YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

19 Mayıs 2008 Pazartesi

YAŞ 35...



Gökyüzünün başka renkleri de varmış
Geç farkettim saçıma ak düştüğünü
Her doğan günün bir mutluluk olduğunu
İnsan bu yaşa gelince anlarmış...


Bugün, kızım Tuğba’nın doğum günü…
Tuğba, 19 Mayıs 1973'te Hacettepe’de dünyaya gözlerini açtı.
Güzel bir çocukluk ve eğitim dönemi geçirdi.
Wisconsin ve Bilkent Üniversitelerinde Arkeoloji eğitimi aldı.
Boston Üniversitesinde Doktorasını tamamladı.
Ortadoğu Teknik Üniversitesine Öğretim Üyesi oldu.
Evlendi, mutlu bir yuva kurdu.
Çoluk-çocuğa karıştı…
Bugün 35 yaşına giriyor.

35. yaşı için ona minik bir armağan hazırladım.
Tuğba’nın doğumundan itibaren birçok fotoğrafını çekmiştim.
Bunlar arşivimde slide’lar halinde duruyordu.
Tuğba bu resimleri ya bir kez görmüş veya hiç görmemişti.
Gördüklerinin çoğu da muhtemelen belleğinden silinmişti.
333 tane çocukluk fotoğrafının taratılması gerekiyordu.
Önce bunu yaptım.
Sonra bunları video film şekline getirdim.
Bir müzik seçilmesi gerekiyordu.
Mozart’ın K 265 sayılı Variations’ını zorlukla temin ettim.
Bu hepimizin “daha dün annemizin kollarında yaşarken…” sözleri ile bildiğimiz klasik müzik yapıtı idi.
Cahit Sıtkı Tarancı’nın “35 Yaş…” şiirinin yukarıdaki bölümünü videonun başına yerleştirdim.
Tuğba’nın iki yaşında iken sesini kaydettiğim bir ses bandı vardı.
Tuğba burada tesadüfen “daha dün annemizin kollarında yaşarken”i de mırıldanmıştı.
Yazının başındaki mısralar tek tek görüntüye gelirken, Tuğba’nın kendi sesinden bu mırıldanmalarını da buraya yükledim.
22 dakika süren bir video klip ortaya çıktı.
DVD formatında kaydını yaptım, kapağını yapıştırdım.
Bugün, bunu kendisine doğumgünü armağanı olarak sunacağım.


Yaş 35, yolun yarısı bile etmez…” diyerek ve de sevgilerimi ileterek.


.

Tuğba’nın çocukluk fotoğrafları için :


.

8 Mayıs 2008 Perşembe

70 YIL ÖNCESİNDEN MEKTUP...


Yaklaşık 10 yıldır KBB Tarihi üzerinde araştırmalar yapıyorum.
2004 yılında Adana'ya gittiğimde Prof. Dr. İlter Uzel’e uğramıştım.
İlter Ağabey, Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Öğretim Üyesidir.
Tıp Tarihi üzerinde çok sayıda araştırma ve yayını vardır.
Kendisinden her karşılaşmamızda birçok şey öğrenmişimdir.
Bu ziyaretimde de çoğunlukla Tıp Tarihi üzerine konuştuk.

Bana arkadaşı Diş Hekimi Mehmet Dura’dan bahsetti.
Mehmet Bey’in babasının, Adana’nın eski ve saygın KBB Hekimlerinden Ziya Ahmet Dura olduğunu ve ondan bir şeyler öğrenebileceğimizi söyledi.
Hemen arkasından da arkadaşı Dt. Mehmet Dura’ya telefon açıp ziyaretine geleceğimizi bildirdi.
Biraz sonra Mehmet Bey’in muayenehanesinde idik.
Kısa sürede ondan babası hakkında önemli bilgiler edindim.

Ziya Ahmet Dura Bey 1891 doğumlu idi.
1918 de Askeri Tıbbiye’den mezun olduktan sonra Türkiye’de modern KBB’ın ilk kurucusu Dr. Ziya Nuri Paşa’nın kürsüsünde ihtisas yapmıştı.
Daha sonra Adana’ya yerleşmiş ve 1968 yılında ölümüne kadar Adana’da çalışmıştı.

