YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

14 Şubat 2008 Perşembe

SİLÂHTAN CERRAHİ ALET ÜRETİMİNE...




1979-80 li yıllar devletin 5 cent’e muhtaç olduğu senelerdi...

19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi o yıllarda yeni hizmete girmişti.
Küçük bir hastanede küçük bir hekim grubu ile hizmet verme çabası içerisinde idik.
Hepimiz çok gençtik.
Yeni donandığımız bilgi ve becerilerle buralara gelmiştik.
Bir şeyler yapmak, bir şeyler üretmek heyecanı içerisinde idik...

Heyelân bölgesinde bulunan Göğüs Hastalıkları Hastanesinin bir bölümü Tıp Fakültesine tahsis edilmişti.
Hastanemiz eski, oldukça bakımsız, tavanı akan, ısıtması bozuk ve sık sık elektriği kesilen bir bina idi.
Bunların düzeltilmesi için yeterli bir ödenek de bulunamıyordu.
Fakat en büyük sıkıntı ve derdimiz “cerrahi aletler”de idi...

O dönemlerde ameliyat aletlerinde dışarı bağımlı bir sistem vardı.
Döviz olmadığı için bunlar alınamıyor, eldeki basit cerrahi aygıtlarla ameliyatları yapmaya çalışıyorduk.
Bunlar da kısa zamanda bozuluyor, kullanılmaz hale geliyordu.
Bu durumda en çok sıkıntıyı, o zamanlarda yokluklarla boğuşan ve genç birer Öğretim Görevlisi olan bizler çekiyorduk.
Sözün kısası, “Kem alât ile kemalât” olmuyordu…

Bu sıkıntılarımıza yakından tanık olan –hepimiz tarafından çok sevilen- Samsun’un popüler bir siması olan Osman Tüfekçi amcamız bu bozuk aletleri alır, götürür birkaç gün sonra da bize tamir edilmiş olarak geri getirirdi.
Osman Amca’ya bunları kime tamir ettirdiğini sorduk.
Silâh yapımcısı” yanıtını aldık.
Bir gün bu silâh yapımcılarının yerini görüp, kendileriyle tanışmaya gittik.
Şehir içerisinde küçük bir atölyede, basit aletlerle “icra-i sanat” ediyorlardı.
İmalathanelerinde çok güzel tabancalar, tüfekler üretiyorlardı.
Bu mesleği babalarından, dedelerinden öğrenmişlerdi.
Dört kuşak, ya da yaklaşık 150 yıldır bu işle iştigâl ediyorlardı.
Karadenizli üretken, çalışkan, becerikli gençlerdi...

Onlarla hemen yakın temas sağladık.
İhtiyacımız olan aletleri kataloglardan onlara gösteriyor, yapılmasını rica ediyorduk.
Bu aletleri çok kısa zamanda, çok güzel biçimde üreterek ve de herhangi bir ücret almadan bize teslim ediyorlardı.
Bu şekilde KBB ve Nöroşirurji’nin büyük ihtiyacını karşılıyorlardı.
Yeni tanıdığımız Ahmet ve Yakup Bahadır kardeşler ve birlikte çalıştıkları 6 kardeşi, cerrahi alet yapım işine giderek sıcak bakmaya başladılar.
Atölyelerinde küçük değişiklikler yapıp cerrahi alet üretim işine girdiler.
Talep fazlaydı.
Yavaş yavaş dede mesleği olan silah üretiminden uzaklaşıp, bu işe girdiler.
1983 yılında Atölyelerini büyütüp, yalnızca bu işle uğraşmaya başladılar ve Şirket haline dönüştüler.
Birkaç yıl içerisinde de “Bahadır” firması olarak ülke çapında isim yapıp, çok kaliteli işler üretmeye başladılar...

Sonraki yıllarda yurt dışına da açıldılar ve cerrahi aletler alanında dünya devi sayılan firmalara cerrahi aletler ihraç edip, işleri büyüttüler.
Günümüzde, “ISO 9001: 2000 ve ISO13485:2003 tıbbi cihazlar için kalite yönetim sistemi standartlarında” yalnızca kaliteli cerrahi aletler değil, başkaca sağlık ürünleri de üreten, yurt dışında şubeleri bulunan dev bir kuruluş haline dönüştüler.
Ayrıca, kendi bünyesinden yeni firmalar oluşturarak Samsun'u Dünyada cerrahi alet üretim merkezlerinden biri haline getirdiler...

