YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

29 Kasım 2010 Pazartesi

BOCA JUNIORS...


La Boca’yı anlatmıştık son yazımızda.
Buenos Aires’in yoksul mahallesini.
Liman işçilerinin ve denizcilerin yapılandırdığı bölgeyi.
Renkli resimleriyle:
https://yucel-tanyeri.blogspot.com/2010/11/la-boca.html

Bu rengârenk bölgede öne çıkan iki renk vardı.
Sarı ve lâcivert.
Öncelikler bu renklerdeydi.
Sonradan öğrendik bunun anlamını…

CABJ’yi öğrendiğimizde.
Club Atletico Boca Juniors demek bunun açılımı.
Boca Juniors” diyorlar kısaca.
La Boca bölgesinin bu futbol takımına.

Kurulmuş bu takım 1905 yılında.
Renk bulamamışlar başlangıçta bu takıma.
Bu kadar çok renkli mahallede.
Karar vermişler en nihayetinde...

Limana gidelim” demişler.
Limana giren ilk geminin bayrağına bakalım”.
O bayrak hangi renkse onu kabul edelim…
Olur” demişler.

Limana gitmişler.
Drottning Sophia” isimli bir gemi yanaşmış limana.
Bakmışlar ki bir İsveç gemisi.
Bayrağı da “sarı ve lâcivert…”

Kesin karar vermişler.
Azul y Oro” olmuş renkleri.
Boca Juniors’un.
Yani lâcivert ve altın sarısı

O da bir dere ağzında kurulmuş.
Aynen Fenerbahçe gibi.
Kuruluş yılları da hemen hemen ayni.
Yani 1900'lü yılların başında...

Bir benzerlik daha.
Republica de la Boca” olarak biliniyor.
Bu kulüp.
Tıpkı, “Fenerbahçe Cumhuriyeti” gibi…

Buenos Aires’in iki ünlü kulübü var.
Tabii ki Arjantin’in de...
Birisi Boca Juniors.
Diğeri de River Plate.

River Plate zenginlerin takımı.
Yani “los millionaros”ların kulübü.
Boca Juniors ise fakirlerin takımı.
Ya da “halkın” kulübü…

Müthiş bir çekişme var.
Buones Aires’in bu iki takımının.
Boca Juniors ile River Plate’in arasında.
100 yıldır süren…

Bunların maçına “Derby” filan denilmiyor.
İspanyadaki gibi “el Clasico” da denilmiyor.
Bu savaşlara.
el Superclasico” olarak adlandırılıyor bu karşılaşmalar…

Yani, “Derby’lerin Derby’si”.
Bu maçlar.
Dünyada görülmesi gereken 10 spor olayından birisi.
Forbes” dergisine göre…

100 yıldır sürmekte.
Bu ezeli rekabet.
Zengin-fakir ayrıcalığı sonucu ortaya çıkan.
Bu “el Superclasico” çatışması.

Karşılıksız seviyorlar takımlarını.
La Boca’lı taraftarlar.
Onlar için bir maç değil bu karşılaşmalar.
Sahada yapılan gerçek bir savaş

Bu savaşların yapıldığı stadı gezdim.
La Boca’ya gittiğimde.
61 bin kişilik koca bir stadyum.
La Bombonera” denilen…

La Bombonera “şeker kutusu” demek İspanyolca.
Ama River Plate maçlarında hiç de öyle değil.
Tam bir cehenneme dönüyor burası.
River Plate’liler ne kadar “tavuk kümesi” deseler de bu stada…

Buraya girmesi yasak.
Kırmızı-beyaz renklerin.
River Plate’in renkleri.
Çünkü bu renkler…

İlk gördüğümde fark etmiştim.
Coca Cola reklâmları vardı.
La Bombonera’nın dışında.
Ama siyah-beyaz renklerle.

Açıklamışlardı nedenini.
Niçin bunlar siyah-beyaz” diye sorduğumda.
Çünkü” demişlerdi.
Kırmızı-beyaz” giremez buraya…

Güzel bir müze var.
La Bombonera’nın altında.
Geçmiş tarihini izleyebiliyorsunuz.
Bu görkemli kulübün…

Boy boy resimleri, heykelleri.
Hediyelik eşyaları.
Diego Armando Maradona’nın.
CABJ’nin yetiştirdiği en ünlü futbolcunun…

Başkaları da var tabii.
Riquelme, Carlos Tevez, Caniggia, Oscar Cordoba.
Batistuta, Veron, Martin Palermo.
Gibi ünlülerin top koşturduğu CBAJ’de…