Muayenehanede Ziya Nuri Paşa’nın duvara asılı güzel bir fotoğrafı vardı.
Mehmet Bey, babasından kalan hatıra bu resmi özenle ve gururla saklıyordu.
Ziya Nuri Paşa tarafından 4.IX.1933 tarihinde Aziz meslektaşım Ziya Ahmet Bey’e” yazısı ile imzalanmış ve öğrencisine verilmişti.

Fotoğraf, KBB Tarihi için çok büyük anlam ve önem taşıyordu.
Bu fotoğrafın bir örneğini arşivime koymayı çok istiyordum.
Bunun için fotoğrafı bir yerlerde tarattırmalıydım.
Ancak resim cam çerçeveli idi.
Öncelikle çerçevenin sökülmesi gerekiyordu.
Mehmet Dura Bey’den izin aldım. Çerçeveyi özenle söktük.
Arkasında bir zarf içerisinde tek sayfalık bir mektupla karşılaştık.
Yıllardır açılmadığı için toz içerisinde ve oldukça hasarlı idi.
Ziya Ahmet Dura tarafından saman kağıda kendi el yazısı ile yazılmıştı.
10.12.1936 tarihli idi.
Mehmet Bey’in de bu mektuptan hiç haberi yoktu.
70 yıl sonra ilk kez gün ışığına çıkıyordu.
Tozlarından arındırıp, hep birlikte bu mektubu okuduk.
Muhtemelen Hoca’sının ölümünden birkaç gün sonra ve o’nun ölümüne duyduğu üzüntünü içerisinde yazılmıştı.
Özenle çerçevenin arkasına yerleştirilerek burada saklamaya bırakılmıştı.
70 yıl sonra bu mektubu ilk kez okuyanlar bizlerdik.
Günümüzde pek kalmayan “Hoca’ya saygı”nın değerli bir örneği idi.
Her ikisini de rahmetle anıp, gözyaşlarımızı içimize akıttık :


Çok faziletli, yüksek ahlâk sahibi, derin bilgili ve mesleğinin aşığı pek muhterem Hocam 64 senelik hayatında durmadan çalışarak ilim ve irfanla doldurup, yurduna ve etrafına saçtığı çok değerli muazzez başını, taşıdığı nurlu ve temiz gözlerini pek sevdiği yurdunu olgun bilgisinden tam faydalanılacağı çağda, temiz yüreği ile sevgili yurdunun önemli işleri peşinde koşarken, masum bir pnömoni'nin zalim pençesinde, aile ocağından uzak Ankara Numune Hastanesinin garip bir odasında, minnettar talebelerinin bütün gayretlerine rağmen, 1936 senesinin 12. ci ayının ilk haftası içinde nankör hayata gözlerini kapadığını gazetelerde okuduğum zaman; şimdiye kadar hayatta karşılaştığım derin teessür ve büyük acılarımın en ağırını yüksek ruhlu, kâmil ve pek mütevazi Hocama karşı saygı ile dolu, ölümüne içimin saf derinliklerinden gelen yeisli gözyaşlarımda dindirmeye çalıştım.

10.12.1936

İmza

Dr. Ziya Ahmet Dura

Öğrencisi, KBB Hekimi Adana


29 Nisan 2008 Salı

İKİ YÜCEL TANYERİ...



Liseye devam ettiğim 1960’lı yıllarda Devlet Tiyatro, Opera ve Balesi” Ankara’da çok etkin bir sanat kurumu idi. Lise yıllarımız bu topluluktan izlediğimiz biri birinden güzel eserlerle geçmişti. Üniversiteye başladığım 1964 yılında Ankara’da özel bir Tiyatro topluluğu “Ankara Sanat Tiyatrosu” (AST) kurulmuş, bu yeni ve dinamik topluluk Ankara’nın sanat yaşamına farklı bir soluk getirmişti.

