YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

23 Aralık 2015 Çarşamba

Dr. TUĞRUL PIRNAR...


Bir Öğrenci Değişim Programıyla.
Gidecektim Büyük Britanya'ya.
Gençliğimin baharında, 1969 yılında.
Hacettepe'deki İntörnlük yılımda...

Bristol Üniversitesi'nde.
Radyoloji Bölümü'nde.
3 ay kalacaktım.
Bir de araştırma yapacaktım...

Doğru dürüst Röntgen bilgim yoktu.
Bu konuda eksiklerim çoktu.
Deplasmana çıkacaktım.
Oralarda mahcup olmamalıydım...

Birazcık bilgimi arttırayım istedim.
Hocalarıma danıştım.
Tuğrul Bey'i önerdiler.
"Git bir konuş" dediler...

Gittim, konuştum.
"Yarın, saat 16.00'da gelirsin".
"Ben, raporları yazdırırken".
"Sen de bir şeyler öğrenirsin" dedi...

Sonrasında tam 3 ay boyunca.
Her gün saat 16.00'da.
Röntgen'in karanlık bir odasında.
Negatoskop'un karşısında yan yanaydık Hocam'la...

Bu nasıl bir Röntgen'ciydi.
Bu nasıl bir Tıp bilgisi'ydi.
Bu nasıl bir eğitici'ydi.
Bu nasıl bir öğretici'ydi...

O'ndan aldığım iyi bir Röntgen donanımıyla.
Gittim Bristol'a.
Hocamdan edindiğim bilgiyle, irfanla.
O'nun yüzünü kara çıkartmamıştım oralarda...

Değerli bir insandı.
Muhteşem bir aydındı.
Hoşgörülüydü, çalışkandı.
Kibardı, örnek bir Hoca'ydı...

Önce Doçent, sonra Profesör oldu.
Hacettepe ve Bilkent Üniversite'lerinde.
Rektörlük'lere kadar yükseldi.
Uluslararası önemli görevlerde bulundu...

Bilgisayarlı Tomografi.
Ve Magnetik Rezonans görüntüleme.
İlk kez onun girişimleriyle.
Geldi Hacettepe'ye ve Türkiye'ye...

Yine Türkiye'de.
Röntgen'in Radyoloji'ye dönüşmesinde.
Onun önemli çaba ve emekleriyle.
Gelindi bugünkü çağdaş düzeye...

İyi bir insandı.
İyi bir aile babasıydı.
İyi bir Hekim, değerli bir aydındı.
Gerçek bir Atatürkçü, iyi bir eğitimciydi...

Geçen hafta yitirdik bu değerli Hocamızı.
Çelenklerle doluydu mezarı.
Binlere ulaşıyordu.
Türk Eğitim Vakfı'na yapılan bağışların sayısı...

Hocam, yürekten inanırdı eğitimin önemine.
Sonsuz yolculuğa çıkarken bile.
Katkıda bulunuyordu.
Bir şekilde yine eğitime...


Bahar gelmiş yine karanlık odalarına 
Radyoloji'nin Hocam...


Dr. Tuğrul Pırnar'ın fotoğraflarla Yaşam Öyküsü 
Dokuz Eylül Üniversitesi Radyoloji ABD Öğr. Üyesi 
Dr. Oğuz Dicle'nin sunumuyla (slideları ilerletiniz lütfen):
https://photos.google.com/share/AF1QipPfPcj-ff3fvRZbC9BOA19zXegvhPN12JGpJbz5aQMmjNU9IIQTmFkUz998Bqy3SQ/photo/AF1QipNV72nUhjGWwpggpBE9B6KxDsOyHkecbsqegRkl?key=LUExQlZKaU1YbFh6ZU42OTRPd3lKRUNWQ1RYS1JR
.

.

21 Aralık 2015 Pazartesi

MÜCTEBA BEY...