1980’li yıllardaki yokluklar içerisinden ortaya çıkan ve dört kuşaktır ölümcül silâhlar üreten bir atölye, sonunda insanın yaşamına yaşam katan uluslararası büyük bir sanayi kuruluşu haline dönüşmüştü.
Bu değişim sürecinde kuşkusuz Üniversitemizin ve o dönemlerde genç birer Öğretim Görevlisi olan bizlerin de katkısı olmuştu…

Bahadır üretim fotoğrafları için : 

Bahadır Tıbbi Aletler web sitesi için :

12 Şubat 2008 Salı

BİR BAHARIN SONU...



2004 yılı Ekim sonunda bir Pazar günü Ankara.
Pastırma yazı dedikleri, bahardan kalma bir sonbahar günü...
Güneş insanın içini ısıtıyor, yaşam şevki veriyor.
Bu güzel günde geçmişi yaşamak amacıyla kentin
batısına doğru yola çıkıyorum.
Erdal Akalın ile 1968 yılı kış günlerinde Toplum Hekimliği Stajı
yaptığımız Ergazi'nin önünden geçiyorum.

35 yıl önce Sağlık Ocağında geceleri Gaz Lambası ışığında çalıştığımız, geniş kıraç topraklar üzerindeki minik okulunda araştırma yaptığımız çocukları, düz damlı, kerpiç köy evlerini ara ki bulasın. 
Yerinde sanayi tesisleri yapılmış. 
Tek bir anı izine rastlamak artık olanaksız...
İnsanın içine korku
salan büyük büyük yapılar.
Başkentin yakınında her şeyden habersiz gariban köylüler hala oralarda mı belirsiz...

Üzerinde araştırmalar yaptığımız çocuklar herhalde 40'larını geçmiş, toruna torbaya karışmış olsalar gerek...

Yol üzerinde Etimesgut'u, Pınar ve Yücel Atakent'in çalıştıkları Sincan'ı, Yenikent'i geçiyoruz.
35 yıl önceki görüntülerden
eser yok!...
Buralar kocaman kocaman Kentlere dönüşmüş. 

Tümü yeni, tümü modern apartmanlar.
Bura halkının hala
sağlık kartları var mı, kayıtları düzenli tutuluyor mu çok merak ediyorum.
Beypazarı'na doğru seyrederken sağa kıvrılıp Ortabereket'e gidiyorum.
Önce Başbereket'i solumda bırakıyorum. 
Yol kenarındaki söğüt ağaçları kocaman olmuş.
Asfalt yolda ilerleyip, Ortabereket'e ulaşıyorum.
70’li yılların başında Elektrik
getirmek için çok uğraşıp başaramadığımız Ortabereket değişmiş.
35 yıl önce bir senemizi geçirdiğimiz ışıksız, soğuk ortam kaybolmuş.
Dublex, triplex villalar. 
Çatıları shingel'li, duvarları plastik giydirme kaplı, Amerikan tipi villalar sağa sola düzensiz yerleşmişler. 
Bir zamanlar elektrik olmayan yerlere yüksek direkli havaî elektrik hatları dikilmiş. 
Köyün içinde Supermarket var. 
Olacak şey değil.
Sağlık Ocağı kapalı. 
Muhtemelen çalışmıyor.
Bir yılımızı geçirdiğimiz L
ojman terkedilmiş, metruk halde.
Duvarları çatlamış. 

İçi harabeye dönmüş. 
Terk edilmiş somyalar, bacağı kırık sandalyeler...
Kim bilir hangi son köy hekimi evinin kalıntıları.

Bizim zamanımızda bahçedeki minik çamlar devasa ağaçlara dönüşmüş.
Sonbahar yaprakları yerde nazlı nazlı uçuşuyorlar.
İçimi hüzün kaplıyor.

Ayrılıyorum.

Yolda düşleri, idealleriyle Nusret Hocamızı hatırlıyorum.
Sevinç Bey'i, İsmail Topuzoğlu'nu anıyorum...

