YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

27 Eylül 2010 Pazartesi

AHMET'İN TEKNESİNDE...


Ahmet Bölükbaşı sınıf arkadaşımız.
Hem Lise’den. 
Hem Hacettepe’den.
Hem de fazla 50 seneden…

Ahmet, yeni bir tekne almış.
Tekne sahibi bir arkadaşımız hiç olmamıştı.
Gelin lan, medeniyet görün Ayı’lar” diyor.
Tabiatıyla bu nazik davete icabet ediyoruz...

Alles inklusif tekne gezisi kolay bulunmaz.
Ben zaten İzmir’deyim, bir Kongre nedeniyle.
Eyüp Selahattin İstanbul’dan geliyor.
Ahmet topluyor bizi.
25 Eylül Cumartesi günü sabahın erinde…

Önce Beyaz Ev’e gidiyoruz.
Ürkmez-Gümüldür’de…
Üç katlı saray yavrusu bi şey.
Mandalina bahçesi dahil…

Ahmet birer mandalina ikram ediyor.
Eyüp lâfı sıkıştırıyor.
Ahmet, bunu yanımıza alalım” diyor.
Balığa sıkarız!..

Gümüldür sahilinde ufak bir tur atıyoruz.
"Hera" da yanımızda.
Hera dediğin ufak boyut bir kurt.
Neyse ki aram iyi onunla…

Sonra ver elini Seferihisar.
Cittaslow kenti.
Tekne buranın Marina’sında demirli.
Sığacık’daki Teos Marinasında…

Marina yeni yapılmış.
Çağdaş bir kayıkhane.
Akülü arabayla karşılıyorlar bizi.
Teknemize kadar da götürüyorlar.

Bu yatların hepsi biri birine benziyor.
Tek farklılık boylarında.
Yat sahipleri bununla öğünüyorlar.
Ahmet’inki de 33 feet imiş. 
İnanmıyoruz…

Yat, dediğin kayığın biraz uzun boylusu.
Yüksek direklisi.
Biraz da yelkenlisi.
Kocaman yuvarlak dümenlisi…

Ahmet’in teknesinin ismi Wadi.
Hiçbir lisanda karşılığı yok.
Zaten ismini Ahmet koymamış.
Çünkü bu ikinci el bir yatmış.
İkinci el alınca daha ucuza geliyormuş...

Neyse, önce yatı şöyle bir tanıyoruz.
Zaten el kadar bir şey.
Üç kişi zor sığıyor.
Dördüncü kişi için Zodiac motor ekliyorlarmış.

Benim deniz tecrübem yok.
Ahmet, yoğunlaştırılmış kurslara katılmış.
60 yaşından sonra yat sahibi olmuş.
70 yaşından sonra kaptanlık ehliyeti almış.
Kaptanlık ehliyeti olduğu söyleniyor.
Ben görmedim...

Öbürü ondan da cahil.
Denizcilik terimlerine yatkın olduğunu söylüyor.
Kurslara kısmen devam etmiş.
Hastalar, ameliyatlar derken yarıda bırakmış.

Ama ikisi de denize yatkın kişiler.
Eyüp, Dicle nehrinde salla karşıdan karşıya geçmiş.
Ahmet’in de kürek çekmişliği var.
Gençlik Parkında…

Deniz gibidir bu kaptanlar” diyorum.
Hiç güven olmaz ha…” diye de ekliyorum...

Çaresiz can yeleğimi takıyorum.
Düdüğümü, işaret fişeğimi kontrol ediyorum.
Kendimi sağlama alıyorum.
Daha motor çalışmadan…

Yanımda olduklarına inancım tam.
Poseidon’un, Okeanos’un…

Ahmet, top’un sahibi.
Tabii ki Kaptan o oluyor.
Eyüp de Miço’luğa getiriliyor.
Ben ise yelkenlerden sorumlu Devlet Bakanı...

Ahmet ve Eyüp aralarında konuşuyorlar.
Camadan, İskata, Mandar, Usturmaça diyorlar.
Kamança, Cenova, Orsa, Apaz’dan bahsediyorlar.
Klos, Flog, İstralya gibi şeyler söylüyorlar…

Amaçları hava atmak, bana bir şeyler bildiklerini göstermek.
Aralarında bazen tartışma çıkıyor.
Neyse ki benim okuma-yazmam var.
Doğru anlamını söylüyorum.
Teknedeki “Denizcilik Terimleri” kitabından.

Örneğin elde bir kas olduğunu biliyorlar.
Palmaris longus’un varlığından haberdarlar.
Ama bir türlü karar veremiyorlar.
Vücudun iskele mi sancak mı tarafında olduğuna…

Neyse, alıyoruz demiri.
Vira bismillah” deyip.

Yavaş yavaş geçiyoruz.
Güzelim yatlar arasından.
Aheste aheste gidiyoruz.
Açık denize doğru yol alıyoruz.

