YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

21 Haziran 2010 Pazartesi

40 YIL GEÇTİ ARADAN...


Kırk yıldır”, biri birinin “kırk yıl kulu kölesi olmuş”, “kırk ayak, kırkının da başı kabak”, “kırk yıllık dost”, “kırk yılın başında”, “kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi" ki, “kırk yıl önce” içtikleri acı bir kahvenin “kırk yıllık hatırı için”, “kırk yılda bir”, bir birlerinin “kırk yıllık hatırlarını kırmadan”, “kırk yamalı bohça”larını yanlarına alıp, “kırk yılın muhasebesini yapmak”, “kırk gün kırk gece” bir arada olmak, “kırk mum yakıp seyrine bakmak” ve “kırklarını çıkartmak” üzere, “Kırklareli”nin “Kırkpınar” ilçesinde, “kırk ikindiler yağmuru”na aldırmaksızın, “kılı kırk yararak” hazırlanmış “kırkıncı yıl programı”yla, “kırk yıl” sonra bir araya geldiler.

Bu “kırk yıllık dost”tan, “kırk kırık küp, kırkının da kulpu kırık küp”, “kırk haramî” ve “kırk havarî”, kendilerine “kırk kere söylenmesine” rağmen, “kırk dereden su getirerek” ve “kırk yalan uydurarak” bu “kırkıncı yıl” toplantısına katılmadılar.

Kırk yıllık kâni, olur mu yani” diyerek, bunlar “mallarının kırk da birini zekat vermek” ve “kırk katır, kırk satır”la, “kırk parçaya ayrılmak” üzere cezalandırıldılar.

Gelenlere “kırk bir kere maşallah”...

...............

Hacettepe’den 40 yıl önce mezun olmuştuk.
1970’te…
40 yıl geçmişti mezuniyetimizin üzerinden.
40 yıl sonra buluşacaktık.

Sözleştik.
Kırmızı Amfi’de buluşmak üzere.
18 Haziran 2010 Cuma günü 17.40'da.
46 yıl önce Hacettepe’deki ilk göz ağrımız.
Kırmızı Amfi'de…

Ama daha oraya varmadan kavuştuk biri birimize.
Kırmızı Amfi’ye giden yolda.
Seramik Panolu salonda…

Sarılındı, koklanıldı.
Seni iyi gördüm”ler söylendi.
Hiç değişmemişsin”ler denildi.
Amma kilo almışsın”lar vurgulandı.

Herkes belki biraz değişmişti.
Ama hiç bir şey kaybetmemişlerdi.
Gençliklerinden, neşelerinden, yaramazlıklarından…

İskender, T-shirt’ler hazırlatmıştı.
Günün anlam ve önemine uygun olarak.
Bir bölümümüz giydi bunları.

Kırmızı Amfi
'de anılar canlandı.
Hocalar yadedildi.
Yapılan yaramazlıklar anlatıldı.

İskender güzel bir sunum yaptı.
40 yılı özetledi.
Sonra hepimize birer Plâket sunuldu.
40 yılın anısına…

Sonra Çayhane’ye geçildi.
40-45 yıl önce öğlen aralarında gittiğimiz.
1 saatlik aralıkta hızla bir şeyler atıştırdığımız.

Bu kez aheste aheste.
Ve anılar canlandırılarak.

Çayhanede bu kez tost-ayran yenilmedi.
Mükellef bir menü hazırlanmıştı.
Şampanyalar eşliğinde yenildi.
Tatlı sohbetler yapıldı.

Yemek sonrası Müzik başladı.
Akordeon eşliğinde.
Ahmet Kurtaran ve Nazım Şuvağ önderliğinde.

Bir anda Modern Folk 40’lısı olduk.
Şarkılara eşlik ettik.
Neşe’lendik, eğlendik.

