YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

15 Temmuz 2010 Perşembe

VEZİRKÖPRÜ'DE...


Geçen hafta Vezirköprü’deydim.
Samsun’un ilçesi Vezirköprü’de…

Her sene giderim buraya.
Saz ve söz ustası iki dostum için.
Eraslan Akyol ve Kâzım Akay’ı görmeye.

Her zamanki gibi çok güzel ağırladılar bizi.
Yedik, içtik, yöreyi dolaştık.
11. yüzyıldan kalma Kurt köprüsü'nü gördük.

Kızılırmağın en dar yerinden geçtik.
Şahin Kanyonu’ndan tekneyle.
Muhteşem kaya geçitleri arasından…

Çok güzel bir hafta sonu idi.
Sohbet ettik, hasret giderdik, saz dinledik.

Dönüşte bir E-posta aldım.
86 yaşındaki şair Kâzım Akay’dan.
Gezimizi şiirsel biçimde dile getiren bir anlatım:
…………….

Samsundan Yücel Hocam geldi
Doktor Tahir Beyi yanına aldı
Mustafa Akyol da geldi
Çok da güzel sohbeti var

Taş Medresesine vardık
Saat Kulesini gördük
Mehmet Paşa Parkına gittik
Paşanın heykeli var

Vezirköprü yöresinde
Tahna köyü deresinde
Tekekıran köyü arasında
Tarihi Kurt köprüsü var

Bindik arabamızı sürdük
Oymaağaç köyüne vardık
Kebap ocağına girdik
Çok da güzel seridi var (serid=kebaptan akan yağ)

Şahin Kayasına geldik
Atladık feribota bindik
Döndük kanyona girdik
Çok da güzel havası var

Birkaç saat böyle gezdik
Barajın içinde yüzdük
Hatıra bir yazı yazdık
Çok da güzel gezisi var

Eraslan Bey masa açtı
Herkes yerlerine geçti
İçen aslan sütü içti
Çok da düzgün sofrası var

Hacı Kâzım bildiklerim
Bu gezide gördüklerim
Maksuduma erdiklerim
Hatıralık konusu var

Hacı Kâzım Akay



Vezirköprü gezi fotoğrafları:
https://photos.google.com/album/AF1QipNGV5ebJJKPGbtwi-qbYkw-Ui3mHvadNmfhdNZc/photo/AF1QipNiV2P277aONfXUMQ1RysOny3yifKy0sLCM4uPS?hl=tr

.

9 Temmuz 2010 Cuma

KATİPLER KONAĞI...


Katipler Konağı”, Çorum’dadır.
Eskiden hep uğrardım buraya.
Samsun-Ankara yolculuklarımda…

Öğlen yemeği için Çorum’a girerdim.
Orta Anadolu yemeklerini tadardım.
Katipler Konağı’nda.
Hem de büyük bir keyifle…

Ama son zamanlarda pek uğrayamıyordum buraya.
Çevre yolu açıldı.
Hızla şehrin dışından geçiyorsunuz.
Çorum’a hiç girmeden.
Yolcu yolunda” diyerek…

Burası, çok güzel iki katlı bir Konak.
1878 yılında yaptırılmış.
Abdülhamit dönemi Ellinci Alay Tabur Kâtibi
Seyit Mehmetzade Mustafa Nusret Efendi tarafından.

Yakın bir zamana kadar mesken olarak kullanılmış.
1995 yılında restore edildi.
Yoktan bir lezzet durağı yaratıldı.
Yöresel Çorum yemekleri sunuluyor burada.
Hepsi de biri birinden nefis…

Geçen Pazar günü tekrar uğradım.
Katipler Konağı’na.
Kızım Tuğba ve torunum Papatya ile.

Konağın iki büyük salonu var.
Sekiz tane de odası.
Odalardan birisini seçiyorsunuz.
Ya da konağın avlusunda, açık havada yiyorsunuz.

Çatalaşı veya Tarhana çorbası ile başlıyorsunuz.
Sonrasında Mantı, Keşkek veya Mimbar tadıyorsunuz.
Yaprak sarması, Lahana dolması servis ediliyor.
Ardından da et yemeklerini seçiyorsunuz.
Yufkalı köfte, Tas kebap, Hünkâr beğendi.
Yanında nefis yoğurt, turşu ve suböreği ile.
Ve sonrasında Gülburma veya Sıkma baklava

Yemeklerin tadına doyamıyorsunuz.
Birkaç da paket yaptırıyorsunuz.
Böreklerden, çöreklerden, baklavalardan…

Yediklerinizin güzelliklerini anlatmak için.
Sizi bekleyen dostlarınıza, tanıdıklarınıza…


Katipler konağı resimleri için:
http://picasaweb.google.com.tr/tanyeri/KatiplerKonagi#5491162681907092034

Ayni resimler kopyala-yapıştır yöntemiyle:
http://www.facebook.com/album.php?aid=250580&id=608193661&l=9224af5969

.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

ATAYOLU...