Mücteba, Arapça bir kelime.
Bir erkek ismi gerçekte.
Hz. Peygamber'in isimlerinden birisi.
Anlamı da "Seçilmiş" ya da "seçkin" kişi...

Mücteba Bey'i şimdiki gençler.
Pek bilmezler.
Hatta hatta.
Hiç tanımazlar...

Mücteba Bey
1950-1973 senelerinde.
Ankara'nın en tanınmış kişisi. 
Ve çok muhterem birisiydi...

Evlendirme Memuru'ydu.
Ankara'da tüm evlilikleri o yapardı.
O dönemde Belediye Başkanları.
Evlendirme işlerine hiç karışmazlardı...

Nikâhlar ve evlilik törenleri.
Gençlik Parkı'nda yapılırdı.
Her 15 dakikada bir.
Nikâh kıyılırdı...

O dönemlerde nikâh törenleri için.
Güzel elbiseler giyilirdi.
Gençlilk Parkı'na gidilirdi.
Parkın içindeki köprünün üstünden geçilirdi...

Bir önceki nikâhın bitmesi beklenirdi.
Önce Mücteba Bey gelirdi.
Özenle masasına oturur, evrakları incelerdi.
Gelin ve damat komparsita müziği ile içeriye girerdi...

Mücteba Bey kıvırcık beyaz saçlarıyla.
Ve elindeki mikrofonuyla.
Her defasında adayların gözlerine baka baka.
Şöyle başlardı konuşmasına:

"Birbirinizle evlenmek için vermiş olduğunuz kararınızı bize yazı ile bildirdiniz. 
Bu isteğiniz üzerine gerekli incelemeleri yaptık. 
Medeni durumlarınızı araştırdık. 
Evlenmenize herhangi bir maniniz yok. 
Kanunen evlenmeye ehil olduğunuz anlaşılmıştır. 
Şimdi bize yazı ile bildirmiş olduğunuz isteğinizi, benim ve şahitlerinizin önünde sözle de söyleyiniz.  Birbirinizle evlenmek istiyor musunuz..."

Önce gelin.
Ve sonra da damat adayı.
Yumuşak bir sesle "evet" diye yanıtlardı.
Ve ardından da bir alkış kopardı...

Mücteba Bey tekrar konuşurdu:

"Benim önümde ve şahitlerin huzurunda birbirinizle evlenmek istediğinizi söylediniz. 
Evliliğinizin kanunen akt edilmiş olduğunu haiz olduğum selahiyete binaen sizlere bildiriyorum. 
Evliliğinizi evlenme siciline tescil ettim. 
Nüfus kütüğüne de kaydedilmek üzere nüfus idaresine ayrıca bildireceğim. 
Hayırlı ve uğurlu olsun".

Bu konuşmadan sonra.
Gelin ve damat. 
Davet edilirdi imzaya.
Şahitlerin huzurunda...

İmzaların atılmasından sonra.
Mücteba Bey kalkardı ayağa.
Yeni evliler.
Ve konuklar da hep birlikte uyardı buna...

Mücteba Bey konuşmasını bu kez ayakta sürdürürdü:

"Bu tören ile şu dakikadan itibaren evlilik birliğiniz kurulmuştur. 
Birbirinize karşı bu birliğin devamını ve saadetinizi temin etmekle, karı koca yekdiğerine karşı sadakat ve müzaharetle mükellefsiniz. 
Çocuklarınızın iaşe ve terbiyesine beraberce özen gösterme sorumluluğunu taşıyacaksınız. 
Koca, birliğin reisidir. Kadın müşterek saadeti temin hususunda gücü yettiği kadar kocasının muavini ve müşaviridir. 
Eve kadın bakar. Birliği koca temsil eder. 
Evin daimi ihtiyaçları için koca gibi kadın dahi birliği temsil hakkını haizdir. 
Evlilik birliğinizin vücut bulduğu bu andan itibaren Medeni Kanunumuzun tahmil ettiği bu mükellefiyetleri sizlere hayatınız devam ettiği müddetçe uyulması lazım gelen vecibeler diye hatırlatır, sizlere sıhhat ve saadetler dilerim...