AST, 60’lı yıllarda Samuel Becket’in “Godot’yu Beklerken”, Sermet Çağan’ın “Ayak-Bacak Fabrikası”, Nikolai Gogol’ün “Müfettiş”, Vasıf Öngören’in “Asiye Nasıl Kurtulur”, Bertold Brecht’in “Arturo Ui’nin Yükselişi” ve “Galileo Galilei”, Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”, Maksim Gorki’nin “Küçük Burjuvalar” ve İbsen’in “Bir Halk Düşmanı” gibi eserlerini Ankaralı sanatseverlerin beğenilerine sunuyorlardı. Bu eserlerin tanıtım afişleri ve oyunların broşürlerinde Dekor-Kostüm’de tek bir isim görünüyordu : “Yücel Tanyeri”.

Ayni yıllarda genç bir Üniversite öğrencisi olan bizler de “Hacettepe Tiyatro Kulübü”nü kurmuş ve burada Eugene Ionesco’nun “Kel Şarkıcı”, Sean O’Casey’in “Sağlık Yurdu”, A. Gregory’nin “Ay Doğarken” ve Anton Çehov’un “Ayı oyunlarını sahneye koymuştuk. Bu oyunların tanıtımlarında da Dekor-Kostüm’de bir tek isim görünüyordu : “Yücel Tanyeri

1964-70 yılları arasında Hacettepe Tıp Fakültesi’nde çok yoğun bir Tıp eğitimi alıyorduk. Yine çok yoğun çalışma temposu içerisinde olduğum KBB Asistanlık dönemim olan 1970’li yıllarda Yücel Tanyeri’nin ismi artık Ankara “Devlet Opera ve Balesi”nin eserlerinin içerisinde geçiyordu. Beni yakından tanıyanlar, ismimi oyunların tanıtımlarında görüyor ve bu kadar yoğun çalışmanın altından nasıl kalktığıma da çok şaşıyorlardı.

Ankara’da yaşamları bir dönemde kesişen KBB Uzmanı Dr. Yücel Tanyeri ile Sahne Tasarımcısı Yücel Tanyeri’nin tanışmaları da o yıllara rastlar.

O dönemlerde herkesin özel bir cep telefonu yoktu. Yalnızca sabit ev telefonlarımız vardı. Birini aradığınızda kentin telefon Rehberini açar, önce soyadını sonra da adını yukarıdan aşağıya tarar ve kişinin telefonunu öğrenirdiniz. Bizim evimizin numarası 13 55 08 Ankara Telefon Rehberi’nde Tanyeri Yusuf Besim olarak babamın adına kayıtlıydı. Onun hemen altında ise Tanyeri Yücel adına kayıtlı 6 rakamlı bir numara daha vardı. Tıbbi sorunları için Dr. Yücel Tanyeri’ni yani beni arayan hastalarım, haliyle bu numarayı çeviriyor ama karşılarına her seferinde sahne tasarımcısı Yücel Tanyeri çıkıyordu. Gece-gündüz demeden hastalarım onu rahatsız ediyorlardı.

Birkaç hastam bu durumdan beni haberdar ettiğinde adaşım ve soy adaşım “Yücel Tanyeri”ni aradım ve bu durum için özür diledim. Onunla ilk tanışmamız bu şekilde telefon ile olmuştur. Daha sonra kendisi ile Ankara’da samimi bir dostluğumuz oldu. 1980’lerde ben Samsun’a yerleştiğimde o da hastalarım da karışıklıktan kurtulmuştu.

Yücel Bey’in çok saygın bir kişiliği vardı. Son derece nazik ve hoşgörülü bir kimse idi. Benden birkaç yaş büyüktü. Galatasaray Lisesi mezunu idi. DTCF Fransız Filolojisi’nde okumuştu. İtalya’da “Academia Bela Arti di Milano”da eğitim almıştı. AST’ın kurucularından idi ve 30 kadar oyunun Dekor-Kostümünü hazırlamıştı. 1972-85 yılları arasında Ankara Devlet Opera ve Balesi’nde çalışmıştı.

1985 ten sonra da İstanbul Devlet Opera ve Balesi’ne geçmiş ve orada da İl Travatore, Tosca, Rigoletto, Don Giovanni, Faust, Fındıkkıran, Sevil Berberi, Don Carlos, Othello, Uyuyan Güzel, Don Pasquale gibi 35 tane Opera ve Bale yapıtının Dekor ve Kostümlerine imza atmış, ayrıca değişik Özel Tiyatrolarda da 20’den fazla oyunun sahne tasarımını gerçekleştirmişti.