Bir düş'ün sonunu düşünüyorum.
35 yıl sonra gelinen noktaya
bakıyorum.
Başlangıçtaki şevkim gidiyor, yerini sonbahar hüznüne
bırakarak.
Karmaşık duygularla ayrılıyorum.
Üzülüyorum...


Ergazi köyünde, Köy Hekimliği 1968

10 Şubat 2008 Pazar

ÇAKI GİBİ ASKER...

1975 yılında bir yasa değişikliği ile Türkiye’de ilk kez olarak Askerlik görevi kısaltıldı ve özellikle Sağlık çalışanları olan Doktor, Diş Hekimi ve Eczacılar için "Kısa Dönem Askerlik" yasası çıktı. O sıralarda ben Ankara Hastanesinde “KBB Uzmanı” olarak çalışıyordum. Yasadan yaralanmak için başvuruda bulundum ve benim durumumdaki bir çok arkadaşım gibi ben de 1975 yılının Temmuz ve Aralık ayları arasında 4 ay süreyle Askere alındım.

Ön Askerlik Eğitimimiz Etimesgut’daki “Zırhlı Birlikler Okulu”nda yapıldı. Oldukça büyük bir Sağlık Uzman gurubu, 3 Hafta süreyle yaz sıcağında sıkıştırılmış yoğun bir askeri eğitim aldık. Sonrasında da çeşitli Askeri Hastanelere dağıtımımız yapıldı.

Ben kurada Edremit Asker Hastanesini çekmiştim. Ancak, Dr. Bülent Gürsel burayı benimle değiştirmek arzusunda bulundu. O ise Eskişehir Hava Hastanesini çekmişti. Burası benim isteyip de kurrada çekemediğim bir yerdi. Tabii hemen değiştirdik. Böylece, havacılık tutkumu da kısmen yerine getirebilecektim.

Eskişehir Hava Hastanesinde günlerimiz oldukça verimli geçti. Komutanlarım Tbp. Alb. Mecit Kurter ve Tbp. Alb. Kâmuran Karagülle ile çok iyi ilişkilerim oldu. Ayrıca burada sınıf arkadaşlarım Yavuz Teoman ve Demirali Onat ile 6 yıllık bir aradan sonra tekrar bir arada güzel günler geçirdik. Meslekî yönden de oldukça yaralı çalışmalar yaptık. Ben fırsat buldukça Eskişehir Hava Üssü’ne gidiyor ve o dönemin F-100 Super Sabre ve F-4E Phantom uçaklarının pilotları ile ilişkiler kuruyor, onlardan bilgiler alıyor ve uçakları inceleme fırsatı buluyordum. Keyfime diyecek yoktu.

Komutanım Dr. Kâmuran Karagülle, hemen hemen her hafta sonu benim için, Ankara’ya gidecek DC-3 Dakota kargo uçakları ayarlıyor ve ben Cumartesi günleri, Balıkesir’den ne vakit geleceği de pek belli olmayan bu güzelim yük uçaklarına biniyor, kapıları açık tutulan ve hayli alçaktan uçuşlar yapan bu uçaklarla motor ve pervane gürültüleri arasında ve yüklerle bir arada Eskişehir’den Etimesgut Hava Alanına kadar keyifle uçuyordum.

4 aylık kısa dönem Askerliğimiz, alınan genel bir kararname ile iki hafta öncesinden sonlandırıldı. Böylece toplamda 3.5 ay’lık bir sürede Vatani görevimizi yerine getirmiştik. Uzun dönem Askerlik görevini yerine getirenler Ordu’dan “Teğmen” rütbesi ile terhis edilirlerdi. Ancak bizler çok kısa bir dönem Vatan görevi yaptığımız için “Er” rütbesi ile Ordudaki görevimizden ayrılmak zorundaydık. Ama bu şanlı Orduda “Er” olarak -bir gün bile de olsa- görev yapmak benim için büyük bir onurdu…



7 Şubat 2008 Perşembe

981 NUMARALI UÇUŞ...


1974 yılı Hacettepe KBB’da Asistanlığımın son senesi idi.
Mart ayında bir Pazar günü Nenehatun caddesindeki evimizde Uzmanlık “Tez” hazırlıklarım ile meşguldüm.
Siyah-Beyaz TV açıktı ve göz ucuyla da TRT’de Tansu Polatkan’ın sunduğu “Telespor” programını izliyordum.
Saat 15.00 civarında iken yayın birden kesildi ve “şimdi aldığımız bir haberi veriyoruz” denilerek Paris’de THY’nın bir uçağının düştüğü duyuruldu.
Başlangıçta haberin ayrıntıları yoktu.
İlerleyen zamanda haberin ayrıntıları belirginleşti.