Cumartesi günü Atayolu’ndaydık.
Sevgili Abit ile…

Burası eski Samsun-Ankara karayolu.
1960’lara kadar kullandığımız yol.

1963’te güzergâh değişti.
Günümüzde kullanılan yola geçildi.

Yeniler çok az bilirler.
Eski yolu.
Ben en son 1960’ta geçmiştim bu yoldan.
Yani tam 50 sene önce…

Belediye meydanı'ndan kalkardı otobüsler.
1952 model burunlu Austin otobüsleri.
Bir manivela kolu ile çalıştırılırdı motorları.
Marş dinamosu olmadığı için…

Ağır, aksak yol alırdık.
Önce Odunpazarı’ndan geçerdi.
Sonrasında da şimdiki Kadıköy’den.
Epey yokuş çıkmış olurduk.
Badırlı’ya ulaştığımızda.

Otobüs su kaynatırdı sık sık.
Kaput açılırdı.
Suyun soğuması beklenirdi…

Sonra tekrar yola koyulurduk.
Yavaş yavaş tırmanırdık.
Gürgendağı’nı…

İlk durak Mahmurdağı olurdu.
Küçük eski bir çay evinde.
Her zaman yoğun sis olurdu burada.
Göz gözü görmemecesine...

Otobüsün muavini önde yürüyerek yol gösterirdi.
Virajları dönmede otobüsün şoför'üne.
Öylesine duman basardı buraları...

Sonra aşağı doğru inerdik.
Büyük mola Çakallı’da verilirdi.
Çıkınlar açılır öğlen atıştırması yapılırdı.
Peynir, domates, çörek ve salatalıkla.
Ya da Çakallı’nın meşhur kete’si ile…

Sonraki durak Kavak’ta olurdu.
Çift burmalı, oldukça sert simidi meşhurdu buranın.
Çaya bandırmadan yiyemezdiniz…

Sonrasında yol oldukça düzdü.
Sonunda Merzifon’a ulaşırdınız.
Akşam saat 16.00 dolaylarında biterdi.
Sabah 08’de başladığınız yolculuk.
Lâstik patlaması, motor arızası olmaz ise…

İşte bu yol’du.
Atatürk’ün Kurtuluş Mücadelemize başladığı.
Ve 1919’da kullandığı yol.

Günümüzde Kavak’a kadar olduğu gibi duruyor.
Köy ulaşımları için hala kullanılıyor bu yol.
Biraz genişletilmiş olsa da.
Yüzeyi daha düzgün hale gelmiş olsa da…

Ne zorluklarla aştığını düşünüyorsunuz.
90 yıl önce.
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının.
Samsun’dan Amasya’ya giderken kullandıkları.
Bu bozuk ve zorlu yolu…

Günümüzde asfalt, duble bir yol ile bağlıyız.
Ankara’ya.
İki gidiş iki de gelişi olan…

Şimdi 4-4.5 saatte ulaşabiliyorsunuz Ankara’ya.
Artık görmüyorsunuz, düşünmüyorsunuz bile.
Bize bu güzel olanakları sağlayan yolu.
Atayolu’nu…


Atayolu Fotoğrafları:
https://photos.google.com/share/AF1QipPdX0_xt3x4e-1VrjwMD5pJ5WCVxWpINpz0FBw0vvVsDZ7aLURQZHqzKe4P9Pa-pQ/photo/AF1QipMhTIxbazjzYD2uhLhKKtySBY5HRu3FsetszU32?key=OVgxVm1UUmh0aXk0R3EtT2Y0bEpxYm5NdFhoS1Zn

Veya:
https://photos.app.goo.gl/qeowpkLGH6iLXKG99

.

30 Haziran 2010 Çarşamba

MESLEKTE 40 YIL...


Bugün 30 Haziran 2010.
Bundan tam 40 yıl önce mezun oldum.
Hacettepe Tıp Fakültesi'nden.
30 Haziran 1970’te…

Tıp Doktorluğu
yapmaya hak kazanmıştım.
Hacettepe'de 6 yıllık yoğun bir eğitimden sonra…

Arkasından Hacettepe KBB’da 4 yıl Asistanlık yaptım.
Sonrasında Ankara Hastanesi'nde çalıştım.
Sonra Samsun’a geldim.
Ondokuz Mayıs Üniversitesi'ne…

30
yılı aşkın bir süredir de burada çalışıyorum.
Önce Doçent oldum, sonra da Profesör...