1982-83 yılında Ankara Sanat Kurumu'ndan en başarılı “Dekor-Kostüm Ödülü”nü almıştı. Dört yıl süreyle Mimar Sinan Üniversitesi’nde “Opera ve Bale Dekoru” dersleri verdi. 2007 yılında Prag’da Uluslararası Sahne Tasarımcıları Birliği’nin “Sahne Tasarımcı Onur Ödülü”nü aldı. Bu, “Sahne Tasarımı” dalında Türkiye adına alınmış ilk ödül idi.

Yücel Tanyeri emekli olduktan sonra Çukurcuma’da bir Antikacı dükkânı açtı. İstanbul’a yolum düştüğünde Çukurcuma’ya uğrar adaşım ve soy adaşım ile sohbet ederdim. Geçen sene antikacı dükkânını kapattı. Şimdi bu antik değerdeki sanatçı kişilik, deneyimlerini Öğretim Üyesi olarak Yeditepe Üniversitesi “Güzel Sanatlar Fakültesi” Tiyatro Bölümü öğrencilerine aktarmaktan büyük keyif alıyor.

Gençliğimde onun ad ve soyadını aynen kullanarak kıytırık birkaç dekora imza atıp, onun ününden yararlanmıştım.

Ya o da ayni şeyi yapıp benim hastalarımın muayene ve tedavisine yönelse idi…

25 Nisan 2008 Cuma

HOTEL SACHER...


Viyana’yı sever misiniz bilmem.
Ben, tarihsel dekorla donanmış bu güzel sanat kentine bayılırım...

1996 yılı Eylül başında bir Kongre için birkaç günlüğüne Viyana’ya gitmiştim.
Hotel Sacher’de kalıyordum.
Sacher Oteli Viyana’nın merkezinde, Philharmonikerstrasse üzerindedir.
Viyana Operasının tam karşısındadır.
Fazla büyük bir otel değildir. 150 kadar odası vardır.
1876 yılında Eduard Sacher tarafından kurulmuştur.
Bu kişi, meşhur Sacher Pastası’nı (Sachertorte) ilk imâl eden kişinin oğludur.
Her gün birçok kişi, çikolatalı ve kayısı marmelâtlı bu keki yiyebilmek için otelin altındaki meşhur ama küçük Kafe’yi doldurur...

Hayli eski olmasına rağmen otelden çok bir müze görünümündeki bu yeri Viyana’ya gelen hemen tüm politikacılar, aristokratlar ve sanatkârlar konaklamak için tercih ederler.
Bu otelin zemin koridorlarında, bu otelde kalan meşhurların imzalı fotoğrafları sergilenir.
Kimlerin resmi yoktur ki bu galeride…

Örneğin Monako Prensi Rainer ve eşi Grace, John F. Kennedy,  İndra Gandhi, Kraliçe Elizabeth II, İran Şahı Rıza Pehlevi ve eşi Süreyya, Leonard Bernstein, Zubin Mehta, Herbert von Karajan, Ernest Hemingway, Rudolf Nureyev, Charlie Chaplin, Walt Disney, Orson Welles, Gilbert Becaud, Jose Carreras, Placido Domingo, Romy Schneider, Sharon Stone, Jane Fonda, Ricky Martin, Gloria Gaynor, Lech Walesa bu   otelde kalan isimlerden yalnızca birkaç tanesidir.

Neyse…
Bir sabah kahvaltı için salona indim.
Arkadaşlarımın masasında bir yer edindikten sonra yiyeceklerimi seçmek için açık büfeye yöneldim.
Biri birinden güzel hazırlanmış kahvaltılıklara dalmışken bir bayan yanlışlıkla omzuma çarptı.
Ne oluyor diye baktığımda benden yaşlı ve çok zarif bir hanımefendi mütebessim bir çehre ile bana dönüp “excuse me” dedi.
Hiç sesimi çıkartmadım.
Olanca nazikliğimle başımı hafifçe eğip tebessüm ettim.
Olur böyle şeyler” gibisinden...
Sonra da kahvaltılıklarımı seçip masama döndüm...