Niye bu kadar yavaş gidiyoruz" diye soruyorum.
Buranın "Cittaslow kenti" olduğunu söylüyor Eyüp.
Bilimsel bir açıklama getiriyor.
Kendince…

Allahtan deniz düzgün.
Bunlara zorluk çıkartmıyor.
İlk deneyimlerinde…

Limandan çıkıyoruz.
Haritada görünen ilk yer Eşek Adası.
Beni buraya bırakın” diyorum.
Çünkü en uygun yer burası.
5 yıldızlı oteli bırakıp, bunlara katılan birisi için…

Ahmet dümende duruyor gibi yapıyor.
Zaten otomatik dümen var.
Eyüp’e emirler yağdırıyor.
Yerleri sil, sintineyi boşalt” diye…

Dışarıda 9-10 knot rüzgâr var.
Bizimkiler yelken açmaya niyetleniyorlar.
Cenova dedikleri ön yelkeni.
Başarıyorlar da…

Ama süratimiz 1-2 mili geçmiyor.
Yelkenler doğru cenahtan açıldı mı?
Yönümüz doğru mu?
Onu da bilemiyorum…

Düşük bir süratle seyrediyoruz.
Öyle ki dağda ben bile daha hızlı yürürüm.
Hem de.
Yokuşu tırmanırken...

Ama Ahmet bu işten keyifli.
Ne de olsa ilk kez açık denize çıkıyor.
Yanında bir kobayla…

Bu arada bir türlü cesaret edemiyorlar.
İkinci yelkeni açmaya.
Başlarına ne geleceğini de bilemiyorlar.
İkincisini açtıklarında bu göl gibi denizde…

Tremola yapmaya yelteniyorlar.
Yelkeni sağdan sola geçirmeye denilirmiş.
Tremola

Teknede en az üç kişiye ihtiyaç varmış.
Tremola yaparken.
Çaresiz gel diyorlar.
Beni de aralarına alıyorlar…

İşim kolay.
Emir geldiğinde.
Karşı ipi gevşeteceğim.
Basit gibi görünüyor...

Ama uyarıyorlar.
Dikkat et” diyorlar.
Fatih Terim de parmağını kopartmıştı
Tremola yaparken…

Üç kez tremola yapıyoruz.
Peşi peşine.
Açık denizde.
Parmaklarımda hiçbir sorun yaşamadan…

İki saat sonra çok yoruluyorlar.
Durgun, açık denizdeyken.
Geri dönelim” diyorlar.
Burunları zaten liman yönündeyken…

Limana giriyoruz yavaşça.
Kıçtan yanaşacağız.
Limandakiler deneyimli.
Daha ilk teşebbüste notlarını veriyorlar bunlara.

Zodiak'lılar yanaşıyorlar pruvadan.
Yardımcı olacaklar manevralarına.
Ama bizimkiler acemiler daha.
Bodoslama giriyorlar rıhtıma…

Ahmet “Geri vitesimiz bozuktu” diyor.
Yutuyor gibi yapıyor.
Zodiakdakiler.
Deneyimli sessiz denizciler...

Tekne tornistan ediliyor.
Kalın dubalara kıçtan sıkıca bağlanıyor.
İkinci bir emre kadar yasaklanıyor.
Ahmet’in seyrü sefer etmesi…

Neyse, can yeleğimi çıkartıyorum.
Rahat bir nefes alıyorum.
Biralar çıkartılıyor.
Keyifle yudumlanıyor...

Akşam burada yatacağız.
Altta üç kamara var, paylaşıyoruz.
En büyüğünü bana tahsis ediyorlar.
Dağdaki çadırımız bundan daha büyüktür...

Herhalde buradan daha aydınlıktır.
Ortaçağ'daki zindanlar.
Ve ören yerindeki Sarcophagus’lar.
Buradan daha da iyi ses yalıtımlıdırlar…

Sen bırak 5 yıldızlı  lüks Oteli.
Gel burada gecele.
Gaz çıkartmak da yasak burada.
Limanda sintine suyu bırakmak kadar…

Neyse, sabahı ediyoruz.
Erkenden kalkıyoruz.
Kahvaltıyı teknede neşeyle yapıyoruz.
Börekler, domates ve hıyarlarla…

Güzel bir 24 saat geçirip, ayrılıyoruz.
Wadi’den.
Teşekkürler edip Ahmet’e…

Ahmet'in rüzgarları kolayına, pruvası hep neta olsun
Allah başını karadan, kıçını da boradan korusun...

20 Eylül 2010 Pazartesi

MADEN'DE ZAMAN...


Şu Maden'in daşları
Yüksek uçar kuşları
Tarihin bakır çağı
Bu diyarda başladı


*****

Çocukluğumla ilgili anılarımın.
İlkleri Maden ile ilgilidir.
Daha öncesini. 
Hiç mi hiç hatırlamam...

Bakırı ilk kez bulunmuş bu yörede.
İnsanlık tarihinde.
MÖ 7000-8000 yıllarında.
Fırat-Dicle vadileri arasında...

Osmanlı döneminde.
Bakır çıkartılan bir mutasarrıflık Maden.
Bir ara Valilik olarak yönetiliyor.
Cumhuriyetin ilk yıllarında.
1924-27 yılları arasında...