THY’nın 3 Mart 1974 Pazar günü Paris-Londra seferini yapmak üzere Paris’ten havalanan TK 981 sefer sayılı DC-10 uçağı 335 yolcusu ve 11 mürettebatı ile düşmüş ve kazada 346 kişi yaşamını yitirmişti.
Bu kaza o zamana kadar sivil havacılık tarihinde en fazla insan kaybı ile sonuçlanan bir sivil havacılık felâketiydi.

Kaptan Pilot benim de çocukluğumdan tanıdığım, Pilot eniştemin arkadaşı Nejat Berköz idi.
Nejat Ağabey, Marlon Brando görünümlü yakışıklı, espritüel bir Kaptandı.
Bildiğim kadarı ile de çok iyi bir pilottu.
Kolay kolay hata yapmazdı.
Büyük deneyim kazandığı Türk Hava Kuvvetlerinden birkaç yıl önce ayrılmış ve THY’na yeni alınan dev DC-10 uçaklarını uçurmaya başlamıştı.
Genç yaşta onu da kaybetmemiz nedeniyle üzüntüm sonsuzdu...

O sıralarda Eti Bisküvilerinin reklâmında kullanılan ve herkes tarafından kolaylıkla hatırlanabilen “acaba nedir, nedir?” diye bir sloganı vardı.
Nejat Ağabey, o Pazar günü British Airways’in grevde olması nedeniyle, açıkta kalan Paris-Londra yolcularının tümünü almış, Türk, İngiliz ve Japon yolcularla birlikte tam dolu olarak Paris Orly Havaalanından yerel saatle 12.30 da havalanmıştı.
4 dakika sonra uçak 7000 metre yüksekliğe tırmanırken bir patlama duyuldu.
Yardımcı pilot “bir patlama var Kaptan” dediğinde Nejat Ağabey her zamanki neşesiyle “acaba nedir, nedir …” diye espiriyle yanıtlamıştı...

Bu sözler uçağın CVR’inde (Cockpit Voice Recorder, Kara Kutu) kayıtlıydı.
Bunlar Nejat Ağabeyin ağzından çıkan son sözcükler olmuştu.
Uçağın burnu bu sözlerden hemen sonra 12 derece eğimle yere doğru yönelmiş ve uçak 77 saniye içerisinde saatte 960 km süratle Paris’in 47 km kuzeyindeki Ermenonville Ormanında yere çakılarak çok geniş bir alanda parçalanarak dağılmıştı.
Kazadan sonra CVR’nin incelenmesinde, Kaptan Pilotun -hidrolikleri olmamasına rağmen- uçağı maksimum sürate alarak yere 100 metre kala son anda burnunu yukarı çevirebildiğini ancak çarpmayı engelleyemediği kayıtlıydı.

Kazadan sonra yapılan teknik incelemeler sonunda, uçağın kargo kapağının İngilizce bilmeyen Tunuslu bir yer görevlisi tarafından yanlış kapatıldığı ve bu yanlışlık için pilotu uyaran bir mekanizmanın olmadığı belirlendi.
Uçak belli bir yüksekliğe gelince yük kapağı yerinden koparak, hidrolikleri parçalamış ve bu da uçağın kontrolünü artık imkânsız bir hale getirmişti.

Kazadan 30 yıl sonra, 2004 yılında Samsun'dan arkadaşım Mustafa Karaltı’nın konuğu olarak iki günlüğüne Paris’te bulunuyordum.
Sevgili Mustafa, yıllardan beri Paris’te Moda sektöründe çalışıyordu.
Bir Pazar günü “bugün nereye gitmek istersin Yücel” diye sorunca hiç tereddütsüz, “Ermenonville Ormanlarına gidelim, Mustafa…” diye yanıtladım.