Arkadaşlardan bir tanesi “Yücel, bil bakalım kahvaltıda kim var” dedi.
Nereden tahmin edebilirdim kahvaltıda kim olduğunu.
Bilmediğimi söyledim.
Bak, Başkan Jimmy Carter var burada” deyip, arkamdaki masalardan birini gösterdi...

Döndüm, baktım.
Beyaz saçlı, biraz yaşlanmış olan fıstıkçı Carter’ı hemen tanıdım tabii...

Fakat benim için asıl sürpriz olan yanındaki eşiydi.
Carter’ın hemen yanındaki bayan, biraz önce açık büfede yiyeceklerimi seçerken bana çarpan zarif hanımefendinin ta kendisi idi.
Başkan Carter’ın yiyeceklerini almış, şimdi de ona servis yapıyordu...

Olayı arkadaşlarıma anlattım.
Biraz önce o hanımın bana omuz attığını söyledim.
Nereden bilebilirdim onun First Lady olduğunu…

İsminin Rosalyn Carter olduğunu da daha sonra öğrendim.
Bizim tanıdığımız Başbakanlar, Devlet Başkanları kahvaltıya inmezlerdi.
Bunların karınlarını nerede doyurduklarını da hiç bilmezdik.
Ama şimdi karı-koca gelmiş baş başa bizlerle kahvaltı ediyorlardı.
Kuşluklarını da kendileri seçiyorlardı üstelik…

Kahvaltı salonunda olağanüstü pek bir koruma önlemi de görünmüyordu.
Kahvaltı salonundan çıkarken kenarda-köşede sotalanmış iri kıyım siyahî korumaları fark ettim.
Minik kulaklıkları ile hepsi biri biri ile temasta idi.
Ya bir saat önce First Lady’ye “önüne baksana…” deyip biraz da dayılansa idim.

Sonrasında başıma gelecekleri ne siz ne de ben tahmin bile edemezdik herhalde…

Sacher Oteli ile ilgili diğer fotoğraflar için :

21 Nisan 2008 Pazartesi

GİRLAN KÖYÜ...

Son iki haftadır şansım “köprü”lerden açıldı.
Geçen hafta Taşköprü’de idim.
Bu hafta da Vezirköprü’de…


Yolculuk bu kez Vezirköprü’nün tek Alevi köyü, eski ismi ile Girlan yeni ismi ile Güldere’ye.
Can dostumuz Eraslan Akyol’un davetlisi olarak.
Sabahın kuşluk vaktinde Eraslan kardeşimizin evinde köy ekmeği, köy yumurtası, köy sütü ve karakovan balı ile kahvaltımızı yaptık.
Sonra ailece Girlan köyü’nün yaylağı Kızılibik mesire yerine vardık.


Burası çam ağaçları arasında dağ manzaralı serin bir yükselti.
Bir kaynak suyunun yanında ve kızılcık ağacı altında yerimizi aldık.
Yer sofrası hazırlanırken bizler kısa süreli bir dağ yürüyüşü yaptık.
Dönüşte fırında nar gibi kızartılmış bir kuzu bizi bekliyordu.
Yanında da buz gibi kadehlerde aslan sütü…
Yer minderleri üzerinde mis gibi yemekleri hallettik.
Bizler nefis yemekleri yerken genç torunlar Yusuf ve Mesut hepimizi mest eden bir saz konseri verdiler.
Sonrasında saz ve söz ustası Eraslan kardeşimiz bağlamayı aldı eline ve vurdu sazın beline. Önce bize sazıyla ve de güzel sesiyle öyle içten bir “Hoşgeldiniz” dedi ki bu kadar olur :

Seyyahtan gelen mihmanlar
Fakurallar hoş geldiniz

Bize mihman olan canlar
Canlar bize hoş geldiniz

Mihmanlara canım kurban
Dillerde okuruz her an

Bu cemale oldum hayran

Mihman canlar hoş geldiniz

Mürşide yeter elimiz
Ol nazlı dosttan dokumuz
Kâbe’den gelir yolunuz

Mihman canlar hoş geldiniz

Demanım der yollar gözler
Meydanda bir olsun özler
Nasip verici ol sizler

Yeşil eller hoş geldiniz

Sonra da -söz verdiğimiz halde iki yıldır gelemediğimiz için- o kadar incesine taşladı ki bizi.
Tabii ki anlayana...