Ertesi gün ilk işimiz Ata’mıza gitmek oldu.
Hep birlikte Anıt Kabir’e gittik.
Ata'mıza çelengimizi sunduk.
Saygı duruşunda bulunduk.

Öğlende Ankara Kalesi’ndeydik.
Çengelhan Müzesi'nde öğlen yemeğimizi yedik.
Müzeyi gezdik.
İlhan’ın Baston koleksiyonunu hayranlıkla izledik.

Yemek sonrasında Hacettepe’ mahallesine geçtik.
Gençliğimizde çok eski olan evler onarılmış.
Çok güzel bir alan ortaya çıkmış.
Hayranlıkla dolaştık.
Bir zamanlar "sağlam çocuk" takip ettiğimiz evleri…

Bu kez Hacettepe’nin yeni yüzünü gördük.
Onkoloji ve Diş Hekimliği binalarını gezdik.
Çayımızı, kahvemizi içtikten sonra.

Akşam Göksu Restoran'daydık.
İkinci katı tümüyle kapatmıştık.
Vur patlasın, çal oynasın eğlendik.
40. yıl pastamızı kestik.
Gece geç saatlerde ayrıldık.

Ertesi sabah da Gordion Otel'de idik.
Biri birimize veda ettik.
Tekrar buluşmak üzere.
Ama artık bir 40 yıl daha geçmesini beklemeden.
Gecikmeden.
Hemen, gelecek sene…

40 yıl vuslat resimleri:
http://picasaweb.google.com.tr/tanyeri/Hacettepe40#5485116261056832018

.

11 Haziran 2010 Cuma

SAMSUN LİMANI...


1952 yılında Samsun’a geldim.
Babamın tayini nedeniyle Sivas’tan.

O zamanlar Samsun bir sahil şehriydi.
Ben 6 yaşında bir çocuktum.
İlkokula bile gitmiyordum.
Ve ilk kez deniz görüyordum.

O zamanlarda şehir sahiliyle barışıktı.
Samsun'un geniş, güzel bir kumsalı vardı.
Gezilen, top oynanılan ve denize girilen bir sahil.
Ve birçok da iskele…

Biz hep Park İskelesi’ne giderdik.
İskelenin ucunda üstü açık bir çayhane vardı.
Akşam üzerleri ailece buraya gidilirdi.
Denizin üzerinde çay içilirdi.
Ben de dalgaları seyrederdim.
Hiç bitmeyen ve art arda gelen dalgaları…

O dönemlerde Samsun bir ticaret kentiydi.
Nüfusu 50 bin civarındaydı.
Şilepler yükünü açıkta boşaltırlardı.
Bu yükler mavnalarla yük iskelelerine gelirdi.

Yolcu gemileri 1-1.5 km. açıkta demirlerlerdi.
Yolcular kayık ve motorlarla iskeleye çıkardı.
Dalgalı havalarda bu güvenli değildi.
Çok dalgalı durumlarda bu da zaten mümkün olmazdı...

1950
’lerde Demokrat Parti iktidara yeni gelmişti.
Samsun’a bir liman yapmak istiyorlardı.
Ticaret ve sanayi gelişsin arzuluyorlardı.

1 Ağustos 1953’te Liman ihalesi yapıldı.
Bayındırlık Vekili Kemal Zeytinoğlu tarafından.
Philipp Holzman ve Hochtief firmalarına.
70 milyon liraya…

Limanın temeli 27 Aralık 1953 günü atıldı.
Hususi trenle şehre gelen Cumhur reisi Celal Bayar
Ve Başvekil Adnan Menderes tarafından.

O günkü coşkuyu hatırlarım.
Davullarla, zurnalarla.
Halaylarla, horonlarla.
Ve kalabalık bir halk katılımıyla…

Samsun’da herkes sevinçliydi, mutluydu.
Böylesine büyük bir tesise sahip olunacağından.

Kent büyüyecekti.
Ticaret artacaktı.
Sanayi gelişecekti.