Mustafa, yıllardır Paris’te yaşamasına rağmen buranın ismini bile bilmiyordu.
Abi, ne yapacaksın orada” diye sorunca da kazayı anlattım.
Amacım Nejat Ağabeyi ziyaret etmekti.
Mustafa beni kırmadı.
Birlikte o ormana gittik.
Kaza yerine ulaşımı gösteren tabelâları izledik.
Huzur dolu bir ormanın içerisinde kazanın olduğu yerde mütevazi bir sütun dikilmişti. Uzunlamasına iki blok granit levhalar üzerine de kazada ölenlerin tek tek isimleri yazılmıştı.
En başta da “Nejat Berköz” ve diğer uçuş personelinin isimleri bulunuyordu.
Sonrakileri tek tek okumak bile insanı yoruyordu.
O kadar çok isim vardı...

30 yılda uçağın parçalandığı alan genç ağaçlarla örtülmüş, farklı bir doku oluşmuştu.
Kazadan sonra uçaktan 20.000 i aşkın parça toplandığı yazılmıştı.
30 yıl aradan sonra hala yerde uçağın minik kalıntılarını bulmak mümkündü.
Ancak, 346 kişinin soğuk bir granite kazınmış isminden başka hiçbir şey kalmamıştı geride.

Hepsine birden dua ederek ayrıldım Ermenonville’in artık huzur dolu olan ortamından...

Kaptan Pilot Nejat Berköz

Kaza Fotoğrafları için lütfen tıklayınız :

5 Şubat 2008 Salı

RTÜK'E UYARI...


2005-2007 yılları arasında “www.Kanal KBB.net” sitesinde her 14 günde bir yazılarım yayınlanırdı.
Geçmiş Zaman Olur ki…” başlığı altında çıkan bu yazılar KBB tarihi ile ilgili anılar, derlemelerdi.
Bu yazılar daha sonra 2007 yılında “Geçmiş Zaman Olur ki…” başlıklı bir kitapta bir araya getirilerek yayınlandı.

2005 yılı Aralık ayı içerisinde Kanal KBB’de “İnönü’nün Koltuğu” başlıklı bir yazım yayınlanmıştı. İsmet İnönü’nün işitme azlığı nedeniyle Konserleri izleyebilmesi için hoparlörlü, ilginç bir koltuk geliştirilmişti ve bu koltuk yıllar sonra Hacettepe Konservatuarı Başkanı ve Odyoloji Uzmanı Prof. Dr. Erol Belgin tarafından Devlet Konservatuarı’nın depolarında bulunmuştu. Bu ilginç bulguyu, Erol Belgin arkadaşımdan edindiğim ilginç bilgileri de ekleyerek “Kanal KBB” web sitesinde yayınlamıştım.

Birkaç gün sonra web tarama motorlarından bu haberle ilişkili bir arama yaparken, tüm TV’lara kök söktüren RTÜK’ün web sitesinde benim bu haberimin de yer aldığını gördüm. Merakla “ne yanlış yapmışım da RTÜK sayfalarında yer almışım” diye düşünerek habere odaklandım. Herhangi bir yanlışım yoktu. RTÜK bu haberi yalnızca haber özelliğinden kaynaklanan değeri nedeniyle kendi web sitesine koymuştu. Ancak, bu haberi yayınlarken ne haberin yayınlandığı Kanal KBB’den ve ne de haberin yazarı olan ben’den hiç bahis edilmiyordu.

Hemen E-posta adreslerine girerek özetle RTÜK’e şu uyarı yazısını yazdım :

" … yayınınızın tümü ve fotoğrafları, www.kanalkbb.net sitesindeki, 'Geçmiş Zaman Olur ki...' kişisel bölgemden aynen alınmış olup, ismime hiçbir şekilde ve hiçbir yerde yer verilmemiş olmasını RTÜK gibi bu çeşit kurallara en başta uyması gereken bir Kuruma yakıştıramadığımı bilgilerinize sunmak istiyorum."

RTÜK bu uyarıma duyarlılık gösterdi ve hemen birkaç saat içerisinde : 
“ RTÜK , Prof. Dr. Yücel Tanyeri' nin bu mesajına teşekkür eder ve 24 Aralık 2005 tarihli haberimizdeki bize ulaşmayan eksik unsurları da " sorumlu yayıncılık " anlayışı ile tamamlamayı görev bilirdiyerek, ismimden ve Kanal KBB’den bahsederek yanlışını düzeltti.

