YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

6 Mart 2008 Perşembe

CUMHURİYET'İN KADINI...



Huriye Aydın, teyzemin kızıydı.
Bizim büyüğümüzdü.
Bu nedenle ona hep “Huriye Abla” diye hitap ederdik.
Cumhuriyet’in ilânından iki yıl sonra 1925 yılında Sinop’ta doğmuştu.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Cumhuriyet eğitimi ile yetişmişti.
Bu nedenle tam anlamıyla Cumhuriyet’in bir kadını idi.
Aydın, bilgili, kültürlü, saygın ve çağdaş...
Kendisi gibi değerli üç evlât yetiştirmişti.
Bir yıl önce, 82 yaşında yitirdik Huriye Abla’mızı.

Huriye Abla'mın Sinop Akşam Kız Sanat Okulunda eğitim görürken 6 Ocak 1945 tarihinde, bundan 63 yıl önce 20 yaşında iken yaptığı konuşmanın, kendi el yazısı ile kaleme aldığı metin, ölümünden sonra evrakları arasında bulundu. Bu konuşmayı, “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” nedeniyle başta Huriye Ablam olmak üzere tüm Cumhuriyet kadınlarının aziz anısına, virgülüne dokunmadan aynen iletiyorum.

Nurlar içerisinde yatsın…

……………

Arkadaşlar:

Tarihin başlangıç devirlerine çıktığımız zaman ilk aile ocağının kurucusu olmak üzere kadını görürüz. Babanın aile ocağının kurucusu olarak oynadığı rol sathi olduğu halde kadının ailedeki mevki’i esaslı bir kurucu durumundadır. Tarihin ilk karanlık devirlerinde kadın, tapılmağa lâyık bir tanrıça olarak telakki edilmişti. Nitekim ilk tanrılar tamamile kadınlardır. Kadın bu devirlerde yalnız çocukların değil, medeniyetlerin de bir anası idi.

İktisadi terakkilerin bir kısmı kadınlar tarafından gerçeklendirilmişti. Erkekler av arkasında koşarken, kadın kurduğu aile yuvasının başında ziraati keşfediyordu. Ev hizmetlerini mükemmelleştirmek için ipliği sonra da örgüyü yaratıyordu.

Kuvvetle tahmin edildiğine göre, dikişin, çömlekçiliğin, örücülüğün mucidi kadınlar, hatta ticareti bilen de kadınlardı. Yuvayı onlar kurdu, hayvanları onlar evcilleştirdi ve sosyal ilgi san’atının ne olduğunu erkeklere öğretmekle medeniyetin bir temel taşı oldu.

Bütün bu devirlerde ve daha sonra kadın tanrıça mevkiine rakipsiz yükselmiştir. Yunanlıların taptıkları “İstar”, Sibel”, “Demeter”, “Serez” ve “Afrodit” isimlerini eski arz tanrılarının modern şekilleri olarak sayabiliriz.

Bu arada toprakla çiftçilikle çok yakından ilgilenen, şifa verici nebatlarla sadece uğraşan gene kadınlar olmuştur. Ve bugünkü tıp dediğimiz san’atın doğmasında da kadınlar âmil oldu. Böylece kadının kutsallığı iptidaî babalarımızın zihninde büyüdükçe büyüdü, genişledi.

Bütün bunlara rağmen kadın bir tanrı olarak tanındığı zamanlarda bile erkeğin tahakkümünden kurtulamamış, onunla ayni müsavi hak ve şarta sahip olamamıştır. Hele dinlerin tekâmül etmeğe başladığı zamanlarda kadın esareti müthiş bir hal içine düşmüştür… Yalnız bu esaret kadının yuvaya bağlı bir varlık olması, kadın esaretine rağmen medeniyetimizin yaratılmasında bilhassa zevkin tekâmülünde en hakiki bir âmildir. Eğer kadın da erkekle fiziki bir müsavata sahip olsaydı o da onun gibi av ve savaş peşinde koşacak, medeniyetin ilk merhalelerinde zevkin, süsün doğmasına imkân bulunmayacaktı. Bu hususta kadının esaretine borçlu bulunduğumuzu hiç bir zaman inkâr edemeyiz.

Bu yoldaki tetkikler bizi tek bir hakikatle karşılaştırır. “Güzel cins” adı verilen kadın bugün olduğu gibi tarihin ta başlangıç devirlerinde de eve bağlı olduğu kadar süse düşkündü. Hatta giyimin yayılmadığı zamanlarda da vücudunu döğmelerle süsler, saçının tuvalet kuvaförünü unutmaz, ayaklarını ve gerdanını kemikten, dişten eşyalarla donatırdı.