1927'den sonra Elazığ'a bağlanıyor.
Kaymakamlık oluyor.
Bakır çıkartılması ve işletmesi. 
Etibank'a devrediliyor...

1937 yılında tren hattı geçiriliyor.
Atatürk tarafından.
Bakır madenlerinin değerlendirilmesi için...

Babam tayin ediliyor buraya. 
1949 yılında.
Ben henüz üç yaşımdayken.
PTT Müdürü olarak...

O zamanlar Elazığ'a bağlı.
Maden, küçük bir kasabaydı. 
Trenle ulaşılabilen yalnızca.
İki dağın dik yamaçlarının arasında...

Bugün Elazığ-Diyarbakır yolunda. 
Yolun da tam ortasında.
80 km Elazığ'a.
Diyarbakır'a da 75 km. uzaklıkta...

60 yıl aradan sonra. 
Maden'e gittim ilk defa...
Geçen hafta.
Elazığ'da bir KBB Kongresi sırasında...

Elazığ'dan yola koyuluyorum.
Virajlı bir yola giriyorum.
Vahşi, sarp dağlar arasında yol alıyorum.
Masmavi Hazar gölünün kıyısını geçiyorum...

Tren yolu bana eşlik etmeye başlıyor.
Bazen sağımda, bazen solumda seyrederek.
Sanatsal değeri yüksek köprülerden geçerek.
Güzelim tünellere girip, çıkarak...

Cumhuriyetin bir hediyesi bu tren yolu.
Bu yöreye.
Aşık Veysel'in söylemiyle Atatürk'ün yapımı.
"Fabrikalar icat ettiği, tren hatları yaptırdığı..."

Çocukluğumdan fazla anım yok Maden'e ilişkin.
Yalnızca düz damlı kerpiç evler.
Ve babamın elimden tutup çıkarttığı.
Dar yokuşlu merdivenler...

Karşıda kocaman bir fabrika vardı.
Bacasından beyaz dumanlar çıkardı.
Bakır çıkartıldığı söylenilen.
Ve kesif bir koku yayan...

Hayalimde kalmış silik anıları. 
Hatırlanacak mıydı acaba..
Maden isimli bu küçük kasabada.
Merak bu ya...

Sanki ikinci kez dünyaya geliyormuş gibiydim.
Kentin yapısını hatırladım.
Ama anımsadığım evler artık yoktu.
Kerpiçten evler, düz damlı...

Kışın çok kar yağardı.
Hatırımda kaldığına göre.
Babam da elinde kürek bunları kaldırırdı.
Boyumdan büyük kar koridorları oluşurdu.

Maniple ve manyetolu telefonlarla oynardım.
Basit ve küçücük PTT binasında.
Yazın da damda yatardık.
Cibinlikler altında...

Bunlar tabii ki artık yok olmuşlardı.
Binalar yine küçük ve bakımsızdı.
Ancak kerpiç evler kaybolmuştu.
Betonarme yapılara dönüşmüştü...

Ama dik yokuşlu sokaklar. 
Olduğu gibi duruyordu.
Çıkıp, indiğimiz her seferinde.
Yer yer merdivenleriyle...

Babamın Cuma'ları gittiği cami hala yerindeydi.
Onun altındaki kerpiç PTT binası yok olmuştu.
Yerine 4 katlı koca bir bina kondurulmuştu.
Eski sevimliliği de hiç kalmamıştı...

Etibank Bakır İşletmeleri de kapanmış.
1996'da.
Birkaç yıl önce de Özel Sektör'e verilmiş.
Özelleştirme kapsamında...

Minik çarşısında Kola'lar, Nescafe'ler vardı.
Ve de Bosch, Tefal, Arçelik, Turkcell panoları...
Her şey benim hatırladıklarımdan çok fazla değişmişti.
Değişmeyen tek şey Saat Kulesi idi.

Çoğu kişide saatin olmadığı dönemlerde.
Saatin kaç olduğunu hatırlatmak için yapılan.
100 yıllık tarihi saat kulesi yerindeydi.
Kırıktı, döküktü, perişandı hali...

Bozuk her saat bile doğru gösterirdi zamanı.
Günde iki kez.
Ama bu saatin akrebi de yelkovanı da yoktu.
Artık bir kez bile doğru zamanı gösteremiyordu...


Maden fotoğrafları için:

https://photos.google.com/share/AF1QipPo1ODw7zPw-6ID_A7PR3tPU0aQHa1NzZUEjGlT74csAUEzxSo87MpZJGlnmvsCGg?key=M1ZRWHJxY3BRZFduanEwZktSb3NISEQyUFNKQUd3

13 Eylül 2010 Pazartesi

HATAY YEMEKLERİ...


Her yerde yaşamak için yenilir
Hatay’da yemek için yaşanılır


********

Son yazımda “Abdigör Köftesi”ni anlatmıştım.
Süleyman telefon açtı.
Yücel abi güzel yazmışsın” dedi.
Ve ekledi “ama annem daha güzelini yapar…

Annesi Zeynep Hanımı tanımıştım.
Önceki yıl, Suriye gezimizde.
Sessizdi, sakindi, mütevaziydi.
Son derece de hanımefendi birisi idi…

Zeynep Hanım, doğma, büyüme Hataylıydı.
Güzel yemekler yaptığını duymuştum.
Bu bir söylenti değildi.
Objektif kanıt Süleyman ortadaydı.

