YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

30 Ocak 2008 Çarşamba

UFAK... UFAK...

Ondokuzmayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin “Kıldan ince, Kılıçtan keskin” sloganıyla her yıl çıkardıkları gülmece dergisi “KILÇIK” da sayfa düzenlemeleri sırasında küçük boşluklar kalıyordu.

Bu boşlukları doldurmak için küçük mizahi yazılara gereksinim oluyordu. 1982 yılında yayınladığımız 4. sayısında sazı ele aldım. Bu boşluklara güncel konularla ilgili taşlamalar hazırladım.

“Ufak… Ufak…” genel başlığı altında yayınladığım bu küçük hacimli yergilerimi aşağıda okuyacaksınız :

………………

ADAMA GÖRE İŞ

Hürriyet Gazetesinden öğrendiğimize göre, yeni YÖK yasası ile “işe göre adam” yetiştirilecekmiş. Bu habere en çok yöneticilerimiz sevinmiştir sanırım. Zira, Başhekimliğe “adam” dayandıramıyorlardı da!..

***

FAKÜLTATİF ANAEROB

Beş yeni Üniversite daha kurulacakmış. Desenize 5000 talebeye daha sorun yaratılacak!..

***

YÖK SARAYI

Doğramacı Beytepe’de geniş bir alanda YÖK Başkanlık Sarayı yaptırıyormuş. Kendisi daha önceleri Hacettepe’de “beyliğini” zaten ilân etmişti. İşleri genişlettiğine bakılırsa “derebeyliğini” ilân etmesi de yakındır.

***

KES BİİİİİİİR

Yeni YÖK yasasına göre Asistanlar döner’den yararlanamayacaklarmış. Bence bu kanun işlemez. Zira, “biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar da…”

***

PARA, PARA, PARA

Yüksek Öğrenim paralı olacakmış. Aman kimseler duymasın. Duyan da milletin bedava okuduğunu sanacak da…

***

SİZİ BECERİKSİZLER SİZİ

Tıp Fakültesi öğrencileri için “Beceri Lâboratuarı” açılacakmış. Yararlıdır. Çünkü ders notu, dershane ve Hoca bulmak gerçekten “beceri” gerektiren bir iş olmuştu…

***

YÖNETİCİ GÖZÜYLE

Stajyerlerin yurt sorunu varmış, yemek sorunu varmış, kitap sorunu varmış. Kuzum siz buraya okumaya mı geldiniz, yoksa sorun yaratmaya mı?..

***

BAK ŞU İŞE

Yüksek öğrenim paralı olacakmış. Müracaat için 16 kuruşluk pul yeterliymiş.

***

AMNEZİ

Gazetelerden öğrendiğimize göre bankalardaki hesaplarını unutan kuruluşların başında Hacettepe Üniversitesi geliyormuş. Bu Hacettepe’nin ilk unutkanlığı değil ki… Daha önce kendi kurduğu Üniversiteleri de unutmuştu da!..

***

BİTMEYEN SENFONİ

Dünyada Hastane ile Tıp Medresesinin yan yana bulunduğu ilk eser 1206 yılında Kayseri’de yapılmış. Bu gidişle sonuncusu da Samsun’da yapılacak galiba…

***

ANLAYANA

Yabancı Diller Yüksek Okulu bizim Üniversiteye bağlanacakmış. Uygundur. Zira biri birimizi anlamakta oldukça güçlük çekiyorduk da!..

***

I.Q.

Üniversiteye giriş sınavlarında bundan böyle zekâ soruları sorulmayacakmış. Münasiptir. Zira, yeni yasalardan sonra Üniversitelere girmek için biraz embesil olmak gerekiyor da!..

***

NURLU UFUKLAR

YÖK yasasının TV’da anlatıldığı iki gece boyunca tüm yurtta elektrik kısıntısı yapılmamıştı. Neden acaba? Nedeni var mı? Yasanın, rotasyon bekleyen bunca kişiye “nurlu ufuklar” vaat ettiğini anlatmak için olsa gerek.