Yıldız içerisinde ayaklarının kalıbı resmedilmiş.
La Bombonera’nın önündeki kaldırımda.
Bunların çoğunun.
Hollywood’da olduğu gibi…

Neyse ki ben de futbol oynadım.
Bu futbol arenasının hemen yakınındaki.
Bir basketbol sahasında.
La Boca’lı çocuklarla…

Boca es mi religion, Maradona es mi dios, la Bombenera es mi iglesia
Yani “Boca benim dinim, Maradona tanrım, la Bombonera kilisem…
Diyerek yetişen,
Boca Juniors fanatiği bu çocuklarla…

Artık ne kadar öğünsem yalan olmaz.
Ben de futbol oynadım” desem Arjantin'de.
Hem de "Boca'nın gençleriyle".
"Gençliğimde" diye…

Boca Juniors fotoğraflarım için:
https://photos.google.com/share/AF1QipOAT5FMGzmWs1q-z5r0QDOpDSuQElWTmQCrQdukz3G9eQsmQYEhMLJH0TYJdk9aAA/photo/AF1QipMa7YIzk_z077idqs2EbGqJZ2vvnetoiAuZbEot?key=ZFBIS29BNVpXdndFbk1LU1pUQnVVZnUxRmlVZW5B&hl=tr

.

26 Kasım 2010 Cuma

LA BOCA...


La Boca, İspanyolca “ağız” demekmiş.
40 yıldır içinde çalıştığımız “ağız”.
Mesleğimiz gereği...

Gerçi biz bunun Latincesini öğrenmiştik.
45 yıldır “bucca” olarak zaten biliyorduk.
Buenos Aires’e gidince öğrendik.
La Boca’nın ağız demek olduğunu…

La Boca, Buenos Aires’in bir mahallesi.
Buenos Aires’in güneyinde yer alıyor.
Deniz kıyısında.
La Plata nehrinin körfezinin kenarında…

Buenos Aires’in liman bölgesi burası.
İtalyanlar buranın ilk sakinleri.
1800’lü yılların ortalarında yerleşmişler buraya.
Genova’dan gelip…

Riachuelo nehrinin ağzında bir bölge.
Onun için “ağız” denilmiş buraya.
Yani bir nehir ağzının açıldığı yer.
La Boca

Liman olmak için güzel bir bölge.
Zaten ilk yerleşimcileri de denizciler.
Ve de Liman işçileri…

Hep böyle kalmış burası.
Halâ Buenos Aires’in en yoksul mahallesi.

Başlangıçta gelen liman işçileri evler yapmışlar.
Tek katlı evler.
Batık ve eski gemilerden artakalan
Saclarla, çinkolarla, tenekelerle örtülen...

Evlerini başlangıçta boyamışlar.
Rengârenk.
Yine teknelerden artakalan.
Renk renk boyalarla…

Doğal olarak kadınlar da yer tutmuş burada.
Tango ilk kez bu bölgede gelişmiş.
Liman işçilerinin yoğun olduğu,
La Boca’da…

El Caminito en güzel caddesi.
Eskiden beri La Boca’nın.
"Küçük sokak" veya "sokakçık" anlamında.
Ama dünyaca bilinen bir yer.

Gürültülü, kalabalık, cıvıl cıvıl bir sokak.
Buenos Aires’in bütün turistleri burada.
Geziyorlar, yiyip içip, eğleniyorlar.
Müzik dinliyorlar, tango gösterilerini izliyorlar.

Muhakkak gidip, görülesi bir yer.
La Boca.
Parlak renkli, teneke evleriyle.
Canlı, neşeli ama yoksul yaşantısıyla…

La Boca’nın renkli fotoğraflarım için:
https://photos.google.com/album/AF1QipMEjoAn48E0g5bRCq5-g8c0i3TP58szGA9GFrrL/photo/AF1QipOfzacYjpiHQyWWptbGOx2gR5sWw9pOaiLanMoV?hl=tr

.

23 Kasım 2010 Salı

AMERİKA'NIN GÜNEYİ...


Yeniden keşfetmeye gerek yok” derler.
Amerika’yı”...