Sonrasında cüzdan damada verilir.
Tebrikler kabul edilir.
Takılar takılır.
Ve fotoğraflar çektirilirdi...

Mücteba Bey bir günde.
Belki de.
20 nikâh kıyardı.
Evlilikleri onaylardı...

O dönemlerde.
Mücteba Bey, Ankara'nın.
En tanınan, en sevilen.
Kişilerinden birisiydi...

O hep Mücteba Bey olarak bilinirdi.
Soyadı kimsenin aklına gelmezdi.
Yıllar sonra soyadının.
"Yetişen" olduğu öğrenilecekti...

23 senede çok tanınmıştı.
Muhterem ve sevilen bir zat'tı.
Ankara'da çok kişinin nikâhını kıymıştı.
13 Şubat 1973'de aramızdan ayrılmıştı...

Rivayetlere göre.
1970'li senelerde.
Fotoğrafı en çok çekilen.
Kişilerden birisiydi...

Hatta hatta o yıllarda. 
Fotoğraflarının Başbakan
Süleyman Demirel'den bile fazla.
Çekildiği söylenirdi... 

Gel gör ki günümüzde.
Arasanız da Google'da ya da İnternet'te.
Bir tane bile.
Rastlayamıyorsunuz Mücteba Bey'in resmine...


Mücteba Bey'in imzası, 16.7.1954
(Düşhekimi Yalçın Ergir'e teşekkürlerimle)

Mücteba Bey, arkadaşım Yalçın Özgül'ün Nikahında

Lütfiye ve Yalçın Özgül'ün evlenme cüzdanı ve Mücteba Bey'in imzası, 10.10.1970

Okul arkadaşım Nail Attila Renkmen'in Nikâh Töreni
.


19 Aralık 2015 Cumartesi

ANKARA'NIN GEZİNEN HEYKELİ...


Ankara'da çok kişi gelmiştir.
Hacettepe Hastanesi'ne tedaviye.
Bunların çok az bir bölümü de.
Gelmiştir Hacettepe Parkı'nı görmeye...

Hacettepe'de öğrenciliğimizde.
1964-70 senelerinde.
Bu Parkın içindeki.
Bir kafeteryada yerdik öğlen yemeklerimizi...

Kısa öğlen molasında.
Hızla giderdik bu Kafeterya'ya.
Karnımızı doyururduk. 
İki tost, bir ayranla...

Parkın kapısından geçerdik.
Yüksek ağaçların arasında yürürdük.
Küçük ve şirin Kafeteryamıza giderdik.
Sigara dumanı içinde sohbetimizi ederdik...

Parkın ortasında.
Büyük bir havuz vardı.
Havuzun ortasında da.
Bir heykel, alımlı mı alımlı...

O kadar güzel bir heykeldi ki.
Dört yanı güzel kızlarla çevrili.
Kaidesi de dört tane.
Eros heykeli ile süslü...

Bu kadar güzel bir heykel.
Ne arardı ve niçin dururdu.
Merak ederdim bu izbe ve yalnız parkta.
Gözden ırak, insanlardan uzakta...

İşe güce karıştık daha sonra.
Heykeli de unuttuk Parkı da...
Uzun bir zaman sonra.
Rastladım ona Tandoğan Meydanı'nda.

İnsanlarla daha iç içe.
Görünür ve kalabalık bir yerde.
Yerini bulmuş diye düşünsem de.
Heykel oradan da kayboldu birden bire...

Kentin yeni Şehreminisi.
Çok erotik bulmuştu heykeli.
Heykel, sökülmüş parçalanmıştı.
Ve bir depoya kaldırılmıştı.

En son onu gördüğümde.
Yeri yeniden değişmişti.
Heykel tamir edilmişti.
Ve CerModern'e yerleştirilmişti...

