şehzadeleri burada eğitim almıştır.
II. Beyazıd 25 yıl burada Valilik yapmıştır.

Oğlu Yavuz Sultan Selim burada doğmuştur.
Yıldırım Beyazıd, I. Mehmet, II. Murad burada Şehzadelik yapmışlardır.
Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmed’e burada hocalık yapmıştır.

Kültür zenginliği ile Floransa ve Bağdat’la mukayese edilmiştir.
Gezgin G. Perrot “Anadolu’nun Oxfordu" tabirini kullanmıştır.

Günümüzde Amasya artık misket elmas'ıyla, kiraz'ıyla değil bu kültürel varlıklarıyla bilinmek, tanınmak istiyor.

Gezin dünyayı.
Görün Amasya’yı.
Vurulacaksınız güzelliğine.
Çarpılacaksınız kültür varlığının zenginliğine.
Aynen benim gibi…


6 Ekim 2008 Pazartesi

DOĞA'NIN DENGESİ...



Samsun'dan karayolu ile batı yönüne Sinop'a doğru hareket ettiğinizde denizle ilk kez 90 km. sonra Yakakent'te karşılaşırsınız. 

Ama burada büyükçe bir balıkçı limanı olduğundan denizin tadına pek varamazsınız. 

Denizle ilk kucaklaşma Yakakent'ten hemen sonradır. ,
Çamgölü denilen yörede, sahile dik inen dağlık alanda görkemli bir çam ormanı vardır. 
Yol burada biraz yükselir. 
Mis gibi kokan çam reçinesini içinizde duyarak yeşille mavi'nin görkemli birleşimini gözlersiniz yukarılardan. 
Samsun ve çevre halkının mesire yeridir burası. 
Tatil günlerinde kalabalıktır, keyif alanı çoktur. 

 Bu doğal güzellik birkaç sene önce yok edildi. 
Çok gerekliymiş gibi güzelim sahil taş bloklarla doldurulup 50 m. genişliğinde uçak pisti gibi bir yol yapıldı. 
Tüm gizem ve güzellik mahvedildi. 

 Çamgölü'ne gelmeden önce Yakakent ile Çamgölü arasında çok güzel bir sahil vardır. 
Enva-i çeşit büyüklükte ve şekilde çakıllarla örtülü geniş bir sahil. 
Denizin dibindeki çakıllar nedeniyle her dem turkuaz mavisi renktedir burada deniz. 
Karadeniz'de pek rastlanılmayan masmavi bir renkte... 

Arkasında dağ ve çam ormanları, yeşil-lâcivert-mavi renk harmonisi ile öyle güzel bir panorama çizerdi ki burası... 
Her geçişimde muhakkak durur, bu güzelliği yaşardım. 

 Ta ki bu bayramdaki geçişime kadar. 

 Bayramda Sinop'a doğru yola çıktığımda hayretler içerisinde kaldım. 
Yol genişletme çalışmaları yapılıyordu bu yörede. 
Güzelim sahilin yarısına kadar girilmiş, ortasına 2 m. yükseklikte ve 50 cm. kalınlıkta ve 2 km. uzunluğunda beton bir perde yapılmış ve yol genişletme çalışmaları başlatılmıştı. 
"Berlin duvarı" gibi beton bir duvar örülmüştü. 
Bu bölümden artık denizi görmek olası değildi. 
Çakıllar greyderlerle kazınmış, doğanın içine edilmişti. 

 Bayramda son kez durdum burada. 
Çirkinliği, vandalizmi görüntülemek için. 

 Bundan sonra da artık hiç durmayacağım. 
Dursam da görecek bir şey bırakmamışlardı ki zaten...


.