Ceylân gözlerine kurban olduğum
Tanrı selâmı almaz mısınız
Mevlâm sizi süs için mi
yarattı
Siz gel demeyince gelmez misiniz

Gurbete gidenler azığını alır
Kimisi döner de kimisi kalır

Kimi tavaf için Kâbe’ye
varır
Kâbe kapusundan bilmez misiniz

Sümmaniyem ben bu derdi niderim
Başım alır diyar diyar
giderim
Sizi Atatürk’e dava ederim

Siz mahşer yerine gelmez misiniz

Yemek sonrası söz, sohbet sazla şiirle sürdü gitti.

Peşinden 83 yaşındaki ozan Hacı Kâzım Akay büyüğümüz “Bak Şu Yaşlının Haline” şiiri ile yaşlı kişileri öyle bir anlattı ki :


Bak şu yaşlının haline
Dizinde dermanı yok

Ahirete gidecek amma
Elinde fermanı yok

Üstünde ceketi var
Altında gömleği yok
Dört oğlu iki kızı var
Bakacak evlâdı yok

Saçı sakalı karışmış
Berbere parası yok
Üç yüz koyunu var ama

Gütmeye merası yok

Baba oğul arasında
Yirmi yaş var ya da yok

Gücendirme o babayı
Sana cennette yer yok

Ey oğul sen bak babana
Sözüm gitmesin yabana
Koyunu kurt kapar ise

Ücret vermezler çobana

Sen ne dersin Hacı Kâzım
Bu sözlere karnımız tok
Bakmadı isen atana
Sana da cennette yer yok

Sonrasında da yine kendisinin “Ulan Yalan Dünya” şiiri ile 83 yıllık deneyimlerini öyle bir dile getirdi ki :

Ulan yalan dünya senden usandım
Sen gencecik kaldın kocalttın beni

Sözüne inandım da sana bağlandım

Bir daha doğarsam bağlanır mıyım

Yüzlerce sene yaşarım sandım
Samimiyim dedin de sözüne kandım
Pusuya düşürdün de sana
avlandım
Bir daha doğarsam avlanır
mıyım

Cilvene inandım da sarıldım sana
Ne hünerin var ise oynadın bana

Yürek dayanır mı bu kadar cana

Bir daha doğarsam aldanır mıyım

Dedemi aldın ebemi de aldın

Annemi aldın babamı da aldın

Doymadın bir de hanımı aldın

Bir daha doğarsam güvenir miyim


Hacı Kâzım ne diye bağlandın böyle
Bu yalan dünyanın hüneri öyle

Çıkar yol var ise o yolu
söyle
Bir daha doğarsam inanır mıyım

Sonrasında Eraslan kardeşimiz sazıyla, türküsüyle köyü Girlan’ı öyle bir anlattı ki :

Töresine hayran kaldım
Ne güzelmiş Girlan köyü
Kültüründen ibret aldım

Bir okulmuş Girlan köyü

Gardaş benim aklım durdu
İnsanlar hep gülüyordu
Bu köy bana çok şey verdi

Bir alemmiş Girlan köyü

Tarikatı, şeriatı
Yürür gider verdim notu
Karışıktır siyaseti

Bir politik Girlan köyü

Sahte yarım hacılar var
Cana yakın bacılar var

Görülmemiş öcüler var
Bir alemmiş Girlan köyü

Kocaslan’ın karakteri
Güldere’yi temsil eder
Yusuf Akay diye biri

Rakıyı hap diye yutar

Karaböcek sen bu işi
Çözemezsin böyle kalsın
İnsanları aydın kişi

Herkes ondan ibret alsın

Peşinden yine Hacı Kâzım Akay, “Bir Kefenle” şiiriyle yine yaşam felsefesini yansıttı :