Ama biz yeniden keşfettik bu Amerika’yı.
Amerika’nın güney’ini.
Macellan’dan 500 yıl sonra.
2010 yılında…

Sonsuz bir doğal güzellikler cenneti burası.
Özellikle de “Patagonya” denilen,
Gitmeye, görmeye, keşfetmeye değen…

Patagonya, hem Arjantin’in topraklarında.
Hem de Şili’nin.
1810 yılında kurulmuş.
Bu iki ülke de…

Bicentennial” olmuşlar her ikisi de.
Bu yıl.
200. kuruluş yıldönümlerini kutluyorlar.
2010’da…

İki ülkenin Başkenti de çok gelişmiş.
Çağdaş bir başkent havasına bürünmüş.
Küçük yerleşim yerleri de çok güzel.
Şirin ve de sevimli…

Ama tüm bunların dışında.
Doğası bir başka güzel buraların.
Şili’nin de, Arlantin’in de.
Patagonya’nın da…

Bahar yeni gelmişti ülkelerine.
Bizler oraya ulaştığımızda.
Çiçeklerle karşıladı bizi doğa.
Sıcak bir güneşle de uğurladı…

Hayran kaldık Patagonya’sının.
Dağına, denizine, gölüne, buzuluna.
Çayırına, çimenine, kuşuna, kurduna.
Savan’ına, otlağına, ormanına, ırmağına…

Renkli sokakları, şirin evleri.
Neşeli insanları, güzel yemekleri.
Ilıman havası, sert rüzgârları var buranın.
Sözün kısası…

Yediğin içtiğin senin olsun” diyor dostlar.
Sen, gördüklerini anlat”...
Ama ciltler sürer.
Yalnızca yediğimiz, içtiğimizi anlatmak…

Onun için yavaştan başlayalım.
Gördüklerimizi yazmaya.
Sizler şimdilik,
Şu fotoğraflara bakarken…


Güney Amerika fotoğraflarım:

https://photos.google.com/share/AF1QipNXURNehXRBA-j5bW7aQgRo5uejDu5iVp9GZDX6JP3huTYaxYbhziZH3qRTP89e1A/photo/AF1QipO3Nn74DMGWnor1baSKvbUoRR_-HGHEKU0l9neL?key=b3NDYTFkYmp3UkRLT1h4bUVZc054czg1X3R6UUVR

.

26 Ekim 2010 Salı

ABBAS YOLCU...


Bu kez yolumuz uzun.
Hem de çok uzun.
İnanmayacaksınız ama.
Dünyanın öbür ucuna...

Güney Amerika’ya.
Patagonya’ya.
Oranın da en güney ucuna.
Dünyanın ucundaki fener’e…

Dünyanın Ucundaki Fener”i biliyorsunuz.
Bir Jules Verne romanı…
1905 yılında yazıldı, sonra film de yapıldı.
Kirk Douglas oynamıştı başrolde.

Bir fener’de geçiyordu olaylar.
Cape Horn’da.
Güney Amerika’nın en ucundaki fenerde…
Yolumuz işte oraya kadar uzanacak.

Tabii önce Buenos Aires var.
14 saatlik duraksız bir uçuştan sonra.
Arjantin’in başkenti.
Tango’nun anavatanı, tabii ki et’in de…

Sonrasında İguazu şelaleleri.
Dünyanın en görkemli çağlayanları.
Bir dizi halinde.
Arjantin-Brezilya sınırında…

Sonrasında dünyanın sonuna uçuş.
Ushaia’ya.
Yeryüzünde daha güneyde bir yerleşim yeri yok.
Bundan başka…

Tierra del Fuego denilmiş bu topraklara.
Ateş toprakları” anlamında.
Macellan koymuş bu ismi.
Gün batımında dağlarda ışının yansıması nedeniyle…

Sonra da Ateş Toprakları’nın kuzeyine gideceğiz.
Patagonya’ya.
Çoğumuzun sanal bir yer sandığı bölgeye.
Dünyanın en güzel doğal parkı’na…

Dağ yürüyüşleri, kano gezileri.
At binmeleri, buzul yürüyüşleri.
Torres del Paine’de.
Muhteşem dağ kulelerinin olduğu yerde…

Ardından Chalten’de yürüyüş.
Viedma buzulunda.
Cerro Torre ve Fitz Roy dağlarında.
Ve nefes kesici panoramalar eşliğinde…

Sonra Calafate’ye transfer.
Patagonya’nın en büyük buzulunda gezinti.
Los Glaciares’de…

Sonrasında Şili'ye geçiş.
Şili’nin balıkçı kasabası Puerto Natales’e.
Oradan Macellan boğazındaki Punta Arenas’a.
Oradan Puerto Varas’ta Calbuco volkanına tırmanma…

Sonrasında Santiago’ya geçeceğiz.
And dağları üzerinden Şili’nin başkenti’ne.
Ünlü Şili şaraplarını tadacağız.
Ve Pablo Neruda’nın evini ziyaret edeceğiz.