Sonrasında da yakından şahidi olduk.
İnşaatlarının hızla ilerlemesinin.
Mendireklerin adım adım yapılışının.
Ve sahilin dolduruluşunun…

Sonunda Samsun’lular rüyasına kavuştu.
7 yıl sonra.
Uzun senelerdir hasretini çektikleri Liman’a…
14 Aralık 1960’da.
"Karadeniz" vapurunun rıhtıma yanaşmasıyla.

Tarihi Reji İskelesi artık yoktu.
Atatürk’ün Samsun’a çıkarken ilk adımını attığı.
Çocukluk anılarımla dolu Park İskelesi de…
Hepsi dolgu alanının altında kalmıştı.

Gezecek bir sahilimiz kalmamıştı.
Kent sanki sahilden uzaklaşmış, sahiline küsmüştü.
Denizi ancak uzaktan görebiliyorduk.
Dalgaların sesini de artık duyamıyorduk.

Sonraki yıllarda Liman epey iş yaptı.
Özellikle de İran-Irak savaşı sırasında.
Son yıllarda yoğunluğu azalsa da…

Zamanla ulaşım otobüslerle yapılır oldu.
Yolcu vapuru seferleri tümüyle kaldırıldı.
Yük taşımacılığı da karayollarına geçti.
Giderek azaldı Liman'ın da önemi...

En sonunda satıldı Liman.
2010 yılında.
Açılışından tam 50 yıl sonra.
Özelleştirme kapsamında.
125 milyon dolara


Samsun Liman öncesi ve Liman yapım fotoğrafları:
https://photos.google.com/share/AF1QipNd867tSHQGQ_vTqhzSBjl8nYBpJtYRZ2NuQjLqKIT62liyDu5-tuEeR-yt2CbanQ/photo/AF1QipOCWUv0HFnmROChxZxK2oE0m8mkxqqA3TVZvJnH?key=TnZQUEUzQUpnZk02X05hZnZGTVQ1ZHhJNktkMkh3
.

7 Haziran 2010 Pazartesi

GS ADASINDA...

Bu hafta sonu İstanbul’daydım. 
Mesleki bir görevle gitmiştim. 
Toplantılarımızı tamamladık. 
Sonraki gün Samsun’a dönecektim. 

Ancak uçağım akşam saatlerindeydi. 
Sabah otelde kahvaltı yapıyordum. 
Meslektaşım Dr. İbrahim Hızalan ile birlikte.
Sevgili İbrahim doğuştan Galatasaray’lıdır...

Üniversite öncesi tüm eğitimini Galatasaray’da almıştır. 
Galatasaray Kulübü üyesidir. 
Halen Bursa Uludağ Üniversitesi’nde çalışmaktadır. 
KBB Öğretim Üyesi olarak... 

İbrahim “bugün ne yapacaksın Yücel” diye sordu. 
Hava çok güzeldi. Ancak benim belirli bir plânım yoktu. 
Belki Taksim’de şöyle bir gezerdim… 

İbrahim güzel bir öneri yaptı. 
Kahvaltıdan sonra boğazda bir kahve içelim” dedi. 

Kararlaştırdık. 
Feriye veya Ortaköy’de bir kahve içecektik. 
Sabah serinliğinde gerçekten güzel olurdu Boğaziçi… 

Yola koyulduk. 
Feriye ve Ortaköy’ü çok beğenmedik. 
Kuruçeşme’ye kadar gelmiştik. 
İbrahim “GS Adasına hiç geldin mi” diye sordu. 

Önünden defalarca geçmiştim. 
Ama GS Adasını hiç görmemiştim. 
Çok da merak ediyordum burayı. 
O zaman burada içelim kahvemizi” dedi...