Bir sualim var yazara
Bizi uğratmaya nazara
Ana rahminden geldik
pazara
Bir kefenle döneceğiz mezara

Ahiret tarlasını ektik mi
Hayır fidanını diktik mi
Benlik kütüğünü yıktık mı

Parasız pulsuz döndük mezara

Bir yoksulu gözettik mi
Dik yokuşu düzelttik mi

Kış gününü yaz ettik mi
Yorgansız, çulsuz döndük
mezara

İnsanlığı yaşadık mı
Yalan sözü boşadık mı

Ahiret yolunu döşedik mi
Çiçeksiz, gülsüz döndük
mezara

Hacı Kâzım der yazarım
Kendimden şüphe sezerim

Divane gibi gezerim
Bir kefenle döndük mezara


Daha neler, neler...
Ne şiirler, ne türküler, ne içten sohbetler.
Ne hikâyeler, ne anılar.
Bitmesini hiç istemediğimiz sevgi dolu, şiir, müzik, dostluk ve keyif dolu Pazar günü geç saatlerde can dostlara, bu güzel insanlara, insan gibi insanlara “eyvallah” diyerek sonlandı.


Girlan Köyü fotoğrafları için :

http://picasaweb.google.com/tanyeri/Girlan





14 Nisan 2008 Pazartesi

TAŞKÖPRÜ...



Taşköprü’deyim. 

Kebap kuyusunun başında 

Ne sen farkındasın 

Ne de polis farkında…

Dün (13 Nisan 2008) Pazar günü idi. Sabah 06.00 da yola koyuldum. Gerze, Boyabat üzerinden Dranaz geçidini kuş gibi aşarak ve de Ahmet Muhip'i anarak uzunca bir yol katettikten sonra Taşköprü ilçemize ulaştım.

Taşköprü, Kastamonu ilimize bağlı şirin bir yerleşim bölgesi. Antik dönemdeki ismi “Pompeipolis” burasının. Eskiden beri Gökırmak üzerindeki görkemli taş köprüsü ile ünlü. Kent, ismini de bu taş köprüden alıyor zaten. Ancak günümüzde ise sarımsağı ve Püryan kebabı ile meşhur.

Her sene bahar aylarında gelirim buraya. Püryan Kebabı yemek için. Çünkü bu kebabının en kalitelisi bahar kuzusu'ndan yapılanıdır.

En iyi kebabı da Ateşoğulları'ndan Şükrü Ateş yapar burada. Üç kuşaktır babadan oğula geçen bir deneyimle yapılır bu kebap. İçinde odun yakılan bir kuyuya çengellerle asılan sekiz kuzu saatler boyu bu kuyunun içinde pişer ve nar gibi kızarmış lokum yumuşaklığındaki kuzu eti yetişenlere sıcak sıcak servis edilir. Kuyu’nun kapağı öğlen vakitlerinde açılır. 8 kuzu iki saat içerisinde müşterilere dağıtılır. Sonrasında gelenler avuçlarını yalarlar. Onun için öğlen vakitlerinde Taşköprü’de olunması gerekir.

Bizler de öyle yaptık. Saat tam 12.00 de Taşköprü'de idik. Gökırmak eriyen kar sularını taş köprünün altından geçirmekle meşguldü. Hemen göreve soyunduk. Dışı kıtır, içi lokum gibi kuzu etini parmaklarımızla birlikte yedik.


Sonra Kastamonu üzerinden Devrekani’ye geçtim. Burada da dünyanın en güzel “lokma”sı yapılıyordu. Lokmacı Ali Demirbaş tarafından. Lokma ustası, bu işi 11 yaşında babasından öğrenmişti.

63 yıldır her Pazar günü yalnızca bu işi yapıyordu. İki masalı, 8 sandalyeli tek gözlü bu iddiasız dükkânında... Hamuru kesip, kaynar ayçiçeği yağı içerisine atıyordu. Kısa zamanda zar inceliğindeki kızarmış sıcak lokmalar hemen servis ediliyordu. Usta’nın ustalıkla yaptığı bir ’ti bu. Ali Usta, hangi iş’i en iyi yapıyorsa onu yapıyor ve başka da hiçbir şey yapmıyor ve satmıyordu bu ekmek teknesinde… Sorduğunuzda da “Allaha şükür kazanıyorum” diyordu dolu dolu porsiyonlarını 2 Lira’ya size sunduğunda.