Demek oluyor ki bundan 10.000 yıl önce ve hatta daha eski devirlerde de kadın aynaya bakıyor, yüzünde ve vücudunda kusur bulduğu yerleri düzeltiyor, kendini daha güzel daha sevdirecek bir hâle sokuyordu.
Kadının süslenmesi, kuvaförü tarihle beraber başlamış ve bugüne kadar devam ede
gelmiştir.

Arkadaşlarım!

Ve işte bugün artık asırlar boyunca taassubun tazyiki altında bulunan Türk kadını ve onun bitmez tükenmez kabiliyet, istidat ve zevk hazineleri cemiyet hayatımızda vakit vakit kendini göstermiş uzak fasılalarla birkaç yıldız vererek şurada burada görülen işlerile keşfedilen bir altın maden gibi nihayet inkişaf ve serbestisini elde ederek hayata atılmıştır.

Bugünkü cemiyetin erkeleriyle iş başında bulunması, hayat mücadelesinde bir pay alması ve har sahada muvaffakiyeti ona verilen bir müsaade ile değil onun kendi varlığını örten siyah perdeyi sıyırıp atması sayesinde olmuştur.

San’atta, iş hayatında, sınırda bir erkek kadar azimli, o kadar cesur ve o kadar kabiliyetli olarak cemiyet hayatına karışmış ve o hayat içinde hava su kadar lüzumlu bir ihtiyaç haline gelmiştir.
Zamanın kadınını bu seri ve sevimli inkişafı kadar ev
hayatını ve giyimini de ihmal etmemektedir.

O güzel görünmek ve güzelliğine her zaman olduğu gibi ihtimam etmek zorundadır. Arkasına geçireceği elbiseyi günün modasına uydurmak ve kendini en ziyade güzel gösterecek rengi, biçimi ve kumaşı seçmek mecburiyetindedir.

Moda kadına öncülük ederken daima kadının zevkine tesir payı bırakır. Modanın verdiği birçok numunelerden en yakışanını seçmek kadın zevkinin tesir sahasıdır.
Modanın diktatörlüğü yarı yarıya bu zevk sansüründen geçer. Bu sansür iyi işlemiyorsa kabahati modaya yüklemek doğru olamaz.

Hedef: hiçbir zaman moda deyil yakışık ve sadelik olmalıdır. Bu da muhakkak surette görgü ve çalışma ile kabil olur.

İşte bunun içindir ki hükümetimiz kadın üzerinde titizlikle duruyor. Onu istenilen mevkie çıkartmak için uğraşıyor. Memleketimiz içinde yaşayan muhtelif seviye ve kültürdeki kadınları aşağı yukarı istenilen olgunluk çağına doğru ilerlemeye hazırlıyor.
Kız enstitüleri ve akşam san’at okulları yurdumuzun aile yapısında belli başlı yerleri
almış bulunuyorlar.

Bugün artık kadın kıyafeti zerafet ve zevk tekâmülünün son haddine varmış bulunuyor. Bu yoldaki faaliyetlerin en canlı ve yakın numunesi geçen yıl açılan ve şimdi içinde çalıştığımız mektebimizdir. Kapısından ilk adım attığımız gün ile şimdiki halimizi düşünecek olursak bu bakımdan bilgi ve görgümüzün ne kadar tez ve habersiz ilerlediğini, geliştiğini anlayabiliriz.

Unutmayalım ki her kadına lâzım gelen şey yalnız giyim değildir. El işleri, yemek, şapkacılık, çiçek bilhassa ev idaresi kısımlarında çalışmak tam manası ile zamanın kadını olabilmek muhakkak ki bir kadın için en büyük rütbedir.

Başımızda büyük bir alaka ile kendilerine verilen vazifeden çok daha fazla bir gayret ve yorgunluk göstermeden çalışan örneklerimiz var.

Her gün biraz daha artan hevesle kendilerinden istifade edelim ve muvaffakıyetimizi sergilerimizde, geçitlerimizde memleketimizin sınırları içinde iftiharla gösterelim.

Bu vesile ile yorulmak bilmez bir faaliyet, vakur bir nezaketle çalışan müdüre ve hocamıza teşekkürlerimi bildirmekle kıvanç duyarım…


6 Ocak 1945 Geçit münasebetile hazırlayıp söylediğim söz.
Akşam Kız San’at Okulu II-B No. 59 Huriye Aydın


Mediha Şen Sancakoğlu'nun "Türk Kadın Marşı" için lütfen tıklayınız :