Otomobili park ettik. 
Mermer bir Arslan heykeli karşıladı bizi. 
GS’a ait bir adada sarı kanarya’ların karşılayacağı.
Pek düşünülemezdi, tabii ki… 

Ada, boğazdaki iki adadan birisi. 
Diğeri Kızkulesi’nin olduğu ada, bilirsiniz. 
Burası, Kuruçeşme sahilinden 165 m. açıkta. 
Ulaşım sağlanıyor motorlarla... 

Bu ada zamanında.
Hediye edilmiş Sarkis Balyan’a. 
Beylerbeyi, Yıldız ve Çırağan Saray'larının mimarına. 
Sultan Abdülaziz tarafından 1872 yılında.... 

Ünlü ressam Ayvazovski de bu adada kalmış. 
Sonra sanatçılardan arınmış. 
1914’ten sonra kömür deposu olarak kullanılmış. 

GS Başkanı Sadık Giz burayı satın almış 1957 yılında.. 
Hem de su’dan ucuz bir fiyata. 
Tam 150 TL’sına… 

Ve burayı GS Sutopu şubesine tahsis etmiş. 
GS yüzme takımları hep burada çalışmış. 
Büyük başarılar sağlamış... 

Bu ada GS Sosyal Tesisleri olarak kullanılıyor. 
Nefis bir boğaz manzarası eşliğinde. 
Atatürk Köprüsü’nün yanında... 

Biri birinden güzel Restoran ve Kafe’ler var. 
Çok da güzel bir havuz. 
Boğazın ortasında havuza girebiliyorsunuz. 
Yanınızdan geçen tekneler, vapurlar eşliğinde… 

Sabah erinde burası kalabalık değil. 
Sessiz, sakin bir ortamda sohbet ettik. 
Acı (şekersiz) bir kahvesini içtim. 
Sevgili İbrahim kardeşimin… 

Güzel sohbetten sonra Taksim’e çıktık. 
Yine sevgili İbrahim ile. 
Bu kez ben ona sordum
 “GS Müzesini gezdin mi” diye... 

Haberi yoktu. 
Çünkü bu Müze yeniydi. 
Ben bir ay önce dolaşmıştım. 
GS Lisesinin tam karşısında. 
Eski Galatasaray Postanesi’nde...

Bu kez Müzeyi sevgili İbrahim ile birlikte gezdik. 
Ve onun verdiği çok güzel bilgiler, 
Hiçbir yerde ulaşamayacağım açıklamalar eşliğinde...

Eğitim ve Spordaki başarıları birlikte sergileniyor. 
Galatasaray’ın bu çağdaş Müze’sinde… 

Acı bir kahve’nin 40 yıl hatırı olur”muş. 
Acı bir kahvesini içmiş olmasanız bile 
Bir Galatasaraylı arkadaşınızın, 
Gidin, dolaşın ve görün bu Müze’yi.
Sevgili Fenerbahçe’liler, Beşiktaş’lılar. 
Ve hatta Trabzon’lular, Bursa’lılar… 

Her şey’in ülkemiz, vatanımız için olduğunu, 
Bu güzel rekabetten ne güzellikler doğduğunu.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

BEKDEMİR CAMİSİ...


Geçen hafta sonu ani bir karar verdik.
Arkadaşlarım Tarık ve Abit ile.

Yoldan çıkacaktık.
Off road yapacaktık.
Etraf yeşermişti.
Hava da güzeldi.

Cumartesi sabah yola koyulduk.
Dağlara, bayırlara vurduk.
Bulutlara girdik.
Dereler geçtik, tepeleri aştık.

Sonunda yol bizi bir köye çıkardı.
Bekdemir köyüne…

Burası Kavak'a 10 km. uzaklıkta.
Asarcık ilçemize bağlı.
Meşe ağaçları arasında.
Tarımla geçinen ufak bir köy.
Üçümüz de ilk kez geliyoruz buraya.