Neyse, yeniden yola koyuldum. Bahar tüm görkemiyle yerleşmişti yöreye. Turfanda yeşilin içinde, beyaz çiçeklerle donanmış meyve ağaçlarının arasında ve yoğun kayın ormanı içerisinden Abana’ya indim. Rengârenk nahif tablolar arasından geçerek. Sonrasında oya gibi işlenmiş batı Karadeniz sahilini izleyerek Türkeli, Ayancık ve Sinop’u arkamızda bırakarak tam 14 saat sonra yeniden Samsun’a ulaştım.

Yarın Pazartesi. Yeni bir hafta daha başlayacak. Birçok öğrenci, sayısız hasta ve çok sayıda ameliyat yine beni bekliyor olacak.

Ama bu moralle yine hepsinin üstesinden gelirim herhalde…



Bu kebabı diğerlerinden ayıran en önemli şey piştiği kuyunun özellikleri… 👇

Kuyu Kebabının yapımında 6-10 aylık ve ortalama canlı ağırlıkları 25-35 kg civarında olan, yörede kekik otu vb. aromatik bitkilerle beslenen süt kuzularının kullanılması, kebabın yapımında kullanılan kuyuların sahip olduğu özel tasarımın ısının dönerek eşit şekilde ve homojen yayılmasını sağlaması ve kebabın tamamen tuğlaların ısısı ile pişmesi, kuyunun ağzının yöreye özgü sarı toprak ile kapatılmasının hava ve ısıyı izole ederek pişme ısısının korunmasını ve etin kurumamasını sağlaması, kuyuların yakılmasında kullanılan çam kökü çırasının sahip olduğu reçinenin kebabın lezzetini artırması ayırt edici özellikleridir. Pişirilme esnasında herhangi bir baharat veya sebze kullanılmayan Kuyu Kebabı, esasen üretim yöntemi ve kuyunun hazırlanma şekli ile diğer kebaplardan ayrılmaktadır.


10 Nisan 2008 Perşembe

BİR DÜĞÜN DAVETİYESİ...


Sarı, saman kağıda basılmış bir davetiye.
Bir matbaada mürettip tarafından elle dizilmiş.
Elle tek tek basılmış.
Cümleler saygıyla düzenlenmiş.
Varidat Müdürü tarafından imzalanmış.
Müteveffa Ahmet Bey'in kızı Fahriye hanım ile Milli Emlâk memuru Yusuf Besim efendi evleniyorlar.
Yer, Sinop Belediye Dairesi.
Tarih 7 Eylül 1933 Perşembe.
Nikâh merasimi icra kılınacak.
Zatıâlilerinin de teşrifi rica ediliyor.
Bu vesile ile derin saygıların sunulması da ihmal edilmiyor.
Cumhuriyet'in kuruluşunun 10.cu yıldönümünde.
Yani, bundan tam 75 yıl önce…
Her şey Yusuf Besim bey’in Yaylak Posta Müdürü iken 7 Mayıs 1932 de Sinop “Emlâk-ı Milliye” memurluğuna tayin edilmesi ile başlıyor.
Yusuf Besim bey 25-26 yaşlarında.
Bekâr.
Sinop küçük bir yer.
Varidat Müdürü aracı oluyor.
Müteveffa Ahmet bey’in kızı Fahriye’yi Y. Besim beye istiyorlar.
Beyaz gelinlikler hazırlanıyor.
Tel duvaklar takılıyor.
Beyaz mendilli siyah takım elbise giyiliyor.
Siyah papyon özenle yakaya takılıyor.
Müteveffa Ahmet bey’in kızı ile Hasan efendi’nin oğlu evleniyorlar.
7 Eylûl 933 tarihinde.
Bu evlilikten beş çocuk dünyaya geliyor.
Lâhut, Gülümser, Yıldız, Esra ve…
Ve en küçükleri ben.
Yani, Yücel Tanyeri.
Onlar erdiler muratlarına, bizler çıktık kerevetlerine…