***

KRONİK KONSTİPASYON

Gazetelerden öğrendiğimize göre 19 Mayıs Üniversitesinde ilk kalp ameliyatı gerçekleştirilmiş. Ne denir… Hayırlı olsun. Darısı, apandisit ameliyatlarının başına…

***

DUR YOLCU

YÖK ilk toplantısını Sheraton Otelinde yapmış. Bakalım son toplantısı nerede olacak? Malûm, otel yolcuları hep gelip geçici olurlar da!..

***

CANKURTARAN

YÖK için 7 otomobil ve bir ambulans alınacakmış. Her şeyi anladık da ambulansa neden gerek gördüler acaba? Her halde prognozlarını onlar da iyi görmedikleri için olsa gerek…

***

KADEMELER

Doktora’ya girilir. İhtisas alınır. Doçentlik verilir. Profesör olunur. YÖK Başkanlığına atanılır.

***

AŞIRI DOZ

Reçetelere aşırı ilâç yazılması nedeniyle bunlar kullanılmıyor ve ilâç israfı oluyormuş. Allahtan aşırı yazılan bu ilâçlar kullanılmıyor. Hani bir de kullanılsa, ilâcın yanında adam israfı da olacak…

***

ANLAMAYANA DAVUL-ZURNA

Çukurova Üniversitesi kadrosuna bir davulcu ile bir zurnacı da konulmuş. İşte böyledir Sayın Doğramacı. Bu Üniversiteleri hiç kendi hallerine bırakmaya gelmez. Sonunda ya davulcuya varırlar, ya da zurnacıya…

***

ZANAAT

Hacettepe Üniversitesinde “Güzel Sanatlar Fakültesi” kurulacakmış. Muayenehane açan eski Hocalarımız yaptıkları işin güzel bir sanat olduğunu sonunda anladılar herhalde…

***

İNSOMNİA

Gece Nöbeti tutan Asistanlar sivri sineklerden çok şikâyetçilermiş. Yöneticilerimizi kutlamak gerek. Asistanları nöbette uyanık tutmak için daha iyi bir yöntem düşünülemezdi de…

29 Ocak 2008 Salı

KILÇIKLI YILLARIM...


1982 yılında Tıp Fakültesi Dekanımız Gürler İliçin idi.
Gürler Ağabeyin sanatsever bir kişiliği vardı.
İyi keman çalardı.
Felsefe ve Edebiyat’la yakından ilgilenirdi.
19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin 3 yıldan beri çıkardıkları gülmece dergisi “Kılçık”ın yönetmenliğini benim üstlenmemi istiyordu.
Benim, Hacettepe’de Mantar Dergisinden deneyimlerim vardı.
Bu işi kolaylıkla yapabileceğimi düşünüyordum.
Tereddütsüz kabul ettim.
1982-1986 yılları arasında bu dergiyi tıp öğrencilerimizle birlikte güzel biçimde yayınladıktan sonrada bu işi gençlere bıraktım.

1982 yılında yayınladığımız 4. sayının girişine Salah Birsel’in “Kikirikname” şiirini koymuştum :

Sizinkisi de gülmek mi a teresler
Gülünce şöyle bir sunturlu gülmeli
Bir, iki, üç dişleri göstermeli
Sırıtmalı değil, zangır zangır gülmeli
Yakaları kolalatmalı bir, iki, üç
Bir, iki, üç başları doğrultmalı
Boşuna değil bu öğütler inanın
Gülünce, sabah-akşam gülmeli
Ceketleri kavuşturmalı bir, iki, üç
Köşelerde değil, ortalarda gülmeli
Düğmeleri parlatmalı zamanında
Gülünce şapkalarla gülmeli
Bir, iki, üç sayıyla bükülmeli
Sırayla değil, hep birden gülmeli
İşin bütün inceliği burada a teresler
Gülünce dişleri göstermeli…