Abdigör köftesinin benzeri “martadella” imiş.
Hatay yöresinde.
O da benzer yöntemlerle yapılırmış.
Ve de ayni güçlüklerle…

Yapsın da görelim” dedim Süleyman’a.
O zaman bayramda gel, beraber yiyelim” dedi.
Köfteden dönenin kaşığı kırılsın” diye yanıtladım.
Ve koşa koşa gittim Hatay’a, bu Bayramda…

Yanıma sevgili Burak’ı da aldım.
Ne de olsa Sayıştay denetçisi.
Usul, erkân bilir.
Denetim işlerden anlar...

İlk yemekte karar verdik.
Gerçekten bu daha nefisti.
Ve de daha leziz.
Zeynep Hanım’ın yaptığı köfte.

İnanılmaz bir emek.
İnanılmaz bir tad…

Diğer yaptıkları da anlatılamaz.
Zeynep Hanımın.
Masayı donatmış.
İnanılmaz bir zenginlikle…

Hepsinden biraz tadıyoruz.
Lübye’den, Babagannuç’tan, Zahter’den.
Alinazik’ten, Oruk’tan, Bamya salatası’ndan.
Şaka şuka’dan, Kısır’dan, Kekik salatası’ndan…

Hepsi biri birinden güzel.
Biri birinden farklı.
Yapımını anlaması zor.
Tadını anlatması daha da zor yemekler…

Zeynep Hanım bu işin gerçek bir Profesörü.
Hatta Ordinaryüs Profesörü.
Bu konuda inanılmaz bilgi ve beceri sahibi.
Tüm yöresel yemekleri yapıyor.

Ekşi aşı, Seyh Mualla, Maklube, Arap Kebabı
Tuzlu yoğurt, Nar ekşisi, Su zeyti, Humus
Cevizli köfte, Küflü çökelek, Cevizli biber

Mumbar, Kabak borani, Firik pilavı ve Aşur

Ayrıca deneysel yemek çalışmaları da yapıyor.
Yeni tadlar, yeni lezzetler yaratıyor.
Zeynep Hanım.
Her ne kadar kendisi Eti Form yese de…

Her başarılı erkeğin arkasında bir hanım vardır derler.
Tam tersi, Zeynep Hanım’ın arkasında eşi var.
Emin Askargenç.
Süleyman’ın babası.

Evlerinin arkasında geniş bir bahçe var.
Emin Bey işte burada üretiyor.
Yemeklerin ham maddesini…

Gözlerinize inanamazsınız.
Bu bahçenin güzelliğine ve zenginliğine.
Her çeşit meyve ve sebzeyi yetiştiriyor.
Emin Bey burada…

Domatesler, patlıcanlar, kekikler, biberler.
Mandalinalar, portakallar, narlar, incirler.
Organik yöntemlerle.
Yıllardan beri…

Güzel bir ürün ortaya çıkıyor.
Sonuçta her zaman.
İşbirliğiyle.
Emin Bey ve Zeynep Hanım’ın…

Tam anlamıyla bayram yaptı.
Midelerimiz bu Bayram’da.
Üç gün boyunca.
Hatay’da, Antakya’da…

Yediklerin, içtiklerin senin olsun
Gördüklerini anlat” derler ya adama.
Biz bir şey mi gördük ki
Hatay’da.

Sofra’dan, tabak'tan başka…


Hatay fotoğraflarım için:

https://photos.google.com/album/AF1QipPxzp22O4iejSOOmZ6b28JnJGm_vJjk22ENC5Hs/photo/AF1QipMiKXw2wokCceu_G2e5UcRREuQVUej_pYXfJipk

.

7 Eylül 2010 Salı

ABDİGÖR KÖFTESİ...


Süleyman’ı çoğunuz tanımazsınız.
Strabon gezi grubumuzun Başkanıdır.
Çok iyi tarih ve coğrafya bilgisi vardır.
Bildiklerini neşe içinde bizlere aktarır.

Kendisi Hatay’lıdır.
Oranın güzel yemekleriyle beslenmiştir.
Bu beslenmenin hakkını da vermiştir.
Kalıbının adamı, yiğit bir neferdir.

Hem enine, hem boyuna gelişmiştir.
Siz buna üçüncü bir boyut daha ekleyebilirsiniz.
İştahlıdır.
Her oturuşta iki kişilik yer.

Yine Süleyman’ın önderliğinde yaptık.
Son Van gezimizi…

Süleyman, ikinci gün tutturdu.
Doğubeyazıt’a gideceğiz” diye.
Dur bre yapma, etme” dedik.
Otobüsümüz ertesi sabah hareket etti.
Biz “Van nire, Doğubeyazıt nire” diyene kadar…

Meğerse Doğubeyazıt’ın köftesi meşhurmuş.
Adına da “Abdigör Köftesi” deniliyormuş.
Buralara gelinip de gidilmezmiş.
Abdigör Köftesi” yenilmeden…

Otobüste 35 kişiyiz.
Serhat ellere ilk kez gelmişiz.
Uyduk imama.
Sabahın erinde koyulduk yola…

Kuzeye doğru yol aldık.
Çaldıran ovasını arkada bıraktık.
Tendürek geçidini aştık.
2644 metreden geçtik.