Yanlış, Bağdat’a kadar gitmeden RTÜK’den dönmüştü…



3 Şubat 2008 Pazar

ONLAR ERDİ MURADINA...

Dr. Cem Keçik, hem Hacettepe’de öğrenciliğimden hem de Hacettepe KBB Asistanlığımdan çok yakın arkadaşımdı. Can Baba formasyonunda hafif göbekli, şaka seven, şaka kaldıran, her zaman gülen ve etrafına neşe saçan bir yapısı vardı. Eski anılara kendinden de bir şeyler katarak o kadar güzel anlatırdı ki…

Cem, 21 Haziran 1976 tarihinde akıllı-uslu bir kız olan İlknur ile dünya evine girdi. Düğünleri Ankara’da Büyük Anadolu Kulübünde olacaktı. Davetliydim. Kanbersiz düğün olmazdı. Ben de gittim. Cem’in tüm yakın ve samimi arkadaşları ile düğünde hep birlikteydik.

Düğün gece geç saatlere kadar sürdü. Yenildi, içildi, eğlenildi, sohbetler edildi ve düğün sona erdi. Gelin ve yeni Damat’a mutluluklar dilendi, öpüldü, fotoğraf çektirildi ve ayrılındı. Ancak Cem’in samimi arkadaşları için gece sona ermemişti.

Onun can-ciğer arkadaşları başta Ersin, İlhan, Ahmet, Muzo, Aras, ben ve -uzun yıllar sonra menfur bir saldırı ile aramızdan ayrılacak olan- Cem’in akrabası Ahmet Taner Kışlalı düğün çıkışında buluştuk. Hadi gidip bu olayı bir işkembecide kutlayalım diye bir fikir geldi. Fikir olumlu bulundu ve gecenin o saatinde hep birlikte işkembeciye gidildi. Lâf lâfı açtı. İçilen içkiler tabii ki şişede durduğu gibi durmuyordu. Ortaya bir fikir daha atıldı. Yeni evlilerin evine gidilip, Cem’e bir sürpriz ziyaret yapılsa acaba olur muydu…Tabii ki olurdu. Niçin olmasındı ki…

Gece’nin bir başka yarısında işkembeciden yola çıkıldı. Genç evliler düğünün son formalitelerini de herhalde tamamlayıp yeni evlerine gelmiş olmalıydılar. Eşlerle birlikte en az 10-15 kişilik bir grup Bülten sokak’taki evin zilini çaldı. Bir süre sonra mavi çizgili ipek pijaması ile Cem kapıyı açtı. Arkadan İlknur da göründü. Doğal olarak, gecenin bu saatinde gelen tanrı misafirlerini kovacak halleri yoktu. Cem, şaşkınlıkla ve hayretle biraz önce vedalaşıp, ayrıldıkları arkadaşlarını yeni evlerinin salonuna buyur etti. Cem, Ahmet Taner Kışlalı’ya dönerek “Ahmet Abi, bu it kopuk takımından beklenir de sen bunlara nasıl uydun da buraya geldin” dedi. Bu arada Muzo’nun bu düğün için sakladığı 5 litrelik şampanya açıldı (halen o şampanyanın şişesi abajur olarak evlerinin bir köşesinde bu gecenin anısını yaşatmaktadır). Söz, sohbet, gırgır, şamata, kahkaha, eğlence bir süre devam etti. Gecenin ilerlemiş bir saatinde artık kalkılması lâfı edildiğinde, Ahmet Peker “bu saatten sonra kalkanın anasını …” diye bir yorum getirince Cem de “bu saatten sonra oturanın da anasını ulan…” şeklinde yumuşak bir karşıt görüş getirmişti.

Sonunda “hadi sizin artık işiniz vardır, bize müsaade” denilip, izin alındı “bir yastıkta kocayın” dilekleriyle sabaha doğru zengin kalkışı yapıldı.

Onlar erdi muradına, bizler çıktık kerevetine…

Cem şimdi mutlu bir aile reisi ve kocaman iki çocuk babası.
Kızını da kendisinden 30 yıl sonra bu yıl evlendirdi.

Fotoğrafı daha büyük boyutta görebilmek için lütfen üzerine tıklayınız...

1 Şubat 2008 Cuma

HIZIR BEY'E MESLEK ÖDÜLÜ...