Köyün ortasında ufak bir cami var.
Ahşaptan yapılmış.
Tek katlı, düz bir yapı.
Basit mi, basit…

İçerisi tertemiz.
Hiçbir abartı yok.
Rengârenk bezenmiş.
Kök boyalarla…

Cami 182 yıllıkmış.
1826-1827 yıllarında yapılmış.
Çelebi Abdurrahman tarafından.
Tümüyle ahşap malzemeden.
Meşe kalasların birbirinin içine geçmesiyle.

Caminin içi pastel renklerle bezenmiş.
Birçok süslemelerle.
Bitki motifleriyle, yazılarla.
Ve ince bir zevkle…

Keyifle gözlemliyorsunuz.
Bu halk sanatının inceliklerini.
Tadına varıyorsunuz.
Baktıkça bu güzelliklerin.

Ve ancak keşfedebiliyorsunuz.
Anayol’dan ayrıldığınızda.
Doğruyol'dan çıktığınızda.
Böylesine güzel halk eserlerini.

Arada bir yoldan çıkmakta yarar var.
Yani off road yapmakta…

Bekdemir köyü camisi fotoğrafları için:
https://photos.google.com/share/AF1QipOURGkXNeAyk26m0S_cSUbnyZZZdUmCdfyZND7LoJE-qFE2kr0ktuZ-C0pjEqsSUQ/photo/AF1QipOAhdrOR2xv8V_XZWSp6wyzLY_xLgGPXfRyNg8p?key=bTdIMHBIY0dtNk1kS1Jlc3kxWEg4TDZzU1UtNklR


.

25 Mayıs 2010 Salı

MAKALU...


Tunç, uzun bir süredir yine Nepal’deydi.
Bu kez amacı Makalu’ya tırmanmaktı.
Makalu, dünyanın 5. yüksek dağı.
Piramit biçiminde bir dağ.
Tam 8.463 metre yüksekliğinde…

Bu tırmanış ilk kez bir Türk tarafından yapılacaktı.
Tunç, klasik kuzeybatı rotasını kullanacaktı.
Şimdiye kadar buraya 323 kişi tırmanabilmişti.
Rota, öncelikli olarak bir kar-buz tırmanış rotasıydı.
Oksijen kullanmayacaktı.
Etabın zorlukları vardı.

Yolculuğu Mart ayının başında başladı.
Önce bir Everest Ana kampı yürüyüşü yaptı.
Bu Makalu tırmanışına bir destek yürüyüşüydü.
Önce bunu tamamladı.
Sonrasında Nisan başında Makalu kampına ulaştı.
5.750 metre’deki Makalu ileri kampına…

Buradan, 7400 m. deki Makalu La geçidine tırmandı.
İyi bir yükseğe uyum tırmanışı olmuştu.
Sonra 6700 m. deki 2. kampta yattı.
Defalarca bu etabı yaptı.
45 derece eğimli, sert kar ve buz yamaçlı rotayı…

Uydu telefonu ile aralıklarla beni arıyordu.
Durumu hakkında bilgiler iletiyordu.
Şerpa Dawa ile ayni çadırı paylaşıyordu.
Zirve için iyi hava koşullarını oluşmasını bekliyorlardı.

Ancak zaman içinde hava giderek bozdu.
Kar yağışları fazlaydı.
Soğuk çoktu.
Bir de kuvvetli rüzgâr ortaya çıktı.

Bunlar tırmanışı geciktiriyordu.
Ekipten bazılarının moralleri bozulmuştu.
Bu durumda bir bölümü geri döndü.

Tunç ile son konuştuğumda morali iyiydi.
10 gün içinde koşulların düzelmesini bekliyordu.

Sonunda dün aradı.
7400 m.deki 3. kamptan.
Havanın düzeleceğini tahmin ediyordu.
Yarın zirve yapacağım” diyordu.
Yolun açık olsun dedim”, başarı diledim.

Heyecanla bekliyorduk.
Yapacak bir şey yoktu.
Bugün haberi aldık.
Yerel saatle 10.55’de zirve yapmış.
Dün gece başladığı tırmanışında.
Ekibindeki 6 kişi ile birlikte…

Sevgili Tunç'u bu zorlu tırmanışı için kutluyorum.
Anılarını dinlemek için de sabırsızlanıyorum.