Yine ayni sayıda bir ilk olarak Basınımızın değerli yazarlarının “tıp” ile ilgili yazılarına yer vermeyi düşündüm. Bunun için çeşitli yazar ve çizerlerden dergimize katkıda bulunmalarını rica ettim. Çetin Altan, Mete Akyol, Semih Balcıoğlu, Orhan Boran, İsmet Çelik, Yavuz Donat, Oktay Ekşi, Altan Erbulak, Teoman Erel, Aziz Nesin, Hasan Pulur, Rauf Tamer ve Atıf Taşpınar ile doğrudan ilişki kurdum. Bunlar, konuk yazar ve çizerler olarak dergimize çok ilginç katkılarda bulundular.
Bu arada bir kısım öğrenci sağcı veya solcu yazarlara itirazda bulunarak “eğer onların yazısı yayınlanırsa dergiyi almayacaklarını” dile getirdiler. Konuk yazarların yazılarının politik yazılar olmayıp, tıp ile ilişkili hoş yazılar olduğunu anlatıp, onları ikna edene kadar epey çaba harcadığımı şimdi hoş bir anı olarak saklıyorum.
O dönemde amatör birer karikatürist olarak dergimizde ilk kez çizgileri yayınlanan Ali Coşkun, Ferit Kuz, Halis Dokgöz, Uğur Özel ve Muammer Kotbaş isimli öğrencilerimiz daha sonraları bu sanatlarını çok ilerleterek bu alanda kendilerini çok geliştirdiler.
Sözün kısası, profesyonel yazar-çizerlerle birlikte amatör tıp öğrencilerinin karışımı ile hayli geniş kapsamlı, kaliteli bir dergi çıkarttık.

Son sayfamıza da meşhur gasteci Muhlis uslubunda benim tarafımdan kaleme alınmış, “Teşekküre Kontra Teksip” teşekkür yazısı ile son verdik:

Bislerin çalışmasıylan tiraş’ı ilk beş gaste içine giren KIÇLIK gastesine 8 sütun teşkür reklamı vererek bislere kılçık atan ve ilgilendikleri islenimini yaratmak isteyen arkadaşlarımısa teksiptir.

Ulam Kılçıklar bis bu dergimisi zatem sisler içim çıkatmıştık satem. Hem soonacıma sis, kasteden ve dergiden ne anlarsıns ulam. Anlassaydınıs zatem şimcik Basım Yayım Yüssek okulunda olurdunus siz satem. Bi de neye bosulduk biliyonus mu Tabiatıylam bilmessinis. Çünküm Sansum gibim mahrumiyeten usak bi kentde oturmuş dergimisin kalın oluşunnan alay ediyonus. Ulam söyleyin yarın sorunlu himmet yasasınnan erosyona gittiğinizde ne olucaanıs? (soru işareti konacak mürettip) Akta Pathologica Siirt’ica mı yoksam Medikal Kliniks of the Doğu Anatolica mı ? ha.. sorarıs sise? Oralarda gaste bilem gelmiyormuş bilermiydinis açapa… O saman bisim deerimisi daha iyi anlıcaanıs ama osun… Bisler her saman, her yerde taktire ve teprike açık kişileris!

NOT: Çok sinirliyis onun için bu yasının retaksiyonunu değerli gasteci Muhlis Beyefenti yapmıştır”.

27 Ocak 2008 Pazar

SİNOP ALUMNİSİ...



Alumni” kelimesi aslında yabancı bir sözcük.
Ayni eğitim kurumundan yetişenler grubu anlamını taşıyor.
Hacettepe KBB’da Asistanlık yaparak oradan Uzmanlıklarını alan bizler de her sene ayrı bir şehirde bir araya gelerek kısmen bilimsel, büyük kısmı ise sosyal içerikli toplantılar yapıyoruz. Bunu, ilk kez Hocamız Nazmi Hoşal’ın adlandırdığı biçimde “Hacettepe Alumni Toplantıları” diyoruz.

2002 yılında bu toplantının Samsun’da yapılması önerildi. Arkadaşlarımızın çoğu Samsun’u görmüşlerdi. Ayrıca böyle bir toplantı için Samsun çok da ilgi çekici bir yer değildi. Bu toplantıyı –annemin doğum yeri olduğu için- yakından bildiğim Sinop’ta yapmayı düşündüm. Katılımcıların büyük çoğunluğu Sinop’u ilk kez göreceklerdi. Ama orada da büyük bir grubun konuk edilmesi çok zordu.