Tendürek dediğin yüce bir dağ.
Kara kara lavlar akıtmış bir zamanlar.
Bunlar olduğu gibi duruyor.
Şimdi Tendürek’in eteklerinde…

Aşıtı geçiyoruz.
Muhteşem bir dağ selamlıyor bizi.
Tepesindeki bembeyaz saçlarıyla.
Ve 5167 metre yüksekliğiyle…

Abdigör’ü unutuyoruz.
Seyreyliyoruz Ağrı dağı'nı.
Doruklarındaki görkemli görüntüsüyle.
5167 metrelik yükseltisiyle…

Sonra ver elini Doğubeyazıt.
Doğu’nun da doğusunda.
Çıkıştan önce son sınır beldemiz.
Gürbulak sınır kapısından evvel.

Abdigör Köftesi” yiyeceğiz.
Oldukça zahmetliymiş yapılması.
Kemiksiz etten yapılırmış.
Kuzu, oğlak veya dana etinden…

Taze et iki saat dövülürmüş.
Bir tokmak ile taş üzerinde.
Hamur haline getirilirmiş.
Baharat ve haşlanmış pirinçle yoğrulurmuş.

Pilav üzerine konulurmuş.
Kocaman köfteler
Sonra da servis edilirmiş.
Kifta evdigor” olarak.

Rivayet o ki Çolak Abdi Paşa’dan almış.
Abdigör Köftesi” ismini.
Abdi Paşa, İshakpaşa Sarayını yaptıran zat.
1635’de Doğubeyazıt Sancak Beyi.

Ama Abdi Paşa’nın bir kusuru var.
Et yiyemiyor, midesinden rahatsız.
Yörede hayvancılık gelişmiş.
Et’ten başka yiyecek bulmak zor...

Aşçılar seferber oluyor.
Eti farklı bir biçimde işliyorlar.
Paşa’nın midesine göre hazırlıyorlar.
Afiyetle Abdi Paşa’mıza yediriyorlar.
İsmi kalıyor “Abdigör Köftesi” olarak…

Köftemizi yedik.
Sarayı görelim istedik.
Çolak Abdi Paşa’nın başlattığı.
İshak Paşa’nın ancak 99 yıl sonra bitirdiği.

Saray Doğubeyazıt’tan 9 km. yukarıda.
Kuş yuvası gibi bir yerde.
Dağların arasında, ovaya hakim.
Görkemli bir Saray.

Taş işçiliği, muazzam bir yapı.
İçinde her şey var.
Kalorifer donanımı dahil…

Gezdik “Abdigör Köftesi” yeme bahanesiyle.
Bu görkemli Sarayı.
Ağrı dağı seyri de bonus’u oldu.
Süleyman’ın iştahı sayesinde…

"Selekli Saç Kavurma"sı da meşhurmuş.
"Gosteberg Buğulama"sı da Doğubayazıt’ın.

Bunları da muhakkak tatmak isteyecektir.
Elbet bir gün Süleyman.
Anlayacağınız iki seferimiz daha olacak.
Doğubayazıt menziline…

Doğubeyazıt gezi fotoğraflarım:
https://photos.google.com/share/AF1QipNOIW7ULhKL1TANPrijX5W0ofSvkzQvhlLCq8GZ4YvsN5AHPdjMbCpBstPNkll7Nw/photo/AF1QipNAaHycXMNngk1sD9GovuYmNH6LwbmBAr8Hio74?key=TXozQnZNeF9iY3BfcWs3YXptWWI1NHF6QmhsSHR3

.

.

5 Eylül 2010 Pazar

DÜNYADA VAN...


Giderem Van’a doğru
Yolum İran’a doğru
Kes başım kanım aksın
Kadir bilene doğru

Ereg’in karı menem
Gün vursa erimenem
İstersen gücen bana
Men sana gücenmem


*******

Van, en doğudaki 6 ilimizden bir tanesi.
Ülkemizin en büyük gölü ile ünlü.
Turkuaz renkli Van gölü'yle…

Geçen hafta buraya bir gezi yaptık.
Üç günlük bir gezi.
Doğal olarak tüm Van’ı görmek için yeterli değil.
Bunca kısa bir süre…

Yüksek bir rakıma sahip burası.
Biri birinden güzel dağlara.
Ve görülesi bir coğrafyaya.

4000 yıl önce Hurri’ler yerleşmişler buraya.
Sonra Urartu’lar, Med’ler, Pers'ler, Sasani’ler.
Emevi’ler, Abbasi’ler, Selçuklu’lar, Osmanlı’lar.
Ve en sonunda da Türk'ler…

Tarihe tanık oluyorsunuz.
Issız bir coğrafyada.
Nefis bir iklimde.
Ve dünya iyisi insanlarıyla…

Görkemli dağlar, gürül gürül akarsular.
Yemyeşil ovalar, masmavi bir deniz.
Lacivert bir gök, bembeyaz bulutlar.
Sarı bir toprak ve kıpkırmızı bir gün batımı.