Santiago’dan uçağa binip döneceğiz.
Toplam 33.156 km.lik bir uçuşla.
20 gün sonra.
Kısmetse…


Patagonya resimleri (internetten):
https://photos.google.com/share/AF1QipOp8UAxHI-3mDAyPM4Rw4Wwt_jJmzdvlc69CUqwVUAYF-4WFIeqI4sxnFfnqbsGow/photo/AF1QipN7xGVvUsU8A_RyaFLg-Yv-2sPKstkupu7biRey?key=eEtPR3gwdnR5VU5nNHl6djd5S2JIVmxRSTRqdm53
.

22 Ekim 2010 Cuma

MİLAS...


İçinden geçeriz.
Bodrum’a giderken.
Her seferinde.
Milas’ın…

Giderken yorulmuşuzdur.
Durmayı pek canımız istemez.
Dönüşte ise yolumuz çok uzundur.
Yine hiç duraksamayız...

Bodrum’da iken de düşünmeyiz.
Gidip, şöyle bir bakmayı.
Denize, eğlenceye ara vermeyi.
Koylardan, barlardan çıkıp da buraları görmeyi…

Aslında kişiliği olan bir kent burası.
Adını rüzgâr tanrısı’ndan almış.
Mylasos’dan…

3000 yıllık bir kültür birikimine sahip.
İki uygarlığa Başkent’lik yapmış.
Antik Karia’ya ve Menteşe Beyliği’ne…

Ancak içine girince anlıyorsunuz.
Kültürel zenginliğini.
Ne denli renkli bir şehir olduğunu.
Milas’ın…

Tek sütunlu Zeus tapınağı da var.
Gümüşkesen anıt mezarı da…

Çift ağızlı balta simgeli kapısı da var.
Antik taşlı duvarı ile Belen camisi de…

Sokakları, evleri bozulmamış.
Milas’ın.
Yörüklerden, Türkmenlerden oluşan.
Halkı da…

Milas’ı dolaşmak bir keyif.
Renkli sokaklarını, kalabalık pazarını.
Aş evlerini, kahvehanelerini.
Müzesini, ören yerlerini…

Milas’ı görmek kadar güzel.
Antik yerlerini Milas'ın.
Euromos’u, Labranda’yı, İassos’u.
Herkül’ün kenti Herakleia’yı…

Dağlarından bal akarmış.
Ovalarından da yağ
Tabii ki zeytinyağı.
Milas’ın.

Gidip, görmek gerek.
Görüp de tadını çıkartmak.
Milas’ın.
Yanından, yöresinden geçmeden…



Milas fotoğrafları için:
https://photos.google.com/share/AF1QipM-Y3NstBtmDcWprkuCRTsxy4AiVrLEiewdBSwK6k5iXDBj-CmpftWZ1blzemjV_A/photo/AF1QipOZ_ZqEgRR_OqqAFgTx416XZRA_lr22am8Hg1nn?key=T21UdTRQSElWQzlsd2RGajk4YXZxY3E2RE5zal93

.

20 Ekim 2010 Çarşamba

ŞPRESA HANIM'IN KAFTANLARI...


Şpresa, arkadaşımın eşidir. 
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden. 
Meslektaşım ve KBB Uzmanı. 
Dr. İbrahim Hızalan'ın... 

Şpresa, Makedonya doğumlu. 
1956 yılında göç etmişler. 
İstanbul’a yerleşmişler. 
İstanbul Kız Lisesi mezunu...

Yükseköğrenimi için Belçika’ya gitmiş. 
Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirmiş. 
Brüksel’de. 
Hem de birincilikle… 

Hocası dünya çapında önemli birisi. 
Macar asıllı. Victor Vasarely
Dünyada "Op-Art" hareketi. 
Öncüsünün önde geleni… 

İki alanda çalışmış. 
Şpresa
İç dekorasyon. 
Ve Kumaş deseni kreasyonu alanlarında...

Kumaş desenleri üretmiş Şpresa
İbrahim ile evlendikten sonra. 
Geldiğinde Bursa’ya... 
Özenle ve severek. 
Bursa’daki birçok tekstil kuruluşu için...

Bu arada karakalem çizimlere yönelmiş. 
Eğitim almış. 
Uludağ Üniversitesi’nde. 
Güzel Sanatlar ve Resim Bölümünde… 

Padişah Kaftanları üzerinde olmuş. 
Şpresa’nın son çalışmaları. 
Sultanların günlük giysileri. 
Ve törensel kaftanları konusunda… 

Karakalemle çalışmış bunları. 
Ayrıntılarıyla, modelleriyle. 
Özenle, el emeğiyle ve göz nuruyla. 
Ve de büyük boy tablolarla… 

Bu eserlerini geçen hafta sergiledi. 
Sevgili Şpresa
Olması gereken bir mekânda. 
Dolmabahçe Sarayı'nda... 