Hastalar baktım, ameliyatlar yaptım.
Öğrenciler eğittim, Uzmanlar yetiştirdim.
Araştırmalar yaptım, bildiriler yayınladım.
Tam 40 yıl boyunca…

Dile kolay bir 40 yıl.
Göz açıp kapayana kadar geçen.
Meslekte koca bir 40 yıl...

Önce zarar verme” ilkesiyle çalıştım.
Çoğu hastama yararım oldu.
Kimine de maalesef olamadı.

Doğru ve dürüst bir hekimlik yaptım.
Öğrendiklerimi uyguladım hastalarıma.
Bildiklerimi öğrettim öğrenci ve asistanlarıma.

Parada, pulda gözüm hiç olmadı.
Vallahi olmadı…

İşi en güzel bir meslektaşım özetlemiş herhalde.
Sayın Dr. Mehmet Eryılmaz.
Orhan Veli Kanık’tan uyarladığı.
Dalgacı Cerrah” başlıklı şiiri ile…

İşim gücüm budur benim,
Ameliyat yaparım her akşam,
Hepiniz uykudayken.

Uyanır duyarsınız ki
Bir yakınınız ameliyat olmuş.
Bıçaklanır bazen insanlar,
Bilmezsiniz kim ameliyat eder;
Ben ederim.

Nöbet tutarım çoğu zaman
Bu da benim vazifem;
Bir hastamı düşünürüm nöbette,
Bir çocuğumu düşünürüm evde,
Bir kredi kartı düşünürüm ay başında,
Bu koşullarla bu çağda,
Ne halt edeceğimi bilemem…



Meslekte 40 yıl’dan birkaç anı:

https://photos.google.com/album/AF1QipPV3OBuX-1dXVOPy3o2bcAc_4QoymbzWb1WqcH_/photo/AF1QipMcO19kgeCAegF3ql89IL04Z64jRIO2OpO9wr6N

.

24 Haziran 2010 Perşembe

PAPATYA RESSAM...


Torunum Papatya henüz 3.5 yaşında.

Çok uslu bir bebeklik dönemi geçirdi.
Ele avuca geldiğinde de usluydu.
Bir kenarda oyuncaklarıyla oynardı.

Eli kalem tuttuktan sonra çizimlere başladı.
Önce karakalemle.
Sonraları renklileriyle…

Başlangıçta non-figüratif çizimlerdi bunlar.
Birazcık büyüdüğünde şekillere özendi.
Annesi de çizimlerinde ona yardımcı oluyordu.
Kısa zamanda geliştirdi kendisini.

Oyundan fırsat bulduğunda oturuyor.
Renkli kalemlerini, kağıdı alıyor
Güzel şekiller çiziyor.
Renk ahengini sağlayabiliyor.
Güzel kompozisyonlar oluşturuyor.

Bence oldukça başarılı.
Özgürce çiziyor.
Dilediğince renkleri kullanıyor.
Kendine göre figürler oluşturuyor.

Henüz eserlerine imza atmasını bilmiyor.
Ama hala üretmeye devam ediyor…

Papatya'nın resim ve çizimleri için:
https://photos.google.com/share/AF1QipO_wiK5V9plFwB86-I3kGVM3-A3-Usjfp1n7Nh80pdp1W9tlzRmgkMcj-W_YKEMdQ/photo/AF1QipMSdflrYHiJKICZNBUjzoDMZQVq4G2--zi2ZXh-?key=Y0F5czc1RnhMXzBuZWFDbWhTYWVPT3FBRGIzR2Vn&hl=tr

.

21 Haziran 2010 Pazartesi

40 YIL GEÇTİ ARADAN...


Kırk yıldır”, biri birinin “kırk yıl kulu kölesi olmuş”, “kırk ayak, kırkının da başı kabak”, “kırk yıllık dost”, “kırk yılın başında”, “kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi" ki, “kırk yıl önce” içtikleri acı bir kahvenin “kırk yıllık hatırı için”, “kırk yılda bir”, bir birlerinin “kırk yıllık hatırlarını kırmadan”, “kırk yamalı bohça”larını yanlarına alıp, “kırk yılın muhasebesini yapmak”, “kırk gün kırk gece” bir arada olmak, “kırk mum yakıp seyrine bakmak” ve “kırklarını çıkartmak” üzere, “Kırklareli”nin “Kırkpınar” ilçesinde, “kırk ikindiler yağmuru”na aldırmaksızın, “kılı kırk yararak” hazırlanmış “kırkıncı yıl programı”yla, “kırk yıl” sonra bir araya geldiler.