Tüm renkleri görüyorsunuz.
Sessizliği yaşıyorsunuz.
Serinliği hissediyorsunuz.
Tarihle iç içe oluyorsunuz.

Canavarıyla, çayıyla ve nefis kahvaltısıyla,
Otlu peyniri, inci kefali ve mavi deniziyle,
Camisi, türbesi ve ünlü kalesiyle,
Kilimi, kilisesi, ve renkli gözlü kedisiyle…

Ne kadar anlatsak anlatamayacağız Van’ı.
Ama bakın Evliya Çelebi de anlatmış.
400 yıl kadar önce bu diyarları:
Sanki bu günkü gibi :

Van Deryasının vasıfları

Bir göldür ki hiçbir denizle bağlantısı yoktur. Suyu zehirden acı olup, doğudan batıya uzunluğu altmış sekiz mildir. Kışın çok şiddetli dalgalanır. Etrafında dokuz aded kale vardır. İçinde iki büyük ada vardır. Birine “Ahdimvar” adası dirler ki sağlam bir kalesi ile eski bir kilisesi vardır. Diğerine “Ahtamar” adası derler. Güzel bir limanı vardır. Göle her taraftan küçük, büyük yetmiş kadar nehir dökülür.

Kuzeyden “Bendi mâhi” nehri Van gölüne girer. Bir boğaz içinde akar. Aşağı kısımda acı olur. Ama yukarı kısımları tatlıdır. Yılda bir gün Allah’ın emri ile Van gölünün balıkları bu dereden yukarıya, tam bir ay binlerce büyük, küçük balıklar geçip (Bendi mâhi ziyareti) denilen ziyaret yerinde balıklar birikir. Oranın su otlarından, eğri köklerinden otlayıp, güya o zatı ziyaret ederler.

Allahın hikmeti göle bu kadar sular karışır da ne bir katre çoğalır, ne de azalır. Suyu zehir gibi acıdır. İnsan taharet etse abdest yerini yakar. Değme kimse acısına dayanamaz. Garip bir sudur ki bu gölün etrafında oturanlar, bu suda giyeceklerini yıkadıklarında asla sabun kullanmaya ihtiyaç duymazlar. Suyunda o kadar saf, beyaz ve temiz olarak çamaşır yıkanır ki bezler pamuk gibi olur.

Süphan dağı, kuzeyde göğe yükselmiş bir dağdır. Filozof Batlamyos’un dediğine göre yeryüzündeki kırk sekiz büyük dağdan biri de budur. Bu yüksek dağ üzerinde Yahudi kavmi çıksa Allahın emri ile ödleri patlar. Bu dağda otlayan hayvanların çoğu çift kuzular.

Van Kayası’nın güneyi, batısı ve kuzeyi Van gölü ile çevrilidir. Kıble, doğu ve yıldız tarafı irem bağı gibi bir sahranın ortasındadır ki kale bu ortada yüklü olarak çökmüş deve gibi durur.

Bu kaya, çökmüş bir deveye benzetilirse başı doğu tarafında olup, asla top ermez gülle gibi kayalar vardır. Devenin kıç tarafı Van gölü tarafına ve batıya bakar. Bu deve kıçına benzeyen yerden, üç bin altmış adım yükseklikteki kayalar üzerine korka korka tam bir saatte çıktık.

Van kayası
altından pınarlar çıkar. Hor hor denilen yerde, değirmen döndürecek güçte su vardır. Kalenin en yüksek yerinden Hor hor suyu kayasına ince, bin basamaklı taş merdiven ile inilir.

Bu kalenin şehre bakan kıble tarafında düzce bir kayanın ortasında, kayayı dört köşe halinde parlatıp, ibretle okunacak yazılar yazmışlar ki rumuz ve işaret şeklinde olduğundan okuyamadım.

Hüsrev Paşa
camiinin bütün kubbeleri ve odaları mavi kurşunla örtülü, nurlu bir camidir. Halis altınla kaplanmış alemleri, güneşin ışığı ile öyle bir parlaklık saçar ki, insanın gözlerini kamaştırır.

Van kalesinin kıble tarafında Edremit şehrine kadar uzanan Van ovası bağ, bahçe ve gülistanlıktır. Bu bağlara insan girse kaybolur. Her bağda birer pınar, havuz ve şadırvan vardır. Yine her birinde şirin bir köşk bulunur.

Buranın halkının lisanı özel bir lehçedir ki hiçbir diyarın lisanına benzemez. Yaşlı erkeklerin yüzlerinin rengi buğday rengindedir. Gençleştikçe hiddetli, cesur ve yiğit olurlar. Yeni yetişenleri cenge teşvik ederler. Civan ve gençleri de buğday benizli olurlar. Delikanlıları çoğunlukla ablak, sublak, merâli, gazâli gözlü, şirin sözlü, levend olurlar. Allah biliyor kadınlarını görmedim. Ama güvenilir dostlarımızın söylediğine göre hepsi güzel yüzlü, lütufta eşsiz, ibâdetlerine bağlı imişler. Hele genç kızları baba ve kardeşlerinden başka erkek yüzü görmemişlerdir.