Ön görüşmelere başladım. Sinop’un 6-7 km. uzağında çok güzel bir yöre olan Akliman’da bir “Öğrenci Yurdu” vardı. Burası belki tek yıldızlı bir otel kalitesindeydi ama 150 konuk ancak bu yurtta barındırılabilirdi. Yetkililerle görüştüm, toplantı sırasında burası konaklamamız için tümüyle bize tahsis edilecekti. Ayrıca burası bilimsel toplantıları yapacağımız Su Ürünleri Fakültesi’ne de yürüyüşle 3-5 dakikalık bir mesafedeydi. Salonu da ayarladım. Tüm Alumni grubu arkadaşlarımızın iletişim bilgilerini edinerek onlarla bire bir ilişkiler kurdum. Hepsinin T-shirt beden büyüklüklerini öğrenerek onlara ayni örnek mavi renkte T-shirt’ler yaptırdım. Böylece herkes ayni giysiyi giyecek ve bir takım görüntüsü oluşturacaktık. Ayrıca toplantı Sinop’ta yapılacağı için amblem olarak “snoopy”yi seçtim ve Başaynalı bir Snoopy ve Hacettepe amblemini birlikte kullanarak bir “logo” oluşturdum. Bu logo’yu tüm T-shirt’lerin göğüslerine işlettim.Toplam 153 kişiden oluşan katılımcılar ayni giysilerle ayni otelde konaklayacak ve burada bizden başka kimsecikler de olmayacaktı.

Açılışı ve açılış kokteylini -Hacettepe KBB’da hapishane hayatı yaşadığımız için- tarihi Sinop Hapishanesi'nde yapmaya karar verdim. Ama bir sorun vardı. Hapishanede elektrik yoktu. Buraya 300 m. uzaklıktan kablo ile elektrik getirttim. Ayrıca, konuklarla birlikte 200’e yakın kişiye kokteyl yapacak olanaklar bu 10 bin kişilik kentte yoktu. Cam bardaklar da Samsun’dan ödünç getirtildi.

Açılış Kokteylimiz 2 Eylül 2002 tarihinde saat 17.30 da Hapishanenin bir avlusunda başladı. Hapishanenin 25 yıllık deneyimli gardiyanı “Pala Bey” bir hapishaneyi ilk kez gören konuklara ilginç bilgiler vererek gezdiriyordu. Saat 19.30 da Hapishanenin bir diğer avlusunda Açılış Törenimiz yapıldı. Bir gün öncesine kadar elektrik olmayan bu yerde, açık havada eski günleri andığımız renkli konuşmalar, sunumlar yapıldı.

3 gün süreyle her sabah Bilimsel Toplantılarımızı yapıyor ve öğlenden sonraları da Sinop’un turistik yerlerini geziyorduk. Sabah Toplantılarımızda Dr. Kerim Ceryan “Mesleğimin Sonbaharı”, Dr. Kadir Doğruer “Gülmek Nedir”, Dr. Sabit Günel “Acı, Tatlı Hatıralar”, Dr. Uğur Bilgen “Karikatürlerle Gözlemler”, Dr. Cem Keçik “Anılar”, Dr. Şefik Hoşal “Larenks Kanserinin Yüzyılın Tarihine Etkisi” konusunda çok renkli konuşmalar yaptılar. Öğleden sonraları ise minibüslerle “Ada turu” ve “İnceburun” gezileri yapıldı. Türkiyenin en kuzey ucuna yapılan bu geziden sonra her katılımcıya özel belgeleri verildi. Bir gün öğlenden sonra Limandan bir tekne ile hareket ederek “Hamsilos” ve “Akliman”a gidildi, öğlen yemeği teknede yenildi ve inanılmaz güzellikteki bu koylarda denize girildi. Gece ayni teknede Türk Müziği eşliğinde yemek yenildi. Ertesi gün öğlen yemeği Akliman’da orman içerisinde, Sinop’a has “Kulak Hamuru” (bir çeşit cevizli mantı) yenilip, piknik yapıldı . Böylece zamanın nasıl geçtiği anlaşılmadı.