Aslında bu onun.
Üçüncü yeri de değildi.
Daha öncesinden de yeri.
İki kez değişmişti...

Cumhuriyet kurulduğunda.
1924 yılında.
Şehremini Asaf Bey.
İtalya'dan getirtmişti bu heykeli...

Herkes görsün amacıyla.
Oturtmuştu onu Kızılay Meydanı'na.
Riyaseti Cumhur Orkestrası da.
Konserler vermişti havuzun yanında...

1930'lu yıllarda.
Bu kez de konulmuştu.
Yeni yapılan. 
Gençlik Parkı'na...

Orada da.
20 sene kaldıktan sonra.
1950'li yıllarda.
Getirilmişti Hacettepe Parkı'na...

On senelik bir zaman aralığında.
Güzel anılarımız vardı.
Hacettepe'deki bu havuzun başında.
Ve de heykelin etrafında...

Bir süre de.
Anılar birikecek CerModern'de.
Heykel ayaklanacak yine.
Sanırım günün birinde...


Superisi Heykeli fotoğrafları:
.


4 Aralık 2015 Cuma

RENKLER...


İFOD yani İzmir Fotoğraf Derneği'nin bir üyesiyim. 2015 yılı Mart ayında İFOD'da, gazeteci ve fotoğraf sanatçısı sayın Lütfü Dağtaş ile birlikte "İzmir'in Renkleri" başlıklı bir söyleşi yaptık. Bu söyleşide ben fotoğraf çekmeye nasıl başladığımı ve fotoğrafa bakış açımı anlattım. Konuşmamdan sonra da kendi çektiğim fotoğrafların bir bölümünü "Renkler..." başlıklı bir müzikli sunum halinde izleyicilere sundum. Aşağıda kendi fotoğraflarımdan oluşan bu sunumu izleyeceksiniz.

İyi seyirler...

.

25 Kasım 2015 Çarşamba

ANILAR HAYALLERDEN FAZLA YAŞAR...


Osman Gürsoy.
Ordu'da.
81 yaşında.
Evi Toptepe'de...

150 cc'lik ve 6 beygir'lik motoruyla.
Maksimum hızı 80 km olan Vespa'sıyla.
99999 km yapmış.
Ne yapsın daha...

Atlamış bu Vespa'sına.
Eyvallah demiş Ordu'ya.
Gitmiş taa Londra'ya.
1960 yılında...

Sonrasında.
Tam 19 defa.
Gidip, gelmiş bu yolu her defasında.
Farklı farklı rotalarda...

Gezmediği,  görmediği.
Bir tek ülke kalmış o da.
Finlandiya.
Tüm Avrupa'da...

Vespa'sının kilometre sayacı.
99999 km gösterdiğinde.
Çakmış bir asker selamı Vespa'sının önünde.
Söküp, çıkartmış onu şimdi kendi Müzesinde...

Ardından da kalkmış bir tur'a daha.
Bu kez de Amerika ve Kanada'ya.
Turlamış iki ülkeyi de.
Baştan başa...

Müthiş bir gezgin.
Yapmış bunca yolu.
150 cc'lik minik bir Vespa'yla.
Ve de küçük bir çadırla...

Çocukluğunda başlamış.
Önce kendine demirden bir bisiklet yapmış.
Sonra ona el yapımı bir motor takmış.
Ve bu bisikletli motorla 40 bin km yapmış...

1960'larda İngiltere'ye gitmiş.
Motosiklet tamircisi Harry Pendir ile tanışmış.
Ondan çok şey öğrenmiş.
Ve motosiklet tutkusu böyle başlamış...

Kendisi iyi bir usta.
Kaskına kulaklık ve mikrofon takmış.
Bunları bir teyp'e bağlamış.
Gezi anılarını yolda teyp'e aktarmış...

Hoovercraft'a da merak salmış.
Atölyesinde çalışmış, çabalamış.
Bahçesinde bir Hoovercraft yapmış.
Gölde, çayırda bu Hoovercraft'ı ile dolaşmış...