Bu “kırk yıllık dost”tan, “kırk kırık küp, kırkının da kulpu kırık küp”, “kırk haramî” ve “kırk havarî”, kendilerine “kırk kere söylenmesine” rağmen, “kırk dereden su getirerek” ve “kırk yalan uydurarak” bu “kırkıncı yıl” toplantısına katılmadılar.

Kırk yıllık kâni, olur mu yani” diyerek, bunlar “mallarının kırk da birini zekat vermek” ve “kırk katır, kırk satır”la, “kırk parçaya ayrılmak” üzere cezalandırıldılar.

Gelenlere “kırk bir kere maşallah”...

...............

Hacettepe’den 40 yıl önce mezun olmuştuk.
1970’te…
40 yıl geçmişti mezuniyetimizin üzerinden.
40 yıl sonra buluşacaktık.

Sözleştik.
Kırmızı Amfi’de buluşmak üzere.
18 Haziran 2010 Cuma günü 17.40'da.
46 yıl önce Hacettepe’deki ilk göz ağrımız.
Kırmızı Amfi'de…

Ama daha oraya varmadan kavuştuk biri birimize.
Kırmızı Amfi’ye giden yolda.
Seramik Panolu salonda…

Sarılındı, koklanıldı.
Seni iyi gördüm”ler söylendi.
Hiç değişmemişsin”ler denildi.
Amma kilo almışsın”lar vurgulandı.

Herkes belki biraz değişmişti.
Ama hiç bir şey kaybetmemişlerdi.
Gençliklerinden, neşelerinden, yaramazlıklarından…

İskender, T-shirt’ler hazırlatmıştı.
Günün anlam ve önemine uygun olarak.
Bir bölümümüz giydi bunları.

Kırmızı Amfi
'de anılar canlandı.
Hocalar yadedildi.
Yapılan yaramazlıklar anlatıldı.

İskender güzel bir sunum yaptı.
40 yılı özetledi.
Sonra hepimize birer Plâket sunuldu.
40 yılın anısına…

Sonra Çayhane’ye geçildi.
40-45 yıl önce öğlen aralarında gittiğimiz.
1 saatlik aralıkta hızla bir şeyler atıştırdığımız.

Bu kez aheste aheste.
Ve anılar canlandırılarak.

Çayhanede bu kez tost-ayran yenilmedi.
Mükellef bir menü hazırlanmıştı.
Şampanyalar eşliğinde yenildi.
Tatlı sohbetler yapıldı.

Yemek sonrası Müzik başladı.
Akordeon eşliğinde.
Ahmet Kurtaran ve Nazım Şuvağ önderliğinde.

Bir anda Modern Folk 40’lısı olduk.
Şarkılara eşlik ettik.
Neşe’lendik, eğlendik.

Ertesi gün ilk işimiz Ata’mıza gitmek oldu.
Hep birlikte Anıt Kabir’e gittik.
Ata'mıza çelengimizi sunduk.
Saygı duruşunda bulunduk.

Öğlende Ankara Kalesi’ndeydik.
Çengelhan Müzesi'nde öğlen yemeğimizi yedik.
Müzeyi gezdik.
İlhan’ın Baston koleksiyonunu hayranlıkla izledik.

Yemek sonrasında Hacettepe’ mahallesine geçtik.
Gençliğimizde çok eski olan evler onarılmış.
Çok güzel bir alan ortaya çıkmış.
Hayranlıkla dolaştık.
Bir zamanlar "sağlam çocuk" takip ettiğimiz evleri…

Bu kez Hacettepe’nin yeni yüzünü gördük.
Onkoloji ve Diş Hekimliği binalarını gezdik.
Çayımızı, kahvemizi içtikten sonra.

Akşam Göksu Restoran'daydık.
İkinci katı tümüyle kapatmıştık.
Vur patlasın, çal oynasın eğlendik.
40. yıl pastamızı kestik.
Gece geç saatlerde ayrıldık.

Ertesi sabah da Gordion Otel'de idik.
Biri birimize veda ettik.
Tekrar buluşmak üzere.
Ama artık bir 40 yıl daha geçmesini beklemeden.
Gecikmeden.
Hemen, gelecek sene…

40 yıl vuslat resimleri:
http://picasaweb.google.com.tr/tanyeri/Hacettepe40#5485116261056832018

.