Çörek otlu, has ve beyaz somun ekmeği başka bir diyarda yoktur. Beyaz, gül pembe gibi yufkası, katmer çöreği, kekik böreği pek lezzetli olur”.

Van gezisi fotoğraflarım:

https://photos.google.com/share/AF1QipNwbKZvygYrZVCL51WUFk-XxXasbIj6AcL9hlkjoAMhClGoC6xrnBR6HBVsv4QRmg/photo/AF1QipPSuhqk4g6zZXHMdl70U1M4-MKamBKG5oD7kQFO?key=Xy01ZWZGYXQ5OEd6VmhwWWVxYWk3ajhIOFVCTDZR

.

31 Ağustos 2010 Salı

ARGİŞTİ'NİN BLOĞUNDA...



Bunca yıllık blog yazarıyım.
Böylesini ne görmüştüm.
Ne de duymuş…

Adam Van’da bir blog oluşturmuş.
Tabii Van’da imkânlar kısıtlı.
Commodore 64 daha Van'a gelmemişken.
Hatta İsa bile daha dünyayı teşrif etmemişken...

MÖ 700’de.
Günümüzden 2700 yıl önce.
Kim mi?
Kral Argişti...

Argişti, boş bir alan yaratmış önce.
Van kalesinin kayalıklarında.
Tabii Disket de, CD’de yok, DVD’de.
Lazer ise hak getire…

Şimdiki güzel, okunaklı font'lar da yok.
Google’dan aramışlar.
Tekdüze çivi yazısı benzeri bir font bulmuşlar.
Kral söylemiş.
Teknisyenleri copy-paste ile yapıştırmışlar.
Van kalesi'nin güney kayalıklarına…

Menua oğlu Argişti” diye başlamış.
Yüce Tanrı Haldi için bu yazıtı tesis etti” 
Demiş.
Ve eklemiş:

Tanrı Haldi’nin yüceliği ile Menua oğlu Argişti”.
Güçlü kral, büyük kral...
Biainili ülkesinin kralı, krallar kralı”.
Tuşpa kentinin yöneticisi...

Tuşpa dedikleri bugünkü Van.
Tabii blog sahibi Urartu Kralı ise,
Ve de herkesçe tanınıyorsa.
Gerek yok Blog’da özgeçmişe.
Fotoğrafa da, resime de...

Sonra da yaptıklarını anlatmış.
Bir "günlük" oluşturmuş.
Yani, bir internet günlüğü...
Günümüzde buna “blog” deniliyor.

Ne yapsın koca Kral Argişti.
Döneminde internet vardı da.
O mu kullanmadı internet’i.
Yazdırmış da yazdırmış kayalıklara...

Hükmeden yüce Tanrı 
Haldi’ye yalvardım”.
O yılda ordumu tekrar topladım ve…
"Diauehi ülkesine ve kralı Mannudubi’ye 
Karşı sefere çıktım”.

Tabii blog yazarı bizim gibi.
Sıradan birisi değilse.
Ve bir Kral ise.
Yazacak çok şey var haliyle:

19.255 erkek çocuk, 
10.140 canlı savaşçı, 23.280 kadın”.
Toplam 52.675 kişiyi o yıl tutsak aldım...
Bazılarını katlettim 
bazılarını canlı olarak götürdüm”.
1104 at ve 35.015 büyük boynuzlu ve...
1829 küçük boynuzlu sığırı ülkeme taşıdım...
Ve bütün bunları Tanrı Haldi için 
bir tek yıl içinde başardım...”.

İşte günlük dediğin böyle anlamlı olacak.
Gezdiğini, gördüğünü, yediğini anlatmayacak.
Yaptığı işi "lâf olsun, torba dolsun" diye yazmayacak.
Yazdığı yazı, ürküttüğü kurbağaya değecek…

Ve ekleyecek:
Biainili ülkesinin gücünü göstermek 
ve düşman ülkelerini zaptetmek 
için İrpuni kentini inşa ettim”.
Ülke yaban idi ve benden önce 
buraya hiçbir şey inşa edilmemişti”.
Burada yüce işler başardım”.
Getirdiğim 6600 savaşçıyı 
buraya yerleştirdim...

I. Argişti önemli 
Bir blog yazarı.
Urartu ülkesini kuran 
I. Sarduri’nin torunu...

Urartu ülkesinin Kralları numaralandırılmış.
Bizim futbolcular “Şenol I, Şenol II” gibi.
Hanedanda var tam 4 tane Sarduri.
3 tane Rusa, 2 tane de Argişti

Tabii amaç blog sitesini ucuza getirmek.
9 tane Kral, tepe tepe kullanıyorsun.
Yüzyıllar boyu.
Eğer "sarduri.com" diye 
Bir Web alanı satın aldıysan…

Kral Argişti.
Bloğunu o kadar uzun tutmuş ki.
Argişti yıllıkları” ismini.
Vermiş bu kayıtlara tarihçiler…

Urartu Kralı I. Argişti.
Bu bloğunu o kadar sevmiş ki.
Vasiyet etmiş oğlu II. Sarduri'ye.
Beni bloğumun altına gömün".
Ölürsem de kabrime gelmeyin…” diye.