Üç günün sonunda “Kulak” Hamuru yenilmiş, İnce “Burun”a gidilmiş ve Hamsilos “Boğaz”ından geçilerek gerçek bir Kulak-Burun-Boğaz toplantısı tamamlanmıştı.

Tüm katılımcılar bu Toplantıdan çok keyif aldıklarını söylediler.

Ama benim aldığım keyif onlardan fazlaydı…


Sinop Alumnisi Anıları Videom:




25 Ocak 2008 Cuma

HOCAMIN SON DERSİ...



1957-60 yılları arasında Samsun Namık Kemal Ortaokulunda okudum.
Ortaokul’da Beden Eğitimi Hocamız İbrahim İşler idi.
Kendisini, okulun bahçesinde daha ilk derse girdiğimizde sevmiştik.
Tüm öğrencileri ile iyi ilişki kurabilen, disiplinli bir Hoca idi.
Kelimeleri özenle seçiyor, cümleleri düzgün kuruyordu.
Çok güzel ve anlamlı konuşmalar yapıyordu.
Bu konuda bir belâgat ustasıydı.
İbrahim Hoca, Gazi Eğitim Enstitüsü Spor Bölümü mezunu idi.
Vücudu düzgün, hareketleri düzenli, yürüyüşü alımlıydı.
Sporun her dalını en iyi biçimde yapabiliyordu.
İlerleyen zaman içerisinde tüm öğrenciler gibi ben de çok sevmiştim kendisini.
Öğrencilerle arkadaş gibiydi.
19 Mayıs gösterilerinde talebelerinin başında, bembeyaz giysileriyle göğsü ileride tam bir asker gibi yürür, sonrasında da günün anlam ve önemini anlatan etkileyici konuşmalar yapardı. Hepimiz hayrandık ona.
Hepimizin örnek aldığı bir kimliği ve kişiliği vardı...

Yıllar sonra Hekim olarak Samsun’a döndüğümde Fotoğraf Sanatçısı Metin İşler ile tanıştım. Ona hemen İbrahim İşler Hocamızla bir akrabalığı olup olmadığını sordum. “Ağabeyimdir” dedi. İbrahim Hocamızın 1970’lerin sonlarında emekli olduğunu ve İstanbul’da ikamet etmekte olduğunu Metin Bey’den öğrendim. “Aman” dedim “Samsun’a geldiğinde muhakkak görüşmek isterim…”

Aradan uzun bir süre geçti. Bir gün Muayenehaneme Metin Bey ile İbrahim Hocam birlikte habersizce çıka geldiler. Çok sevindim. Elini öptüm. Eski günleri, Hocalarımızı andık. Lâf lâfı açtı. Sonra sağlık durumunu sordum. Kalp sorunları nedeniyle iki kez by-pass ameliyatı geçirmişti. Kalp krizlerinin genellikle sigara içenlerde olduğunu bildiğim için bu hastalığı Hocama yakıştıramamıştım. “Ama Hocam” dedim “Siz bildiğim kadarıyla hiç sigara içmezdiniz”. “Niçin oldu bu iş” diye sorduğumda Hocamdan hiç beklemediğim bir yanıt geldi.
Yücel, ben gençliğimden beri hep sigara içerdim” dedi...

Çok şaşırmıştım.
Üç yıl Öğretmenimiz olmuştu ama onun sigara içtiğini bir kez bile görmemiştim.
Bunu şimdi yeni öğreniyordum.
Belki de ben o’nu örnek aldığım için hayatım boyunca hiç sigara içmemiştim.
Böyle bir durumu hiç beklemiyordum.
Hocam ilâve etti:
Yücel, biz kötü örnek olmamak için sizlere görünmeden, gizli içerdik...”