Makalu fotoğrafları için :
https://photos.google.com/share/AF1QipO0mVYX5bJMnBzlrm6JIEoZgCJIgApo4wtpJUreyeMjcWQz7Ulngv_nqBclXu0H4g/photo/AF1QipNQFkg3NEKws1Jt6i7Ew78seBQJ52QAiTcgY-Q6?key=clRXM05JYndqVlhzRWFWcUZDQTN3MkZJTVpPN2x3

.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

CERMODERN...

Ankara Garı, güzel bir Cumhuriyet yapısıdır. 
Her zaman temiz ve bakımlıdır. 
Gar’ın Sıhhiye yönü ise bakımsız bir yerdir. 
Vagonların, lokomotiflerin tamir gördüğü bir yer...

Bu kısımda “Cer Atölyeleri” vardı. 
1926’da yapılmış taş binalardı. 
Buralar halka açık değildi. 
Buraları fazla bilmezdik, merak da etmezdik...

Bu Cer atölyeleri bir süredir boşaltılmış. 
2003’de restorasyona başlanılmış. 
Bir sanat merkezi haline dönüştürülmüş. 
Kültür Bakanlığı'nın girişimiyle. 
TÜRSAB’ın destekleriyle… 

Burası 2010 Nisan ayında açıldı. 
Cermodern” adıyla. 
İstanbul Modern’i hatırlatan ismiyle… 

Açılışından 20 gün sonra burayı dolaştım. 
 
Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu’nu bilirsiniz. 
CSO Konser Salonu’na gelmeden hemen öncedir. 
Selim Sırrı’ya gelmeden yol ayrımı vardır. 
İşte buradan sağa dönersiniz. 
Sonrasında tabelalar sizi zaten yönlendirecektir...

11 dönüm'lük büyük bir alanda kurulmuştur. 
Cermodern

Geniş bir otoparkı vardır. 
Tarihi cer binaları güzel korunmuştur. 
Ve de çok güzel restore edilmiştir. 

Geniş ve yüksek sergi alanları yaratılmıştır. 
Sergi galerileri ve birçok salonlarıyla… 

Yalnızca Sergi salonu 4.5 dönüm'dür. 
Çok geniş bir Konferans Salonu vardır. 
Müze bölümü, Sanat Kütüphanesi bulunur. 

Cafe Modern’de keyifle dinlenebilirsiniz. 
Ziyaret ettiğimde güzel bir sergi vardı. 
Birçok ünlü sanatçımızın eserlerinden oluşmuş.
Tümü genç bir kolleksiyonere ait. Sayın Ebru Özdemir’e…

Sözün kısası bozkırın ortasında bir serap’tır. 
Benim için Cermodern
Uzun zamandır benim hasretini çektiğim. 
Ankara’lıların da hasret kaldığı… 


 Cermodern web sitesi : www.cermodern.org 


17 Mayıs 2010 Pazartesi

İKİ AVANS, ÜÇ'TE BİTER...


Fenerbahçe ve Bursaspor karşı karşıya gelmişti.
Ligin ikinci yarısında.
22 Şubat 2010’da.
Şükrü Saracoğlu Stadyumunda.

Fenerbahçe bu maçın ilk yarısını 2-0 önde bitirmişti.
Şampiyonluk yolunda önemli bir engeli geçecekti.

İkinci yarı işler değişti.
Bursa beraberliği sağladı.
Batalla ve Ozan İpek ile.
Ozan İpek uzatmalarda bir gol daha attı.
Maç berabere bitecek derken…
Sonuçta Fenerbahçe 2-3 mağlup olmuştu.