Beraberdik geçen hafta.
Ordu'da.
Boztepe'deki evinde.
Sevgili Osman Gürsoy ile...

O anlattı, biz dinledik.
Minik bir Vespa ile gezgincilik neymiş.
Macera ne demekmiş.
Öğrendik...

Ordu'nun renkli bir siması.
Heykeli dikilesi.
Üzerine kitaplar yazılası.
Belgeseli yapılası, müzesi açılası...

Şimdilerde ziyarete geliyor gençler.
Görmeye Osman Amcalarını.
Kawasaki'li, BMW'li, Honda'lı.
Suzuki'li, Yamaha'lı...

Hepsi dinledikçe şaşıyor.
Osman Amca'larının 1970'li yıllarda.
6 beygir, 150 cc'lik bir Vespa'yla.
60-70 km hızla onca yolu nasıl yaptığına...


Osman Gürsoy Fotoğrafları:
https://photos.google.com/share/AF1QipPCeqc_pshzh74dkYKfSp3WJfGvHLA4RuvB5IXPpZpSrQtI8HwE89arW2_G2bxFsg/photo/AF1QipOZ16naeikvGqGHAErKxioE--aXi6gKASljzNmK?key=R1k3NHVNV2NxcDhqWW5FUldFTVVDTkJmY3RtSHZn

Osman Gürsoy'un Ordu-Texas Videosu:
https://vimeo.com/77748199

.

4 Kasım 2015 Çarşamba

LÜBNAN...


Nüfusu 5 milyon olan Lübnan.
Cumhuriyet'le yönetiliyor.
Cumhur Başkanı da Başbakan da.
Ayni kişi Tammam Salam...

Lübnan'ın ilk yerleşimcileri Fenike'liler.
Sonrasında Mısır'lılar, Asur'lular.
Babil'liler, Pers'ler, Roma'lılar.
Bizans'lılar, Osmanlı'lar ve Fransız'lar...

Burada birçok din ve inanıştan insanlar var.
Müslüman'lar, Hıristiyan'lar.
Dürzi'ler, Şii'ler, Maruni'ler.
Ortodoks'lar, Musevi'ler, Katolik Ermeni'ler...

Lübnan hayli karışık bir ülke aslında.
1517-1918 yılları arasında.
Tam 400 yıl yaşamışlar huzurla.
Çünkü Osmanlı'lar egemen burada...

1918 yılından sonra.
Fransızların egemenliği altında.
Kavuşmuşlar bağımsızlıklarına.
Lübnan'lılar 1943 yılında...

Sonrasında İsrail, Filistin derken.
1970'lerde yapılar değişmiş birden.
Müslüman ve Hıristiyanlar iç savaşa girerken.
150 bin kişi ölmüş savaş biterken...

Refik Hariri'nin barışa yönelmesiyle.
Ancak onun da 2005 yılında öldürülmesiyle.
Ve bir ay süren iç savaşla.
Beyrut harabeye dönmüş bir anda...

Neyse ki son 10 yılda.
Huzur var, barış var buralarda.
Yapılan imar çalışmalarıyla da.
Savaşın yıkımı kaldırılmış büyük oranda...

İşte gittik böyle bir ülkeye.
Gezdik tamamını dört günde.
Beyrut'unu da, Doğu'sunu da.
Kuzey'ini de, Güney'ini de...

İlk gün Beyrut'da idik.
İkinci gün Zahle ve Baalbek'e gittik.
Üçüncü gün güneye indik, Saida ve Tyre'yi gördük.
Dördüncü gün de kuzeyde Tripoli'ye kadar uzandık...

Sizler bakarken kısaca fotoğraflara.
Ben de başlayayım hazırlıklara.
Beyrut'u anlatacağım ilk aşamada.
Hem de ballandıra ballandıra...