Zaman durmuştu...
Hocalığın ne demek olduğunu bir kez daha anlamıştım.
Söyleyecek lâf yoktu.

İbrahim İşler, Cumhuriyetin yetiştirdiği gerçek bir Öğretmendi.
Yetiştirdiği öğrencisine son bir ders daha vermişti.
Bu güzel, sportmen Hocamızı 2003 yılında yine bir kalp krizi sonrasında yitirdik.
Tüm aydın, çağdaş Cumhuriyet Öğretmenleri gibi nur içinde yatsın...


.

24 Ocak 2008 Perşembe

NAZMİ HOCA ve SİYASİLER...



Prof. Dr. Nazmi Hoşal, içlerinde benim de bulunduğum birçok Öğrenci ve KBB Uzmanı yetiştirdikten sonra kurucusu olduğu Hacettepe KBB Anabilim Dalı’ndan 1997 yılında emekli oldu.

Onun emeklilik töreninde Hocam için ilginç bir sunum yapmalıydım.

1990 lı yıllarda Show TV’da “Televole” başlıklı bir spor-magazin programı vardı.
Bu programın içerisinde "Siyasiler" başlıklı özel bir bölüm yer alıyordu. Espirili bir sualin sonuna, siyasi liderlerin konuşmalarından seçilen minik bölümler ekleniliyor ve sonunda neşeyle izlenilen bir bölüm oluşuyordu.

Hocama emeklilik töreninde böyle neşeli bir video sunumu yapmayı düşündüm.
Show TV yöneticileri ve “Televole” program yapımcıları ile temasa geçtim.
TV kanallarından belge almak çok zor iştir...

Buna rağmen Show TV'nin olumlu yaklaşımlarıyla bu işi başardım. İsteğim üzerine siyasi Liderlerin konuşmalarını 3 VHS kaset dolusu olarak gönderdiler. Sonra bunları tek tek çözümledim. Espiri eklenebilecekleri ve soruları belirledim. Montajı Show TV de yapabileceğimizi sanıyordum. Ancak bu işin çok zaman alacağını, kendilerinin vakitleri olmadığını belirttiler. Ben de Samsundaki bir yerel TV Kanalı olan “Klas TV“ ile temas kurdum. Onların stüdyolarında geceler boyu çalışarak kurguyu yaptım. Soruların seslendirilmesini Show TV’da orijinal seslendirmeyi yapan Orhan Şengürbüz’e rica ettim. Beni kırmayıp, sorularımı bir kasete okunmuş olarak gönderdiler. Sorular ve Liderlerin yanıtlarını yan yana getirerek bu sunumu oluşturdum. Bunu Hocamın emeklilik töreninde onun hoşgörüsüne sığınarak, katılımcılar huzurunda gösterimi yaptım. Kasetin VHS formatında bir örneğini gösterim sonrasında Hocama sundum.


Bir kısım Medya”nın desteği ile hazırladığım
bu amatör çalışmayı izlemek için
lütfen tıklayınız. Keyifli seyirler…
         Lütfen sesi sonuna kadar açınız

.

22 Ocak 2008 Salı

İKİ RESİM ARASINDAKİ 7 FARK...


Babam bir PTT çalışanıydı.
Memurluk yıllarını hep Güneydoğu Anadolu’da geçirmişti.
Buranın yoksul kasabalarında hizmet vermişti.
Bu nedenle doğru düzgün bir aile resmimiz hiç olmamıştı.
O dönemlerde fotoğraf çektirmek pek de kolay bir iş değildi.
Hele de böylesine gözden ırak ve ufak kasabalarda...