Mahir Uzdil, Samsun'da samimi bir arkadaşımdır.
Dost ve arkadaşlarına hoş şakalar yapmasıyla tanınır.
Bir gün Samsundaki ünlü Oskar Restoran'da yemek yerken, Restoranın yaşlı ve deneyimli baş garsonu Hızır Bey’e bir şaka yapmayı düşünür.

Cebinden çıkarttığı bir “plastik sineği” yarısını içtiği çorbasının içine atarak Hızır bey’i çağırır ve :
- “Bu çorbanın içindeki nedir” diye Hızır Bey’e sorar.
Hızır Bey çorbanın içine bakar, sineği görmüştür. Hemen yeni bir kaşık alır ve sineğin olduğu bölgeden bir miktar çorba alıp, ağzına götürür, sinekle birlikte yutar ve hemen sonrasında :
- “Maydonoz’muş, Mahir Bey…” der.

Bu öykü Mahir Bey tarafından bana anlatıldığında inanamadım.
Çalıştığı iş yerinin prestijini korumak için göz göre göre sineği yutup, müşteri rahatsız olmasın diye ona “maydonoz” demek her babayiğidin harcı değildi.
Yalnızca bu olay bile Hızır Bey’e “Meslek Ödülü” verilmesi için bir sebepti.

Samsun Rotary Kulübü her sene mesleğinde başarılı kişiler için bir “Meslek Hizmet” ödülü veriyordu.
O yıl, Hızır Bey’i Samsun Rotary Kulübü “Meslek Hizmet Ödülü”ne aday gösterdim. Üyelerin oy birliği ile bu önerim kabul edildi ve 28 Kasım 1998 tarihinde düzenlenen bir törenle Plâketi Hızır Bey’e verildi.
Hızır Bey, o törene siyah takım elbisesi ile katıldı ve bu plâketin meslek yaşamında aldığı tek ödül olduğunu söyledi.

Hızır Bey1928 doğumluydu. Ödülü aldığı 1998 yılında tam 55 yıldan beri Samsunda garsonluk mesleğini icra ediyordu. Bu işe 15 yaşında Samsun “Güzel Anadolu Lokantası”nda başlamıştı. 2 yıl sonra Cumhuriyet Lokantası’na geçmiş ve orada aralıksız 40 yıl çalıştıktan sonra 1985 yılında oradan emekli olarak Oskar Restoran’a geçmiş ve 21 yıldan beri de burada çalışıyordu. “Müşteriyi sevdiğim kadar babamı sevmedim” diyen Hızır Sarı, Samsun’da kendisine hizmet ettiği kişileri sıralarken gözünün içi gülüyordu. Samsun’da 4 nesil, 5 nesil hizmet etmiş olduğu Balkanlar, Kalkavanlar gibi Samsun’un köklü aileleri vardı. İsmet İnönü, Celal Bayar, Cevdet Sunay ve Süleyman Demirel gibi Devlet Başkanlarına garson olarak hizmet etmiş olmaktan da her zaman büyük onur duyuyordu...

Garsonluk, hele de Baş Garsonluk kolay bir iş değildir.

Sabah, gün doğmadan işe başlıyor, Sebze Hali’ne giderek her gün malzemenin en iyisini, en tazesini seçiyordu. Daha sonra personeli denetliyor, temizliği kontrol ediyor, Restoranın düzenini ayarlıyor, öğlen müşterilere titizlikle hizmet ediyor, öğlen yemeği süresi bittikten sonra biraz dinleniyor 16.00 dan sonra tekrar temizlik ve düzeni kontrol edip gece 23.00-24.00 e kadar aralıksız çalışıyordu. 1950-60 yılları arasında Samsun’daki Amerikan Radar Üssündeki Amerikalılarla anlaşabilmek için İngilizce kursu almış ve İngilizceyi de öğrenmişti. Bu arada 6 tanesi İngiltere’de, 2 tanesi İskoçya’da ve bir tanesi de Almanya’da çalışan, Türkiye’de ise hesabını bilmediği kadar “garson” yetiştirmişti.

Hızır Bey, 80 yaşına kadar bir “garson” olarak 65 yıl hiç ara vermeksizin inanılmaz bir tempo, gayret ve titizlikle çalıştı. Ta ki 2008 yılına artık dizlerindeki eklem bozukluğunun kendisini taşıyamadığı zamana kadar…