Lübnan Gezisi fotoğraflarım:
https://photos.google.com/share/AF1QipNjT8_yiXcFXvgyd3vbTm_WgCYdUYvQe2QCbmdqTuOK04E9YDmq2NGxVJ_GXbDStA/photo/AF1QipMB4X9AnWsI6OM0-7ewjEMRxdtomhtmFlHAGHr4?key=TEZ4WnJJdjJtZWxNYnJsVmlEYXU1b09pR1hUMGZR

.

2 Kasım 2015 Pazartesi

BEYRUT'TA ZAMAN...


70 yaşına gelip saçlar beyazlandıktan sonra
Kalkıp gidecek olursan Beyrut'a
Belki ben dile getiremiyorum hislerimi ama
Bakın Yahya Kemal nasıl anlatıyor duygularını ustalıkla:

......

Bu defa farkına vardım ki ihtiyarlamışım.
Hayatı bir camın ardında gösteren tılsım
Bozulmuş, anlıyorum, çıktığım seyahatte.
Cihan ve ben değiliz artık eski hâlette.
Mısır ve Suriye, pek genç iken, hayâlimdi;
O ülkelerde gezerken kayıdsızım şimdi.
Bu gözlerim, medeniyetlerin bıraktığını,
Beş on yıl önce, görür müydü, böyle taş yığını?
Bugünse yeryüzü hep madde, her ufuk maddî.
Demek ki alemin artık göründü serhaddi.

Ne Akdeniz'de şafaklar, ne çölde akşamlar,
Ne görmek istedim Nil, ne köhne Ehrâmlar,
Ne Bâlebek'te Latin devrinin harâbeleri.
Ne Biblos'un Adonis'ten kalan sihirli yeri,
Ne portakalları sarkan bu ihtişamlı diyâr,
Ne gül, ne lale, ne zambak, ne muz, ne hurma ne nar,

Ne Şam semasını yalel'le dolduran şarkı,
Ne Zahle'nin üzümünden çekilmiş eski rakı,
Felekten özlediğim zevki verdiler, heyhat!
Bu hali, yaşta değil, başta farzeden bir zat
Diyordu: "İnsana çarmıhta haz verir iman!"
Dedim ki: "Hazreti İsâ da genç imiş o zaman."

                           Yol Düşüncesi, Yahya Kemal Beyatlı

"Beyrut, Akdeniz’deki  bütün şehirlerin en güzeli. Avrupa şehirlerinin hepsini  gezdim,  gördüm.  Napoli’yi hele Nis’i avcumun içi gibi bilirim. Hiçbiri Beyrut’la güzellik yarışına giremez. Baalbek harabelerine de uğradım. Akıllara hayret verecek yapılarmış bunlar. Ne muazzam ve muhteşem eserler meydana getirdiler.
Suriye’de her şey Osmanlı’lığı hatırlatıyor. Peçeli kadınlar, fesli erkekler, minareli camiler… Sanıyorsun ki hükûmetin kapısından Osmanlı valisi çıkıverecek. Camiler, sadece camiler tek başına  orayı Türk yapmaya kafi geliyor. Maahaza oradaki camiler bizimkilerle kıyas kabul etmez. Bizimkilerde, güzellik, zarafet bir İstanbul hanımının zarafeti gibidir. Halkı Türk sevgisiyle dolu. Gayet iyi hatırlarım. Kaç defa sefaret otomobilimizdeki bayrağı öpenler olmuştur. Bir Müslüman:
Ben camiye Türkleri hatırlamak için gidiyorum, dedi. Oradaki camilerde Cuma günleri  müthiş cemaat toplanıyor. Gülüyor, söylüyor, münakaşa ediyor ve yemek yiyorlar.
Şam’a giderken Zahle’ye de uğradık. Ama buranın rakısı ne berrak, ne kokulu şey. Dünyanın hiçbir içkisi bu kadar keyif verici değildir".    Yahya Kemal Beyatlı, 3 Aralık 1959
.