Bursaspor hemen bir forma piyasaya sürdü.
İki avans, üç’te biter” diye.
Fiyatını da anlamlı bir biçimde belirlemişti.
23 TL

Bu hafta sonu Ankara’daydım.
Sabah kardeşim Esra kahvaltıya çağırmıştı.
Kızım Tuğba ve damadım Aykan da geleceklerdi.
Aykan bu formayla kahvaltıya geldi.
Üzerinde "İki avans, üç'te biter" yazan formasıyla.

Akşam şampiyonluk maçları vardı.
Fenerbahçe bir puan öndeydi.
Trabzon’u yendiğinde şampiyon olacaktı.

Bursa bir puan geriden geliyordu.
Fenerbahçe son 9 maçtır gol bile yemiyordu.
Bursa’nın şansı azdı.
Fenerbahçe şampiyonluğa daha yakın görünüyordu.

Ama belli olmazdı.
Trabzon da iyi takımdı.
Fener’den bir beraberlik kopartabilirlerdi.
O zaman Bursa şampiyon olabilirdi.
Tabii Bursa da Beşiktaş’ı yenerse…

Aykan iyi bir Bursaspor taraftarı idi.
Ankara Bursasporlular Derneği üyesiydi.
Maça hazırdı.
Sabahtan formasını giymişti.
İki avans, üç’te biter” yazan…

Kahvaltıdan sonra Aykan’lardaydık.
Bursa’dan kardeşi Volkan da gelmişti.
Herkesin formaları vardı.
10 günlük Duru bile yeşil-beyaz zıbınını giymişti.
Bir tek Papatya’nın forması yoktu.
Ama o da havaya girmişti.
Bursa diyor başka şey söylemiyordu.
Evdeki formalar kendisine çok büyüktü.

Hemen büyük mağazalara gittim.
Papatya’ya da Bursaspor forması alacaktım.
Sürpriz yapmak istiyordum.
Ankara kazan ben kepçe forma aradım.
Ama hiçbir yerde Bursaspor forması yoktu.
Hele 4 yaşına uygun forma bulmak olanaksızdı.

Sonunda Boston Celtics’in bir formasını buldum.
Rengi yeşil-beyaz'dı.
Garnett’in 5 numaralı formasıydı.
Annesinde de Ömer’in 5 numaralı forması vardı.
Artık onun da keyfine diyecek yoktu…

Maç başlamadan önce fotoğraflar çekildi.
Neşeli, heyecanlı, umutlu fotoğraflar.

20.00 de her iki maç da başladı.
Tabii ki TV'de Bursa-Beşiktaş maçı izleniyordu.
Ben kısa bir süre izleyebildim maçı.
21.00 de Samsun’a dönmem gerekiyordu.
Hepsine başarı dileyip ayrıldım.
Sonuç 0-0’dı ben ayrıldığımda.

Gerisini otobüste TV ekranından izledim.
İlk yarıda Bursa’nın istediği gerçekleşmişti.
Fener berabereydi.
Bursa ise iki farkla önde…

Bu durumda Bursa şampiyon olacaktı.
Bursa Fenere 45 dakika daha avans vermişti…

Bursa maçı üç dakika önce sonuçlanmıştı.
Yani Fener’e üç dakika daha avans verilmişti.
Fener bu avansı da kullanamadı.

Sonunda Bursaspor Şampiyon oldu.
Bileğinin hakkıyla.
Samsunspor’dan yetişmiş antrenörleriyle.
Üniversitemiz Spor Akademisi mezunu Teknik Direktörü’yle.
Bir spor efendisi Ertuğrul Sağlam’la…

Kolay değildir 4 büyüklerden şampiyonluk kopartmak.
Ne kadar sevinseler yeridir.
Hem Bursasporlu’lı sporcuların.
Hem Bursa’lıların.
Ve hem de damadım Aykan ve ailesinin…


16 Mayıs 2010
Pazar fotoğrafları için :
http://picasaweb.google.com.tr/tanyeri/Bursaspor#5472094139619943122

.