1949 yılında babam Elazığ’ın Maden ilçesinde görevliydi.
Maden, bakır madeni üretimi yapılan küçük bir işçi kasabasıydı.
Ulaşım yalnızca tren yoluyla yapılırdı.
İlk aile resmimiz orada çekilmişti.
Bu, beş kişilik ailemizin ilkfotoğrafı” idi. Çok sevinmiştik.
Nihayet, yıllar boyu saklayacağımız bir aile fotoğrafımız olmuştu.
Ben henüz 3 yaşında iken kerpiç evimizin damında çekilen bu siyah-beyaz resimde Gülümser ablam 13, Esra ablam ise 6 yaşlarında olmalıydılar.
Sonraki yıllarda tek tek annemle, babamla ya da kardeşlerimle çektirdiğimiz resimler olmuştu.
Ama başkaca bir “aile fotoğrafı”mız hiç olmamıştı.
Ta ki 1964 yılına, yani onbeş yıl sonrasına kadar…

1964 yılında evimiz Maden’de değil, Başkentimiz Ankara’daydı.
O yıl ablam Esra, Mersin’den Yıldırım Fındık ile evlenmişti.
Aileye yeni bir katılım olmuştu.
1964 yılı Haziran ayında yeni bir aile fotoğrafımız olsun denildi.
Artık kerpiç evin damında fotoğraf çektirmek olmazdı.
Kravatlar seçildi, güzel elbiseler kuşanıldı. Saçlar özenle tarandı.
Bahçelievler’de bir Fotoğraf Stüdyosuna gidildi.
Spot ışıklar altında, körüklü bir makineyle 6X6 fotoğraf çektirildi.
O dönemde Gülümser ablam Türk Hava Kurumunda çalışıyordu.
Esra ablam Ticaret Yüksek Öğretmen Okulunu bitirmiş, Mersin’de öğretmendi.
Ben Lise son sınıf öğrencisi idim.
Anne ve babam 60’lı yaşlarını geride bırakmışlardı.
Babam çoktan emekli olmuştu.
Yıldırım ağabey’in de katılımıyla aile fertlerinin sayısı altıyı bulmuştu.
Dikkatle objektif’e bakıldı, nefesler tutuldu.
Birkaç gün sonra ikinci aile fotoğrafımız elimizdeydi.
15 yıl önce çekilen ilk resimle bu ikinci resim arasında en azından 7 fark vardı.

Bu, ailemizin hep birlikte çekilmiş son resmiydi.
Sonraki yıllarda bu 6 kişi bir daha hiçbir zaman bir araya gelemeyeceklerdi.
Bir yıl geçmeden Gülümser ablamı yitirdik.
Annemi, babamı ve Yıldırım ağabeyi kaybetmemiz daha sonraki yıllara rastlar.
Bizlerin yaşlanması, çoluk-çocuğa, torun-torbaya kavuşmamız sonraki yıllardadır.
Sözün kısası 1949 yılında Maden’de çekilen ilk aile fotoğrafımızdan bu yana köprünün altından çok sular aktı.

İlk çekilen fotoğraftan beri değişiklikler şimdi belki de 177 yi aşmıştır.



21 Ocak 2008 Pazartesi

İSTİKBÂL GÖKLERDEDİR...


Yıl 1976 olsa gerek. Yer Ankara-Eskişehir yolu 33.cü kilometresi. Serin bir ilkbahar sabahı. Etraf yeni yeni yeşeriyor. Selin Sayek, Tunç Fındık ve Tuğba Tanyeri. Koşmak, oynamak, eğlenmek için kırlara gelmişler. Bomboş arazide uçurtma uçuruyorlar. Tüm gözler mavi göklerde. Uçurtma, belli ki fotoğraf karesinde kendisine yer bulamamış. Oldukça yükseklerde. Fotoğraftan anlaşıldığı kadarıyla yukarılarda özgürce kuyruk sallamakta. Yaşamlarının baharında olan gençlerin keyiflerine diyecek yok. Umutla, heyecanla ileriye bakıyorlar.

Aradan 30 yıl geçti. Selin Amerika’da Ekonomi tahsili yaptı. Dünya Bankasında çalıştı. Halen Bilkent Üniversitesinde Öğretim Üyesi... Tuğba Amerika’da Arkeoloji Doktorasını tamamladı. O da ODTÜ’de Öğretim Üyesi… Tunç da Bilkent Üniversitesini bitirdi. İki kez Everest’e tırmandı.

 Üçünün de gözleri halâ yukarılarda…