52 tablo hazırlamış Şpresa
Karakalemle. 
Bakmaya doyamıyorsunuz. 
Hepsi de biri birinden güzel… 

Sevgili İbrahim tek renk bulmuş tabloları. 
Biraz renk katmasını önermiş Şpresa’ya. 
O da kırmamış sevgili eşini. 
Bordu-kırmızı bir leke eklemiş tablolarına... 

Rengârenk görüntü veriyor bana sorarsanız. 
Tüm tablolar. 
Dikkatle baktığınızda. 
Hepsi kara kalemle yapılmış olmasına rağmen… 

Üç gününüz var. 
Benden hatırlatması. 
Bu güzel eserleri görmeniz için. 
Hem de Sarayın Hazine-i Hassa salonunda…


17 Ekim 2010 Pazar

KOS...

Geçen hafta Kos adasındaydım. 
Bodrum’un karşısındaki adada. 
Bizlerin İstanköy dediğimiz. 
Yunan adasında… 

Bodrumda bir Tıp Kongresi vardı. 
Bir açılış Konferansı yapmam istenmişti. 
Hipokrat’tan bahsedecektim. 
Tıbbın babası Hipokrat’tan...

Hipokrat bu adada doğmuştu. 
MÖ 460-370 yıllarında burada yaşamıştı. 
Tıbbı batıl inançlardan arındırmıştı. 
Modern tıbbın temellerini burada atmıştı… 

Bazı belgelere gereksinim vardı. 
Konuşmam için. 
Gittim Kos'a sunumdan bir gün önce. 
Günü birlik, altı saatliğine… 

Kos, bizim sahillerimize yalnızca 4500 metre uzaklıkta. 
Bodrum’dan tekneyle bir saatte ulaşılıyor. 
Turgut Reis’ten ise daha da kısa. 
40 dakika kadar sürüyor… 

Kos, 12 adalardan birisi. 
Rodos’tan sonra en büyüğü. 
Adanın toplam nüfusu 60.000 kadar. 
Ama yılda bir milyon yabancı turist ağırlıyor… 

Huzurlu, şirin bir ada, minik bir limanı var. 
Bodrum benzeri bir de kalesi. 
O da St. Jean Şövalyeleri'nce yapılmış. 
Ayni yıllarda… 

Güzel bir havada başladı yolculuğumuz. 
Yaz’dan kalma bir güneşle. 
Sımsıcak bir günde. 
Ve masmavi bir denizde… 

Minik trenlerle gezebiliyorsunuz adayı. 
Küçük ve büyük turlar düzenlemişler. 
Dilerseniz bisiklet kiralayabiliyorsunuz. 
Dilerseniz de küçük motorsiklet… 

Ama yürümek en güzeli. 
Her tarafı görebilmek için. 
Hele de hava böylesine güzelse. 
Ve de çok sıcak değilse… 

Kenti birkaç saatte gezebiliyorsunuz. 
Antik eserleri ve Osmanlı yapılarını. 
Ama zaman yetmiyor. 
Adanın daha uzak yerlerini görmek için… 

Muhakkak bir-iki gün daha kalınmalı. 
Çiçeği, böceği görülmeli. 
Dağı, taşı gezilmeli. 
Adanın güzellikleri daha iyi yaşanılmalı… 

Mini trenle de gezdik. 
Yürüyerek de. 
Motorsikletle de burada. 
Bu sıcak, güzel atmosferli adada... 

Güzel yerler gördük. 
Arap Restoran'da yedik öğlen yemeğimizi. 
60 yılı aşkın bir Türk Restoran'ında. 
Hem de ne yemekler… 

Sonra bizi Asklepion’a ulaştırdı. 
Vespa motorsikletiyle. 
Kos’ta doğup, Kos’ta yaşayan. 
Yaşar Memiş kardeşimiz...

Kos, Türkler tarafından henüz keşfedilmemiş. 
Ama yakındır. 
Buranın da Türkler tarafından fethi. 
Ve “Bodrum tipi” sitelerin yapılması… 

Çünkü bu adada geniş arsalar var. 
El değmemiş ne antik alanlar. 
Hem de 40 dakika mesafede. 
Türkiye’ye…