Öyle de yapmış oğlu II. Sarduri.
Babası için bir mezar oluşturmuş.
Salon-Salomanje 6 gözlü bir mezar.
Kenardan da olsa denizi görüyor…

Zaman içinde mezarın içi boşaltılmış.
Soyguncular, arkeologlar tarafından.
Şimdi "Van" kalesinde bulunuyor.
Bu bom boş mezar...

Bloğa giriş yasaklanmış günümüzde.
Demir parmaklıklar konulmuş girişe.
RTÜK tarafından.
Ancak bekçiden MSN şifresini alarak girebiliyorsunuz…

Kahrolsun yoksulluğun gözü.
Argişti, Bloğunu bir USB'ye kaydedememiş.
Ama kayalara öyle bir formatlamış ki.
2700 yıldır duruyor öylece Van kalesi duvarında..
Aldırmadan soygunculara, arkeologlara…

Günde en az 30-40 ziyaretçisi var bu sitenin.
Yurt içinden, yurt dışından geliyorlar.
Gelip, şöylesine bir bakıyorlar bu bloğa.
İneğin baktığı gibi buzağısına.
Pek anlamasalar da…

Siz de ziyaret edin bu blog sitesini.
Oldukça uzun uzadıya metinler.
Zaten yok işe yarar bilgiler de içinde.
Beğenmezseniz basarsınız “delete” düğmesine…

Blog Urartu çivi yazısı ile yazılmış.
Anlamasanız da dert değil.
Ağrı’dan, Patnos’dan çocuklar var.
Anlatıyorlar size istediğiniz dilde.
TürkçeAlmanca, İngilizce.

21 Ağustos 2010 Cumartesi

CİTTASİNOP...



Cittaslow” yeni bir kavram.
Citta” İtalyanca şehir anlamında.
Slow” da İngilizce yavaş karşılığında.
Cittaslow, “yavaş şehir” anlamında kullanılıyor.

Bu kavram on yıl önce İtalya’da ortaya çıktı.
Kentlerde yeni bir yaşam şekli felsefesi…

Bütün şehirlerin ayni olmasına karşı bir kavram.
Kentin özgünlüğünü sergilemek.
Amaç, bir çeşit “butik kent” oluşturmak.
Ve bu şehirde keyifle yaşamak...

Kentin tarihi dokusuna sahip çıkmak.
Kültürünü yaşatmak.
Çağdaşlaşmaya bir ölçüde engel olmak.
Yerel ürünleri tüketmek…

İlk Cittaslow kenti 1999’da ortaya çıktı.
İtalya’da.
Toscana’nın Chianti kentinde.
Ardından da İngiltere, Galler ve Almanya’da…

Kalabalık şehirler bu kategoriye giremiyor.
Öncelikle nüfusun 50 bin’in altında olması gerekiyor.
Kent merkezinde trafiğin olmaması gerekiyor.

Bu kentlerde yarış atları gibi koşturmuyorsunuz.
Az çalış” bu kentlerin temel felsefesi.
Kirliliklerin tümünden arınmış bir kent amaçlanıyor.
Gürültü, görüntü ve hava kirliliğinden…

Cittaslow olmak kolay değil.
Bir “Cittaslow” olabilmenin kriterleri var.
En azından yerine getirilmesi gereken 60 tane kriter.

Bunları temin etmiş iseniz başvuruda bulunuyorsunuz.
İtalya’daki birliğe.
Buraya girmek, AB’ye girmekten zor.
Denetlemeleri de aşmak zorundasınız.

Türkiye’den Cittaslow’a ilk aday kent Seferihisar oldu.
İzmir’in gerçekten sevdiğim bu güzel beldesi…
Umarım gerekenleri yaparlar.
Bu birliğe üye olabilirler.

Cittaslow kavramına uygun bir diğer kent.
Kişisel kanımca Sinop’tur…

Nüfusuyla, tarihiyle ve de sükunetiyle.

Öncelikle Diyojen’in bir kentidir burası.
Büyük İskender gibi bir komutana
Gölge etme, başka ihsan istemem” diyebilen.
Bir felsefeye sahip halkıyla…

Günümüzde bile çok bozulmuş değildir Sinop.
Sanayi girmemiştir bu kente.
Bir uçtan bir uca yürüyerek gidebilirsiniz.
Arasanız bir tane bile trafik lâmbası bulamazsınız…

İnsanlar gerçekten yavaş yaşarlar burada.
Çoğunluğu emekli olan Sinop’lular.
Sevecen, saygılı, mutlu, sakin Sinop’lular.
Balık tutup, rakılarını yudumlarlar...

Çoktandır zaten Cittaslow kentidir.
Bu özellikleriyle Sinop.
Cittaslow birliğinden henüz haberi olmasa da…