11 Haziran 2010 Cuma

SAMSUN LİMANI...


1952 yılında Samsun’a geldim.
Babamın tayini nedeniyle Sivas’tan.

O zamanlar Samsun bir sahil şehriydi.
Ben 6 yaşında bir çocuktum.
İlkokula bile gitmiyordum.
Ve ilk kez deniz görüyordum.

O zamanlarda şehir sahiliyle barışıktı.
Samsun'un geniş, güzel bir kumsalı vardı.
Gezilen, top oynanılan ve denize girilen bir sahil.
Ve birçok da iskele…

Biz hep Park İskelesi’ne giderdik.
İskelenin ucunda üstü açık bir çayhane vardı.
Akşam üzerleri ailece buraya gidilirdi.
Denizin üzerinde çay içilirdi.
Ben de dalgaları seyrederdim.
Hiç bitmeyen ve art arda gelen dalgaları…

O dönemlerde Samsun bir ticaret kentiydi.
Nüfusu 50 bin civarındaydı.
Şilepler yükünü açıkta boşaltırlardı.
Bu yükler mavnalarla yük iskelelerine gelirdi.

Yolcu gemileri 1-1.5 km. açıkta demirlerlerdi.
Yolcular kayık ve motorlarla iskeleye çıkardı.
Dalgalı havalarda bu güvenli değildi.
Çok dalgalı durumlarda bu da zaten mümkün olmazdı...

1950
’lerde Demokrat Parti iktidara yeni gelmişti.
Samsun’a bir liman yapmak istiyorlardı.
Ticaret ve sanayi gelişsin arzuluyorlardı.

1 Ağustos 1953’te Liman ihalesi yapıldı.
Bayındırlık Vekili Kemal Zeytinoğlu tarafından.
Philipp Holzman ve Hochtief firmalarına.
70 milyon liraya…

Limanın temeli 27 Aralık 1953 günü atıldı.
Hususi trenle şehre gelen Cumhur reisi Celal Bayar
Ve Başvekil Adnan Menderes tarafından.

O günkü coşkuyu hatırlarım.
Davullarla, zurnalarla.
Halaylarla, horonlarla.
Ve kalabalık bir halk katılımıyla…

Samsun’da herkes sevinçliydi, mutluydu.
Böylesine büyük bir tesise sahip olunacağından.

Kent büyüyecekti.
Ticaret artacaktı.
Sanayi gelişecekti.

Sonrasında da yakından şahidi olduk.
İnşaatlarının hızla ilerlemesinin.
Mendireklerin adım adım yapılışının.
Ve sahilin dolduruluşunun…

Sonunda Samsun’lular rüyasına kavuştu.
7 yıl sonra.
Uzun senelerdir hasretini çektikleri Liman’a…
14 Aralık 1960’da.
"Karadeniz" vapurunun rıhtıma yanaşmasıyla.

Tarihi Reji İskelesi artık yoktu.
Atatürk’ün Samsun’a çıkarken ilk adımını attığı.
Çocukluk anılarımla dolu Park İskelesi de…
Hepsi dolgu alanının altında kalmıştı.

Gezecek bir sahilimiz kalmamıştı.
Kent sanki sahilden uzaklaşmış, sahiline küsmüştü.
Denizi ancak uzaktan görebiliyorduk.
Dalgaların sesini de artık duyamıyorduk.

Sonraki yıllarda Liman epey iş yaptı.
Özellikle de İran-Irak savaşı sırasında.
Son yıllarda yoğunluğu azalsa da…

Zamanla ulaşım otobüslerle yapılır oldu.
Yolcu vapuru seferleri tümüyle kaldırıldı.
Yük taşımacılığı da karayollarına geçti.
Giderek azaldı Liman'ın da önemi...

En sonunda satıldı Liman.
2010 yılında.
Açılışından tam 50 yıl sonra.
Özelleştirme kapsamında.
125 milyon dolara


Samsun Liman öncesi ve Liman yapım fotoğrafları:
https://photos.google.com/share/AF1QipNd867tSHQGQ_vTqhzSBjl8nYBpJtYRZ2NuQjLqKIT62liyDu5-tuEeR-yt2CbanQ/photo/AF1QipOCWUv0HFnmROChxZxK2oE0m8mkxqqA3TVZvJnH?key=TnZQUEUzQUpnZk02X05hZnZGTVQ1ZHhJNktkMkh3
.